Kumeyl Duasının Şerhi
Üstat Hüseyin ENSARİYAN

Çeviri:
Kadri ÇELİK www.KadriCelik.com
Edit:
Fahrettin ALTAN
Programlayan:
Muhammed H.İPEK

İTHAF...

Bu eKitabı Ehlibeyt'in (as) en küçük şehidi Zehra'nın (as) Gülü Muhsin'e (as) ithaf ediyoruz.

İslam Kütüphanesi
Ailesi

İçindekiler

Duaya Bir Bakış 29

Kur’an’da Dua 29

Rivayetlerde Dua 33

Toplu Halde Dua Etmenin Önemi 35

Allah’tan Ümidi Kesmek ve Meyus olmak Kafirlerin Sıfatıdır 37

Duanın Şartları 39

Cuma Gecesi 40

Kumeyl B. Ziyad-i Nehaî 42

Kumeyl Duası 44

Bismillah’ın İncelikler ve İşaretlerinin Panoraması 49

Dünyanın En Değerli Misafiri İnsan  71

İnsanın Meydana Geliş Merhaleleri 71

Birinci Merhale: Toprak  72

İkinci Merhale: Su  72

Üçüncü Merhale: Alak  73

Dördüncü Merhale: Değersiz Sudan Yaratma 74

Beşinci Merhale: Emşac (Zigot) 75

Altıncı Merhale: Cenin’in Şekillenmesi 76

Yedinci Merhale: Cenin’in Üç Perde İle Örtünmesi 77

Sekizinci Merhale: Ruh’un Üflenmesi 78

Dokuzuncu Merhale: Doğum  79

Hak Teala’nın Geniş Rahmetinin İlginç Bir Cilvesi 81

Solunum Sistemi 83

Deri 84

Bedenin Savunma Sistemi 86

Bitkiler ve Şaşırtıcı Faydaları 87

Haşerelerin (Böceklerin) ve Hayvanların Yaşam ve Varlık Alemindeki Rolleri 91

Eşsiz “Hidayet” Nimeti 94

Allah’ın Rahmeti 97

Rahmet Kapısının Rivayetleri 98

Rahmet Destanları 100

İsa ve Günahkar 101

Müminin Irzı ve Haysiyeti Kanı Gibidir 156

Bağiy (Taşkınlık) 161

İnsanların Hakkına Tecavüz Etmek  162

Allah’ın Kullarını Alaya Almak  163

Ahdi Bozmak  164

Açıkça Günah İşlemek  165

İmanlı Bir Kadının Şiddetli Hayası ve Korkusu  167

Çok Yalan Söylemek  169

Allah’ın Hükümlerinin Aksine Hüküm Vermek  174

Zekat Vermekten Sakınmak  175

Ölçü ve Tartıyı Eksik Tutmak  176

Nimetlerin Değişmesine Neden Olan Günahlar 178

İnsanlara Zulmetmek  178

Hayrı Adet Etme Alışkanlığını Kaybetmek  178

İyilikten Sakınmak  179

Nimete Karşı Nankörlükte Bulunmak  180

Şükrü Terketmek  180

Duanın Müstecap Olmasının Engelleri 182

Kötü Niyet 182

Çirkin Gizli İş 183

Su-i Zanda Bulunmak  184

Kin. 186

Kendini Beğenmişlik  187

Riya 188

Kibir 190

Aldanmak. 192

Cimrilik. 195

Hırs 197

Tamah. 199

Haset 200

Allah’ın Düşmanlarını Sevmek  201

Dini Kardeşlerine Karşı İki Yüzlülük ve Nifak İçinde Olmak  202

Duanın İcabet Edileceğine İnanmamak  204

Namazları Ertelemek  204

İyilik ve Sadakayı Terk Etmek  205

Sadaka Hususunda İlginç Bir Hikaye 206

Küfür ve Pis Laflar Etmek  208

Belaların İnmesine Neden Olan Günahlar 210

Bağrı Yanık Hüzünlü Kimsenin Feryadına İtina Göstermemek  210

Mazlum Kimselere Yardım Etme 211

İyiliği Emretme ve Kötülükten Sakındırma Görevini Yerine Getirmeme 213

Hicran Harabesi 218

Vuslat Ülkesi 219

Zikir 221

Zikrin Anlamı 221

Batıni ve Kalbi Anma ve Teveccüh  221

Kur’an. 223

Hz. Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt (a.s) 226

Şefaatin Anlamı 233

Şefaatçilerin Şefaat Şartı 234

Dünya ve Ahirette Şefaatçiler 234

İmanın Şefaati 235

Salih Amelin Şefaati 235

Tövbenin Şefaati 235

Kur’an’ın Şefaati 236

Allah’a Yakınlık Makamına Erişmek  239

Allah’a Yakın Kimselerin Kerametleri 243

1- Hacı Seyyid Ali Kazi’nin Bir Kerameti 243

2- Gönül Sahibinden Başka Bir Hikaye 244

3- Mirza Tahir Tenkaboni’den Bir Hikaye 245

4- Cabir-i Cu’fi’den İki Keramet 245

Şükür Makamı 247

Şükreden Bir İnsandan İlginç Bir Hikaye 249

Zikir Makamı 251

Hak Teala’dan Dört Şey İstemek  254

İdare Etmek ve Yumuşak Huyluluk  255

2- Rahmet ve Merhamet 260

3- Rızk Hakkında Kanaat ve Hoşnutluk İçinde Olmak  263

4- Bütün Haletlerde Mütevazi Olmak  272

Kur’an ve Tevazu  273

Rivayetlerde Tevazu  274

Allah Resulü’nün (s.a.a) Tevazusu  275

Müminlerin Emiri Ali b. Ebi Talib’in (a.s) Tevazusu  276

Süleyman’ın Tevazusu  276

Gerçek Malik Allah’tır 280

Hak Teala’nın Kulun Amelleri Karşısındaki Mükafatları 287

Cennet 291

Allah’ın Rahmeti 293

Allah’ın Affı 294

Günahı Bağışlayan  304

Çirkinlikleri Örten  306

Kötülükleri İyiliklere Çeviren  307

Cennetin Pahası 312

Hamd ve Tesbih  316

İnsanın Kendine Zulmetmesi 318

Cehalet ve Bilgisizlik Sebebiyle Günah Hakkında Küstahlaşmak  322

Günahları İkrar Etmek  322

Günahkar Gencin İkrar ve İtirafı 324

Tövbe Eden Günahkarın Akıbeti 326

Belanın Anlamı 332

1- Günah ve masiyet 332

Çok Önemli Bir Soru ve Cevap  333

Veysel Karani ile Bir Konuşma 333

2- Yakınlık Makamından Uzaklaşmak  334

3- Cehalet ve Bilgisizlik  336

Kötü Halli Olmak  337

Amel Hususunda Kusur Etmek  339

Zincirler ve Bukağılar 340

Uzun Arzular 341

İlginç Bir Hikaye 347

Nefsin Sıfatları 357

Nefsin İslahı Hakkında Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s)’ın Görüşü  359

İhmalkarlığın İzahı 362

Dua Yolunun Kapanış Sebebi 364

Günahları Örtmek  366

Başkalarının Ayıplarını Örtmek Hususunda İlginç Bir Hikaye 367

Tefrit ve Kusur 371

Cehalet 372

Şehvet 372

Talihsiz Şehzade 374

Gaflet 377

Günahkar Kimse ve Allah’ın Bağışı 380

Abdullah Mübarek’in Kölesi 381

Anne ve Çocuğun Macerası 388

Çare Olan Bakış 390

Hatam-i Esemm’in İlginç Hikayesi 391

Görevler ve Vazifeler 399

Allah’ın İnsan Üzerindeki Hüccetleri 403

Aşıkane Raz-u Niyaz ve Münacatta Bulunmak  407

Yusuf ve Züleyha 408

Yunus’un Kavmi 409

Gerçek Sevgili Hak Teala’nın Huzuru  412

Harun’un Ölümünün İlginç Hikayesi 415

İnce Bir Muhasebe 416

Tevhit 418

Rububiyyet Cilvesi 425

Musa ve Karun  429

Anne ve İsyankar Genç 431

Tuz Hakkı 432

Misafir’in Ev Sahibi Üzerindeki Hakkı 433

Kapsamlı İbadet 435

Allah Hakkında Hüsn-ü Zanda Bulunmak  438

Dünya ve Ahiret Belası 441

Berzah ve Kıyamet Alemindeki Azaplar 443

Dosta Şikayette Bulunmak  449

Yalvarıp Yakarmak  452

Dostların Ayrılığı 455

Yücelik Sahibi Kimselerin Makamına Tamahlanmak  457

Allah’ın Bağış ve Affına Ümitli Olmak  458

Harun ve Behlül 461

Selman ve Korkan Genç 464

Azap Ayetini İşitince Bayılan Kadının Hikayesi 465

Güzel bir Vasiyet 467

Hak Teala’nın Rahmet, Lütuf ve Yüceliği 468

Süleyman ve Köylü Kimse 469

Çok Önemli Bir Hadis 470

İmam Sadık (a.s) ve Dehşete Kapılmış Kervan  471

Allah’ın Veli Kullarının Lütuf ve Kerameti 473

İmam Rıza’dan (a.s) İlginç Bir Mektup  473

Merhamet Kucağı 475

Günah Karşısında İbrahim’in Takatsizliği 476

İlginç Bir Hakikat 477

Allah’ın Davud Zamanındaki Bir Gence Lütuf ve Rahmeti 478

Esirin Özgür Bırakılmasına Sebep Olan Beş Haslet 479

Tevhit Ehli Olan Köle 480

Yusuf’un Günahsız Olduğuna Tanıklık Edenin Akıbeti 480

Kiram’el-Katibin ve Bedenin Organları 484

İsm-i A’zam. 487

Kabul Olan Ameller 490

Güçlü Olmayı Dilemek  495

İlahi Özel Nimetlerin Veriliş Şartları 496

Muaşeret ve Muaşeret Edilecek Kimse 497

Haram Lokma 497

Ahlaki Rezaletler 498

Oburluk. 499

Çok Uyumak  500

Hakka İbadet 501

Halka Hizmet Etmek  503

Nizam’ul Mülk ve Takvalı Şahıs 509

Ahmed Hozreveyh ve Hırsız  510

Dil 512

Kötü Kadının Bağışlanması 515

Duanın İcabet Garantisi 516

Zorluğa Düçar Olan Üç Kişinin Duası 518

Adı Sanı Olmayan Siyah Bir Kölenin Duası 520

İmam Seccad’ın (a.s) Kölesinin Duası 521

İmam Hüseyin’in (a.s) Duası 523

Bir Mahkumun Gece Yarısı Duası 523

Rahmet Yağmuru  526

Kerem Ümidiyle 527

Melekuti Hakikatler ve Arşi İncelikler 529


Yayınevi:

Orijinal adı: Şerh-i Dua-i Kumeyl

Yazar: Üstat Hüseyin ENSARİYAN

1. Baskı

Dizgi, İç düzen: Remziye ÇELİK

Kapak Hazırlık:

Baskı tarihi: Eylül, 2003

Yayımlayan: Ümmü Ebiha

Baskı: İtret

Tiraj: 2000

Ebat: Roman boyu

Her hakkı mahfuzdur

ISBN:

 

اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْألُكَ بِرَحْمَتِكَ الَّتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيٍْء، وَبِقُوَّتِكَ الَّتِي قَهَرْتَ بِهَا كُلَّ شَيٍْء، وَخَضَعَ لَهَا كُلُّ شَيٍْء، وَذَلَّ لَهَا كُلُّ شَيٍْء، وَبِجَبرُوتِكَ الَّتِي غَلَبْتَ بِهَا كُلَّ شَيٍْء، وَبِعِزَّتِكَ الَّتِي لا يَقُومُ لَهَا شَيْءٌ، وَبِعَظَمَتِكَ الَّتِي مَلَأَتْ كُلَّ شَيٍْء، وَبِسُلْطَانِكَ الَّذِي عَلاَ كُلَّ شَيٍْء، وَبِوَجْهِكَ الْبَاقِي بَعْدَ فَنَآءِ كُلِّ شَيٍْء، وَبِأَسْمَآئِكَ الَّتِي مَلَأَتْ أَرْكَانَ كُلِّ شَيٍْء، وَبِعِلْمِكَ الَّذِي أَحَاطَ بِكُلِّ شَيٍْء، وَبِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَضَآءَ لَهُ كُلُّ شَيٍْء، يَّا نُورُ يَا قُدُّوسُ، يَآ أَوَّلَ الأَوَّلِينَ، وَيَآ آخِرَ الآخِرِينَ، اللَّهُمَ اغْفِرْ لِيَ الذُّنُوبَ الَّتِي تَهتِكُ الْعِصَمَ، اللَّهُمَ اغْفِرْ لِيَ الذُّنُوبَ الَّتِي تُنْزِلُ النِّقَمَ، اللَّهُمَ اغْفِرْ لِيَ الذُّنُوبَ الَّتِي تُغيِّرُ النِّعَمَ، اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِيَ الذُّنُوبَ الَّتِي تَحْبِسُ الدُّعَآءَ، اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِيَ الذُّنُوبَ الَّتِي تَقْطَعُ الرََّّجَآءَ، اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِيَ الذُّنُوبَ الَّتِي تُنْزِلُ البَلآءَ، اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِيَ كُلَّ ذَنْبٍ أَذْنَبْتُهُ وَكُلَّ خَطِيئَةٍ أَخْطَأْتُهَا، اللَّهُمَّ إِنِّي أَتَقَرَّبُ إِلَيْكَ بِذِكْرِكَ، وَأَسْتَشْفِعُ بِكَ إِلَى نَفْسِكَ، وَأَسْألُكَ بِجُودِكَ أَن تُدْنِيَنِي مِن قُرْبِكَ، وَأَن تُوزِعَنِي شُكْرَكَ، وَأَن تُلْهِـمَنِي ذِكْرَكَ، اللَّهُمَّ إِنِّي أَسْألُكَ سُؤَالَ خَاضِعٍ مُّتَذَلِّلٍ خَاشِعٍ أَن


Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

Allah’ım! Senin her şeyi kaplayan rahmetin hakkına; kendisiyle her şeye üstün geldiğin, karşısında her şeyin boyun eğdiği ve her şeyin ram olduğu gücün hakkına; her şeye galip geldiğin ceberut (azametin) hakkına (senden niyaz ederim).

Önünde hiçbir şeyin durmadığı izzetin hakkına ve her şeyi dolduran azametin hakkına; her şeye üstün gelen saltanatın hakkına, her şeyin fani olmasından sonra baki kalacak veçhin hakkına; her şeyin temellerini dolduran isimlerin hakkına; her şeyi ihata eden ilmin hakkına ve her şeyi aydınlatan cemalinin nuru hakkına; senden niyaz ederim. Ey Nur, ey Kuddus, ey İlklerin ilki ve ey ahirlerin ahiri.

Allah’ım! Benim ismet perdesini yırtan günahlarımı bağışla. Allah’ım! bedbahtlıklara yol açan günahlarımı bağışla. Allah’ım! nimetleri değiştiren günahları bağıla. Allah’ım! duanın icabetini önleyen günahlarımı bağışla. Allah’ım! belanın inmesine sebebiyet veren günahlarımı bağışla. Allah’ım! İşlediğim bütün günahları ve yaptığın bütün hataları bağışla. Allah’ım! ben sana zikrinle yaklaşmak istiyorum.

Seninle senden şefaat diliyorum; cömertliğin hakkına beni kendine yaklaştırmanı ve şükrünü eda etmeyi bana nasip etmeni ve zikrini bana ilham etmeni istiyorum senden. Allah’ım! Huzu, huşu ve zelil olmuş bir dille, senden
تُسَامِحَنِي وَتَرْحَمَنِي، وَتَجْعلَنِي بِقَسَمِكَ رَاضِيًا قَانِعًا، وَفِي جَمِيعِ الأَحْوَاِل مُتَوَاضِعًا، اللَّهُمَّ وَأَسْألُكَ سُؤَالَ مَنِ اشْتَدَّتْ فَاقَتُهُ، وَأَنزَلَ بِكَ عِنْدَ الشَّدَآئِدِ حَاجَتَهُ، وَعَظُمَ فِيمَا عِنْدَكَ رَغْبَتُهُ، اللَّهُمَّ عَظُمَ سُلْطَانُكَ وَعَـلاَ مَكَانُكَ، وَخَفِـيَ مَـكْرُكَ وَظَهَرَ أَمْرُكَ، وَغَلَبَ قَهْرُكَ وَجَرَتْ قُدْرَتُكَ، وَلا يُمْكِنُ الْفِرَارُ مِنْ حُكُومَتِكَ، اللَّهُمَّ لا أَجِدُ لِذُنُوبِي غَافِرًا، وَّلا لِقَبَآئِحِي سَاتِرًا، وَّلا لِشَيٍْء مِّنْ عَمَلِيَ الْقَبِيحِ بِالْحَسَنِ مُبَدِّلاً غَيْرَكَ، لا إِلَهَ إِلآ أَنتَ، سُبْحَانَكَ وَبِحَمْدِكَ، ظَلَمْتُ نَفْسِي، وَتَجَرَّأْتُ بِجَهْلِي، وَسَكَنتُ إِلَى قَدِيمِ ذِكْرِكَ لِي وَمَنِّكَ عَلَيَّ، اللَّهُمَّ مَوْلايَ، كَم مِّن قَبِيحٍ سَتَرْتَهُ، وَكَم مِّن فَاِدحٍ مِّنَ البَلآءِ أَقَلْتَهُ، وَكَم مِّنْ عِثَارٍ وَّقَيْتَهُ، وَكَم مِّن مَّكْرُوهٍ دَفَعْتَهُ، وَكَم مِّن ثَنَآٍء جَمِيلٍ لَّسْتُ أَهْلاً لَّهُ نَشَرْتَهُ، اللَّهُمَّ عَظُمَ بَلآئِي، وَأَفْرَطَ بِي سُوءُ حَاِلي، وَقَصُرَتْ بِي أَعْمَاِلي، وَقَعَدَتْ بِي أَغْلاَلِي، وَحَبَسَنِي عَن نَّفْعِي بُعْدُ آمَاِلي، وَخَدَعَتْنِي الدُّنْيَا بِغُرُورِهَا وَنَفْسِي بِجِنَايَتِهَا وَمِطَاِلي، يَا سَيِّدِي فَأَسْألُكَ بِعِزَّتِكَ أَن لا يَحْجُبَ عَنْكَ دُعَآئِي سُوءُ عَمَلِي وَفِعَاِلي، وَلا تَفْضَحَنِي بِخَفِيِّ مَا اطَّلَعْتَ عَلَيْهِ مِنْ سِرِّي، وَلا تُعَاجِلْنِي بِالْعُقُوبَةِ عَلَى مَا عَمِلْتُهُ في خَلَوَاتِي، مِنْ سُوءِ فِعْلِي وَإِسَآءَتِي، وَدَوَامِ تَفْرِيطِي وَجَهَالَتِي، وَكَثْرَةِ شَهَوَاتِي وَغَفْلَتِي، وَكُنِ اللَّهُمَّ بِعِزَّتِكَ لِي في كُلِّ الأَحْوَاِل رَؤُوفًا، وَّعَلَيَّ في جَمِيعِ الأُمُورِ عَطُوفًا، إِلَهِي وَرَبِّي مَن لِي غَيْرُكَ أَسْألُهُ كَشْفَ ضُرِّي وَالْنَّظَرَ في أَمْرِي! إِلَهِي وَمَوْلايَ أَجْرَيْتَ عَلَيَّ حُكْمًا اتَّبَعْتُ فِيهِ هَوَى نَفْسِي، وَلَمْ أَحْتَرِسْ فِيهِ

(hatalarıma) göz yummanı, bana merhametli davranmanı, beni verdiğine razı ve yetinen ve her durumda mütevazi kılmanı dilerim. Allah’ım! İhtiyaç ve yoksulluğu şiddetli olan ve hacetini zorluklar anında kapına getiren, katında bulunanlara büyük rağbeti olan kimsenin yalvarışı gibi sana yalvarırım. Allah’ım! Senin saltanatın azimdir ve mekanın yücedir, tedbirin gizlidir ve fermanın aşikar. Kahrın galip ve kudretin her yere caridir ve senin hükümetinden kaçmak imkansızdır. Allah’ım! Senden başka günahlarımı bağışlayan, kabahatlerimi örtecek, kötü amelimi iyiye çevirecek birini bulamam.

Senden başka ilah yoktur; münezzehsin, sana hamdederim. Ben kendime zulmettim ve cahilliğim yüzünden itaatsizlik yaptım ve beni (ta) eskiden beri unutmadığından ve bana lütuf ve ihsanından dolayı rahatladım. (ve korkmadan sana isyan ettim) Allah’ım! Mevlam! Nice kötülüklerimin üzerini örttün; nice belaları benden geri çevirdin; nice hatalardan korudun beni. Hoşa gelmeyen şeyleri uzaklaştırdın; layık olmadığım nice güzel övgüleri, benim için yaydın.

Allah’ım! Belam büyümüş, halimin kötülüğü haddi aşmış; amellerim beni aciz bırakmış, (heva ve heves) zincirlerim beni çökeltmiş, yerlere sermiş; uzun arzularım beni menfaatimden alı koyup hapsetmiş ve dünya beni boş şeylerle aldatmış ve nefs-i emmarem, kendi cinayetim ve müsamahakarlığımla beni kandırmış. Ey seyyidim! İzzetin hakkına (senden istiyorum ki); amelin kötülüğü, duamın kabulünü önlemesin, bildiğim gizli sırlarımı açarak beni rezil etme.

مِن تَزْيينِ عَدُوِّي، فَغَرَّنِي بِمَآ أَهْوَى وَأَسْعَدَهُ عَلَى ذَلِكَ القَضَآءُ، فَتَجَاوَزْتُ بِمَا جَرَى عَلَيَّ مِنْ ذَلِكَ بَعْضَ حُدُودِكَ، وَخَالَفْتُ بَعْضَ أَوَامِرِكَ، فَلَكَ الْحُجَّةُ عَلَيَّ في جَمِيعِ ذَلِكَ، وَلا حُجَّةَ لِي فِيمَا جَرَى عَلَيَّ فِيـهِ قَضَآؤُكَ، وَأَلْزَمَنِي حُكْمُكَ وَبَلآؤُكَ، وَقَدْ أَتَيْتُكَ يَآ إِلَهِي بَعْدَ تَقْصِيرِي وَإِسْرَافِي عَلَى نَفْسِي، مُعْتَذِرًا نَّادِمًا، مُّنْكَسِرًا مُّسْتَقِيلاً، مُّسْتَغْفِرًا مُّنِيبًا، مُّقِرًّا مُّذْعِنًا مُّعْتَرِفًا، لآ أَجِدُ مَفَرًّا مِّمَّا كَانَ مِنِّي، وَلا مَفْزَعًا أَتَوَجَّهُ إِلَيْهِ في أَمْرِي، غَيْرَ قَبُولِكَ عُذْرِي، وَإِدخَاِلكَ إِيَّايَ في سَعَةٍ مِّن رَّحْمَتِكَ، اللَّهُمَّ فَاقْبَل عُذْرِي، وَارْحَمْ شِدَّةَ ضُرِّي، وَفُكَّنِي مِن شَدِّ وَثَاقِي، يَا رَبِّ ارْحَمْ ضَعْفَ بَدَنِي وَرِقَّةَ جِلْدِي وَدِقَّةَ عَظْمِي، يَا مَنْ بَدَأَ خَلْقِي وَذِكْرِي وَتَرْبِيَتِي وَبِرِّي وَتَغْذِيَتِي، هَبْنِي لابْتِدَآءِ كَرَمِكَ وَسَاِلفِ بِرِّكَ بِي، يَا إِلَهِي وَسَيِّدِي وَرَبِّي، أَتُرَاكَ مُعَذِّبِي بِنَارِكَ بَعْدَ تَوْحِيدِكَ، وَبَعْدَ مَا انْطَوَى عَلَيْهِ قَلْبِي مِن مَّعْرِفَتِكَ، وَلَهِجَ بِهِ لِسَانِي مِنْ ذِكْرِكَ، وَاعْتَقَدَهُ ضَمِيرِي مِنْ حُبِّكَ، وَبَعْدَ صِدْقِ اعْتِرَافِي وَدُعَآئِي خَاضِعًا لِّرُبُوبِيَّتِكَ هَيْهَاتَ أَنتَ أَكْرَمُ مِنْ أَن تُضَيِّعَ مَن رَّبَّيْتَهُ، أَوْ تُبْعِدَ مَنْ أَدْنَيْتَهُ، أَوْ تُشَرِّدَ مَنْ آوَيْتَهُ، أَوْ تُسْلِّمَ إِليَ الْبلآءِ مَن كَفَيْتَهُ وَرَحِمْتَهُ، وَلَيْتَ شِعْرِي يَا سَيِّدِي وَإِلَهِي وَمَوْلايَ، أَتُسَلِّطُ النَّارَ عَلَى وُجُوهٍ خَرَّتْ لِعَظَمَتِكَ سَاجِدَةً، وَّعَلَى أَلْسُنٍ نَّطَقَتْ بِتَوْحِيدِكَ صَادِقَةً وَّبِشُكْرِكَ مَادِحَةً، وَّعَلَى قُلُوبٍ اعْتَرَفَتْ بِإِلَهِيَّتِكَ مُحَقِّقَةً، وَّعَلَى ضَمَآئِرَ حَوَتْ مِنَ الْعِلْمِ بِكَ حَتَّى صَارَتْ خَاشِعَةً، وَّعَلَى جَواِرحَ سَعَتْ إِلَى أَوْطَانِ تَعَبُّدِكَ

Gizlice işlediğim kötü amelim ve davranışım, sürekli tefritim ve cahilliğim, nefsani isteklerim ve gafletimin çokluğu yüzünden, beni cezalandırma. Acele etme. Allah’ım! İzzetin hakkına her durumda bana karşı merhametli ve bütün işlerimde rauf ol. Mabudum, Rabbim! Senden başka kimim var ki? Ondan, kötü durumumu gidermesini ve işlerime nezaret etmesini isteyebilirim

Mabudum, mevlam! Sen bana hükmettin; bense onlar hususunda nefsime uydum ve bu konuda düşmanımın günahları tezyin etmesinden korkmadım; böylece beni istediği gibi aldattı ve alın yazısı da bu işte ona yardımcı oldu; işte bu başıma gelenlerden dolayı, bazı sınırları açtım ve bazı emirlerine karşı çıktım; bütün bunlardan sana hamdetmek, benim vazifemdir. Hakkımda yürütülen kaza ve kaderin ve beni yakalayan hükmün ve imtihanın karşısında gösterecek hiçbir mazeret ve bahanem yoktur ve şu anda sana yöneldim, ey Rabbim! Kendimi ihmal edip işlediğim kusurlardan sonra; özür dileyerek, pişman ve perişanlık içerisinde bağışlamanı ve mağfiret etmeni, ümit ederek, tövbe edip tekrar (sana) yöneldim ve günahlarımı ikrar ve taktir ve itiraf ederek, senin huzuruna geldim. İşlediğim günahlardan kaçacak bir mekan ve zor durumlarda sığınacak bir yer bulamıyorum. Mazeretimi kabul edip, beni sonsuz rahmetine dahil etmeden, başka ümidim yok. O halde mazeretimi kabul eyle, Allah’ım! Perişanlığımın şiddetine acı, zincirlerimden kurtar beni. Rabbim! Bedenimin, zayıf, derdimin ince ve kemiklerimin hassas oluşuna acı. Ey yaratılışını gerçekleştirip beni yad eden, beni terbiye edip, iyilik ve rızk veren; bağışının

طَآئِعَةً وَّأَشَارَتْ بِاسْتِغْفَارِكَ مُذْعِنَةً، مَّا هَكَذَا الظَّنُّ بِكَ وَلا أُخْبِرْنَا بِفَضْلِكَ عَنكَ، يَا كَرِيمُ، يَا رَبِّ، وَأَنتَ تَعْلَمُ ضَعْفِي عَن قَلِيلٍ مِّن بَلآءِ الدُّنْيَا وَعُقُوبَاتِهَا، وَمَا يَجْرِي فِيهَا مِنَ الْمَكَارِهِ عَلَى أَهْلِهَا، عَلَى أَنَّ ذَلِكَ بَلآءٌ وَّمَكْرُوهٌ، قَلِيلٌ مَّكْثُهُ، يَسِيـرٌ بَقَآؤُهُ، قَصِيرٌ مُّدَّتُهُ، فَكَيْفَ احْتِمَاِلي لِبَلآءِ الآخِرَةِ وَجَلِيلِ وُقُوعِ الْمَكَارِهِ فِيهَا! وَهُوَ بَلآءٌ تَطُولُ مُدَّتُهُ، وَيَدُومُ مَقَامُهُ، وَلا يُخَفَّفُ عَنْ أَهْلِهِ، لأَنَّهُ لا يَكُونُ إِلا عَنْ غَضَبِكَ وَانتِقَامِكَ وَسَخَطِكَ، وَهَذَا مَا لا تَقُومُ لَهُ السَّمَاوَاتُ وَالأَرْضُ، يَا سَيِّدِي فَكَيْفَ بِي، وَأَنَا عَبْدُكَ الضَّعِيفُ الذَّلِيلُ الْحَقِيرُ الْمِسْكِينُ الْمُسْتَكِينُ، يَآ إِلَهِي وَرَبِّي وَسَيِّدِي وَمَوْلايَ، لأَيِّ الأُمُورِ إِلَيْكَ أَشْكُو، وَلِمَا مِنْهَا أَضِجُّ وَأَبْكِي، لأَلِيمِ الْعَذَابِ وَشِدَّتِهِ! أَمْ لِطُولِ الْبَلآءِ وَمُدَّتِهِ! فَلَئِن صَيَّرْتَنِي لِلْعُقُوبَاتِ مَعَ أَعْدَآئِكَ، وَجَمَعْتَ بَيْنِي وَبَيْنَ أَهْلِ بَلآئِكَ، وَفَرَّقْتَ بَيْنِي وَبَيْنَ أَحِبَّآئِكَ وَأَوْلِيَآئِكَ، فَهَبْنِي يَآ إِلَهِي وَسَيِّدِي وَمَوْلايَ وَرَبِّي صَبَرْتُ عَلَى عَذَابِكَ، فَكَيْفَ أَصْبِرُ عَلَى فِرَاقِكَ، وَهَبْنِي صَبَرْتُ عَلَى حَرِّ نَارِكَ، فَكَيْفَ أَصْبِرُ عَنِ النَّظَرِ إِلَى كَرَامَتِكَ، أَمْ كَيْفَ أَسْكُنُ في النَّارِ وَرَجَآئِي عَفْوُكَ، فَبِعِزَّتِكَ يَا سَيِّدِي وَمَوْلايَ أُقْسِمُ صَادِقًا، لَئِن تَرَكْتَنِي نَاطِقًا، لأَضِجَّنَّ إِلَيْكَ بَيْنَ أَهْلِهَا ضَجِيجَ الآمِلِينَ، وَلأَصْرُخَنَّ إِلَيكَ صُرَاخَ المُسْتَصْرِخِينَ، وَلأَبْكِيَنَّ عَلَيْكَ بُكَآءَ الفَاقِدِينَ، وَلأُنَادِيَنَّكَ أَيْنَ كُنتَ يَا وَلِيَّ الْمُؤْمِنِينَ، يَا غَايَةَ آمَاِل العَارِفِينَ، يَا غِيَاثَ المُسْتَغِيثِينَ، يَا حَبِيبَ قُلُوبِ الصَّادِقِينَ، وَيَآ إِلَهَ العَالَمِينَ، أَفَتُرَاكَ، سُبْحَانَكَ يَآ إِلَهِي وَبِحَمْدِكَ،

başlangıcı ve bana yaptığın geçmiş iyiliklerin hürmetine beni affeyle.

Ey Mabud’um! Ey seyidim ve rabbim! Vahdaniyetine inandıktan sonra; marifetin bütün kalbimi doldurduktan sonra, dilim zikrinle meşgul olduktan, muhabbetin içime işledikten, rububiyet makamına boyun eğerek, sadakatle (günahlarımı) itiraf edip, doğrulukla (sana) dua ettikten sonra, beni cehennem ateşiyle azap etmen görülüp (inanılacak) şey mi? Böyle bir şey senden uzaktır ve sen kendi yetiştirdiğin birisini zayi etmezsin; yakınlaştırdığın birisini kendinden uzaklaştırmadığın gibi barındırdığın birisini de kovmazsın veya yetiştirdiğin ve kendisine merhamet ettiğin kimseyi, belalara teslim etmezsin. Sen bütün bunlardan yücesin. Keşke bir bilseydim, ey seyidim! Mabudum ve mevlam! Azametin karşısında secdeye düşen yüzlere; sadakatle vahdaniyetine şehadet eden ve şükrün için metheden dillere.

İlahlığını gerçekten itiraf eden kalplere, senin marifetinle dolup taşan ve böylece huşuyla eğilen batınlara cehennem ateşini musallat eder misin ve itaat etmek üzere mabetlere koşan ve günahını itiraf ettiği halde, senden marifet dileyen uzuvları (azaba düçar eder misin) senin hakkında böyle düşünülmez; senin fazl-u keremin bize böyle tanıtılmamıştır, ey kerem sahibi, ey rab!

Dünyanın azıcık bela ve cezası ve ondaki zorluklar karşısında benim tahammülsüzlüğümü sen biliyorsun. Halbuki dünyadaki bela ve zorlukların devamı az, tahammülü kolay ve süresi kısadır; o halde nasıl tahammül edeyim ahiretteki belaya; orada meydana gelecek büyük zorluk ve

تَسْمَعُ فِيهَا صَوْتَ عَبْدٍ مُّسْلِمٍ سُجِنَ فِيهَا بِمُخَالَفَتِهِ، وَذَاقَ طَعْمَ عَذَابِهَا بِمَعْصِيَتِهِ، وَحُبِسَ بَيْنَ أَطْبَاقِهَا بِجُرْمِهِ وَجَرِيرَتِهِ، وَهُوَ يَضِجُّ إلَيْكَ ضَجِيجَ مُؤَمِّلٍ لِّرَحْمَتِكَ، وَيُنَادِيكَ بِلِسَانِ أَهْلِ تَوْحِيدِكَ، وَيَتَوَسَّلُ إلَيْكَ بِرُبُوبِيَّتِكَ، يَا مَوْلايَ فَكَيْفَ يَبقَى في الْعَذَابِ وَهُوَ يَرْجُو مَا سَلَفَ مِنْ حِلْمِكَ، أَمْ كَيْفَ تُؤْلِمُهُ النَّارُ وَهُوَ يَأْمَلُ فَضْلَكَ وَرَحْمَتَكَ، أَمْ كَيْفَ يُحْرِقُهُ لَهِيبُهَا وَأَنتَ تَسْمَعُ صَوْتَهُ وَتَرَى مَكَانَهُ، أَمْ كَيْفَ يَشْتَمِلُ عَلَيْهِ زَفِيرُهَا وَأَنتَ تَعْلَمُ ضَعْفَهُ، أَمْ كَيْفَ يَتَقَلْقَلُ بَيْنَ أَطْبَاقِهَا وَأَنتَ تَعْلَمُ صِدْقَهُ، أَمْ كَيْفَ تَزْجُرُهُ زَبَانِيَتُهَا وَهُوَ يُنَادِيكَ يَا رَبَّهُ، أَمْ كَيْفَ يَرْجُو فَضْلَكَ في عِتْقِهِ مِنْهَا فَتَتْرُكُهُ فِيهَا، هَيهَاتَ مَا ذَلِكَ الظَّنُّ بِكَ، وَلا الْمَعْرُوفُ مِن فَضْلِكَ، وَلا مُشْبِهٌ لِمَا عَامَلْتَ بِهِ الْمُوَحِّدِينَ مِنْ بِرِّكَ وَإِحْسَانِكَ، فَبِالْيَقِينِ أَقْطَعُ لَوْلا مَا حَكَمْتَ بِهِ مِن تَعْذِيبِ جَاحِدِيكَ، وَقَضَيْتَ بِهِ مِنْ إِخْلاَدِ مُعَانِدِيكَ، لَجَعَلْتَ النَّارَ كُلَّهَا بَرْدًا وَّسَلاَمًا، وَمَا كَانَ لأَحَدٍ فِيهَا مَقَرًّا وَّلا مُقَامًا، لَّكِنَّكَ تَقَدَّسَتْ أَسْمَآؤُكَ أَقْسَمْتَ أَنْ تَمْلَأَهَا مِنَ الْكَافِرِينَ، مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ، وَأَن تُخَلِّدَ فِيهَا الْمُعَانِدِينَ، وَأَنتَ جَلَّ ثَنَآؤُكَ قُلْتَ مُبْتَدَئًا، وَّتَطَوَّلْتَ بِالإِنْعَامِ مُتَكَرِّمًا: `yJsùr& tb%x. $YZÏB÷sãB `yJx. šc%x. $Z)Å™$sù 4 žw tâqtFó¡o. إِلَهِي وَسَيِّدِي فَأَسْألُكَ بِالْقُدْرَةِ الَّتِي قَدَّرْتَهَا، وَبِالْقَضِيَّةِ الَّتِي حَتَمْتَهَا وَحَكَمْتَهَا وَغَلَبْتَ مَنْ عَلَيْهِ أَجْرَيْتَهَا، أَن تَهَبَ لِي في هذِهِ اللَّيْلَةِ، وَفِي هَذِهِ السَّاعَةِ، كُلَّ جُرْمٍ أَجْرَمْتُهُ، وَكُلَّ ذَنْبٍ أَذْنَبْتُهُ، وَكُلَّ قَبِيحٍ أَسْرَرْتُهُ، وَكُلَّ جَهْلٍ عَمِلْتُهُ،

acılara! Halbuki o belanın müddeti uzun, kalışı süreklidir ve ehline bir hafifletme de olmaz.

Çünkü bu azap, senin gazap, intikam ve hoşnutsuzluğundan kaynaklanır. Bu ise göklerin ve yerin dayanamayacağı bir şey. Ey seyidim! O zaman senin güçsüz, zelil, hakir, muhtaç ve biçare bir kulun olan ben nasıl dayanabilirim. Ey mabudum, rabbim, seyidim ve ey mevlam. Hangi şeyden dolayı sana şikayette bulunayım ve hangisi için ağlayıp sızlanayım ben? Azabın elem ve şiddetine mi yoksa belanın devamı ve süresinin uzunluğuna mı?

Eğer ben sana ceza çektirmek için düşmanlarının yanında yer verirsen ve bela ehliyle, beni bir araya toplarsan, beni dostların ve velilerinden ayırırsan, ey mabudum, ey seyidim, mevlam ve rabbim! Farzen, azabına tahammül etsem bile, senin ayrılığına nasıl dayanabilirim! Diyelim ki ateşinin hararetine dayandım, ama keremine nazar etmekten mahrum olmama nasıl sabredeyim!

Yahut affını, ümit ettiğim halde ateşe nasıl gireyim. İzzetin hakkına ey seyidim ve mevlam, sadakatle yemin ediyorum ki: eğer konuşmama izin verirsen, cehennem ehli arasındaki ümitsizler gibi sürekli dergahına yönelip inlerim. Medet dileyenler gibi, feryat edip, yardım dilerim senden ve bir şeyini kaybedenler gibi ağlayıp sızlarım sana ve seni çağırıp “neredesin ey müminlerin velisi!” der dururum;

Ey ariflerin en yüce arzusu! Ey medet dileyenlerin imdadına yetişen! Ey sadık kalplerin dostu! Ve ey alimlerin ilahı (neredesin)? Ey mabudum! Münezzehsin sen ve ben sana hamd ediyorum. Olacak şey mi, sana karşı gelmesi

كَتَمْتُهُ أَوْ أَعْلَنتُهُ، أَخفَيْتُهُ أَوْ أَظْهَرْتُهُ، وَكُلَّ سَيِّئَةٍ أَمَرْتَ بِإِثْبَاتِهَا الْكِرَامَ الكَاتِبِينَ، الَّذِينَ وَكَّلْتَهُم بِحِفْظِ مَا يَكُونُ مِنِّي، وَجَعَلْتَهُمْ شُهُودًا عَلَيَّ مَعَ جَوَارِحِي، وَكُنتَ أَنتَ الرَّقِيبَ عَلَيَّ مِن وَّرَآئِهِمْ، وَالشَّاهِدَ لِمَا خَفِيَ عَنْهُمْ، وَبِرَحْمَتِكَ أَخْفَيْتَهُ، وَبفَضْلِكَ سَتَرْتَهُ، وَأَن تُوَفِّرَ حَظِّي مِن كُلِّ خَيْرٍ تُنْزِلُهُ، أَوْ إِحْسَانٍ تُفْضِلُهُ، أَوْ بِرٍّ تَنْشِرُهُ، أَوْ رِزْقٍ تَبْسُطُهُ، أَوْ ذَنْبٍ تَغْفِرُهُ، أَوْ خَطَأٍ تَسْتُرُهُ، يَا رَبِّ يَا رَبِّ يَا رَبِّ، يَآ إِلَهِي وَسَيِّدِي وَمَوْلايَ وَمَاِلكَ رِقِّي، يَا مَنْ بِيَدِهِ نَاصِيَتِي، يَا عَلِيمًا بِضُرِّي وَمَسْكَنَتِي، يَا خَبِيرًا بِفَقْرِي وَفَاقَتِي، يَا رَبِّ يَا رَبِّ يَا رَبِّ، أَسْألُكَ بِحَقِّكَ وَقُدْسِكَ، وَأَعْظَمِ صِفَاتِكَ وَأَسْمَآئِكَ، أن تَجْعَلَ أَوْقَاتِي في اللَّيلِ وَالنَّهَارِ بِذِكْرِكَ مَعْمُورَةً، وَبِخِدْمَتِكَ مَوْصُولَةً، وَّأَعْمَاِلي عِنْدَكَ مَقْبُولَةً، حَتَّى تَكُونَ أَعْمَاِلي وَأَوْرَادِي كُلُّهَا وِرْدًا وَّاحِدًا، وَّحَاِلي في خِدْمَتِكَ سَرْمَدًا، يَّا سَيِّدِي، يَا مَنْ عَلَيْهِ مُعَوَّلِي، يَا مَنْ إلَيْهِ شَكَوْتُ أَحْوَاِلي، يَا رَبِّ يَا رَبِّ يَا رَبِّ، قَوِّ عَلَى خِدْمَتِكَ جَوَارِحِي، وَاشْدُدْ عَليَ الْعَزِيمَةِ جَوَانِحِي، وَهَبْ لِي الْجِدَّ في خَشْيَتِكَ، وَالدَّوَامَ في الاتِّصَاِل بِخِدْمَتِكَ، حَتَّى أَسْرَحَ إِلَيكَ في مَيَادِينِ السَّابِقِينَ، وَأُسْرِعَ إلَيْكَ في الْمبُادِرِينَ، وَأَشْتَاقَ إليَ قُرْبِكَ في الْمُشْتَاقِينَ، وَأَدْنُوَ مِنْكَ دُنُوَّ الْمُخْلِصِينَ، وَأَخَافَكَ مَخَافَةَ الْمُوقِنِينَ، وَأَجْتَمِعَ في جِوَارِكَ مَعَ الْمُؤْمنِينَ، اللَّهُمَّ وَمَنْ أَرَادَنِي بِسُوٍء فَأَرِدْهُ، وَمَن كَادَنِي فَكِدْهُ، وَاجْعَلْنِي مِنْ أَحَسَنِ عَبِيدِكَ نَصِيبًا عِنْدَكَ، وَأَقْرَبِهِم مَّنْزِلَةً مِّنْكَ، وَأَخَصِّهِمْ زُلْفَةً لَّديْكَ، فَإِنَّهُ لا يُنَالُ ذَلِكَ إِلا بِفَضْلِكَ، وَجُدْ لِي بِجُودِكَ،

yüzünden cehennemde tutulan ve günahından ötürü onun azabını tadan ve onun tabakaları arasında, işlediği suç ve cinayetten dolayı hapsedilen Müslüman bir kulun sesini duyasın da affetmeyesin.

Oysa o kul, rahmetine göz diken biri gibi inlemekte ve tevhit ehlinin diliyle seni çağırmakta ve rububiyet makamını vasıta ederek sana el açmada. Ey mevlam! O, senin önceden yaptığım merhametini umduğu halde, nasıl azapta kalabilir? Ya da senin fazl ve rahmetini ümit ettiği halde, ateş nasıl yakabilir? Yada sen onun sesini işittiğin ve yerini gördüğün halde ateş nasıl yakabilir onu? Ya da sen onun zaaf ve güçsüzlüğünü bildiğin halde cehennemin alevleri onu nasıl kuşatabilir? Ya da sen onun sadakat ve doğruluğunu bildiğin halde cehennemin tabakaları arasında, nasıl kıvranır kalır? Ya da, o seni “ey rabbim” diye çağırırken cehennemin azap melekleri nasıl ona eziyet edebilir? Ya da cehennemden kurtulmak için senin fazl ve keremini dilediği halde, onu nasıl orada bırakırsın? Senin fazlınla ilgili tanıtılan bunlar değildir. Senin müvahhit insanlara yaptığın ihsan ve iyiliklere benzeyen şeyler de değildir bunlar. Ve ben şüphesiz biliyorum ki, eğer inkarcılarına azap hükmetmeseydin ve düşmanlarını ebedi azaba düçar etmeyi kararlaştırmasaydın, ateşi tamamıyla soğuk ve esenlik ederdin; onda hiç kimse yer almazdı. Ama sen, isimleri mukaddes olansın!

Cehennemi insanların ve cinlerin kafirleriyle doldurmaya ve düşmanları orada ebedi olarak tutmaya yemin etmişsin ve sen, ey methi yüce olan! Evvelden beri söylemiş ve sürekli olarak nimet verip, kerem ve ihsanda bulunmuşsun ve buyurmuşsun ki: “Mümin olan bir kimse,

وَاعْطِفْ عَلَيَّ بِمَجْدِكَ، وَاحْفَظْنِي بِرَحْمَتِكَ، وَاجْعَل لِسَانِي بِذِكْرِكَ لَهِجًا، وَّقَلْبِي بِحُبِّكَ مُتَيَّمًا، وَّمُنَّ عَلَيَّ بِحُسْنِ إِجَابَتِكَ، وَأَقِلْنِي عَثْرَتِي، وَاغْفِرْ زَلَّتِي، فَإِنَّكَ قَضَيْتَ عَلَى عِبَادِكَ بِعِبَادَتِكَ، وَأَمَرْتَهُم بِدُعَآئِكَ، وَضَمِنــتَ لَهُمُ الإِجَابَةَ، فَإِلَيْكَ يَا رَبِّ نَصَبْتُ وَجْهِي، وَإلَيْكَ يَا رَبِّ مَدَدتُّ يَدِي، فَبِعِزَّتِكَ اسْتَجِبْ لِي دُعَآئِي، وَبَلِّغْنِي مُنَايَ، وَلا تَقْطَعْ مِن فَضْلِكَ رَجَآئِي، وَاكْفِنِي شَرَّ الْجِنِّ وَالإِنْسِ مِنْ أَعْدَآئِي، يَا سَرِيعَ الرِّضَا، اغْفِرْ لِمَن لا يَمْلِكُ إِلا الدُّعَآءَ، فَإِنَّكَ فَعَّالٌ لِّمَا تَشَآءُ، يَا مَنْ اسْمُهُ دَوَآءٌ، وَذِكْرُهُ شِفَآءٌ، وَطَاعَتُهُ غِنًى، ارْحَم مَّن رَّأْسُ مَاِلهِ الرَّجَآءُ، وَسِلاَحُهُ الْبُكَآءُ، يَا سَاِبغَ النِّعَمِ، يَا دَافِعَ النِّقَمِ، يَا نُورَ الْمُسْتَوْحِشِينَ في الظُّلَمِ، يَا عَالِمًا لا يُعَلَّمُ، صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَّآلِ مُحَمَّدٍ، وافْعَلْ بِي مَآ أَنتَ أَهْلُهُ، وَصَلَّى اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ وَالأَئِمَّةِ الْمَيَامِينَ مِنْ آلِهِ، وَسَلَّمَ تَسْلِيمًا كَثِيرًا.


fasık olan kimseyle bir olur mu? Hayır onlar, aynı olamazlar.”

Mabudum! Efendim! Takdir ettiğin kudret hakkına ve hükmedip kesinlik kazandırdığın kaza ve kaderine ki kime takdir etsen galip gelirsin, bu gecede ve bu saatte işlediğim bütün suçları ve günahları bağışla; işlediğim bütün kötülükleri, üzerini örttüğüm bütün çirkinlikleri ve açığa çıkardığım ve gizleyip aşikar ettiğim bütün cahillikleri ve kiram’el-Katibin’i kaydetmelerine emrettiğin kötülükleri bağışla. Öyle melekler ki, onları benim yaptığım amellerimi zabtedip korumakla görevlendirdin, uzuvlarımla birlikte onları da bana gözetleyici kıldın ve kendin de bunların ardında gözetleyicim oldun, hatta onlara ve gizli kalan şeylere bile şahit oldun, rahmetinle gizledin ve fazlınla örttün onları. İndirdiğin her hayırdan ve gönderdiğin her ihsandan, yaydığın her iyilikten yahut dağıttığın her rızıktan, bağışladığın günahlardan veya kaptığın hatalardan nasibim arttırmanı diliyorum. Ey rabbim! Ey rabbim! Ey rabbim! Ey mabudum, ey seyidim, ey mevlam ve ey benim sahibim! Ey varlığımı elinde tutan! Ey zorluk ve çaresizliğimi bilen! Ey fakirlik ve yoksulluğumdan haberdar olan! Ey rabbim, ey rabbim, ey rabbim! Hakkın, kutsiyetin, en yüce sıfatın ve ismin hürmetine senden dileyim şudur: gece ve gündüzden oluşan vakitlerimi zikrinle bayındır kıl ve beni kendi hizmetinde tut ve amellerimi kendi indinde makbul buyur! Öyle ki artık bütün amellerim ve zikirlerim tek zikir şekline dönüşsün ve bütün hallerim senin hizmetinde geçsin. Ey seyidim! Ey güvenip dayandığım ve ey rabbim! Uzuvlarımı hizmetin için güçlendir ve sana yönelmemde kalbime güç ve sebat ver. Senden korkmada ve hizmetini sürdürmede bana öylesine bir ciddiyet ver ki, yarış meydanlarında sana doğru koşayım ve mücadele verenler arasında, sana doğru hız alayım ve gönüller arasında, senin yakınlığına gönül vereyim ve ihlaslılar gibi yakınlaşayım sana ve yakin ehlinin korktuğu gibi korkayım senden ve indinde müminlerle birleşeyim.

Allah’ım! Bana kötülük yapmak isteyenin hakkını sen ver, bana tuzak kuran kimseye sen tuzak kur. Beni yanında en iyi pay alan ve sana göre en yakın makama sahip olan ve sana özel yakınlığı olan kullarından eyle. Gerçekten bunlara erişmek ancak senin lütuf ve kereminle gerçekleşebilir. Cömertliğin hakkına cömert davran ve yüceliğin hakkına teveccüh eyle bana. Rahmetin hakkına koru beni ve dilimi zikrine alıştır. Kalbimi kendi muhabbetine tutsak kıl ve dualarımı iyi bir şekilde kabul etmekle, beni minnettar eyle. Yanılgılarımdan geç ve hatalarımı bağışla. Muhakkak ki sen kulların sana ibadet etmelerini hükmettin, sana dua etmelerini emredip, kabul etmeyi üstlendin. O halde ey rabbim! Yüzümü sana çevirdim ve ellerimi sana açtım.

İzzetin hakkına duamı kabul eyle ve arzularıma ulaştır beni. Fazlın ve kereminden ümidimi kesme. İnsan ve cinlerden oluşan düşmanlarımdan koru beni. Ey çabuk razı olan! Doğadan başka bir şeye sahip değilim, bağışla beni. Muhakkak ki sen, her istediğini yaparsın. Ey ismi deva, zikri şifa ve itaati zenginlik olan! Sermayesi ümit ve silahı ağlamak olan! Bana merhamet eyle.

Ey nimetleri tamamlayıp yayan! Ey zorlukları defeden! Ey karanlıklarda dehşete kapılanların nuru! Ey öğretilmeden bilen! Muhammed’e ve Al-i Muhammed’e rahmet et ve bana da sana yakıştığı şekilde muamelede bulun. Allah’ın rahmeti, Peygamber’ine ve O’nun soyundan gelen mübarek imamlara olsun ve Allah’ın sonsuz selamı onların üzerine olsun.


Duaya Bir Bakış

Dua; hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’a, ihtiyaç ve isteklerin sunulmasıdır.

Dua; varlık aleminin maliki ve mutlak gani olan Allah’a yoksulluğun, fakirliğin, miskinliğin ve çaresizliğin beyanıdır.

Dua; zavallı bir dilencinin vefalı kerem sahibinden istekleri, güçsüzün en güçlüden yardım talebidir.

Dua; zayıf, zelil, miskin, yoksul ve çaresiz kulun, sevgi ve rahmet sahibi latif, hekim, işiten ve gören yüce Allah’tan yardım dilemesidir.

Dua; mukaddes bir sultana, güçlü azize, sevgili mağfiret sahibine, tek olan mabuda ve güçlü ilim sahibine alçak gönüllülük, tevazu, zillet, huşu, küçüklük ve teslimiyet göstermektir.

Dua; Allah’ın sevdiği, saliklerin maşuku, ariflerin göz nuru, iştiyak sahiplerinin ihtiyacı, dertlilerin gece kandili, ihtiyaç sahiplerinin dayanağı ve muhtaçların kalp nurudur.

Kur’an’da Dua

Sonsuz feyiz kaynağı, uçsuz bucaksız keramet denizlerinin sahibi, kullarına hidayet ortamı hazırlayan, ilim ve hikmet sofrasını indiren ve izzet sahibi Allah-u Teala, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“(Resulüm!) De ki: Duanız olmasa rabbim size ne diye değer versin?”[1]

Dua, Allah’ın dikkatini çekmek için bir vesile olmakla birlikte, dua eden kimseye de Allah’ın rahmetinin elde edilmesine ortam hazırlamaktadır. Bu itina ve teveccüh insanın yaşam alanındaki mutsuzluk sofrasını dürmekte, dua eden kimseye saadet ve mutluluk sofrasını kurmaktadır.

Sevenlerin sevgilisi, aşıkların maşuku, zikredenlerin dostu, şükredenlerin sırdaşı, kulların yardımcısı, gönül ehlinin dayanağı olan Allah-u Teala, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği zaman duacının duasına icabet ederim.”[2]

Allah’tan başka hiç kimse kullara daha yakın değildir. İnsanı var eden, onu ana rahminde yetiştiren, oradan da dünya intikal ettiren, dünyada da bu değerli misafir için maddi ve manevi ortamlar hazırlayan, onun dünya ve ahiret saadeti için peygamberler gönderen, onun için eşsiz bir nimet olan Kur’an’ı ve Masum İmamları karar kılan, onun susuzluk sorununu şeffaf ve berrak sularla ve açlık ihtiyacını da uygun yiyeceklerle gideren, hastalıklara deva veren, yalnızlığını eşi, çocukları, akrabaları ve dostlarıyla gideren, çıplaklığını çeşitli elbiselerle örten, sevgisini kalplere yerleştiren, sorunlarını her ne kadar da zor ve çetin de olsa çözümleyen, sağlığına devamlılık veren, değerini, itibarını ve şahsiyetini yücelten Allah, kullarına her şeyden daha yakındır. Bütün bunları Allah’tan başka kim bir araya getirebilir ve Allah’tan başka onun bütün hallerini, isteklerini ve ihtiyaçlarını kim bilmektedir? Evet! O insana herkesten daha yakındır. Nitekim bu konuda Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:

“And olsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.”[3]

Peygamberler akıl, zekilik, basiret ve yücelik açısından bütün insanlardan üstündürler ve onların kalpleri ve ruhları tüm ruhlardan ve kalplerden daha nurludur. Onların gayb ve şuhud hakikatlerine olan bilgisi, en yetkin bilgidir. Hakikatleri olduğu gibi bilirler. Canı gönülden dua ederler. Bütün varlıklarıyla kendilerini duaya verirlerdi. Ömürleri boyunca duasız bir gece ve gündüz geçirmemişler ve duasız bir şekilde sevgilinin (Allah’ın) huzuruna çıkmamışlar.

Onlar duayı ruhun gelişmesi, kalbin temizliği, batındaki maddiyat tozlarının silinmesi, yaşantısındaki buhranların ve üzüntülerin giderilmesi ve müşkülatların çözümlenmesinde asıl faktör olarak biliyorlardı ve onlar kesin olarak Allah’ın dergahından istekte bulunan her kimsenin hacet ve maksadına ulaşmadan geri dönmediğini biliyorlardı. Bundan dolayı duanın müstecab olacağına inanmışlar, bu konuda bir şüphe ve tereddüde yer vermemişler, bu itikatlarına dayanarak yüce Hakk’ın karşısında tevazu ile dualarını dile getirmişler ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah-u Teala’nın yüzde yüz kendisine sunulan duayı karşılıksız bırakmayacağına kalben itminan etmişlerdir.

Kur’an-ı Kerim bu hakikati açık bir şekilde Hz. İbrahim’in (a.s) o pak dilinden şöyle naklediyor:

“Hamdolsun O Allah’a ki bana ihtiyarlık vaktimde İsmail’i ve İshak’ı lütfetti! Şüphe yok ki Rabbim elbette duayı işitendir.”[4]

Dua öyle bir kudret ve güçtür ki, Hz. Zekeriyya yaşlılık halinde muhabbet sahibi olan Allah-u Teala’dan çocuk talebinde bulundu. Aziz Allah da onun bu isteğini geri çevirmedi ve hanımı çocuk doğuramayacak kadar yaşlı olmasına rağmen ona Yahya’yı verdi.”[5]

Hz. İsa dostlarının ricası üzerine dua vesilesiyle Allah-u Teala’dan gökten bir sofra indirmesini istemişti. Yüce Allah da onun bu duasını müstecap edip kendisi ve dostları için gökten lezzetli yiyecekler indirdi.[6]

Yüce Allah, kullarına her ne halde olursa olsunlar dua etmeyi, onlardan iyi ve kötü anlarında kendisinin yüce makamı karşısında ezilmiş ve yalvarır bir vaziyette dua etmelerini, huşuya erişmiş bir kalple ve gönülden ağlayan ruh haleti içinde hacetlerini O’ndan istemelerini ve O’nun dualara kesinlikle icabet edeceğine dair verdiği söze ümit bağlamalarını emretmiştir.

Aynı zamanda tekebbürlerinden dolayı dua etmekten yüz çevirenleri de hor, zelil, utanç içinde, aşağılık bir şekilde cehenneme atacağını bildirmiştir. Zahir ve batında da bütün bunları, Mümin suresindeki tek bir ayet ile şöyle açıklamaktadır:

“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim; çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar hakir ve zelil olarak cehenneme gireceklerdir.”[7]

Rivayetlerde Dua

Allah’ın ihsanı ve cömertliği bütün varlıkları, özellikle de insanı kapsamaktadır ve O’nun sonsuz rahmet sofrası her zaman açık ve lütfü, merhameti ve keremi herkes içindir.

O’nun kapısı ümitsizlik kapısı değildir ve dergahında cimrilik ve kovma diye bir şey yoktur.

El açıklığı ve cömertliği süreklidir; veren eli herkes için açıktır ve kullarının kendisine yönelmesini beklemektedir.

Hak Teala, Hz. Davud’a (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Yeryüzü halkına de ki: Niye benimle dostluk kurmuyorlar; oysa ki dostluğa en layık olan ben değil miyim? Ben öyle bir ilahım ki bende cimrilik yoktur, alimim ki cahillik yoktur, verdiğim sözümden dönmem, rahmetim kuşatıcıdır, cömertliğimden vazgeçmem, ben ezelden beri kullarıma rahmet eder ve onlara karşı sevgi beslerim, kullarımın gönlünü marifet nuruyla aydınlatırım. Ben, beni dost edinenin dostu ve arkadaşlık edenin arkadaşıyım, zikir halvetinde benimle olanın ahbabı, beni anmayı ünsiyet edenin menusuyum.

Ey Davud! Beni arayan kimse sonunda beni bulacaktır ve beni bulan kimse, asla beni kaybetmemelidir.

Ey Davud! Nimet veren biziz, fakat başkasına şükrederler. Belaları biz defederiz, fakat başkalarının yaptığını zannederler. Sığınakları biz olmamıza rağmen başkalarına sığınırlar. Bizden kaçıyorlar, ama sonunda yine bize döneceklerdir!”

Değerli İslam kitaplarında buna benzer mana dolu güzel metinler sıkça göze çarpmaktadır. Bu tür metinler Kur’an ayetlerinin yanında yer alan büyük bir müjde konumundadır. Bu vesileyle kullar, Allah’ın cömertliğine ve keremine ümit bağlamakta ve hacetlerinin giderilmesi için dua etmekte ve maksatlara ve isteklere ulaşmanın yolunun dua olduğunu anlamaktadırlar. Duasız sorunların çözüldüğü çok az görülmüştür. Bundan dolayı rivayetlerde, özellikle de ismet ve taharet Ehl-i Beyt’inden (a.s) nakledilen rivayetlerde duaya çok önem verilmiş ve ona özel bir hesap açmışlardır.

Bu konuda Resulullah’tan ve Ehl-i Beyt İmamları’ndan nakledilen bazı rivayetleri aktaralım:

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz dua ibadettir.”[8]

Yine o mübarek insan şöyle buyuruyor:

“Dua ibadetlerin beynidir.”[9]

İmam Bakır (a.s) şöyle buyuruyor:

“En üstün ibadet duadır.”[10]

İmam Bakır (a.s) başka bir rivayette şöyle buyuruyor:

“Hiçbir şey aziz ve celil olan Allah katında istekte bulunmaktan (Allah’a el açmaktan) ve O’nun nezdindeki şeyleri talep etmekten daha üstün değildir ve Allah’ın en çok nefret ettiği kimse ise, kibirlenip Allah’a ibadet etmekten yüz çeviren ve O’nun nezdindeki feyizleri talep etmeyen kimsedir.”[11]

Emir’ul Müminin Ali (a.s) şöyle buyuruyor:

“Yeryüzünde Allah için yapılan en güzel amel duadır.”[12]

Yine Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:

“Dua, zaferin anahtarı ve mutluluğun hazinesidir. En güzel dua, temiz göğüs ve temiz kalpten çıkan duadır. Münacatta kurtuluş vesilesi vardır ve kurtuluş ihlas iledir ve sızlanmalar artınca Allah’a sığınılır.”[13]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:

“Üzerinize bir bela geldiği zaman hemen duaya sarılın ve Allah’a yalvarıp yakarın.”[14]

Yine İmam Sadık (a.s) başka bir yerde şöyle buyuruyor:

“Duaya sarıl, zira duada tüm dertlerin dermanı vardır.”[15]

Toplu Halde Dua Etmenin Önemi

Dua ehli olanlar toplu halde dua ettiklerinde, birlikte yalvarıp bağışlanma dilediklerinde, feryatlarını samimane bir dille Allah’a ulaştırdıklarında ve hep birlikte O’nun azameti karşısında el açtıklarında şüphesiz dualarının kabul olma olasılığı daha fazladır. Çünkü dua eden topluluğun içinde mutlaka gönlü Allah aşkıyla yanan bir dertli, fakir ve çaresiz, takvalı aşık, gönlünü Allah’a vermiş arif ve değerli muhlis insanlar bulunmaktadır. Hepsinin bir arada yalvarış ve yakarışları, samimi duaları, Allah’ın rahmetinin o topluluğun üzerine inmesine vesile olacaktır ve Allah-u Teala sırf içlerinden bir tanesinin duası hatırına, diğerlerinin dualarını da kabul edecek, onların seslerine kulak verip rahmetini üzerlerine indirecek ve onların boş kalplerini kendi feyziyle dolduracaktır.

Bu konuda vahiy kaynakları ve ilim menzillerinden, marifet hazinelerinden ve rahmet kapılarından bir çok rivayet elimize ulaşmış bulunmaktadır ki onlardan bir kaçına burada işaret edeceğiz:

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Dört kişi bir sorunu halletmek için bir araya gelir de topluca dua ederlerse mutlaka icabet ile birbirinden ayrılırlar.”[16]

Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Kırk kişi bir işin düzelmesi için bir araya gelirlerse, Allah-u Teala mutlaka onlara icabet eder. Onlar bir dağın yerle bir olması için dua etseler bile muhakkak o dağ yerle bir olur.”[17]

Rabbani alim ve aşık arif İbn-i Fehd-i Hilli Vesail’uş- Şia kitabı rivayetince değerli Uddet’ud Dai kitabında şöyle rivayet etmiştir: “Yüce Allah, İsa’ya (a.s) şöyle vahyetti: “Ey İsa! Müminler topluluğuna var ve onlara seninle birlikte bana dua etmelerini emret.”[18]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Bir iş babamı rahatsız edip hüzünlendirdiğinde kadınları ve çocukları bir araya toplayarak dua eder, onlar da amin derlerdi.”[19]

Allah’tan Ümidi Kesmek ve Meyus olmak Kafirlerin Sıfatıdır

Dua eden insan, yüce Allah’ın bizzat kulunu dua etmeye davet ettiğini ve duasının kesinlikle kabul olacağına kefil olduğunu unutmamalıdır. Duayı kabul etmek Allah-u Teala için çok basit ve kolay bir iştir. Çünkü bütün varlık alemi O’nun hükümdarlığı altındadır ve bundan dolayı bir emir ile dua eden kulunun duasının kabul olması için bütün şartları uygun hale getirttirir.

O halde kudreti, basireti, keremi, lütfü, mağfireti, feyzi ve rahmeti sonsuz olan ve kuluna özellikle de dua ve yalvarıp yakarma esnasında özel bir sevgi gösteren yüce Allah karşısında ümitsizliğe düşmek yakışık almaz bir harekettir.

Kur’an-ı Kerim Allah’tan ümidi kesmenin ve meyus olmanın kafirlerin sıfatlarından olduğu konusunda şöyle buyuruyor: “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kafirlerden başka hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.”[20]

Kur’an-ı Kerim tekitle şöyle buyuruyor: “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.”[21]

Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Allah’ın rahmetini ümit eden günahkar kul, (Allah’a) ümitsiz olan abitten daha yakındır.”[22]

İmam Sadık şöyle buyuruyor: “Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek, şiddetli soğuklardan daha soğuktur.”[23]

Rivayetlerde ve İslami öğretilerde Allah’ın rahmetinden ümidi kesmek büyük günahlardan sayılmaktadır ve Allah’ın rahmetinden ümit kesenlere kesin azap vaat edilmiştir

Dua eden kimse, duası hemen kabul olmadı diye ümitsizliğe kapılmamalıdır. Ayet ve rivayetlerde de belirtildiği gibi duasının kabul olması belki de kendi zararına tamamlanacaktır veya duasının kabul olmasının zamanı henüz gelmemiş olabilir. Belki de Allah-u Teala kulun, duasına devam etmesi için icabet etmiyor ya da ona ebedi bir nimet vermek istiyor ve duasının kabul zamanını kıyamet gününe erteliyor. Dolayısıyla hiçbir surette Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, ne aklî, ne şer’î, ne de insanî cihetten doğru değildir ve mümin bir kul asla Allah’tan ümidi kesmez, ümitsizliği aklının ucundan bile geçirmez.

Dua ve duaya icabet hususunda muteber İslami kaynaklarda çok önemli rivayetler nakledilmiştir ve onlardan bazılarını burada zikretmemiz çok yerinde ve faydalı olacaktır.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Kul gerçekten dua ettiğinde aziz ve celil olan Allah iki meleğe şöyle buyurur: “Ben duasını kabul ettim, fakat siz isteğini biraz bekletin ki dua etmeye devam etsin; çünkü ben onun sesini duymaktan hoşlanıyorum.” Başka bir kul da dua ediyor, fakat Allah Teala şöyle buyurur: “Çabucak onun isteklerini ve hacetini verin. Çünkü ben onun sesinden öfkeleniyorum.”[24]

Mensur Seykal şöyle diyor: “İmam Sadık’a (a.s): “Nice vakitler insan dua eder, duası da kabul olur; sonra bu bir zamana kadar ertelenir.” Dedim. İmam (a.s): “Evet” diye buyurdu. Tekrar şöyle sordum: “Neden böyle oluyor; acaba daha çok dua etmesi için mi?” diye sordum. İmam: “Evet” diye buyurdu.[25]

Duanın Şartları

Eğer duacı, duasının kabul olmasını istiyorsa, duaya başlamadan önce bazı kurallara uyması gerekmektedir: Bu kurallar ve şartlar Ehl-i Beyt’den (a.s) Usul i Kafi, Meheccet’ul Beyza, Vesail’uş Şia ve Cami-u Ehadis’iş- Şia vb. değerli ve muteber kitaplarda nakledilmiştir. Bunlardan en önemlileri; abdest, gusül ve teyemmüm gibi şer’i temizlikler, kul hakkından temizlenmek, ihlas, duanın metnini doğru okumak, helal kazanç sağlamak, sıla-i rahim (akrabaları ziyaret etmek), duadan önce sadaka vermek, Allah’a teslim olmak, günahlardan kaçınmak, amelleri düzeltmek, seherlerde dua etmek, vitir namazında dua etmek, fecr-i sadıkta (sabah namazının ilk vaktinde) dua etmek, güneşin doğuşunda dua etmek, Çarşamba günü öğle ile ikindi arasında dua etmek ve duaya başlamadan önce salavat getirmektir.”[26]

Cuma Gecesi

Ehl-i Beyt’den (a.s) gelen rivayetler, Cuma gecesi yapılan duaların daha da faziletli ve münasip olduğunu söylemekte ve Cuma gecesinin değerinin de kadir gecesine denk olduğunu bildirmektedir.

Büyük din alimleri, basiret sahipleri ve Allah’ın mukaddes dergahına ermiş kimseler şöyle diyorlar: “Eğer edebiliyorsanız, Cuma gecesini sabaha kadar, namaz, dua, zikir ve tövbe ile geçirin. Bu ameli yapmaktan gafil olmayın. Çünkü yüce Allah, imanlı kulların yüceliğini artırmak için melekleri Cuma gecesinde göğün birinci katına gönderir ki onların iyiliklerini artırsınlar ve günahlarını temizlesinler.

İmam Sadık (a.s) kendisinden nakledilen muteber bir hadiste şöyle buyuruyor: “Nice vakitler mümin istekleri için dua eder ve Allah-u Teala onun icabetini erteler ve Cuma gecesi onu halleder.”

İmam Sadık (a.s) nakledilen başka bir rivayette şöyle buyuruyor: “Hz. Yusuf’un kardeşleri, işledikleri günahtan dolayı Hz. Yakub’dan kendileri için Allah’tan mağfiret dilemesini istemeleri üzerine Hz. Yakub şöyle cevap verdi: “Yakın bir zamanda sizin için yüce rabbimden bağışlanmanızı talep edeceğim” Bu talebini Cuma gecesinin seherine kadar geciktirdi ki çocukları için ettiği dua müstecap olsun.”[27]

İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: Allah-u Teala her Cuma gecesi bir meleğe, gecenin evvelinden sonuna dek yüce rabbi adına şöyle seslenmesini emreder: “Acaba mümin bir kul var mı ki sabah olmadan dünya ve ahireti için bana seslensin ve ben onun duasını kabul edeyim? Acaba mümin bir kul var mı ki sabah olmadan günahları için tövbe etsin ve ben tövbesini kabul edeyim? Acaba mümin bir kul var mı ki ben onun rızkını azaltmış olayım da sabah olmadan benden rızkının çoğalmasını istesin ve ben de rızkını çoğaltayım? Acaba hasta bir mümin var mı ki sabah olmadan şifa talebinde bulunsun da ona şifa vereyim, böylece sağlığına kavuşsun. Acaba hapiste olan hüzünlü bir mümin kulum var mı ki sabah olmadan bana hapisten kurtulmak için dua etsin de onu hapisten kurtarayım ve üzüntüsü benim duasına icabetimle ortadan kalksın. Acaba mazlum olan mümin bir kulum var mı ki sabah olmadan bana dua etsin de zalimin zulmünü ondan uzaklaştırayım ve zalimden intikam alayım ve hakkını kendisine döndüreyim.” Hak Teala’nın meleği sabah güneş doğuncaya kadar sürekli bu şekilde nida eder.”[28]

İmam Sadık (a.s) da şöyle buyurmuştur: “Cuma gecesi günah işlemekten kaçının. Zira o gece işlenen günahların cezası iki kat yazılıyor. Nitekim güzel amellerin sevapları da iki kat yazılıyor. Kim o gecede günah işlemezse, Allah-u Teala o gecenin hatırına diğer günahlarını da bağışlar ve her kim ki bu gecede alenen günah işlerse Allah-u Teala bu hareketi sebebiyle bütün ömrü boyunca işlediği günahlardan dolayı onu azaba uğratacak ve özellikle de Cuma gecesinin mukaddesatını hiçe sayıp günah işlemesinden dolayı o gecenin azabını iki kat kılacaktır.”[29]

Cuma gecesi için bir çok namazlar, dualar ve zikirler nakledilmiştir ki onların içerisinde Kumeyl duasının özel bir yeri vardır.

Kumeyl B. Ziyad-i Nehaî

Büyük din adamları ve alimler - gerek Şia, gerekse Ehl-i Sünnet- Kumeyl’i, imanı kuvvetli, ruhiyesi güçlü, düşünceleri güzel, halis niyetli, beğenilen bir ahlak sahibi ve amelleri güzel birisi olarak övmektedirler

Her iki mezhebin de önde gelenleri, onun adaletinde, şanında, büyüklüğünde ve kerametinde ittifak etmişlerdir.

Kumeyl, Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) ve Hz. Hasan-i Mücteba’nın (a.s) önde gelen sahabilerindendi.[30]

Hz. Ali (a.s) Kumeyl’i, en güvenilir olan on ashabından biri olarak sayardı.[31]

Kumeyl, Hz. Ali’nin (a.s), en iyi taraftarlarından ve onu seven, ilgi gösteren ve canı gönülden ona bağlı olan değerli bir sahabisiydi.”[32]

Mümininlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) Kumeyl’e ettiği tavsiyelerden, yaptığı nasihatlerden ve açıkladığı meselelerden, Kumeyl’in çok kuvvetli bir imana ve fevkalade bir marifete sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Ehl-i Sünnet; hak, adalet, insaf ve mürüvvetten uzak olduklarından dolayı, Ehl-i Beyt (a.s) taraftarlarına hiçbir zaman olumlu yaklaşımda bulunmamışlardır. Buna rağmen Kumeyl’i her konuda güvenilir birisi olarak tanıtmışlardır.[33]

Arifler, gönül ehli kimseler ve Allah’ı mülakat aşkı ile yanıp tutuşanlar Kumeyl’i, Hz. Ali’nin (a.s) sırdaşı ve manevi öğretilerinin hazinesi olarak kabul etmektedirler.

Kumeyl 18 yıl Peygamber (s.a.a) efendimizin o nurlu ve bereketli döneminde yaşadı ve nübüvvet makamının melekuti nurlarından istifade etti.

Büyük insan, şerif ve temiz şahsiyetli bir kul olan Kumeyl, sırf liyakatinden dolayı Haccac b. Yusuf-i Sakafi’nin eliyle şahadet makamına ulaştı ve Hz. Ali (a.s) kendisine nasıl şehit olacağını önceden bildirmişti.

Cani Haccac b. Yusuf; zalim Emevi hükümdarı tarafından Irak’a vali olarak tayin edildikten hemen sonra Kumeyl’in aranıp bulunmasını istedi. Onu Ehl-i Beyt’i sevdiğinden ve Ali’nin (a.s) taraftarı olduğundan ele geçirmek ve öldürmek istiyordu. Çünkü Ümeyye oğulları hükümeti döneminde Ehl-i Beyt’i sevmek ve Ali (a.s) taraftarı olmaktan daha büyük günah yoktu.

Kumeyl kendisini Haccac’dan gizlemeye başladı, bunun üzerine Haccac Kumeyl’in ailesinin ve akrabalarının beytülmalden aldıkları haklarını kesti. Bunu duyan Kumeyl şöyle dedi: “Benim fazla bir ömrüm kalmadı ve benim yüzümden bazılarının rızkının kesilmesi doğru değildir.” Daha sonra gizlendiği yerden çıkarak Haccac’ın yanına gitti.

Haccac şöyle dedi: “Cezalandırmak için her yerde seni arıyordum.”

Kumeyl şöyle dedi: “Elinden her ne geliyorsa yapmaktan geri kalma, benim şurada azıcık bir ömrüm kalmış, en kısa zamanda sen de, ben de Allah’a döneceğiz. Benim dostum (Hz. Ali), bana katilimin sen olduğunu haber vermişti.”

Bunu işiten Haccac, 90 yaşındaki Allah aşığı nur yüzlü müminin o mübarek başını kesmeleri için hemen emir verdi ve onu orada şehit etti. Onun nurlu kabri Irak’ta Necef ile Kufe arasında “Seviyye” denen bir bölgede gönül aşıklarının ziyaretgah yeri haline gelmiştir.

Kumeyl Duası

Aşık arifler, insaflı basiret sahipleri ve hakikat ehli seçkin kimseler, “İnsanın diğer varlıklar arasındaki yeri nasılsa, Kumeyl duasının diğer dualar içerisindeki yeri de öyledir” demişler. İnsan nasıl diğer varlıkların en şereflisi ise, Kumeyl duası da diğer dualar içinde şerafet sahibidir. Bu nedenle ona “İnsan’ul Ed’iye” yani “Duaların İnsanı” denmiştir.

Eşsiz ve dakik görüş sahibi, bilgili araştırmacı, büyük hadis alimi Allame Meclisi duayı Kumeyl hakkında şöyle diyor: “Kumeyl duası, duaların en üstünüdür.”

Meclisi “Zad’ul Mead” adlı kitabında Seyyid b. Tavus’un “İkbal” adlı kitabından naklen şöyle yazıyor: “Kumeyl şöyle demiştir: “Günlerden bir gün Basra şehrinde efendim Hz. Ali’nin (a.s) yanında oturuyordum. Şaban ayının 15’inci gecesinden söz açılınca Hz. Ali şöyle buyurdu: “Kim bu geceyi ibadetle ihya eder (uyanık kalır) ve Hz. Hızır duasını okursa, kesinlikle onun duası kabul olur.” Daha sonra Hz. Ali (a.s) evine döndü. Ben de hemen peşinden evine vardım. Beni görünce “Niçin geldin?” dedi. “Hz. Hızır’ın duasını istemek için huzurunuza geldim” dedim. İmam, “Otur” diye buyurdu. daha sonra bana hitap ederek şöyle buyurdu: “Ey Kumeyl! Ne zaman bu duayı ezberlersen, her Cuma gecesinde, olmazsa ayda bir kere, o da olmazsa yılda bir kere, o da olmazsa ömründe bir defa bu duayı oku; onu okuman, düşmanların şerrinden korunmana kifayet edecek, rızkının verilmesine ve günahlarının bağışlanmasına vesile olacaktır.”

Daha sonra İmam (a.s), “Ey Kumeyl! Uzun bir zaman bizimle birlikte olman ve yapmış olduğun hizmetler, seni böyle büyük bir nimet ve kerametle yüceltmeme sebep oldu” dedi.

Sonra da “Yaz” diye buyurdu ve duayı bana aktardı.

Allah dostu, hakkıyla dua etmesini bilen merhum Kef’ami, “Misbah” adlı değerli kitabında şöyle yazıyor: “Emir’el Müminin Hz. Ali (a.s), bu duayı secde halinde okurdu!”[34]

Bu duayı Cuma gecesi duanın şartlarına riayet ettikten sonra okumak isteyen kimsenin, kıbleye dönerek, tevazu göstererek, huşu içerisinde, halis ve saf bir niyetle, gözü yaşlı ve hüzünlü bir ses ile okuması daha iyidir. Şüphesiz bu niteliklere sahip bir dua, icabet makamına yükselecek ve eseri görülecektir.[35]

Yaşlı gözün Allah katındaki değeri oldukça büyüktür. İçler acısı bir halde ağlamak günahların bağışlanmasına, azab ateşinin sönmesine ve Allah’ın rahmetinin ağlayan kulun üzerine inmesine vesile olacaktır.[36]

İmam Sadık’tan (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Ağlama dışında her şeyin bir ölçüsü ve tartısı vardır. Onun bir damlası ateş dolu denizleri söndürür. Göz ıslanınca yüz artık karalık ve horluk görmez ve göz yaşı dökülünce de Allah ona cehennemi haram kılar. Gerçekten de bir ümmetin içerisinde samimane içten gelerek ağlayan birisi olursa, onun hatırına Allah-u Teala bütün ümmete merhamet eder.”[37]

Başka bir rivayette yer aldığına göre İmam sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde üç göz haricinde diğer bütün gözler ağlayacaktır: Allah’ın haram ettiği şeylere bakmaktan çekinen göz; Allah yolunda uykusuz kalan göz; Allah korkusundan geceleri ağlayan göz.”[38]


بسم الله الرحمن الرحيم

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Birkaç sebepten dolayı Kumeyl duası sonsuz nur kaynağı olan “Bismillah” ile başlamaktadır:

1- Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Resulullah’tan (s.a.a), o da alemlerin Rabb’inden şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

“Allah’ın isminin anılmadığı her büyük iş kısır ve neticesiz kalacaktır.”[39]

2- Merhum Tabersi, değerli kitabı “Mekarim’ul Ahlak” da Hz. Musa b. Cafer’den (a.s) şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Her kim bir hüzün ve gam içinde kalır da başını göğe doğru çevirerek üç defa “Bismillahirrahmanirrahim” derse, Allah-u Teala inşallah hüzün ve kederini ortadan kaldırır..”[40]

3- Çok önemli bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

“Bismillahirrahmanirrahim ile başlayan bir dua, Allah-u Teala’nın dergahından geri çevrilmez.”[41]

4- Resulullah (s.a.a) cehennem ateşinin zebanilerinin 19 tane olduğunu belirterek şöyle buyurmuştur: “Eğer bir kimse Allah-u Teala’nın kendisini o 19 zebanin elinden kurtarmasını istiyorsa, 19 harfli olan “Bismillahirrahmanirrahim” cümlesini okumaya çalışsın. Böylece Allah-u Teala ondan her harfi, o 19 zebani için bir kalkan karar kılar..”

5- Resulullah’tan (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Her ne zaman bir öğretmen “Bismillahirrahmanirrahim” cümlesini bir çocuğa öğretirse, Allah-u Teala o çocuğun, annesinin, babasının ve öğretmenin cehennem ateşinden kurtuluşlarını takdir eder.”

6- İslam Peygamberi’nden (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Ümmetimi kıyamet gününde amellerinin hesaplandığı yerde durduracaklar ve amellerini terazi ile tartarlar. İyiliklerinin kötülüklere ağır bastığını gören diğer ümmetler feryat ederek “İyilikleri az olmasına rağmen neden iyilikler kefesi kötülükler kefesinden daha ağır geldi” diyecektir. Peygamberleri onlara şöyle cevap verecektir: “Çünkü onlar konuşmaya başlayınca Allah-u Teala’nın isimlerinden üç ismi (Allah, Rahman, Rahim) zikrederlerdi. Eğer bu üç ismi terazinin bir kefesine ve Adem oğlunun iyi ve kötü amellerini de diğer kefesine koysalar, hiç şüphesiz bu üç isim kefesi daha ağır gelir.”

7- İmam Rıza’nın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Bismillahirrahmanirrahim”, ism-i a’zam’a, gözün siyahlığının beyazlığına yakınlığından daha yakındır.”[42]

Hiç şüphesiz dua özellikle de Kumeyl duası Allah’ın ism-i a’zam’ı ile başlarsa kesinlikle kabul olacaktır ve duası istekleriyle birlikte Allah-u Teala tarafından kabul görecektir.

“Bismillah” öylesine temiz bir şaraptır ki ruh damağı ve kalp boğazı aşk sâkisinin elinden içince, nitelendirilmesi imkansız bir vecd, neşat ve heyecan hali ortaya çıkar, meczub kimse maşuka cezbolur, mahbubta vuslata erinceye kadar durmadan çırpınır ve bu yolu hiçbir yorgunluk hissetmeden kat eder.

Aşk meyinden sarhoş olurum ben

Bir bakışla elden olurum ben

Baş ve yüceliğin zirvesi önünde

Düşerim ve küçülürüm ben

Yarin gamzesi olursa saki

Bade içmeden sarhoş olurum ben

Bu elden bir bade isterse

Mey içen ve mey aşığı olurum ben

Onun yolunda ayaklarımdan olurum

Yavaş yavaş ellerimden olurum ben

Gerçi aşkta yok oldum “Feyz”

Yine aşktan mest olurum ben[43]

Bismillah’ın İncelikler ve İşaretlerinin Panoraması

“İsm” kelimesi sarf ve nahiv ilminin önde gelenlerinin görüşüne göre “sumuv” kelimesinden türemiştir ve yücelik, büyük ve üstünlük manalarına gelmektedir.

Yüce Allah, insan “ism” lafzını söylerken diline dikkatli olsun diye bu nurani cümlede onu “ba” harfi ile bir arada zikretmiştir. Allah-u Teala kulundan dostun ismini zikredince yüce dosta tevessül etmesini ve dosta tevessülün ise sadece dostun ismini zikretmekle hasıl olmadığını, belki gönlünü ahlaki kötülüklerden, ruhunu manevi pisliklerden, dilini boş sözlerden, lakırdılardan ve diğerlerini anmaktan temizlemediği müddetçe, ruhun gerçek sevgilinin tecelli yeri haline gelmeyeceğini ve tevessül edemeyeceğini bilmesini istemektedir. Hakeza insan bilmelidir ki kalp temizliği, ruh güzelliği, halis niyet, kendi zati yoksulluğu ile Allah’ın ihtiyaçsızlığına teveccüh etmeden Allah’ın mübarek ismini dile getirmek çok büyük edepsizlik ve küstahlıktır.

Bin defada ağzımı misk ve gülsuyu ile yıkasam bile

Yine de ismini anmak büyük edepsizliktir.

Yüce Allah, en yüksek kutsallık ve temizlik mertebesindedir. Topraktan yaratılmış insan ise bağımlılık ve kirliliğin en aşağı mertebesindedir. Ve bu aşağılık makamdan ve rezalet mertebesinden izzet mertebesine vasıtasız ve sebepsiz ulaşılmak mümkün değildir. Bundan dolayı yüce Allah “Bismillahirrahmanirrahim”i kendisi ile kulları arasında vasıta ve vesile karar kıldı ki insan bu yüce ve ilahi sözün manasına ve anlamına bağlanarak ve hakikatlerini düşük ruhunda tecelli ettirerek yükseliş makamına adım atsın ve Allah’ın celal ve cemalini görme kabiliyetine ulaşabilmesi için de gaybın kapıları yüzüne açılsın.

Aşık bir arif ve bilinçli bir gönül sahibi şöyle diyor: “Ba” harfi hareketin evveli, başlangıcı ve yol göstericisidir. “Ba” harfinden marifet sırının bir şifresi olan “sin” harfine kadar sonsuz çöller ve uçsuz bucaksız sahralar vardır ve “ism” kelimesinin “elif” harfinin bu sonsuz çöllerde ve uçsuz bucaksız sahralarda “ba” ile “sin” arasında silinişi de bu yolun yolcusunun enaniyet ve bencilliğini tevhit nuruyla yok edip, dostuna olan sevgi ve aşk ateşinde yakmadığı ve kendisinde kulluk ve teslimiyetten başka hiçbir şey kalmayana kadar çabalamadığı müddetçe marifet sırrına ulaşamayacağına ve “mim”in nurani sahasında yol muradını bulamayacağına işarettir.

Hal ehlinden bir grup da şuna inanmaktadır ki “ba” harfi Allah’ın herkese yaptığı iyiliğe işarettir ve genelde ise nefis ehli olan halkın avam tabakasına aittir. “Sin” ise kalp ehli olan haslara verdiği sırrından ibarettir. “Mim” ise sır sahibi olan hasların hassına nasib olan muhabbet ve sevgisinin nişanesidir.

Kafi, Tevhid-i Saduk, Meani’l Ahbar, Tefsir-i Ayyaşi gibi değerli kitaplarda İmam Sadık’tan (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Bu üç harfin her biri Esma’ül Hüsna’dan bir isme işaret etmektedir: “Ba” Allah’ın “beha”sına (güzelliğine), “sin” Allah’ın nurunun yüceliği ve üstünlüğü anlamındaki senasına ve “mim” ise Allah’ın azamet ve büyüklüğüne işaret etmektedir.

Bazı meczub aşıklar ise şöyle demişlerdir: “Ba” Basir’e (Gören’e), “sin” Semi’e (İşiten’e), “mim” de bir bir sayan anlamındaki “Muhsi’ ismine işaret etmektedir.

 Burada güya “bismillah” lafzını söyleyen kimseye şu hakikat anlatılmak istenmektedir: Basir’im; öyleyse gizli ve açık yaptığın bütün işleri ve amelleri görmekteyim. Semi’im; yani bütün söylediklerini ve dualarını duymaktayım. Muhsi’yim, yani aldığın bütün nefeslerini saymaktayım. Bundan dolayı basiretim karşısında amellerinde riya ve gösterişten uzak dur ki sana sonsuz ecir elbisesi giydireyim. Semi oluşum karşısında boş ve batıl sözlerden uzak dur ki sana feyz, sefa, mağfiret ve ıslah elbisesini giydireyim ve Muhsi oluşum karşısında bir an dahi gafil olma ki bunun karşılığında da sana lika (görüşme) huzurunu ihsan edeyim.

Aşık arifler, meczup salikler ve Allah aşkıyla yananlar şöyle diyorlar: “Bismillah”ın yüce manasından ancak dostlarının belasına sabreden, batınını ve sırlarını sırat-i müstakim yoluna göre ayarlayıp “mim”in nurlu fezasını yakalayan kimseler faydalanır.

Senin eteğine sevgi elini uzatınca

Senin sevginle iki cihanı terk ettik biz

Senin dergahına ihtiyaç yüzü putunu bırakınca

Haremi, tapınağı ve kiliseyi terk ettik biz

Kadeh, fıçı ve kupa mestliğimize yakışmaz

Deryayı geçen o badecileriz biz

Her akşam ben ve kadehin ağlama sevincinden

Mina kümbetinin dönüşüne gülmüşüz biz

Tarikat pirinin ayağına kapanınca biz

Dünya ve bağlılarının alnına ayak bastık biz

Hüma’ya aşık olana şehirde yer vermediler

Ben ve gönül bir müddet çöle çadır kurduk biz.

Mübarek Allah kelimesi, bütün kemal, cemal ve celal sıfatlarını bir arada toplayan mukaddes zat için kamil bir isimdir.

Allah lafzının içerisinde üç mananın olduğu söylenmiştir:

1- Ezeli, sonsuza kadar kalıcı ve zatı sürekli olma.

2- Akıllar ve vehimlerin O’nun marifet karşısında şaşkınlık ve hayret içinde olmaları; ruhların ve akıllar O’nu talep etmede avare ve çaresizlikleri.

3- Bütün yaratıklar ve varlıkların mercisi ve dönüş yeri.

İncelik ve işaret sahibi kimseler şöyle demişlerdir: “Allah” kelimesi ism-i azamdır ve tevhidin temelidir. Kafir onu söylemekle (elbette doğru bir niyet içinde kalbi diliyle söylediğini tasdik ettikten sonra) kafirliğin en aşağı seviyesinden imanın üst seviyesine geçiş yapmaktadır.

Kafir bu kelimeyi söylemekle gaflet ve pislik dünyasından ve yalnızlık ve tehlikeler yurdundan; akıllılık, temizlik, muhabbet ve emniyet dünyasına geçiş yapmaktadır. Eğer “la ilahe illallah” cümlesi yerine “la ilahe illarrahman” ya da başka bir isim gelirse, kafirlikten kurtulamaz ve İslam dairesine giremez. Kulların kurtuluşu ve özgürlüğü bu nurlu ve temiz isim iledir.

Zakirlerin başarısı bu ismin şerafetinden dolayı kamil ve tamdır. Onunla başlayan her iş doğru netice verir, sonucu ve neticesi düzenli olur. Nitekim risalet makamının kaidelerinin sağlam olması “Muhammed Resulullah”a ve yine velayet makamının temelinin kalıcılığı ve devamlılığı da “Aliyyen veliyillah”a bağlıdır.

Bu Allah kelimesinin özelliklerinden biri de şudur ki eğer Allah kelimesinden “elif”i atılırsa “lillah” (Allah’a aittir) kalır “İş, eninde sonunda Allah’a aittir.”[44] Ve eğer ilk “lam” atılırsa “lehu” (O’nundur) kalır “Hükümranlık O’nundur, övülmek O’na mahsustur”[45] ve eğer ikinci “lam” da atılırsa “huve” (O) kalır “De ki O Allah bir tektir”[46] ve o da Allah’ın zatına delalet eder. Bütün özellikleri ihtiva eden isim ise ism-i a’zam’dır.

Ne mutu o başa ki sana sevdalanmış

Ne utlu o kalbe ki sana vurulmuş

Melek kıskanır, alem hasret duyar

Sana aşık olan deliye

Kalbim başta sana vuslat temennisi eder

Başım kalpte seni seyretmek ister

İner vuslatından başkası, heyhat

Heyecanlı başta senin sevdan var

Uçmaya gelince kalbim geri kalır mı

Senin Anka’nın Kaf’ını arzular

Ayrılık sahilinde balık gibi çırpınırım

Ki ruhum sana bağlanmıştır

Can ve kalbimi ona yurt kılarım

Kalb ve can senin yurdun içindir

O heyecanlının ayaklarına kapanırım ki

Sana bağlanacak heyecanlı bir başı var

Ey canan! Fedan edersem kabul et

Zira bu baş seni temenna etmektedir

Nasıl seninle konuşmaktan usanır

Çünkü Feyz’in kafasında senin arzun var.[47]

“Rahman” kelimesi köken itibariyle “rahmet” kelimesinden alınmadır. Büyük sarf ve nahiv alimleri ve filologlar bu kelimenin mübalağa kipi olduğunu ve çokluğa delalet ettiğini söylemektedirler. Ve din adamlarının ve ilahi öğretilerin uzmanları nezdinde ise; “hizmet ve ibadet geçmişi olmaksızın bütün yaratıklara genel rahmet bağışında bulanan kimse” demektir. Keşif ve yakin ehlinin dilinde ise; “hikmet ve kabiliyet tahammülü hasebiyle bütün zerrelere varlık ve kemal bağışında bulunmak”tır. Öyle ki eğer bu söz konusu bağış olmasaydı ne bir varlık vücuda gelebilirdi ve ne de kemalden bir eser olurdu.

Basiret ehli kimseler ise şöyle diyor: “Rahman”, Allah’ın, bütün yaratıklarından şerri def etmeyi ve onlara hayır ulaştırmayı irade etmesidir.

Bütün zahiri ve batıni nimetler bir açıdan Allah-u Teala’nın rahmaniyetinin cilvesidir. Bu rahmani cilvelerden bir kısmı “Rahman” süresinde zikredilmiştir.

Defterin başı bilgin Allah’ın adıyla

Yaratıcı, Rab, diri ve kudret sahibi

En büyük, en yüce, alemlerin ve Adem’in Rabbi

Suretini güzel yarattı ve siretini alımlı

Bağışlayıcılık ve kula acıma babından

Havadaki kuşa denizdeki balık nasib

Kendi kısmetini yer zengin ve derviş

Kendi rızkını götürür Anka ve sivrisinek

Karıncanın hacetini gayb ilmiyle bilir

Bir kuyunun dibinde, bir taşın altında

Canlıyı nutfeden, şekeri kamıştan yapar

Kurumuş daldan yaş yaprak, çeşmeyi kayalardan

Bal arısından güzel şerbet yarattı

Hurma tanesinden iri hurma ağacı yaratır

Herkesten müstağni ve herkese şefkatli

Bütün alemden gizli ve her şeye açık

Celalinin parlak nuru

Fikrinin ötesinin azametini bilir

Meczub arifin ağzına kendisi dil koyar

Organlardaki kıllar da hamd-u sena eder

Her kim bugün ki nimete şükretmezse

Yarınki rahmet nasibine hasret duyar

Ey Allahım! Sen yücesin ve müdebbir

Bütün ayıplardan münezzeh ve beri

Seni hakkıyla övemeyiz biz

Yüce alemlerin bütün sakinleriyle

Sadi aklı aldığınca laf etti

Yoksa vehim ne zaman ulaşır kemaline.[48]

“Rahim” kelimesi Arap edebiyatçılarına göre “sıfat-i müşebbehe”dir. Bundan dolayı sürekliliğe ve devamlılığa delalet etmektedir. Yani Allah-u Teala’nın merhamet ve rahmeti süreklidir.

Din ehli kimseler ise şöyle demişlerdir: “Rahimiyet” rahmeti; hidayeti kabul eden, Allah’ın helal ve haramlarına riayet eden, kendisini güzel ahlakla bezeyen, eşsiz ve benzeri olmayan değerli nimetler karşısında Allah’a şükreden mümin ve gerçekten Allah’a yakin bir kalple iman edenlere özgüdür.

İslami eserlerde yer aldığına göre de Rahman’ın manası “Bütün varlıklara, ister mümin olsun ister kafir, ister iyi olsun ister kötü, her insana rızık vermek demektir. Rahimiyet rahmetinin manası ise; insan türüne manevi olgunlukların verilmesi ve iman ehlinin dünyada ve ahirette bağışlanması manasını içermektedir.

Rahmanlık ve rahimliğin içerisinde afiyet manası gizlenmektedir; biri dünyevi afiyet diğeri ise uhrevi afiyettir. Rahimiye rahmeti, ibadetlerinin ve güzel amellerinin kabul olmasından dolayı muti kullara şamil olmaktadır ve günahlarının bağışlanması ve kötülüklerinin silinmesinden sonra imanlı asilere de şamil olmaktadır. İyiler ve güzel amel işleyenler de yaptıkları kulluktan dolayı rahmetin inmesini beklemekteler. Kötüler ve kötü amellerde bulunanlar da ihtiyaçlarından, çaresizliklerinden ve yoksulluklarından dolayı bu nimete ümit bağlamaktadırlar.

İbn-i Mübarek şöyle diyor: Rahman kendisinden bir şey istediğinde elinden tutan ve rahim ise kendisinden bir şey istemediğin zaman rahatsız olan kimsedir.”

Bir arif şöyle demiştir: Allah-u Teala canlılara rızık verdiğinden dolayı rahmandır ve imanlıların günahlarını bağışlamasından dolayı da rahimdir. Rızkını temin etmek için kendi ticaret ve kazancına değil, O’nun rahman oluşuna itimat et ve aynı zamanda ticaret ve kazancını da elden bırakma. Zira bu akıl ve şeraite aykırıdır.

Aynı şekilde günahlarının bağışlanması hususunda da kendi amellerine değil, Allah’ın rahimliğine güven. Ama bununla birlikte amel etmeyi de terk etme. Çünkü amelleri terk etmek, Allah’ın emrine ters düşmek ve şeytanla beraber olmak demektir.

Bir grup sır ehli şöyle demişlerdir: “Kulun üç hali vardır.

Birinci hali; varlığa ihtiyaç duyduğu yokluk halidir.

İkinci hali; ayakta kalabilmek için vesilelere ihtiyaç duyduğu varlık ve mevcudiyet halidir.

Üçüncü hali ise; kıyamet gününde hazır bulunma ve mağfirete ve bağışlanmaya ihtiyaç duyma halidir. Bu üç hal, yüce Allah’ın şu üç mübarek isminde gizlidir:

Allah; yani bütün kamil sıfatları kendinde toplayan. Seni yokluk aleminden varlık alemine nasıl getirdiğini bir düşün.

Rahman O’dur. Hayat ve bekan için gerekli olan araç ve gereçleri nasıl da temin ettiğine bir bak!

Rahim O’dur. Kıyamet gününe kadar beklersen, seni rahimliği ile korumaya aldığını ve günahlarını bağışlayarak üzerini örttüğünü göreceksin.

Hakikat aşıkları ile basiret ve ilim sahibi kimseler şöyle demişlerdir: İnsan kalp, nefis ve ruhtan teşkil olmaktadır. Nefis rızık ve ihsan istemekte, kalp iman ve marifeti temenni etmekte, ruh ise hoşnutluğu ve rahmeti talep etmektedir. Ve bunlardan her biri yukarıdaki isimlerden birinden nasiplerini almaktadırlar. Kalp, “Allah” adından iman ve marifet zevkini almakta; nefis, “Rahman” adından rızık ve nimete ulaşmakta; ruh ise “Rahim” adından hoşnutluğa ve rahmete bürünmektedir.

Bir kimse can-u gönülden bu üç mübarek ismin manasıyla kendisini terbiye ederse, Allah’tan başka her şeye kulluk ve ibadet etmekten sakınır, Allah’ın diğer kulları içerisinde bağış ve bağışlama kaynağı haline gelir ve herkesi lütuf ve şefkatinden nasiplendirir.

Allah’ın rabbani feyz hazinesi ve nurlu kelamı “Bismillah”ı, uyanık olunan tüm vakitlerde ve her iyi işin başlangıcında zikretmemiz istenmiştir. onu söyleyen kimse gerçek manasını göz önünde bulundurarak, halis bir niyet içinde, Allah’a yaklaşmak için vesile kılarak, batınını maddiyat pisliklerinden ve yersiz isteklerinden temizlemek amacıyla ve de acı ve sorunlarını gidermek için zikrederse, onun yüce eserinden ve değerli faydalarından mutlaka nasiplenecektir.

Resulullah’dan (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kim günde 10 defa “Bismillahirrahmanirrahim” ve “la hevle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim” derse, günahlarından arınır. Ve Allah-u Teala onu cüzam, felç, abraşın da bulunduğu 70 beladan korur.”

Hakeza Peygamber efendimizden şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kim “bismillah” derse, Allah-u Teala onun her harfine karşılık dört bin sevap yazar ve dört bin günahını da bağışlar.”

Bir rivayette ise şöyle yer almıştır: “Kim yemeğe başlarken “Bismillah” derse, şeytan onun sofrasına ortak olamaz ve kim de onu söylemekte gaflet eder ve yemek yerse şeytan onun arkadaşı olur.”[49]

Ey keremin kimsesizlerin yoldaşı

Senden başka kimsesizlerin kimsesi yok

Kimsesizim, munisim sensin

Kime yöneleyim ki kimsem sensin

Ey cemalinden cihan nurla dolu alem

Etrafındaki nur zuhur hicabı

Üstte ve aşağıda senden başkası yok

Hepimiz hiçiz her ne varsa sensin

Ey iki cihan seni seyretmekte fani

Seni senden başka tanıyan yok.


“Allah’ım! Senin her şeyi kaplayan rahmetin hakkına senden talep ediyorum.”

Bu arşî cümlenin, melekuti sözün ve semavi hazinenin birçok şifreleri, işaretleri ve incelikleri vardır. Biz burada gerektiği kadar bunları açıklamaya çalışacağız.

“Allahümme” köken itibariyle “Ya Allah”dır. “Ya”yı hazf edip onun yerine “mim”i teşdit (şeddeli mim) getirmişlerdir ki Allah’ın yüce mertebesi, üstünlüğü, azameti ve büyüklüğü daha iyi vurgulansın. O’nun mukaddes vücudu bütün varlıklara göre öncelikli ve ezeli olduğu ve hiçbir şey O’ndan önce olmadığı hasebiyle “Allah” kelimesinde bu hakikate riayet edilmelidir. Dolayısıyla “Allah” lafzı bütün kelime ve harflerden öne geçirilmelidir ki hakiki vücut ile lafzî vücut arasında bir uyum sağlanmış olsun ve hakiki şanına riayet edildiği gibi lafzî şanına da o şekilde riayet edilsin.

Duacı yüce Allah’ın mukaddes vücuduna sesleniyor ve O’nu dikkate alarak tatlı bir dille “Allahumme” diyorsa, bilmeli ki; aziz ve maşuk olan Allah’ın izni ve cazibesi olmasaydı, aşık maşuk ile bir kelime dahi konuşacak kudret bulamaz, dua etmek için ona bir adım atmaya güç yetiremez, dili açılmaz ve dua edecek hali kalmazdı.

Allah’a seslenen kulun dili, Allah’ın kudretine bağlanarak “Allahumme” demeli ve duacının dertleşme dili O’nun lütuf ve keremi ile açılmalıdır.

Hak Teala’ya teveccüh eden, Hak Teala’nın mukaddes vücuduna seslenen ve dil ve hal lisanıyla “Allahumme” diyen dua ehli kimse, şu hakikati göz önünde bulundurmalıdır: Eğer Hak Teala’nın cazibe, çekiş, izin ve müsaadesi olmasaydı, şeyda aşığın bir kelime olsun maşukla konuşmaya gücü yetmezdi ve dua etmeye doğru bir adım olsun atamazdı. Konuşan dili lal kesilir ve hal elde etmesi imkansız hale gelirdi.

Hak Teala’ya seslenen kimsenin dili, Hak Teala’nın kudretine bağlanarak “Allahumme” demektedir ve dua eden kimsenin hal dili Allah’ın lütuf ve keremiyle açılmaktadır.

Dua eden kimse şu hakikate teveccüh etmelidir ki Hak Teala’nın izni olmadıkça ihtiyaç sahibinin ihtiyacını dile getirmesi mümkün değildir ve Allah’ın iradesi kulun üzerine tecelli etmediği takdirde kul, asla dua ve taleplerini O’nun huzuruna arzedemez.

Evet, dua O’nun öğretisidir. Duacının hayatı O’nun emirlerinin bir tecellisidir. Duacının söz ve hal dili, O’nun iradesi altındadır. Öyleyle her şey O’ndandır ve O’nun malikiyeti ve kudreti altındadır.

Ey Allahım! Benlikten kurtar beni

Bu bela muhitinden kurtar beni

Bir an benlikten kurtar beni

Senden gayrisinin hüznünden kurtar beni

Kalbim dünyanın vahşetinden sıkıldı

Bu fena diyarından kurtar beni

Nefs-i emmare beni hedef almıştır

Heva ve heves belasından kurtar beni.

“İnni es’eluke” cümlesindeki “inni” kelimesi “ben” manasındadır. Fakat burada firavunluk kokan bencillik anlamında değildir. Bu melekuti cümlede ve duanın diğer yerlerinde işaret edilen ben, doğal ben, akli ben, vücudi ben, üstün ben ve bağımsız benlik anlamında değildir. Bu manevi ortamda kastedilen ben, zati fakirlik, yoksulluk, muhtaçlık ve tevazudur.

 Dua eden kimse bu makamda kendi zati benliğinde, fakirlik, düşüklük, zillet, çaresizlik, yalvarıp yakarma, huzu, huşu, miskinlik ve düşkünlükten başka hiçbir şey görmez ve yüce Allah’tan rahmet, keramet, lütuf, muhabbet, ihsan, adalet, af ve mağfiretten başka bir şeye tanık olmaz. Bundan dolayı muhtacın, muhtaç olmayandan istemesi, dilenci ve miskinin yüce ve zatî açıdan gani olandan dilenmesinin ifadesi olarak istek elini uzatır ve isteklerini O’nun geniş rahmetinden yardım alarak açığa vurur.

“Bi rahmetike elleti vesiat kulle şey”

Mahbub’un rahmeti her şeyi sarmış, zahirde ve batında olan her şeyi de kuşatmıştır.

Bu bol rahmet yüce Allah’ın herkese verdiği feyzdir ki onun bereketiyle her şey karanlık, yokluk aleminden, aydınlık varlık alemine intikal etmiş, her şeyi yerli yerince karar kılmış ve her birinin gelişmesi, büyümesi, maddi ve manevi cihetten eğitilmesi için gerekli olan araç ve gereçleri yeteneklerine ve kabiliyetlerine uygun olarak temin etmiş ve hiç bir esirgeme olmaksızın hizmetine sunmuştur.

“Enis’ul Leyl”[50] adlı değerli kitapta şöyle yer almıştır: Allah-u Teala’nın genel feyzinin misali güneş misalidir. Güneş ufuktan doğunca ışınlarını hiçbir ayrıcalık göstermeden ve hiçbir esirgemede bulunmadan bütün her şeyin üzerine yaymakta ve bütün varlıklar kendi kabiliyetleri oranında bu ışınlardan hakkıyla istifade etmektedir.

Aynı şekilde görünen ve görünmeyen, küçük ve büyük bütün varlıklar bu umumi feyzin ve genel rahmetin kuşatması altında bulunmaktadır. Hatta mikroskopla dahi görülmeyen o küçücük şeyler, O’nun rahmet dairesi dışında değildir ve bütün bu varlıklardan her biri kendi kabiliyeti miktarınca yüce Allah’tan nasibini almakta, O’nun gölgesi altında büyüyüp gelişmekte, maddi ve manevi cihetten kemal derecesine ulaşmaktadır.

Dünyanın bir ucundan diğer ucuna, gayb aleminden varlık alemine, zahirden batına, yüksekten alçağa, görünenden görünmeyene kadar her şey bütün varlığıyla yaratıcının, rızık verenin ve varlık aleminin yaratıcısının rahmetinin sınırları içerisinde ve sonsuz feyz kaynağı ile yaşamını sürdürmektedir. Bir an dahi bu feyzden ayrı değillerdir, ondan ayrılmaya da güç ve kudretleri yoktur. Farzen bu geniş rahmet ve feyizden ayrılmaya güçleri yetse, o zaman da varlık aleminden bir eser kalmayacaktır.

Varlıkların yaratılması, mahlukatın rızkı, bitkilerin gelişmesi, cansız varlıkların kemali, ayetlerin nüzulü, delillerin zuhuru, peygamberlerin gönderilmesi, sapıkların hidayeti, yoldan çıkmışların ıslahı, canlıların hayatı, meleklerin vücuda gelmesi, ölülerin dirilmesi, iyilerin sevabı, kötülerin cezası, müminlerin liyakati, kafirlerin zilleti, kıyametin gerçekleşmesi, cennet ve cehennemin zuhuru, iman ehlinden isyankarların bağışlanması ve bütün varlık aleminde var olan bütün hayır ve iyilikler, yüce Allah’ın umumi feyzinin ve sınırsız rahmetinin bir tecellisidir.

“Biz sultan ordusunun dilencileriyiz

Cananı isteyen şehir esiriyiz

Kölenin kendi adı olmaz

Bize ne lakap verirlerse oyuz

Eğer sürerlerse ve eğer bağışlarlarsa

Başka bir yol bilmeyiz biz

Kalp kılıcı yavaş vurduğu için

Baş verelim yüz çevirmeyelim biz

Dostlar yar ile sohbet hevesinde

Altın saçarlar ve biz baş veririz

İlim ve aklı yaratan Allah’a

Ayıbımızı söyleme ki cahiliz

Dünyada biten her yeni gülün

Aşkıyla biz binlerce eliz

Dar görüşlüler meyveye bakar

Biz bostana bakarız

Sen şahsın simasına bakarsın

Biz yaratılış eserlerine hayranız

Dostun hikayesi dışında ne derlerse

Biz bütün ömrümüzde ondan pişmanız

Ey Sadi yarin sohbeti olmaksızın

Bütün alemi hiç bir şeye almayız

Aziz canı terk etmek mümkündür

Ama aziz cananı terk edemeyiz.[51]

Yüce Allah’ın sınırsız rahmetini, umumi feyzini ve sonsuz iyiliklerinin hepsini bizlerin anlaması, derk etmesi ve görmesi imkansızdır.

“Her şeyin” sayılması hakkında, bütün ağaçlar kalem, okyanuslar mürekkep, melekler, cinler ve insanlar da yazıcı olsa dahi, yüce Allah’ın rahmet dairesi içindeki mahlukatın hepsini saymalarına imkan olmadığı gibi onlardan birazını dahi saymaya kadir değillerdir!

Biz Allah’ın bütün mahlukatı kaplayan sonsuz rahmetinin çok az bir kısmını dahi anlamak için, bazı yaratıkların maddi özelliklerini ve bazı manevi gerçeklerini gözden geçirmeliyiz. Belki susuzlukla yanan ruhumuz bu sonsuz denizden bir yudum içer de susuzluğumuzu biraz olsun giderir ve her an bütün mahlukatın üzerine doğmakta olan bu manevi güneşe bakmak bizlere de nasib olur.

Varlık Alemi

Allah’ın geniş rahmetinin zahir ve batınının kapsadığı varlık alemini; uzunluk, genişlik, hacim ve içinde bulunan varlıklar açısından değerlendirebilmek, ölçebilmek ve sayabilmek mümkün değildir.

Eğer insan denen varlığın geçici konak yeri olan ve insanın içindeki bütün nimetler ile gökyüzünden inen bereketlerden istifade ettiği bu evrenin küçük bir parçasına bile ilim ve marifet gözüyle bakılacak olursa, Allah’ın geniş rahmetinin kuşatıcılığının ne anlama geldiğini ve de ne kadar şaşırtıcı bir hakikat olduğu bir zerre de olsa anlaşılmış olacaktır.

Bu cihandaki her şey, mikroskobik bakterilerden ve mikronun binde biri kadar küçük olan virüslerden tut da, bizden milyonlarca kilometre uzakta olan yıldızlara ve gezegenlere kadar olan her şey atomdan meydana gelmiştir.

Atomlar o kadar küçüktürler ki en güçlü mikroskopla dahi görmek mümkün değildir. Bir toplu iğnenin ucunda elli beş trilyon atom bulunmaktadır. Eğer bu iğnenin ucunu bir apartman büyüklüğünde farz edecek olursak, atomlar duvarlara konmuş sinekler gibi görünecektir.

Atomlar Allah’ın rahmetiyle elektron, proton ve nötron denen üç tane asıl zerreden yaratılmıştır. Elektron negatif elektriğe ve proton ise pozitif elektriğe sahiptir. Nötron ise hiçbir elektrik yüküne sahip değildir.

Protonlar ve nötronlar birlikle atomları meydana getirmekteler; elektronlar ise tıpkı ayın dünyanın etrafında dönmesi gibi atomların etrafında süratli bir şekilde dönmektedirler.[52]

Sayılma ihtimali olmayan atomlar dünyanın yapısını oluşturmaktadır. Ama dünyanın bu yapı taşlarının nasıl meydana geldiği ve yaratılışlarının ne şekilde gerçekleştiği hususunda Allah’tan başka kimsenin bilgisi yoktur.

“Ben onları, ne göklerin ve yerin yaratılışına ne de bizzat kendilerinin yaratılışına şahit tuttum.”[53]

Kur’an açısından kesin olan ve büyük bilginlerin genelinin de kendi kitaplarında geniş çaplı ilmi araştırmalarından sonra kaydettikleri gerçek şudur: Kainat yaratılmadan önce bir boşlukta gezinen bir takım gaz ve duman zerrecikleri mevcuttu ve de bu duman ve gaz zerrecikleri boşlukta çok az çarpışacakları bir şekilde başı boş gezinmekteydiler.

“Sonra duman halinde olan göğe yöneldi…”[54]

Daha sonra yıldızları yaratarak bize en yakın olan birinci göğü süslemeye koyuldu. Şöyle ki milyonlarca zerre ve gaz, büyük bulut kütleleri halinde bir araya geldi, bulut yığınları zerreleri merkeze doğru çektiler. Bunun sonucu kalabalık bulut toplulukları oluştu ve onların zerreleri birbirine yakınlaştı, bu zerrelerin birbirine sürtünmesi sonucunda ısı meydana geldi. Bazen bu bulutların merkezinde ısı o kadar yüksek bir dereceye ulaştı ki bulut kümelerini ışıklandırdı ve karanlığı aydınlığa çevirdi. Sonuç olarak milyonlarca yıldız bu yığınlardan meydana geldi. O andan itibaren karanlık dünyada nurlar meydana geldi ve gökyüzü bu yıldızlarla süslendi. Geniş bir atmosfer içinde şekilsiz bir bulut her tarafa eşit bir şekilde yayılmıştı. Madde zerrecikleri birbirine çarparak yeni terkipler meydana getirdiler. Bulut kitleleri dalgalı bir deniz haline dönüştü ve dönmeye başladı. Bu gaz ve duman kütleleri de dönmeye, gürlemeye ve coşmaya başladı.

Her biri bir iklim büyüklüğünde olan dalgaların görülmeyen devinimi ve kırılması bu denizin bağrında büyük bir fırtına koparıyordu. Bu dalgalar birbirine çarpıyor, birbiri üzerinde kayıyor, birbirinin içine giriyor ve birbirine karışıyordu.

Bu dalgalı denizin içinde dönen bir maddenin dönüşü sonucunda yılan kıvrımına benzer bir şekil (sarmal) ortaya çıktı.

Böylece geniş ve dönen, ortası çıkık ve yavaş yavaş şekillenen bir kütle evrenin şafağında doğmaya başladı. Şu “samanyolu” adını verdiğimiz, İngilizcede “milkway” denen, yani “sütyolu” tabir edilen galaksimiz, milyarlarca yıldızdan oluşan bir kütle. Hak Teala’nın rahmeti ve kudreti sayesinde güneş ve güneş sistemi şu şekilde meydana geldi. Samanyolu galaksimizin bir yerinde çok şiddetli bir fırtına çıktı. Gazların hızlı akımı bu fırtınayı döndürmeye başladı. Döndükçe geniş ve büyük bir sarmal halete büründü. Etrafında ışıklı parçalar hareket etmeye başladı.

Bu çok ilginç samanyolu galaksisindeki büyük sarmal kütle öylesine dönmeye devam etti. Sonunda yavaş yavaş gazlar, merkeze doğru çekildi. Orada büyük ve parlak elips şeklinde yoğunlaştı ve sonunda güneş şeklinde tecelli etti. “Aralarında aya aydınlık vermiş ve güneşin ışık saçmasını sağlamıştır.” [55]

Daha sonra ışıklar halinde güneşin etrafında dönen gaz ve toz kütleleri birbirinden ayrıldı ve her biri sarmal bir küre haline büründü. Her küre ayrı bir yol tutturdu ve bu yolda güneşin etrafında dönmeye başladı. Bu kürelerden bazısı güneşe yakın, bazısı ise güneşten uzaktı.

Güneşe yakın sarmal kütlelerde sıcaklık ve güneşe uzak kütlelerde ise soğukluk hakimdi.

Her sarmal kütlede gaz ve toz zerreleri sürekli hareket halindeydi. Bazı gaz zerrelerinden bir duman yükseliyordu. Tıpkı bir şebnem gibi toz zerreleri üzerine konuyordu. Bu toz zerreleri, birbirine ulaşınca da şebnemin ıslaklığı onları birbirine yapıştırıyordu. Bazen de donmuş su ve çamur parçaları şekline bürünüyordu. Bu parçalardan milyonlarcası hareket halindeydi. Bir çekim gücü onları birbirine doğru çekiyordu. Böylece bu parçalar birbirine katılıyor, daha büyük kitleler oluşuyordu. Sonunda büyük ve dönen elips bir kütle oluşturuyorlardı. Bu büyük elips kütle, sahip olduğu çekim gücüyle etrafındaki parçaları kendine doğru çekiyor ve günden güne büyüyordu ve sonunda Allah’ın rahmet ve kudretiyle bu büyük elips kütle, yeryüzü şekline dönüştü.

Daha sonra diğer gezegenden de bu sarmal kütlelerden vücuda geldiler. Her gezegen kendi yolunda güneşin etrafında dönmeye başladı. Bunlardan güneşe en yakın olanı Merkür idi. Ondan sonra ise Venüs, daha sonra dünya ve daha sonra da Merih güneşe en yakın gezegenler olmuşlardır. Merih’in öte yanında Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün gibi büyük gezegenler, güneşin etrafında dönmekte idiler. Neptün’ün biraz uzağında ise Plüton gezegeni bulunmaktaydı.[56]

Atom küçük olduğu kadar dünya da o kadar büyüktür ve insan asla bu evrenin bütün sırlarını elde edemez. Işık, inanılmayacak bir hızla saniyede 300, 000 km hızla hareket etmektedir. Bu hıza rağmen, en yakın yıldızın ışığı dünyamıza ulaşıncaya kadar 4 yıl kadar bir süre yol almaktadır. Mercek kalınlığı beş metre olan California’nın Paluma dağındaki teleskop ışınları, yüz milyon yıl sonra bize ulaşacak olan yıldızları dahi uzayda görebilmektedir.

Yeni teleskoplarla görebildiğiniz yıldızların sayısı, o kadar fazladır ki eğer yüz yıl gece gündüz onları saymaya kalkacak olursak ve her saniye bir yıldızı sayacak olursak bu müddetin sonunda henüz de yıldızların tümünü sayamamış oluruz.[57]

Samanyolu; merkez bölümü kalın olan büyük bir daire şeklindedir ve milyarlarca yıldızı barındırmaktadır. Uzunluğu yüz bin ışık yılı, merkezdeki kalınlığı ise yirmi bin ışık yılıdır.

Bugün artık en büyük dürbünlerle dahi gökyüzünü ve gezegenleri görmek mümkündür. İhtimalen evrende yüz elli milyon galaksi mevcuttur. Birbirine komşu olan iki galaksi arasındaki uzaklık ise iki milyon ışık yılıdır.[58]

Bu büyük sistem tanınmayan evrenin sadece küçük bir bölümüdür. Bu bölüm sadece sınırlı teleskoplarla görülen küçük bir bölümdür. Geriye kalanı ise büyük teleskopların bile göremediği; uzunluk, genişlik, hacim ve sınırlarını ilmin çözemediği ve de yaratıcıdan başka hiç kimsenin niteliğinden ve kimliğinden haberdar olmadığı büyük bir bölümdür.

Eşsiz basiret sahibi, Allah’ın büyük ayeti, bilgin ve salih bir kul olan Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) söylediği gibi yaratılış, Hak Teala’nın rahmetinin ihatası altındadır. Bu rahmet, varlıkların yaratılmasına, gelişine, kendilerine hayrın ulaşmasına, kötülüklerin def edilmesine, varlık aleminin şekillenmesine ve düzene girmesine neden olmuştur.

Dünyanın En Değerli Misafiri İnsan

Varlık aleminin süslenmesi, dünyanın nizama sokulması, yaşam için gerekli maddelerin hazırlanması ve sofraların nimetlerle donatılmasının ardından Allah-u Teala’nın iradesi, kendi rahmet ve sevgisi esasınca belli bir süre için evren misafirhanesinde kendi manevi halifesi olarak yüce bir misafiri, değerli bir yaratığı ve cisim, ruh, beyin, kalp ve fıtrat ve kerametten oluşan bir varlığı teklif tahtına oturtmayı diledi. Ta ki varlık aleminin sürekli faaliyetlerinden dolayı varlığının gayesi ortaya çıkan nimetlerden güç ve enerji elde etsin ve onları ilahi kitaplar, peygamberler ve imamların kılavuzluğu ile uyumlu kılarak Allah’a kulluk ve ibadet ile kendi türdeşlerine ve diğer mahlukata hizmet yolunda kullansın. Daha sonra ölüm köprüsünü geçerek başka bir dünyaya adım atsın ve orada yapmış olduğu çalışmaların neticesinde ve olumlu çabaların karşılığında sonsuza kadar Allah’ın maddi ve manevi sonsuz nimetlerinden, amber kokulu cennetlerinden faydalanarak sürekli Allah’ın rahmetinin gölgesinde sağlıklı ve sıhhatli, sevinçli ve neşeli bir şekilde yaşasın.

Şimdi de insanın zahir ve batınını kuşatmış olan Allah’ın geniş rahmetinin eserlerine bir göz atalım.

İnsanın Meydana Geliş Merhaleleri

Kur’an-ı Kerim insanın cenin dönemindeki hayatını çeşitli merhalelere ayırarak şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz o sizi çeşitli hallerde yaratmıştır.”[59]

Birinci Merhale: Toprak

“And olsun biz insanı çamurdan (süzülüp çıkarılmış bir özden) yarattık.”[60]

İnsan nutfesi çeşitli bitkiler, et ve süt ürünleri gibi yiyeceklerden meydana gelmiştir. Hayvanlar bitkilerden beslenmekte, bitkiler de gıdasını topraktan almaktadır.

O halde belli aşamalardan sonra insan şeklini almakta olan insanın nutfesi topraktan meydana gelmektedir.

Yeni buluşların da gösterdiği gibi toprakta bulunan demir, bakır, kalsiyum, iyot vb. elementlerin özü, insan bedeninde de mevcuttur ve insan sürekli bir şekilde bitkiler ve hayvanların vasıtasıyla topraktaki gıdaları almakta ve bu vesileyle üremeyi sağlamaktadır.

İkinci Merhale: Su

“İnsanı sudan yaratan O’dur.”[61]

Biyologlara göre insan tıpkı sular içinde kalmış olan bir süngere benzemektedir. 70 kg ağırlığındaki bir insan bedeninde 50 litre su bulunmaktadır ve bu oranlama sabittir. Bundan dolayı insanın, bedenindeki su oranının % 20’sini kaybetmesi halinde tekrar sağlığına kavuşması çok zor olacaktır.

İnsan bedeninin hücrelerindeki su, çok sayıda potasyum içermekte ve pratik olarak tuz bulundurmamaktadırlar. Fakat hücrelerin dışındaki sıvı kısımlarda potasyum bulunmamaktadır ve çok fazla tuz içermektedir. Hücrelerin dışındaki sular küçücük moleküllerine kadar milyonlarca yıl önce ilk canlı varlığın vücuda geldiği deniz suyuna benzemektedir. Daha sonra suda yaşayan canlılar, karaya yönelmeleriyle içlerindeki denizi de kendileriyle birlikte karaya taşıdılar. Çünkü karada onsuz yaşamak onlar için mümkün değildi.

Evet, kuru ve yakıcı çölde, okuma yazma bilmeyen cahil bir toplumda, hiçbir ilmi vasıta olmadan Kur’an esrarengiz mucizesiyle şöyle ilan etti: “O’dur ki insanı sudan yarattı.”

Üçüncü Merhale: Alak

“O insanı Alak’tan yarattı.”[62]

“Alak” sözlüklerde kadının rahminin duvarına yapışan küçük hayvancık olarak belirtiliyor. Bazı yerlerde sülük ve kan emici, hareket eden bir hayvan olarak da adlandırılmıştır. Günümüzde spermatozid mikroskopla incelendiğinde bol miktarda hareket eden canlı hayvancıklar göze çarpmaktadır. Bu hayvancıklar rahime ulaştıklarında sülük gibi rahmin duvarlarına yapışmaktadırlar.

Spermatozidin büyüklüğü yaklaşık olarak 4 cm³’tür ve her santimetresinde 100 ila 200 milyon küçük hayvancıklar bulunmakta ve bu hayret verici hayvancıkların tümü toplu olarak dişi hücre “ovül”e (yumurtaya) ulaşmayı amaçlamaktadırlar.

Genç bir kadının yumurtalığında yaklaşık olarak üçyüz milyon tane olgulaşmamış yumurta bulunmaktadır, fakat bunlardan sadece 400 tanesi olgunluk kazanmaktadır. Yumurtayla spermin karşılaştığı yer Fallop tüpüdür. Yumurta spermin kendisini bulabilmesi için özel bir sıvı salgılar. Spermler de bu sıvıyı izleyerek hedeflerine ulaşırlar.

Adetten kesilme zamanında ince kirpiksi tüycükler yumurta hücresini Fallop borularından biri boyunca rahime doğru ilerletir ve böylece de yumurtacık erkek spermleri kabul etmeye hazır hale gelir!

Dördüncü Merhale: Değersiz Sudan Yaratma

“Sonra insan neslini hakir bir sudan yarattı.”[63]

Spermler yani hayvancıklar, Kur’an-ı Kerim’in tabirine göre alaklar ve erkek hücreler, erkeğin spermatozidi ile birlikte yumurtalığın ağzına varır, içeri girdikten sonra onların arasında ansızın bir çatışma başlar. Bu acayip çatışma ortamında 200 milyon sperm saatte 15 km hızla kadının yumurtasına ulaşmak için yarışır ve fazla bir zaman geçmeden spermlerin ilk sırası yumurtalığın duvarına ulaşır. Yumurta spermin kendisini bulabilmesi için özel bir sıvı salgılar. Spermler de bu sıvıyı izleyerek hedeflerine ulaşırlar. Yumurta ise bir tuz tanesinin ancak yarısı büyüklüğündedir. Yumurtayla spermin karşılaştığı yer Fallop tüpüdür

Ansızın kuyrukları çok süratli hareket eden binlerce hayvancık yumurtalığı kuşatır. Hayvanların bu hareketlerine mikroskopla bakıldığında hafif rüzgarda hareket eden çimeni andırmaktadırlar. Bu hareketlilik hayvanlardan bir tanesi yumurtanın içine girene kadar devam etmektedir. Bütün spermler ilk olarak yumurtanın içine girmeye çalışır. Yumurtayı dölleyecek sperm yumurtaya yaklaştığında yumurtanın salgıladığı bir sıvı spermin koruyucu zırhını eritir ve spermin ucundaki eritici enzim kesecikleri açığa çıkar. Sperm yumurtaya ulaştığında bu enzimler yumurtanın zarını delerek spermin içeri girmesini sağlar. Yumurtanın etrafını kuşatan spermler içeri girmek için büyük bir yarışa başlarlar. Yumurtayı genelde tek bir sperm döller ve bu andan sonra başka bir spermin içeri girmesi ihtimali kalmaz. Bunun sebebi yumurtanın etrafında bulunan elektriksel alanın ilk spermin içeriye girmesiyle itici özellik kazanmasıdır. Böylece ilk sperm zarı delerek yumurtalığa girdikten sonra delik yer kapanır, yumurtanın protoplazması da toplanıp diğer spermlerin içeri girmemesi için bir tür sıvı salgılar. Sonuçta 200 milyon spermden sadece bir sperm yumurtayla birleşir ve insan denen varlık meydana gelmiş olur. Elbette Allah’ın istemesi ve kuşatıcı rahmet sayesinde iki ya da üç sperm de yumurtayı dölleyebilir ve bunun sonucunda da rahimde ikizler ya da üçüzler meydana gelir.

Beşinci Merhale: Emşac (Zigot)

“Gerçek şu ki biz insanı (erkek ve kadın menileriyle) karışık bir nutfeden yarattık.”[64]

Bir insanın meydana gelmesi için başlangıçta yumurta, yani dişi hücre spermlerden bir tanesini içine alarak rahime girmelidir. Beyaz bir tanecik olan yumurta, erkek hücrenin yani spermin 250 bin katıdır. Bundan dolayı yumurta sperm seliyle karşılaştığında onlardan bir tanesini içine almaktadır. Erkek hücrenin sayıları yarıya düşmüş olan kromozomları, yumurtanın kromozomlarına karışmakta ve sonuçta “zigot” adında yeni bir varlık meydana gelmektedir ki Kur’an literatüründe buna “emşac” denilmektedir.

Bu erkek ve dişi hücre için en iyi yaşam ortamı temin edilmiş olsa dahi, birleşmediği ve Kur’an’ın ifadesiyle “emşaç” denen zigotu meydana getirmedikleri taktirde yaşamaya güç yetirememekte ve de sonuç olarak ölmektedirler.

Döllenme olayından sonra zigot (emşac) bölünmeye başlamaktadır. Önce ikiye, sonra dörde, daha sonra sekize… bölünmekte, bu şekilde peş peşe bölünmelerin sonucunda da hücre yığınları meydana gelmektedir.

Altıncı Merhale: Cenin’in Şekillenmesi

“O, yaratan, var eden, şekil veren, Allah’tır. En güzel isimler onundur.”[65]

Hücrelerin, yani ceninin yapısının malzemelerinin tamamlanmasından sonra bol miktarda hücre, insan yapısının oluşumu için rahime verilmektedir ve rahimde ceninin oluşumu başlamaktadır.

İlk başta sayılması mümkün olmayan bu hücreler Allah-u Teala’nın kudreti ile geniş rahmetinin gölgesinde birbirinden ayrılmakta, daha sonra bunlardan her biri kendi özel yerlerine gitmektedirler. Beyin hücreleri, göz hücreleri, kulak hücreleri… Bu şekilde aynı organların zerreleri, birbirlerini bulup organ teşkil etmeye koyulmaktadır. Böylece ceninin yapısı hücreler vesilesiyle oluşturulmaktadır.

Ceninin sol tarafında bulunan küçük kese, ceninin besin kaynağı mesabesindedir. Kan içinde yüzen bu kese, sindirim sistemi ve teneffüs organı tarafından alınıp kana karıştırılan yiyecek, su ve oksijeni almakta ve göbek yoluyla bebeğe ulaştırmaktadır.

Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti budur ve Allah’ın eserleri yaratılmışların her zerresinde güneşten daha aydın bir şekilde görülmektedir.

Yedinci Merhale: Cenin’in Üç Perde İle Örtünmesi

“Sizi de annelerinizin karınlarında üç katlı karanlık içinde çeşitli safhalardan geçirerek yaratıyor.”[66]

Yavaş yavaş cenini üç tane perde kaplamaktadır. Bu perdeler şunlardır:

a) Amniyon

b) Karyon

c) Desidüa

Görüldüğü gibi bugün modern biyoloji, bebeğin embriyolojik gelişiminin yukarıdaki ayette bildirildiği şekilde, üç farklı karanlık bölgede gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Ayrıca embriyoloji alanındaki gelişmeler bu bölgelerin de üçer katmandan oluştuğunu göstermiştir.

Batın duvarı üç tabakadan oluşur: Dış kas plakaları, iç kas plakaları, çapraz kaslar.

Benzer bir şekilde rahim duvarı da üç katmandan oluşur: Epimetrium, miyometrium ve endometrium.

Aynı şekilde embriyoyu saran kese de üç katmandan oluşur: Amniyon (rahimde fetusu saran en iç zar- amnion), koryon (orta amniyon zarı- chorion) ve desidüa (dış amniyon zarı- decidua).

Amniyon, ceninin dış yüzeyinde oluşan perdedir, bu perde ceninin etrafında genişlemekte ve ceninin arka tarafında Amniyon çukurunu oluşturmakta, daha sonra da amniyon çukurunda berrak bir su oluşmaktadır.

Koryon perdesi, Amniyon perdesinin dışında bulunmakta ve bu perdenin yardımıyla cenini korunmaktadır.

Desidüa (dış amniyon zarı- decidua) perdesi ise ceninin karın bölgesindedir ve sindirim borusu ile bağlantılı olarak sindirime yardımcı olmakta; hava, ışık, su, rüzgar ve darbeler sonucunda cenine gelecek zararları engellemektedir. Amniyon perdesi ile cenin arasında bir sıvı bulunmakta ve dışarıdan karına inmesi muhtemel darbeler bu sıvıya aktarılmaktadır. İşte budur Allah’ın her şeyi kuşatan rahmeti! Bu rahmetin en küçük bir bölümünü ceninin hal ve şekillerinde görmekteyiz.

Sekizinci Merhale: Ruh’un Üflenmesi

“Sonra ona (cenin) başka bir yaratılış (ruh) verdik. Şekil verenlerin en güzeli olan Allah’ın şanı ne kadar yücedir!...”[67]

Allah’ın kudretinin şaşırtıcı yönlerinden biri olan ve günümüz teknolojisinin ve gelişmiş düşüncelerin daha bir çok hakikatini keşfedemediği ceninin şekillenmesi olayından sonra da, ruhun üflenmesi aşaması gelmektedir ve bu aşama da başlı başına oldukça bir çok ilginç boyutlara sahiptir.

Yüce Allah rahmet ve iradesiyle cenin üzerinde hayret verici bir değişiklik meydana getirmekte, yani bu cenine ruh üflemekte ve cansız cenini canlandırmaktadır.

Bundan sonra cenine parmağını ağzına koyması öğretilmektedir ve bundan dolayı da bebek dünyaya geldikten hemen sonra annesinin memesini emebilmektedir.

Dokuzuncu Merhale: Doğum

“Allah sizi analarınızın karnından çıkardı.”[68]

Bebeğin doğum hadisesi de yaratılış mekanizmasında meydana gelen çok şaşırtıcı olaylardan sadece bir tanesidir. Cenin tam dokuz ay boyunca sakin, karanlık ve sıcak rahim ortamında yaşamaktadır ve şimdi de Allah’ın iradesi doğrultusunda ve O’nun rahmeti gölgesinde önceki yeri ile kıyaslamanın mümkün olmadığı yeni bir muhite geçiş yapmaktadır. Yani muhitine uyum sağlayabilmesi için de ilahi rahmet cenine gerekli bütün güç ve kabiliyetleri bağışlamıştır.

Böylece cenin yaklaşık sıcaklığı 37 c° olan ana rahminden, sıcaklığı azalıp çoğalan yeni muhite geçmesine rağmen bu yeni yeri ile uyum sağlamaktadır. Bu uyumun nasıl gerçekleştiği hususu ise tıp ilminin henüz de çözemediği sırlardan biridir. Karanlıktan aydınlığa adım atmakta ve bu yeni dünyanın göz alıcı nuruna o küçük ve latif gözleriyle tahammül etmektedir. Sulu ve yapışık bir muhitten kuru bir muhite gelmekte ve kendisini bu kuru ortama hiç ara vermeden motive etmektedir. Doğumdan önce göbek yolu ile beslendiği halde dünyaya geldikten sonra da ağzıyla yemek yemekte ve direk olarak hava teneffüs etmektedir![69]

Bunlar Allah-u Teala’nın geniş rahmetinin göstergesidir ki bütün her şeyi kuşatmıştır. İşte bu makamdan dolayı insan gerek bütün varlığıyla O’nun sonsuz nimetleri karşısında yüce dostuna şükretsin ve yalvararak ve ağlayarak, zillet ve miskinlik ve dertleşme diliyle maddi ve manevi sofrasının tamamlanması için şöyle demeledir:


“Allah’ım! Senin her şeyi kaplayan rahmetin hakkına senden talep ediyorum.”

Hak Teala’nın Geniş Rahmetinin İlginç Bir Cilvesi

Şimdi de Hak Teala’nın insanı ihata eden geniş rahmetinin daha ilginç bir perdesine kısaca bir göz atmamız gerekir.

Umulur ki böylece bu ilginç ve şaşırtıcı gerçek, gaflet örtüsünü gönül aynamızın üzerinden kaldırır, ruhumuzu nuruyla aydınlatır, batınımızda halis ibadete yönelmeye ve şevkimizin artmasına sebep olur ve korunacak hale geleceğimiz bir şekilde günahlara karşı olan nefretimizi artırır.

İnsanın beyin makinesi ilim cihetinden makinelerin en hayret verici olanıdır ve insanoğlunun yapmış olduğu en güçlü ve gelişmiş makinelerin bile yapmaktan aciz olduğu bir takım işler yapmaktadır.

Beyinin görevlerinden bir tanesi, çeşitli olayları belleğine alarak ve kayıt ederek hafıza gücünü teşkil etmesidir. İnsanın hafızası, beynin sadece küçük bir bölümüyle irtibat halindedir. Hafıza gücünü kanıtlamak için şu şekilde bir örnek verilmektedir:

Farz edelim bir adam ömründen 50 yıl geçmiş olsun da bu insan bütün hatıralarını hiç azaltıp çoğaltmadan yazmak istesin. Bu hatıraların yazılması için en küçük punto kullanmak şartı ile yaklaşık olarak 160 milyon tane 20 sayfalık büyük boy gazete kağıdına ihtiyaç vardır.

Geçmişteki hatıraları hatırlama mekanizması bir çok yönden aynı teyp kasetleri gibidir, bu ikisi arasındaki fark ise şudur: Beyin kasetinin elektrik enerjisi bedendeki sinirlerden temin edilmektedir ve hiç dönmeye de ihtiyaç yoktur.

Eğer bir insan beyninin aşağı yukarı yaptığı bütün işleri yapacak bir makine yapmak isterse, dünyanın en büyük binasının iki katı büyüklüğünde bir makineye ihtiyaç vardır ve bu makinenin elektrik enerjisinin temini için de dünyanın en büyük barajının gerekli elektrik üretiminin teminine tahsis edilmesi gerekir! İster istemez bu makinenin ampulleri ve kabloları ısınacaktır, bunları soğutmak için de bu dünyanın en büyük barajının bütün suyunu makinenin etrafında döndürülmesi gerekir. Bütün bunlara rağmen bu farz edilen makine, yine de normal bir insanın beyninin düşünce ve fikir açısından yapmamış olduğu bütün işleri yapmaya gücü yetmeyecektir.

Annenin memesinden süt emme emri, bebeğin beyninden iki dudağına iletilmektedir ve bebek hatasız ve sakin bir şekilde anne sütünü emerek besin almaktadır. Annenin bedeninde otomatik bir kimya fabrikası (laboratuar) vardır ki kanı çok faydalı, temiz ve latif bir yiyeceğe dönüşmektedir ve bu yiyecek bebeğin gıdasıyla ve sindirim sistemleriyle uyum içerisindedir.

Bu fabrika çok değerli ürünleri annenin göğüslerindeki iki depoda toplamaktadır ve onun ucundan bebeğin emmesiyle dışarı çıkmakta ve bebeğin bedeninin parçası olmaktadır.

Bu deponun ucunun ölçüsü bebeğin ağız ölçüsüyle uyum içindedir. Memesinin ucunda çok küçük delikler vardır ki bebeğin emmesiyle açılmakta ve tekrar sütün boşa gitmemesi için kendi kendine kapanmaktadır.

Cenin ana rahmine adım attıktan sonra süt üretim fabrikası faaliyete geçmekte ve yavaş yavaş çalışmaya başlamaktadır. Cenin ne kadar büyürse, fabrikanın faaliyetleri de o oranda artmakta ve doğum anına kadar bebeğin ihtiyacı oranında süt üretimi yapmaktadır.

Doğumdan sonra bebek ne kadar büyürse ve sindirim sistemi de ne kadar güçlenirse bu üretim fabrikası da ürünlerinde değişime gitmektedir.

Bu şaşırtıcı hakikat ve hayret verici olayların, iş ve oluşumların, değişim ve dönüşümlerin tümü insanın menfaatleri için meydana gelmektedir. Bütün bunlar Allah’ın rahmet, sonsuz muhabbet, şefkat ve kuşatıcı lütfünden başka neyin göstergesidir

İşte bu insan, hayranlık veren bu işler hakkında dikkatli, düşünerek ve tefekkür ederek yüce sevgiliye karşı şükranlığını gösterme yolunda adım atmalı ve her an daha çok feyizlere, özellikle de manevi feyizlere ulaşmak için Allah’a el açmalı ve bütün vücuduyla: “Allah’ım! Senin her şeyi kaplayan rahmetin hakkına senden talep ediyorum” demelidir.

Solunum Sistemi

Akciğerler normal bir yaşam süreci içerisinde ortalama 500 milyon defa açılıp kapanma olayını gerçekleştirmektedir.

Solunum sisteminde yüz binlerce salgı bezi vardır ki onlardan yapışkan bir sıvı salgılanmaktadır. Bu bezlerin görevi solunum anında toz- toprak içinde bulunan zararlı zerrelerin insan bedenine girmesini engellemektedir.

Eğer bu sıvı olmasaydı, söylediğimiz bu zerreler birkaç saniye içinde soluk borularını tıkayacak ve insanın ölümüne sebep olacaktı.

Solunum borusunda oraya bağlı çok küçük ince kirpiksi tüycükler vardır ki orayı sürekli olarak temizlemektedir. Bu tüycükler bir saniye içerisinde 12 defa bütün boruları süpürerek zarar verici zerreleri sindirim sistemine ulaştırmakta ve daha sonra orada zararsız hale getirilmektedir.

Solunum boruları akciğere ait 750 milyon keseye temizlenmiş havayı ulaştırarak, kandaki karbon ve oksidi, hayat verici oksijene dönüştürmektedirler.

Solunum sistemi bu küçük cüssesi, büyük görevi ve hayret verici işleriyle, duada işaret edilen “her şey”in bir parçası konumundadır ve de ilahi rahmetin tamamen kuşatması altında bulunmaktadır.

Deri

Bedenin derisinin de çok faydası vardır ki onlardan bazılarına işaret edelim:

1- Deride var olan çok küçük ve mikroskobik delikler vardır ve insanın teneffüsünün bir kısmı bu mikroskobik delikler vesilesiyle gerçekleşmektedir. Eğer bu delikler kapanacak olursa insan canlı kalmayacaktır.

2- Deri, ter üreten ve bu teri bedenden dışarı atan salgı bezlerine sahiptir. Bunlar sayesinde bedenin ısısı her zaman düzene girmekte ve yükseliş kaydetmemektedir.

3- Deride yağlı salgı bezleri vardır ki onlar ile sürekli kılları ve kendini yenilemekte ve yumuşak tutmaktadır.

4- Dışarıdan gelecek mikropların saldırısına karşı bedeninin yapısını korumaktadır.

5- Vücutta meydana gelen zehirleri terleme yolu ile dışarı atmakta ve bu işte böbreklere yardımcı olmaktadır.

6- Bedendeki faydalı sıvıların dışarı çıkmasını engellemektedir.

7- Dokunma duyusunun merkezidir. Cisimlerdeki soğukluğu, sıcaklığı, pürüzlüğü, düzlüğü, yumuşaklığı, sertliği, kalınlığı ve inceliği bize bildirmektedir.

Deri öyle bir cisimdir ki Allah’ın rahmetinin kuşatıcılığı altında bulunmaktadır ve eğer Allah’ın rahmetine bağlı olmasaydı, hiçbir zaman insan hayatında gözlemlenen bütün bu aksiyon ve reaksiyonlar asla vücuda gelmezdi.

Ey derdime derman olan

Ey yolumun sonu olan

Sana hizmet kemerini kalbime kuşandım

Ne dersen canımla itaat ederim

Gönülden sana hizmete soyundum

Canımla sana itaate koyuldum

İstediğini getir başıma

Ama bir an olsun kapından kovma

Bu baş senin hayalinde diridir

Bu can senin isteğinle diridir

Hayal başımda oturan sensin

İstek ruhumda gezinen sensin

Başsız beden dışında bir şey değilim ben

Cansız kalıp dışında bir şey değilim ben

Bir an sana kavuşursa elim

Can ve cihanı veririm karşılık

Ey canan ne can isterim ne cihan

Feyz’e sensin hem can hem cihan.

Bedenin Savunma Sistemi

Allah-u Teala, insanın vücudunu yarattığı zaman muhabbet ve lütuf, şefkat ve rahmetinden dolayı, bedene saldırıya geçen düşmanlara, yani mikroplara ve hastalıklara karşı beş tane müdafaa hattı karar kılmıştır:

1- Deri; ki baştan ayağa bütün bedeni bir kale gibi kuşatmıştır.

2- Lenf dokuları; ki bu lenf dokuları pamuk gibi dokulardır, derinin altında bulunurlar ve krem rengidirler. Bazen de bedende renk değiştirirler. Bu dokular bedenin bazı noktalarında kalın, bazı noktalarında incedirler. Eğer düşman deriyi geçerse, lenf dokularının direnişiyle karşılaşmaktadır.

3- Zar tabakaları; bunlar da bedenin bazı organlarını kaplamakta ve kapladığı organın rengiyle uyum sağlamaktadır. Görevi ise o organı zararlı şeylerden korumaktır.

Kalp gibi bazı organlar üç tane zar tabakasına sahiptir: Perikard: Bağ dokudan yapılmış, koruyucu çift kat şeklindedir. İki zar arası sıvı ile doludur. Bu sıvı kalbi dış etkilerden korur.

Miyokard: Kalb kaslarından oluşan orta tabakadır. Çizgili kastan yapılmıştır. Kulakçıklar da karıncıklardan incedir. Sol karıncık ise sağ karıncıktan daha kalındır. Kalbi besleyen koroner damarlar bu yapıda bulunur.

Endokard : Kalbin iç yüzeyini örten tek sıralı endotelyum tabakasıdır. Kalbin iç yüzünde aşınmayı önler. Kan damarları bulunmaz.

 4- Midenin ekşiliği (asit); eğer düşman (mikrop) bedenin ilk müdafaa hattını geçer de midenin içine girerse, orada midenin ekşiliği (sidi) onları yok eder.

5- Akyuvarlar, Akyuvarlar, yuvarlak şekilli kan hücreleridir. Bedenin müdafaa hattını geçip kana karışan pis mikroplarla savaşmakta ve onları yok etmektedir. Kısacası vücudu yabancı maddelere karşı savunan kan hücreleridir. Çekirdek ve diğer organelleri vardır. Enfeksiyonlarda sayıları artar. Kemik iliği ve lenf düğümlerinde sentezlenir.

Dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki, akyuvarlar bedene giren temiz mikroplarla her çeşit işbirliği içine girmektedirler.[70]

Bu şekilde insanı olaylardan ve afetlerden koruyan ve insana yaşam yolunda etki ve tepkileriyle yardımcı olan bütün bu örnekler, ilahi rahmet ve rahmani şefkatin kuşatmasının bir göstergesi değil midir? Doğrusu insan ne kadar da Allah’ın rahmetine mazhar bulunmaktadır? Bu rahmet, zahir ve batın en küçük zerrelerine kadar insanın vücudunu kaplamış ve bir an dahi insanı yalnız bırakmamaktadır!!!

Bitkiler ve Şaşırtıcı Faydaları

Bitkilerin sayısını, sahip oldukları etki, tepki ve vitaminleri, insanların hayat ve yaşantısında üstlendikleri rolleri, onları yaratan Allah’tan başka kimse bilmemektedir.

Bitkiler de “her şey”in bir parçası ve ilahi rahmetin zahir ve batınlarını kuşatmış olması hasebiyle vücutlarının bir köşesine ve diğer varlıkların hayatının bekası için üstlendikleri role işaret etmeye çalışalım.

Havada sınırlı miktarda oksijen gazı bulunmaktadır. Oksijen öyle bir hayatî maddedir ki, insanların, hayvanların ve bütün canlıların normal vücut ısıları ona bağlıdır ve insan ve hayvanların onsuz yaşantısı mümkün değildir.

Nefes alma esnasında bir miktar oksijen akciğerlere girmekte ve kana karışmaktadır, kan dolaşımı sistemiyle de bu oksijen bedenin diğer kısımlarına ulaştırılmaktadır.

Oksijen yiyecekleri, bedenin çeşitli hücrelerinde çok düşük bir ısıyla, yavaş ve sakin bir şekilde yakmakta ve bedenin normal ısısını meydana getirmektedir.

Yiyeceklerin yanma olayı esnasında “karbondioksit” adında zehirli bir gaz meydana gelmektedir. Bu gaz kanın yeniden akciğerlere döndüğü esnada kan ile birlikte tekrar akciğerlere girmekte ve teneffüs yoluyla dışarı çıkıp havaya karışmaktadır.

Bütün canlılar havadaki oksijeni almakta ve bu oksijeni karbondioksit olarak geri vermektedir.

Burada şöyle bir soru akla gelmektedir:

Neden havadaki oksijen bitmemektedir? Oysa miktarı sınırlı ve belirgin olduğundan ve de milyarlarca insan ve canlıların binlerce yıl bu oksijenden istifade etmesinden dolayı şimdiye kadar çoktan tükenmesi gerekirdi.

Her bir insan 24 saat içerisinde normal bir teneffüs şekli ile yaklaşık 250 gram saf karbonu ciğerlerinden dışarı atmaktadır. Eğer bütün insan topluluğunu 3 milyar olarak farz edecek olursak, bir yıl içerisinde 273, 750, 000 ton zehirli bir gaz olan karbondioksit üretmekte ve yaklaşık olarak aynı oranda diğer canlılar da teneffüs sistemleriyle bu üretimi yapmaktadırlar.

Her an düzenli bir şekilde artmakta olan bu zehirli gaz nereye gitmektedir? Eğer havada olsaydı, oksijenle olan dengesinin şimdiye kadar çoktan bozulması gerekirdi. Çünkü oksijen azalmakta ve karbon çoğalmaktadır. Öyleyse niye insanlar ve canlılar sürekli canlı kaldılar ve ölümle yüz yüze gelmediler?!

Bu sorunun cevabı şöyledir: İlahi rahmet bu sorunu çok kolay bir şekilde halletmiş ve en kolay yolla insanları ve canlıları bu gazın ölüm tehlikesinden kurtarmıştır.

O bu dünyadaki canlıların sayısını, teneffüsleri canlıların teneffüsünün tam tersi biçimde olan ve sayılarını hiç kimsenin bilmediği bir dizi canlılar da yaratarak artırmıştır. Bu canlı varlıklar ve sürekli insana hizmet eden varlıklar, bildiğimiz bitkiler topluluğudur.

Bunlar yaprakları vasıtasıyla nefes aldıkları zaman havadan karbon almakta, karbonu bünyesinde tutmakta ve dışarı oksijen vermektedirler. Bu yüzden bitkilerin varlıklarının önemli bir bölümünü karbonlar oluşturmaktadır.

Kur’an ayetleri ile aşıkların İmamı ve Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) melekuti sözlerinde de açıkça yer aldığı üzere, ilahi rahmet bütün yaprakları ihata etmiş bulunmaktadır ve bu esas üzere yapraklar, hayat mekanizmasını yok olma tehlikesinden korumaktadır ve yüce Hak Teala’nın kuşatıcı rahmetinin eserleri; bitkilerin gövdesinde, dalında, yaprağında, filizlerinde ve çiçeklerinde açık bir şekilde görülmektedir. Görmeyen kimse hastadır ve bu konuda düşünmeyen kimse ise cehalet ve gaflet kanserine yakalanmıştır.

İnsan, çeşitli sebzelerden, tahıl ürünlerinden ve meyvelerden bedeninin sağlığı, açlığın giderilmesi, tat almak ve yaşamını sürdürmek için Allah-u Teala’nın vermiş olduğu akıl ve şuur ile istifade etmektedir ve bütün bunlar ilahi rahmet sayesinde insanın büyük atölyesinde, bedenin ihtiyaçlarına göre renk, kemik, deri, sinir, ayak, damar, kan, saç, tırnak, enerji, ısı vb. şeylere dönüşmektedir.

Kalp gözünü aç ki canı göresin

Görülmeyen şeyi göresin

Eğer aşk iklimine yönelirsen

Bütün afâkı gülistan görürsün

O toprakların tüm ehlini

Göklerin etrafında döner görürsün

Gördüğünü gönlün ister senin

İstediğini kalbin görür senin

Başsız ve ayaksız oranın dilencisini

Dünya mülkü kafasıyla ağır görürsün

Hem orada çıplak ayaklı bir grubu

Ayakları başların üzerine basmış görürsün

Hem orada başı açık bir grubu

Başının üzerine arşın gölge ettiğini görürsün

Bazen vecd ve semanın her birini

İki alemi sardığını görürsün

Yardığın her tanenin içinde

Ortada güneşini görürsün

Var olan her şeyi aşka verirsen

Bir arpa tanesi zarar görürsen kafirim

Aşk ateşiyle yanıyorsan eğer

Aşkı can kimyası görürsün

Boyutlar darlığından geçersin

Mekansızlık mülkünün genişliğini görürsün

Kulağın duymadığını işitirsin

Gözün görmediğini görürsün

Sonunda öyle yere varırsın ki

Cihan ve içindekilerden birini görürsün

Birine aşk duy canı gönülden

Ta ki ayn’ul yakin ile açık göresin

Ki biri var ve ondan başka hiçbir şey yok

O tektir, O’ndan başka ilah yok.[71]

Haşerelerin (Böceklerin) ve Hayvanların Yaşam ve Varlık Alemindeki Rolleri

Böceklerin, hayvanların, deniz ve karadaki canlıların, kuşların ve sürüngenlerin sayısını ve vücutlarının varlık alemindeki büyük faydalarını, onları yaratandan ve rahmeti her şeyin zahir ve batınını çepeçevre kuşatmış olan Allah’tan başka hiç kimse bilemez.

Allah’ın bütün varlıklar üzerindeki kuşatıcı rahmeti, varlıklarından çok büyük etkiler vücuda getirmiştir ve bu arada insanın bütün bunlardan istifade etmesinin çok önemli bir yeri bulunmaktadır.

1- Aşılayıcı böcekler: Meyve ağaçlarının hem dişisi vardır, hem de erkeği. Hem erkeğin nutfesine benzer tozu (poleni) vardır, hem de dişiliğe delalet eden yumurtası. Eğer erkek ağacın tozu, kendi cinsinden olan dişi ağacın yumurtasına -ya da tam tersi olarak dişi ağacın tozu erkek ağacın tozuna-ulaşamazsa asla meyve meydana gelmez.

Bazı bitkilerin çiftleşmesi (döllenmesi) için yüce Rahman çok küçük böcekler yaratmıştır. Onlar bu görevi en güzel şekliyle yerine getirmektedirler. Bunun tozunu (polenini) onun yumurtasına ve onun tozunu bunun yumurtasına ulaştırmaktadırlar.

İşin ilginç tarafı ise bu becerikli işçilerin asla hata yapmamalarıdır. Onlar elmanın tozunu (polenini) şeftaliye veya eriğin tozunu kavunun yumurtasına ulaştırmazlar. Sadece elmayı elma ve şeftaliyi de şeftali ile döllendirmektedirler.

Şaşırtıcı başka bir yönde şudur ki ağaçlar da bu böceklere çalışmalarının karşılığı olarak ücret ödemektedirler ve bu ücret de ağaçların içerisine bu işçiler için konulmuş olan reçinedir. Onlar bu tatlı maddeyi yemekte ve adeta damadı geline ulaştırıp çocuklarını (meyvelerini) insana, evet, insana takdim etmektedirler. Ama insan ne yazık ki bütün bunlara rağmen kendisine gösterilen bunca muhabbet, lütuf ve rahmetin değerini bilmemektedir.

2- İnek ve Koyun: Doğa bilimcilerinin, tabiattaki her şeyin varlıkların ihtiyaçlarına göre düzenlendiğini söylemeleri doğru bir sözdür.

Evet, memeli hayvanlarda annenin göğsündeki süt, bebeğin ihtiyacı oranında bulunmaktadır. Fakat rahmeti bütün her şeyi kuşatan yüce Allah, inek ve koyunu bütün memeliler için geçerli olan bu genel kanundan istisna tutmuştur. Çünkü bu hayvanların sütü sadece kendi yavruları için değil, aynı zamanda beşer için de besleyici bir gıdadır.

İnek ve koyunun sütü bebekler, çocuklar hatta gelişmekte olan insanlar veya erişkinler için çok önemli bir besin maddesidir ve süt mamulleri beşerin besin ihtiyacının çoğunu karşılamaktadır.

Acaba yüce Allah’ın insana olan rahmet ve lütfü açık bir şekilde görülmüyor mu? Allah-u Teala sonsuz rahmeti sayesinde faydaları çok fazla ve zarar verme ihtimali ise çok az olan bu hayvanları insanın hizmetine vermiştir.

İnsan koyunun bütün organ ve uzuvlarından istifade etmektedir. Bu hayvanın baştan ayağa bütün vücudu insana hizmet etmektedir.

Şaşırtıcı ve dikkat edilmesi gereken bir nokta da şudur ki koyun; “et, süt ve yün için beslenen koyunlar” diye farklı kategorilere ayrılmasına rağmen, her üç grup koyunun da besin kaynağı aynıdır. Bu alemlerin yaratıcısının kudretini göstermektedir. Allah-u Teala bir tek hayvanın vücudunda, bir çeşit yemeği, insan için çok değerli üç farklı ürüne dönüştürmekte ve her ne kadar aralarında nankörler olsa da, insanın yiyecek ve giyecek ihtiyacını karşılamaktadır.

Koyun ilahi rahmetin kuşatmış olduğu “her şeyin” küçük bir parçasıdır. Hak Teala’nın bu varlık üzerindeki rahmetin eserlerini göstermek için bir çok kitap yazmak gerekir.

3- Bal arısı: Botanikçiler şöyle diyorlar: Çiçeklerin çoğunun, gün boyunca nektarı (balözü) yoktur. Günün belli bir saatinde nektarı bulunmaktadır ve de bu nektar bulundurma saati üç saati geçmemektedir. Bütün çiçekler aynı anda nektar bulundurmamaktadır. Bazıları sabahleyin, bazıları öğlen ve bazıları öğleden da sonra nektar bulundurmaktadır. Bal arısı, bitkileri ve zamanı çok iyi tanımaktadır. Çiçekleri ve bu çiçeklerin ne zaman nektar bulunduracaklarını çok iyi bilmekte ve belirledikleri bir saatte de çiçeğe yönelip nektarını almaktadırlar.[72]

Daha sonra çiçeğin nektarını kendi bedeninde tatlı, saflaşmış lezzet, enerji verici ve güzel renkli bir maddeye dönüştürmektedir ki dünyada var olan yiyecekler içerisinde eşi ve benzeri yoktur ve de bozulup kokuşma durumundan muhafaza edilmiştir.

Bütün bunların yanı sıra bal, Kur’an’ın da buyurduğu üzere insanın bazı hastalıklarına da ilaç olmaktadır: “Onda insanlar için şifa vardır.”[73]

Arı ve onun esrarengiz yaşantısı hakkında yüzlerce kitap yazılmıştır ki her sayfası zahiren küçük, fakat eserleri çok büyük olan bu insanın bütün işlerini kapsamış olan varlığı yüce Allah’ın kuşatıcı rahmetinin bir göstergesidir.

Eşsiz “Hidayet” Nimeti

Allah’ın genel rahmeti ve lütfü, insana yeryüzünün bir köşesinde belli bir süre için yer vermeyi, daha sonra bulut, rüzgar, sis, güneş, gezegenler… vb. bir çok şeylerin etki ve tepkisinden oluşan her türlü nimet ve ihsanlardan faydalandırmayı, bitkilerden temin edilen sebzeler, tahıl ürünleri ve meyvelerini hizmetine sunmayı, deniz, hava ve karadan elde edilen helal etlerle rızıklandırmayı ve yaşamını sürdürebilmesi için kendisine gerekli olan araç ve gereçleri temin etmeyi taktir etmiştir. Böylece akıl ve fikre dayanarak, irade ve tercihini, özgürlük ve hürriyetini kullanarak teşrii hidayeti, başka bir deyişle semavi kitapların, enbiyanın, imamların ve özelikle de Kur’an-ı Kerim’in açıkça ortaya koyduğu ve de eşsiz nimetlerden biri olan sırat-i müstakimi seçsin ve bu yolla yaratıcısına karşı olan görevlerini, vazifelerini ve sorumluluklarını bilsin ve aşk ve doğruluk içinde büyük bir himmetle bu görevini yerine getirmeye koyulsun. Bu yolla istenilen rüşt ve kemaline erişsin, dünyada olduğu bu sayılı birkaç günde ebedi olan ahiretini ve kalıcı yurdunu bayındır kılmaya koyulsun ve kendini Allah’ın rızasını ve cennetini elde etmek için hazırlasın.

İnsan eğer Hak Teala’nın bütün maddi ve manevi nimetlerini düşünecek ve dikkatli bir şekilde inceleyecek olursa, Allah’ın rahimiyet rahmetinin ve şefkat sahibi Allah’ın özel ve genel feyzinin, zahir ve batın, gayb ve şuhud, mülk ve melekut, bütün alemleri kuşattığını görecektir. Allah’ın geniş rahmetinin kendisini kapsadığını ve varlıklardan hiç birine, hatta kendisine yakınlaşmış meleklere dahi göstermediği bir şekilde onu inayet, lütuf, şefkat, kerem ve rahmetine mazhar kıldığını görecektir.

Bu durumda insan marifet kandiliyle aşk ile görev yolunda yürümeye koyulur ve imanın yardımıyla yüce dostla buluşmak için harekete geçer. Bir an olsun Hakk’a kulluk ve halka hizmetten geri kalmaz. Vücudunun bütün hücreleriyle; damar, ayak, organ ve uzuvlarıyla, aşık gönlüyle, hayran ruhuyla, konuşan diliyle, hal sahibi batınıyla, yanık göğsüyle, et, deri, kemik ve bütün varlığıyla, mütevazi ve alçak gönüllü bir şekilde, gece gündüz ezeli ve ebedi sevgilinin huzurunda, sonsuz rahmete tevessül ve temessük ederek şöyle der:

Ey melik! Seni zikrederim ki sen temiz ve ilahsın.

Senin kılavuzum olduğun yoldan başkasına gitmem

Her zaman seni birlerim ki sen tevhide layıksın

Sen hekimsin, sen azimsin, sen kerimsin, sen rahimsin

Sen fazilet kaynağısın, sen övgüye layıksın

Meşakkat, acı, dert ve ihtiyaçtan münezzehsin

Korku, ümit, hesap ve sorgudan berisin

Seni vasfetmek olmaz ki sen akıllara gelmezsin

Senin benzerin bulunmaz ki sen vehimlere sığmazsın

Sen bütünüyle izzet, celal, ilim ve yakinsin

Sen bütünüyle nur, sevinç, cömertlik ve mükafatsın.

Bütün gaybı sen bilirsin ve bütün ayıpları sen örtersin

Bütün çoklukları azaltır, bütün azlıkları çoğaltırsın

O’nun benzeri yoktur, O Samed’dir ve zıddı yoktur

Saltanat kimin içindir? Sen buyuruyorsun ki o sana layıktır

Senai’nin dudak ve dişleri hep seni birler

Ola ki cehennem ateşinden bir kurtuluş elde etsin.[74]

İnsan sırat-ı müstakim ve ilahi doğru hidayeti seçmek, görev ve vazifeleriyle amel etmek, helal ve harama riayet etmek ve Allah’ın kullarına hizmet etmekle, Allah’ın kendisine verdiği birer rahmeti olarak Kur’an-ı Kerim’in buyruğu esasınca minnetsiz yüce ve büyük ecre, hakkın rızasına, devamlı cennette kalmaya hak kazanmaktadır.

Allah’ın Rahmeti

İnsan eğer yaşamı boyunca cehaletten veya gafletten veya unutmaktan ya da başka bir sebepten dolayı isyan eder veya hataya düşerse, söylendiği şekliyle tekrar Hak Teala’ya döner, tövbeye sarılır ve hatasını telafi ederse, kesinlikle Allah’ın af ve bağışlanma, mağfiret ve rahmetine nail olur. Özellikle de eğer insan, rahmet gecesi olan ve de Kumeyl duasının okunmasıyla merhamet sahibi Allah’ın rahmet, bağış ve mağfiret yağmurunun kesin olarak yağdığı Cuma gecesinde tövbe ederse kesinlikle tövbesi kabul olur.

“De ki: “Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”[75]

Melekuti cümleler ve arşî ibaretlerle biten ayetler Kur’an’da çoktur. Örneğin: “Muhakkak ki Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.”[76]; “Allah kullarına karşı şefkatli olandır.”[77]; “Allah ise kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır.”[78]; “Ve bilin ki şüphesiz Allah bağışlayandır, halimdir.”[79] “Allah rahmetini dilediğine tahsis eder”[80]; “Allah büyük fazl sahibidir.”[81]; “Şüphesiz Allah, çok affeden, çok bağışlayandır.”[82]; “Çünkü Allah, tövbeleri çok kabul edendir, çok esirgeyendir.”[83]; “O Allah merhametlilerin en merhametlisidir.”[84]; “Şüphesiz Rabb’inin affı geniştir.”[85]

Bu ayetlerin ifadesi hasebiyle de Allah’a doğru yönelmek, günahlardan tövbe etmek, isyan ve hatalarını telafi etmek farzdır ve Allah’ın rahmetinden ümidi kesmek ise haram ve büyük günahtır.

Rahmet Kapısının Rivayetleri

Ebu Said el-Hudri, Peygamber Efendimiz’den (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Günahkar müminler cehenneme götürüldüğü zaman ateş onlara serin olur. Dışarı çıkarıldıklarında yüce Allah tarafından meleklere şöyle seslenilir: Bunları benim fazl ve rahmetimden dolayı cennete götürün ki benim merhamet denizim, memnuniyetim ve lütfüm sınırsız, fazl ve ihsanım sonsuzdur.”

Ehl-i Beyt’den (a.s) şöyle rivayet edilmiştir: “Kıyamet günü olduğunda, Allah-u Teala iman ehlini bir yerde toplar ve şöyle buyurur: Ben sizin üzerinizde olan hakkımdan vazgeçtim. O halde siz de birbirinizin üzerinde ne hakkınız varsa helal edin ki cennete giresiniz.”

Rivayette şöyle yer almıştır: “Kıyamet günü olduğunda iman ehlinden bir kulu Allah’ın huzuruna çıkardırdıklarında kendisine şöyle hitap edilir: Ey kulum! Nimetimi günah yolunda kullandın ve senin için nimetimi ne kadar artırdıysam sen de isyanını artırdın.” Bu yüzden kul günahından dolayı utanarak başını yere eğer, rahmet dergahından kendisine şöyle hitab edilir: Ey benim kulum! Başını kaldır ki günah işlediğin o saatte seni bağışladım ve günahının üzerine af çizgisini çektim.”

Başka bir rivayette ise şöyle yer almıştır: “Bir kulu yakına getirirler, o zavallı günahının çokluğundan dolayı başını yere eğer ve utancından ağlamaya başlar. Rahmet ve izzet dergahından kendisine şöyle seslenilir: Gülerek günah işlediğin gün seni utandırmadım; bu gün ise utancından ve mahcubiyetinden dolayı başını öne eğiyor, günah işlemiyor ve hüngür hüngür ağlıyorsun, o halde nasıl seni azap edebilirim ki, Günahlarını affettim ve sana cennete girme iznini verdim.”

Peygamber Efendimiz’den (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah’ın yüz tane rahmeti vardır, bunlardan sadece bir tanesini dünyada göstermiş ve kulları arasında paylaştırmıştır. Geriye kalan doksan dokuz tanesini ise kendi ihsan hazinesinde saklamaktadır ve ahirette o bir taneyi de bunların üzerine ekleyerek kullarına armağan edecektir.”[86]

Muhaddislerin reisi ve eşi az bulunan hadisçi Şeyh Saduk, Masum İmamlar’ın birinden şöyle şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Kıyamet günü olduğunda, ilahi rahmet öyle cilve edecek ve günahları grup grup bağışlayacaktır ki kovulmuş şeytan dahi Allah’ın affından dolayı ümide kapılacaktır!”

Çok önemli bir rivayette şöyle yer almıştır: Mümin bir kulu kabre koyduklarında, üzerini örttüklerinde, sonra da dostları ve arkadaşları geri dönüp onu mezarın çukurunda yalnız başına bıraktıklarında, izzet sahibi Hak Teala lütuf ve rahmetiyle ona şöyle hitap eder: “Ey benim kulum bu karanlık yerde yalnız kaldın. Oysa sen onları (dostları) sevindirmek için günah işledin ve onların rızasını benim rızama tercih ettin. İşte onlar senden ayrıldılar, seni yalnız bırakıp gittiler. Bugün seni bütün varlıkların şaşıracağı bir şekilde geniş rahmetimle okşayacağım” Sonra meleklere şöyle hitap edilir: “Ey benim meleklerim! Kulum garip, kimsesiz, yardımcısız ve vatanından uzaktır, şimdi bu kabirde benim misafirimdir, gidip ona yardım edin, cennet kapılarından birini yüzüne açın, ona çeşitli yiyecekler ve hoş kokulu bitkileri hazırlayın ve sonra kulumu bana bırakın ki kıyamet gününe kadar onun munisi ben olacağım.”[87]

Rahmet Destanları

Başka bir rivayette ise şöyle yer almıştır: “Kıyamet günü olduğunda kulu hesap yerine getirirler, günahlarla dolu olan amel defterini sol eline verirler, kul defteri alacağı zaman dünyada adet edindiği üzere “bismillah” lafzını dile getirir ve Allah’ın rahmetini dile getirerek amel defterini alır, amel defterini açtığında sayfalarının beyaz olduğunu ve o defterde hiç bir yazının yazılmadığını görür. O zaman şöyle sorar: “Burada yazılı bir şey yok ki okuyayım.” Melekler şöyle der: Bu defterde günahların ve hataların yazılmıştı. Ama bu ayetin (besmele) bereketiyle silindi ve aziz olan Allah seni bağışladı.[88]

İsa ve Günahkar

Rivayetlerde şöyle yer almıştır: Bir gün Hz. İsa ve Havarilerinden bir topluluk yoldan geçiyorlardı. Günahkarlığı ile tanınan biri onları gördü, gönlünde hasret ateşi alevlendi, gözünden pişmanlık gözyaşları boşaldı, kötü yaşantısını ve karanlık halini gözden geçirdi, kan dolu yüreğinden içten bir ah çekti ve hal diliyle şöyle dedi:

Ya Rab! Eli boş, gözü yaş dolu olan benim

Ruhu yorgun, yüreği yanık, sinesi kebap olan benim

Amel defteri siyah, ömür zayi ve iş bozuktur

Kerem ile kendi fazlınla elimden tut benim

Daha sonra kendi kendine şöyle düşündü: Gerçi ben bütün ömrüm boyunca hayır yolunda bir adım dahi atmadım ve bu pislik ve kirlilik içinde pak insanlarla birlikte olmaya layık biri değilim, ama bu topluluk Allah’ın dostlarıdır. Eğer onlar ile dostluk ve uyum içerisinde iki üç adım yürüyecek olursam bunun ecri asla zayi olmaz”

Daha sonra kendisini Ashabı Kehf’in köpeğinin yerine koydu ve feryat ederek Allah dostu grubun peşi sıra yola koyuldu.

Havarilerden biri geriye döndü ve zamanındaki kötülerden biri olarak meşhur olan o gencin kendilerinin ardı sıra gelmekte olduğunu görünce şöyle dedi: “Ey Ruhullah! Ey temiz ruh! Bu ölü kalpli küstah adam bizimle birlikte olma liyakatini nerden edindi ve bu aşağılık pis insanın bizim ardımızdan gelmesi hangi dine göre revadır? Onu kov ki ardımızdan gelmesin ve bizimle birlikte olmasın. Aksi taktirde günahlarının uğursuzluğu, bizim hayatımıza da girecektir.”

Hz. İsa (a.s) o şahsa ne diyeceğini ve o adamı kendilerinden nasıl ayıracağını düşünmeye koyuldu. Aniden kendisine ilahi bir vahiy ulaştı: “Ey Ruhullah! O kendini beğenmiş ve kuruntularına kapılmış dostuna de ki: “Bu güne kadar yapmış olduğu bütün hayırlarını o iflas etmiş kuluma aşağılık gözüyle baktığı için amel defterinden sildik. Dolayısıyla sıfırdan amel etmeye başlasın ve o pişmanlık ve hasret içinde dergahımıza yönelen fasık günahkarı da müjdele ki yüzüne başarı kapısını açtık ve hidayet yolunda onu desteklemek için kendisine inayet kılavuzunu gönderdik.”[89]

Günahkar Genç

Molla Fethullah Kaşani, Menhec’us-Sadıkin adlı kitabında ve Ayetullah Kelbasi ise Enis’ul Leyl adlı kitabında şöyle nakletmişlerdir: “Malik-i Dinar zamanında günah ve isyan ehli zümresinden bir genç dünyadan göçtü. İnsanlar günahları sebebiyle onun cenazesini defnetmediler. Aksine onu oldukça pis ve çöplük dolu bir yere atıp gittiler. Geceleyin rüya aleminde Hak Teala tarafından Malik-i Dinar’a şöyle söylendi: “Kulumuzun cenazesini oradan al, yıka, kefenle ve salihler ile temizlerin mezarına göm.”

Malik-i Dinar şöyle arz etti: “O, fasıklar ve kötüler grubundandır. O nasıl ve hangi vesileyle Allah’ın dergahına yakın olabildi?” Malik-i Dinar’a şöyle cevap verildi: “Ölmek üzereyken, ağlayan gözlerle şöyle dedi: “Ey dünya ve ahiretin sahibi! Dünya ve ahireti olmayan bu kuluna acı.”

Daha sonra Malik-i Dinar’a şöyle denildi: “Ey Malik! Hangi dertli insan dergahımıza geldi de derdine deva vermedik? Hangi ihtiyaç sahibi dergahımıza yöneldi de ihtiyacını gidermedik?”[90]

Müstecap Dua

Hal ehli ve arifler zümresinden olan Mansur b. Ammar zamanında zengin bir kimse, günah dolu bir şölen düzenledi. Kölesine dört dirhem veerrek, misafirleri ağırlamak için gereken şeyleri almasını emretti. ve onu pazara gönderdi.

Köle pazara giden yolda, Mansur b. Ammar’ın meclisinin önünden geçti ve kendi kendine şöyle dedi: “Biraz durayım da Mansur b. Ammar’ın ne dediğini dinleyeyim.”

Mansur’un meclisindeki bir fakir için bir şeyler talep ettiğini ve şöyle dediğini işitti: “Herkim bana dört dirhem infakta bulunacak olursa, ben de onun hakkında dört duada bulunurum.” Köle kendi kendisine şöyle dedi: “En iyisi günah ehli için yiyecek ve şarap alacağıma bu dört dirhemi Mansur b. Ammar’a vereyim de benim hakkımda dört duada bulunsun.”

O köle dört dirhemi Mansur’a verdi ve şöyle dedi: “Benim hakkımda dört dua et.”

Mansur şöyle dedi: “Hangi işler hususunda sana dua edeyim? Duanı açıkla!”

Köle şöyle dedi: “Evvela, dua et ki, Allah beni efendimin kulluk ve kölelik esaretinden kurtarsın. İkinci olarak, efendime dua et ki tövbe başarısını elde etsin. Üçüncü olarak, dua et ki Allah infakta bulunduğum bu dört dirhemin karşılığını versin. Dördüncü olarak, dua et ki Allah beni, efendimi ve efendimin meclisine katılanları bağışlasın.”

Mensur dört duada bulundu ve köle eli boş olarak efendisine geri döndü. Efendisi, “Neredeydin?” diye sordu. Köle şöyle dedi: “Ey efendim! Dört dirhemi verdim ve yerine dört dua aldım.” Efendisi, “Dört dua nedir?” diye sordu. Köle şöyle dedi: “Birinci dua, kölelik esaretinden kurtulmam içindi.” Efendisi şöyle dedi: “O halde seni Allah yolunda azat ettim.” Köle şöyle devam etti: “İkinci dua da efendimin günahlardan tövbe etme başarısı elde etmesi hakkındaydı.” Efendisi şöyle dedi: “O halde ben de tövbe ettim.” Köle şöyle devam etti: “Üçüncü dua da, Allah’ın, infakta bulunduğum bu dört dirhemin bedeleni bana bağışlata bulunması hakkındaydı.” Bunun üzerine efendisi ona dört dirhem verdi. Köle şöyle devam etti: “Dördüncü dua da merhametli olan Allah’ın beni, seni ve meclis ehlini bağışlaması hakkındaydı.” Efendisi şöyle dedi: “Benim elimden gelen şeyleri yerine getirdim. Benim, senin ve meclis ehlinin bağışlanması ise benim elimde olan bir şey değildir.” Efendisi geceleyin rüya aleminde Hak Teala tarafından bir münadinin kendisine şöyle nida ettiğini işitti: “Ey kul! Sen bu fakirlik ve yoksulluğuna rağmen görevini yerine getirdin. Biz bu sonsuz kerem ve bağışımıza rağmen nasıl olur da görevimizi yerine getirmeyiz? Biz seni, köleni ve bütün meclis ehlini bağışladık.”

Kerim Olan Allah’ın Huzuruna Varmak

Hikmet sahibi bir kimse bir yoldan geçerken bir grubun, yaptığı günah ve fesat sebebiyle bir genci, şehirden dışarı çıkarmak istediklerini ve bir kadının da arkasından şiddetli bir şekilde ağladığını gördü ve o kadının kim olduğunu sordu. Ona kadının söz konusu gencin annesi olduğunu söylediler.

Hikmet sahibi kimse şöyle diyor: “Ben bu duruma çok acıdım ve o topluluk nezdinde şefaatte bulunarak kendilerine şöyle dedim: “Bu defa bu genci bağışlayın. Eğer yeniden günah ve fesada geri dönecek olursa o zaman onu şehirden dışarı çıkarın.”

Hikmet sahibi adam daha sonra şöyle diyor: “Bir müddet sonra o bölgeye geri döndüm. Orada kapının arkasından bir inleme sesi işittim. Önce o genci günaha geri döndüğü sebebiyle şehirden dışarı çıkardıklarını zannettim ve bu gencin şehirden ayrıldığı için ağladığını sandım. Kapıyı çaldım. Gencin annesi kapıyı açtı. O gencin halini sordum. Bana şöyle dedi: “O genç dünyadan göçtü, hem de ne şekilde göçtü! Eceli yaklaştığı zaman bana şöyle dedi: “Anneciğim! Komşularımı benim öldüğümden haberdar kılma. Ben onlara eziyet ettim. Onlar beni günahım sebebiyle kınadılar. Dolayısıyla da onların benim cenazemin yanında durmalarını istemiyorum. Sen bizzat beni kefenle. Bu yüzüğü bir müddet önce aldım. Üzerinde “bismillahirrahmanirrahim” cümlesi yazılıdır. Bu yüzüğü de benimle birlikte defnet. Kabrimin kenarında Allah’tan beni bağışlamasını ve günahlarımı affetmesini iste.” Ben de vasiyetinle amel ettim. Onu gömdükten sonra geri dönerken, adeta şöyle bir ses işittim: “Anne! Git ve rahat ol! Ben yüce ve kerim olan Allah’ın huzuruna vardım.”[91]

Tövbe Üstüne Tövbe

Attar, Mentık’ut-Tayr adlı kitabında şöyle rivayet etmektedir: “Bir şahıs, günah üstüne günah işledikten ve bir çok suçlara bulaştıktan sonra tövbe etme başarısını elde etti. Tövbe ettikten sonra da nefsinin isteklerinin galebe çalması sebebiyle yeniden günaha düştü. Ama bir müddet sonra yeniden tövbe etti. Bu defa yeniden tövbesini bozdu ve günaha bulaştı. Sonunda da bazı günahlarının cezasını gördü. Sonunda ömrünü boş yere geçirdiğini ve ölümünün yaklaştığını hissedince de tövbe etme düşüncesine kapıldı. Ama utanç duyduğu için tövbe etme yüzünü de bulamadı. Tıpkı ateş üzerindeki bir buğday tanesi gibi yanıp duruyordu. Sonunda bir seher vakti gaybi bir münadiden şöyle işitti: “Ey merhametli olan Allah’ın günahkar kulu! Sen ilk defa tövbe edince seni bağışladım. Sen tövbeni bozduğun zaman senden intikam alabildiğim halde sana mühlet verdim. Sonunda yeniden tövbe ettin ve ben de tövbeni kabul ettim. Ama üçüncü defa yine tövbeni bozdun ve yine kendini günahlara bulaştırdın. Şimdi eğer tövbe etmek istiyorsan tövbe et ki ben de senin tövbeni kabul ederim.”[92]

Yolunu Kaybeden Kimsenin Duasına Cevap Verilir

Attar, Mantık’ut-Tayr adlı kitabında şöyle rivayet etmektedir: “Bir gece Ruh’ul Emin Sidret’ul Münteha’da iken, merhamet sahibi olan Allah nezdinden “Lebbeyk” nidasını işitti. Ama bu “Lebbeyk” sözünün kime cevap olarak söylendiğini anlamadı. Dolayısıyla da “Lebbeyk” sözünü işitmeye layık olan kimseyi tanımak istedi. Bütün gök ve yerde kimseyi bulamadı. Hak Teala’nın nezdinden sürekli “lebbeyk” sesini işitiyordu.

Yeniden baktığı halde, bu cevap makamına layık olan bir kul bulamadı ve bunun üzerine şöyle arz etti: “Allah’ım! İnlemesine cevap verdiğin bu kulu bana da göster.” Kendisine şöyle hitap edildi: “Rum topraklarına bir bak.” Ruh’ul Emin, Rum topraklarına bakınca, bir putperestin Rum puthanesinde hüngür hüngür ağlayarak putuna seslendiğini gördü. Cebrail bu olayı görünce, büyük bir şaşkınlık içinde şöyle arz etti: “Bir putperestin putunu övdüğü ve ona yalvarıp yakardığı halde sen lütuf ve rahmetin üzerine ona cevap veriyorsun! Bu nasıl olur? Bana açıkla” Kendisine şöyle hitap edildi: “Kulumun kalbi kararmış ve bu yüzden de yolunu kaybetmiştir. Ama onun yalvarıp yakarma niteliğinden hoşlandığım için ona cevap vermekteyim ve ona lebbeyk demekteyim. Bu vesileyle onun yolunu bulmasına yardımcı olmaktayım.” Bunun üzerine o şahsın dili merhametli olan Allah’ı anmaya başladı.”[93]

Bir İsmin Mutsuz Kimselerin Defterinden Silinip Mutluların Defterine Yazılması

İrfani ve ilmi olan çok önemli kitaplardan birinin sahibi yani Feyz-i Kaşani asrının sonraki dönem alimlerinden birinin yazmış olduğu Tefsir-u Fatihat’ul Kitab sahibi şöyle rivayet etmektedir: “İsrail oğullarında bir abit kul vardı. Bu abit kul, insanlarla sohbet etmekten yüz çevirmiş ve bir köşede uzlete çekilmişti. Vakit sayfalarına öylesine bir kulluk ve itaat yazmıştı ki gökteki melekler onu dost edinmişlerdi. Vahiy perdesinin sırlarının mahremi olan Cebrail bile bu şahsı ziyaret etme arzusu içinde Hak Teala’dan göklerden yeryüzüne inmeyi diledi. Kendisine şöyle arz edildi: “Levh-i Mahfuza bir bak da adımın nerde olduğunu gör” Cebrail Levh-i Mahfuza bakınca o abit kulun adının mutsuzların defterine yazılmış olduğunu gördü. Kaza ve kaderin bu yaptığına şaşırdı. Onu görme düşüncesinden vazgeçti ve şöyle arz etti: “Ey Allah’ım! Hiç kimse senin hükmün karşısında duramaz. Bu ilginçliği görmeye insan güç yetiremez.” Kendisine şöyle hitap edildi: “Uzun bir süredir onu görmek istiyordun ve kalbin onu görme aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Şimdi onu görmeye git ve gördüğün şeyleri ona bildir.”

Cebrail, o abidin tapınağına indi. Onu oldukça zayıf ve cılız biri gördü. Kalbi şevk ateşiyle yanmış, gözü muhabbet ateşiyle tutuşmuştu. Bazen tıpkı bir kandil gibi itaat mihrabının önünde yürek yakıcı bir şekilde bazen de tıpkı bir seccade gibi tevazu üzere yere kapanarak yalvarıp yakarıyordu. Cebrail ona selam verdi ve şöyle dedi: “Ey abit! Kendini zahmete düşürme. Zira senin adın Levh-i Mahfuz’da mutsuz kimselerin defterine yazılmıştır.”

Abid bu haberi duyunca seher vakti esen rüzgarın açtığı bir tomurcuk gibi gülümsedi ve güzel bir gülü görünce ötmeye başlayan güzel sesli bir bülbül gibi dile gelerek, “elhamdulillah” dedi.

Cebrail şöyle dedi: “Ey fakir yaşlı! Böylesine içler acısı ve hüzünlendirici bir haber karşısında “inna lillah” demek gerekir, sen elhamdülillah mı diyorsun? Sen yaslara bürünmen gerekir, sevinç izharında mı bulunuyorsun?”

Yaşlı abit şöyle arz etti: “Bu sözleri bırak! Ben kulum, o ise Mevla! Kulun mevlanın istekleri karşısında bir isteği bulunmaz ve O’nun iradesi karşısında bir irade olmaz. Mevla istediğini yapar. İrade dizginleri, Allah’ın kudret elindedir. Allah istediği yere götürür. İktidar dizginleri Allah’ın iradesi altındadır. O istediğini yapar. Elhamdülillah eğer cennete girmek için O’na layık değilsem, bari cehennem odunu olayım.” Cebrail bu abidin halinden şaşkınlığa düştü ve ağlamaya başladı. Bu halet üzere kendi makamına geri döndü. Hak Teala ona şöyle emretti: “Şimdi levh-i mahfuza bak ki ressam, “Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır”[94] diye ne de güzel bir resim çizmiş ve şekillendiren yaratıcı “Allah dilediğini yapar”[95] diye ne de güzel boyamıştır.”

Cebrail baktığı zaman, kulun adının mutluların defterine yazılı olduğunu gördü. Yeniden hayrete düştü ve şöyle arz etti: “Allah’ım! Bu olayda çok gizli bir sır vardır. Suçlu birinin mahrem birine dönüşmesindeki hikmet nedir?” Kendisine şöyle bir cevap geldi: “Ey vahiy sırlarının emini ve emir ve yasaklar nurlarının indiği yer!” Abit kulu, adayı olduğu halden haberdar kıldığın halde inleyip durmadı ve sızlayarak alnını toprağa dayamadı, aksine sabır yoluna koyuldu. Benim kaza hükmüme rızayet gösterdi ve “elhamdulillah” kelimesini dile getirdi. Beni bütün övgülerle övdü. Dolayısıyla da “elhamdulillah” sözünün bereketiyle ve de kerem ve rahmetim hasebiyle adını mutsuzların defterinden sildim ve mutluların defterine kaydettim.”[96]

Ey Allah’ım! Rahmetin herkesin deryasıdır

Oradan bir damla bize yeterdir

Eğer günahkar kulların çirkeflerini

O denizde yıkarsan bir defa

Bir an olsun o deniz bulanmaz

Ama dünyanın işi aydınlanır

Ey Allah’ım! Biz hepimiz şaşkınız

Günah deryasına bulaşmış haldeyiz

Baştan sona bir hiçlik içindeyiz”


“Kendisiyle her şeye üstün geldiğin gücün hakkına”

Allah-u Teala’nın zatının aynısı olan kudreti ve gücü sonsuz ve sınırsızdır. Bütün kudretler ve güçler O’nun kudreti nezdinde bir hiçtir.

O’nun kudretiyle bağımsız olarak hiçbir kudretten ve güçlüden söz etmemek gerekir. Bütün kudretler, O’nun kudretinin bir parçasıdır. “La havle ve la kuvvete illa billah” (Allah’tan başka bir güç ve kuvvet yoktur.)

Önceki satırlarda, “Kullu şey” (her şey) cümlesini kısaca incelemiş olduk ve özetle şu sonucu elde ettik ki “her şey” ve bütün yaratıklar Hak Teala’nın iradesiyle vücuda gelmişlerdir. Bu varlıkların sayısını, niteliğini ve niceliğini hiç kimse bilmemektedir ve kıyamete kadar da hiç kimse bilemeyecektir.

Sayıları trilyonlara varan gökteki semavi cisimleri, galaksileri, bulutları, bitkileri, hayvanları, kuşları, otlayan hayvanları, sürüngenleri, denizdeki hayvanları, sayılması mümkün olmayan amipleri, virüsleri, mikropları, gaybi varlıkları, yer ve gökleri dolduran melekleri hiç kimse bilemez. Onların sayısını hiçbir muhasebeci, hesaplayamaz.

Varlık alemini vücuda getiren merhametli Allah bu sonsuz kudretiyle her şeye galebe çalmıştır. Yaratılış aleminde hiçbir şey O’nun kudreti dışında değildir ve de olamaz. Allah-u Teala gökteki cisimleri, galaksileri, yıldızları, güneş sistemlerini, bazen trilyonlarca ton hatta daha fazla ağırlıkta olan arasındaki cisimleri, belli bir yörüngede asılı olarak harekete geçirmiş ve milyarlarca yıldır sonsuz uzayda hareket eden bütün bu varlıkları kendi güçlü kudretiyle düşmekten ve dağılmaktan, korumuştur.


“Karşısında her şeyin boyun eğdiği ve her şeyin ram olduğu gücün hakkına”

Gaybi varlıklardan şuhudi varlıklara kadar, maddi ve manevi en büyük varlıklardan, maddi ve manevi en küçük varlıklara kadar sabit ve gezegen galaksilerden en güçlü ilmi aletlerle bile asla görülemeyen en küçük atoma kadar her şey Allah’ın kudreti ve gücü karşısında hor ve zelil bir haldedir. Hepsi Allah’ın kudretine teslim olmuşlardır ve Allah’ın hikmete dayalı emirleri karşısında tevazu içinde zillet toprağına kapanmışlardır. Ey Allah’ım! Her yer senin egemenliğin altındadır. Varlıklardan hiç birisi sana karşı çıkacak ve isyanda bulunacak bir hal ve ruh haletine sahip değildir. Onlardan hiç kimse senin emirlerine karşı koyamaz. İstisnasız olarak senin sonsuz kudretine teslim olmuş bütün barlıklar, bütün varlıklarıyla huzu ve zillet içindedirler.

Bilinçli bir masumun ve basiretli bir muvahhidin melekuti kalbinden diline dökülen aşk ve irfan dolu duasının bir bölümünde şöyle okuyoruz: “Şüphesiz sen, evet sen, gücü ve kudretiyle her şeyi hor ve hakir kılan, her şeyin kudretin karşısında boyun eğdiği ve teslim olduğu ilahsın. Sen her şey hakkında istediğini yapansın. Sen varlık aleminde irade ettiğin gibi tasarrufta bulunansın. Sen her şeyi yaratan mukaddes zatsın. Her şeyin işi senin kudret elindedir. Sen her şeyin mevlasısın. Her şey senin kahhariyet ve galibiyetin karşısında mağluptur. Her şey senin egemenliğin altındadır. Senden başka ilah yoktur. Sen azizsin ve kerimsin.”

Yerdeki, gökteki zerrelerin hepsi,

Allah ordusudur, bazen sınama

Yeli gördün ya, Ad kavmine ne yaptı!

Suyu gördün ya, tufanda neler yaptı!

O kin denizi Firavun’a ne işler açtı

Bu yeryüzü Karun’a ne işler gösterdi!

Ebabil kuşları, file neler etti

Sivrisinek, Nemrud’un başını nasıl yedi!

Davud, eliyle koca sahraya taş atınca

Taş üç yüz parçaya bölündü, ordu da bozguna uğradı!

Lut’un düşmanlarına taş yağıyordu

Nihayet kara su içinde suya daldılar!

Alemdeki cansız şeylerden diyecek olursam

Akıllıca Peygamberlere ettikleri yardımlardan

Mesnevi o kadar büyür ki kırk deve

Onu çekmek isterse aciz olur onları çekmekten[97]

Evet, Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Sonsuz kudret ve gücü her şeye galip ve üstün gelmiştir. Mukaddes ve mübarek varlığın kudreti karşısında her şey hor ve hakir bir haldedir. Dolayısıyla da yalvarıp yakararak, boyun eğerek, ihlas ve tevazu içinde göz yaşı dökerek, üstelik Cuma gecesi gibi mübarek bir gecede, bir kulun ettiği duasını müstecap kılmak, gök ve yerdeki askerlerini, dua eden kulunu, dünyevi ve uhrevi hedeflerine ulaştırmak için göndermesi, kudret ve güç sahibi için oldukça kolay bir iştir.

Teslimiyet ve tevazu içinde Allah’ın kudret ve rahmetine seslenen, Allah’ın rahmet ve kudretinden başka hiçbir rahmet ve kudret tanımayan kulun yaptığı duasının icabete ulaşmaması mümkün müdür? Asla!

İhtiyaç sahibinin ihtiyacını gideremeyen, dua eden kulun duasına icabet edemeyen ve isteyen kimsenin isteklerine cevap veremeyen bir varlık, zayıf ve aciz bir varlıktır. Her şeyi kudret elinde tutan ihtiyaçsız zata, geniş bir rahmete ve sonsuz bir kudrete sahip olan Allah-u Teala, kulun maslahatı ve kendi hikmeti üzere yaptıkları duasını kabul buyurur ve kendisinden isteyenlerin istediği şeyi onlara bağışlar.

Sahife-i Seccadiye’nin 13. duasında şöyle yer almıştır: “Bir zamanlık salt yokluk olan ve de zikre değer bir varlıklar olmayan mümkün varlıklar, Hak Teala’nın rahmet ve kudretiyle vücuda gelmişlerdir ve varlıklarının devamı da Hak Teala’nın inayeti, nazarı, rahmeti ve kudreti sebebiyledir. Hiçbir konuda kendiliğinden bir bağımsızlığı yoktur. Zati fakirlik, huzu ve zillet mührü hayatlarının alnına vurulmuştur. Sürekli olarak Allah-u Teala’nın ezeli ve ebedi kudretinin karşısında zillet, huzu, horluk ve teslimiyet içindedirler.

Dolayısıyla da Allah’ın sonsuz kudreti karşısında insanın kendiliğinden bir kudret gösterisinde bulunması, benlik davulunu çaldırması, tekebbüre kapılması doğru değildir. İnsan sahip olduğu zati huzu, zillet, bir avuç topraktan başka bir şeyi ifade etmeyen küçük cüssesi, bir nefha ve üfürüşten ibaret olan sınırlı ruhu ve hiçbir değer ifade etmeyen bir zerrenin hakikatini dahi derk etmekten aciz olan sınırlı aklıyla, gerçek Mevla, yaratıcı, müdebbir, terbiye edici ve rahmetiyle her şeyi kuşatıcı olan Allah karşısında gövde gösterisinde bulunması, asla kendisine yakışmamaktadır. Zira bu gövde gösterisinde bulunuşu, çöküşüne, iflas edişine, rezalete düşmesine, yüz suyunun dökülmesine, rahmetten mahrum kalmasına, kötü akıbete düçar olmasına ve de ebedi azaba uğramasına neden olmaktadır.


“Kendisiyle her şeye galip geldiğin ceberut (azametin) hakkına (senden niyaz ederim).

“Ceberut kelimesi lügat açısından mübalağa kipidir. Yani Allah-u Teala bütün varlıkların ve varlık alemindeki mümkünatın bütün eksikliklerini ve noksanlıklarını kendilerine ulaştırdığı hayırlar, nimetler, araç ve gereçlerle telafi etmektedir; hem de çok yüce ve çok miktarda telafi etmektedir.”

Bütün mümkün varlıklar, yaratılışın başlangıcında zikredilmeye dahi değmeyen şeyler konumundadırlar. Onların ilk sureti, ya bir atomdur, ya bir habbe ve tanedir veya değersiz bir nutfedir. Her varlığın sahip olduğu az veya çok her şeyi, nakıstır. Allah-u Teala’nın ceberutu sınırsız sıfatı, bu mümkün varlıkların eksiklik ve noksanlıklarını telafi etmektedir. Mümkün varlıklar da, Hak Teala’nın bu telafisi vasıtasıyla, kamil bir suret, tam bir şekil, değerli bir hüviyet ve yüce bir haysiyetle varlık aleminde tecelli etmekte ve kendi asıl yerinde yer almaktadır.

Merhamet Sahibi Olan Allah Vasıtasıyla Eksikliklerin Giderilmesi

Eksiklik ve noksanlıkların Allah tarafından giderilmesi dikkate değer bir hakikattir. Bu konuda, ilmi kitaplardan birkaç husus aktaralım ki noksanlık ve eksikliklerimizi gideren feyiz kaynağına imanımız daha da artsın.

Güneşin Tüketilmiş Enerjisini Telafi Etmek

Enerjinin büyük bir kısmını temin eden güneş, “her şey” hakikatinin küçük bir birimi konumundadır.

Güneşin ısısı, o kadar fazladır ki en yakıcı ateşler bile onun yanında soğuk kalmaktadır. Güneşin yüzeysel ısısı, 6093 derece santigrada denktir. İç sıcaklığı ise bundan çok daha fazladır. Güneş her saniyede on iki milyon dört yüz bin tondan fazla bir enerjiyi fezaya yaymaktadır. Öyle ki eğer, güneşin bir dakikada tüketmiş olduğu ısıyı odun kömürü vasıtasıyla elde etmek istersek, 679 milyar tondan fazla odun kömürü yakmamız gerekir.

Bir saniye içinde güneş tarafından tüketilen enerji miktarının ağırlığı ise, dört milyon tondan fazladır ve bu rakam, bir yıl içinde 126, 144, 000, 000, 000 tonu bulmaktadır. Şüphesiz ateş, yakıtı olmadığı taktirde sönmektedir. O halde eğer güneş dışardan bir şey almıyorsa ve de her yılda bu kadar miktarda enerji tüketiyorsa, neden soğukluğa ve sönmeye doğru gitmemektedir? Oysa eğer güneş, halis kömürden yapılmış olsaydı, altmış asırdan fazla bir yakıta sahip olamazdı.

Bu sorunun cevabını sadece Hak Teala’nın “ceberut” sıfatı vermektedir. Allah-u Teala güneşi, büyük bir gaz kütlesi halinde yaratmıştır. Gaz, yoğunluk ve sıkışma esnasında tüketmiş olduğu enerjisini yeniden elde etmektedir. Bu konu, doğu ve batıda bir çok bilginlerin sürekli yaptığı araştırma ve incelemelerin ve bugün dünyada en kolay şeklinde elimize ulaşan binlerce kitap sayfası yazıların neticesidir.

Evet, Allah-u Teala, eşyanın tüketilmiş enerjilerini çeşitli şekillerde telafi etmektedir. Güneşin tükettiği enerjiyi telafi etmek de Allah’ın ceberut sıfatına sahip olduğu nişanelerinden biridir.

Hazar Denizinin Cezr-u Meddi’nin (gel git olayı) Telafisi

Hazar denizinin seviyesi, açık denizden yaklaşık olarak 27/6 metre daha aşağıda bulunmaktadır ve bazen daha da aşağı inmektedir. Hazar denizinin açık denizlerle bir bağlantısı yoktur. Bu yüzden de Hazar denizi okyanusların genel olarak gel git olaylarına bağlı değildir. Hazar denizi, küçüklüğü sebebiyle, yeterli derecede, ayın çekiminden istifade edememektedir. Dolayısıyla da Hazar denizinde gel git olayının olmaması, kokuşması, balıklarının yok olması ve sahillerinin etrafı kirletmesi ve bu denizde hiçbir canlı ve bitkinin yaşayamaması gerekir. O halde bu neden böyle olmamıştır ve olmamaktadır?

Hazar denizi ve sahillerini vücuda getiren Hak Teala, bu eksikliği nasıl gidereceğini çok iyi bilmiştir. Dolayısıyla da bu denizin sularını büyük bir baskıyla harekete geçirecek ve de içine dökülen nehirlerin seviyesini yükseltip alçaltacak, “sernuk, hazeri ve miyanva” adında üç rüzgar göndermiştir. Bu rüzgarlar, büyük bir güç kullanarak Hazar denizinin sularını yükseltmektedir. Öyle ki kayıkçıların çoğu bu suyun baskısı karşısında direnememektedir. Bu rüzgarlar başka bir iş daha yapmaktadır ve o da şudur ki bu rüzgarlar, bulutları Hazar denizinin kuzeyinden güneyine sürmekte ve de İran’ın kuzey sahillerinde yağmurların yağmasına sebep olmaktadır. Böylece İran’ın kuzey sahilleri sürekli olarak yemyeşil bir iklime sahip bulunmaktadır. Bahçelerinde lale ve sümbül yetişmektedir. Bu rüzgarlar, deniz suyunu “Enzeli durgun suyu”nun içine doğru sürmektedir ve böylece de o durgun suların temizlenmesine ve arıtılmasına neden olmaktadır. Gilan nehirleri de sürekli dağlardan akan sular nedeniyle çamurlu bir halde bulunmaktadır. Nehirlerin çamur suları ve ormanın tane ve kökleri bu durgun suların yüzeyini yükseltmekte ve orayı doldurmaktadır. Tohum ve kökler ise hızla gelişmektedir. İşte bu iki etken dahi o durgun suların bir an önce kurumasına ve batlak haline dönüşmesine yeterli sebeptir. Ama binlerce yıldır, bu durgun sular bataklığa dönüşmemiş ve kendi halinde öylesine kala kalmıştır. Neden?

Eksiklikleri gideren Allah-u Teala bunu önlemek için deniz suyunu sellerle buluşturmuştur. Sernok, hazeri ve miyanva rüzgarları, bulutları, yağmak için güneye doğru harekete geçirdiklerinde denizin temiz suları, nehirlerin çamurlu sularının yanına gitmekte ve onlarla karışmaktadır. Böylece de katılıkları incelmektedir. Kök ve tohumlar da denizin tuzlu suyu sebebiyle ortadan kalkmaktadır.

Bu rüzgarlar dindiği zaman da “kramva”, “kenarva” ve “aftab buşu” rüzgarları, harekete geçmektedir. Bu rüzgarlar, durgun suları harekete geçirerek onları Hazar denizinin içine dökmektedir ve böylece de durgun suların, çamurlu sulardan temizlenmesine neden olmaktadır.

“Gilva” ve “doroştva” rüzgarları da durgun suların doğudan batıya doğru tazyiki ve sularla karışımı görevini yerine getirmeye yardımcı olmaktadırlar.[98]

Meyve Tanelerinin Eksikliğini Gidermek

Meyve taneleri de ekilmedikçe ve de Cebbar olan Allah’ın ceberuti kudreti çeşitli şekillerde ve diğer bir takım unsurlar vesilesiyle bu meyve tanelerinin eksikliklerini gidermedikçe asla istifade edilemeyecek bir konumdadır. Ağaçtaki tatlı bir elmaya dikkat ediniz. Bir gün küçük bir tohum ve kapalı küçük bir zerre halinde aktariyye (baharatçı) kabında bulunmaktaydı. Tane olduğu zaman sadece toprağın karanlık bağrında ekilmekten başka bir şeye yaramamaktaydı. Ekimcinin eliyle kara toprağın bağrında ekildiği zaman ise hava, ışık, su ve çeşitli tuzlar yardımına koşmaktadır ve Hak Teala’nın izniyle eksiklikleri ve noksanlıkları telafi edilmektedir. Böylece güzel renkli, güzel tatlı ve yenilecek güzel bir meyve haline dönüşmektedir. İnsanların yiyecek ve meclislerinin süsü ve insanların yiyeceği olmaktadırlar.

Hak Teala’nın Cebbariyet sıfatıyla daha iyi tanışabilmek için aşağıdaki satırları daha iyi okuyunuz.

Elmanın bileşenleri özet olarak şunlardan ibarettir:

Azot bileşimleri: Proteinler ve amino asitler (lizin, arginin, histidin, tirozin)

Elmada bulunan mineraller: İyot, potasyum, bor, fosfor, kalsiyum, demir, bakır, sodyum, kükürt, manganez, alüminyum, ponizim

Elmada bulunan nişasta bazlı şeker maddeleri: Desktros, selüloz, pentuzan, nişasta

Şekerler: Glikoz, früktoz, sukroz

Asit: Pektik, pektin, asit peksinik, roto pektin

Yağlar ve asitler: Malik asit, sitrik asit, Oksalit asit, skorbik asit ve leaktik asit

Renk bileşimleri: Antosyaninler, klavunlar, klorofil

Vitaminler: A – B – C – G

Enzimler: Katalaz, oksidaz

Su: %84

Açıkça gördüğünüz gibi Cebbar olan Allah bir meyvenin eksikliklerini dahi, işte bu şekilde gidermektedir. Eğer diğer maddi unsurların eksikliklerini gidermeye ve ayrıca Allah’ın telafi ettiği manevi eksikliklere de işaret etmek istersek, bütün varlıkların sayfa sayıları adedince sayısız sayfalarda çok önemli konuların yazılması gerekir.

Bir taşa bağışlar öyle bir itibar

Ki tacına koyar bir taç sahibi

Kara toprağa bağışta bulunur

O kadar ki yeri gözde olur

Çamurdan taşa, gülden dikene

Bütün özellikleri ondan vücuda gelir

Çöle düşen bir dikeni

Bir hastanın derdine deva kılmıştır

Yerde hiçbir bitki yeşermez ki

Yaprağına bir ilaç yazmamış olsun

Kapıyı kapamamış, ihsana açmıştır

Herkese ihtiyacını vermiştir

Herkesin az çok tüm ihtiyacını

Hazırlamış ve önceden öngörmüştür

Canlar yakan nazın ışıklı kandili

Aşıklar Tur’unun ihtiyaç gidericisi

Eğer lütfü hali kapsarsa

Bütün yüz çevirişler yöneliş olur

Eğer akla aydınlık bağışlamazsa

Ebedi olarak karanlık görüşte kalır.[99]


“Önünde hiçbir şeyin durmadığı izzetin hakkına”

Hak Teala’nın mukaddes vücudu, her şeyi kudretiyle yaratmış, rahmetiyle kuşatmış, her şey bütün varlığıyla Allah-u Teala’nın kudreti karşısında boyun eğmiş ve teslimiyet içine girmiştir. Allah-u Teala, Cebbariyet sıfatıyla, her şeyin eksiklerini ve noksanlıklarını gidermiştir. Dolayısıyla bütün varlıklar, hangi hüviyet ve haysiyete sahip olursa olsunlar, Allah-u Teala’nın izzeti karşısında durabilme gücüne sahip değillerdir.

Bir şeyin vücudu bütün bileşim ve varlığı, gök ve yerden tut bu ikisinin arasında olan her şeye kadar, gaybi varlıklardan tut gözle görülür alemdeki varlıklara kadar her şey, Allah-u Teala’nın izzet ve kudreti karşısında hiçbir şeyi ifade etmemektedir. Allah-u Teala’ya oranla bütün varlık alemi, bir gölge ve zayıf bir gösteri mesabesindedir. O halde Allah-u Teala’nın ebedi ve ezeli izzeti ve sonsuz kudreti karşısında kim durabilir?

Allah-u Teala’nın kudret ve güç anlamında olan izzet sıfatı, bütün varlıklarda tecelli etmiştir ve de Allah’ın kudretinin küçük bir parçasını ifade etmektedir. Dolayısıyla hiçbir değer ifade etmeyen küçük bir kıvılcımın ışını nerede, sonsuz ve ebedi olan nur nerede? “Şüphesiz izzet tümüyle Allah’ındır.”[100]

Değerli Kur’an-ı Kerim’in ayetleri esasınca da izzet tümüyle Allah’a aittir. Allah dilediğine liyakati ölçüsünde izzet vermektedir ve dilediğinden de izzetini esirgemektedir. İzzet verdiği herhangi bir varlıktan istediği taktirde izzetini geri alabilir. O halde Allah’ın varlığı karşısında hiçbir bağımsız izzet sahibi yoktur ve hiç kimse Allah’ın izzeti karşısında duramaz. Allah yenilgisi olmayan bir kudret ve de mağlup olmayan bir galiptir.


“Ve her şeyi dolduran azametin hakkına”

Faili Fiili Vasıtasıyla Tanımak

Bildiğimiz gibi her failin büyüklük ve azametini bir ölçüye kadar fiilinden anlamak mümkündür. 110 katlı veya daha yüksek bir gökdelen yapan mühendisin, yaptığı bu gökdelene dikkatle bakıldığı taktirde, söz konusu mühendisin, fikri, ilmi ve ruhi azametini anlamak mümkündür.

“Esfar”, “Arşiyye”, “Hikmet-i Mütealiye” ve “Esrar’ul Ayat” gibi çok değerli kitaplar telif etmiş olan Sadr’ul Müteellihin’in fikirsel azametini, akli büyüklüğünü ve yüce düşüncelerini, kitaplarındaki dikkatinden anlamak mümkündür. Büyük bir elektrik fabrikasını kuran ve geceleyin bütün yeryüzünü elektriğiyle gündüz gibi aydınlatan bir kaşifin azametini de işlerindeki dikkatinden anlamak mümkündür.

Ama Allah-u Teala’nın büyüklük ve azametini, ezeli ve ebedi olduğu için ve de sonsuz bir varlık olduğundan, sınırlı varlık olan bizlerin anlaması mümkün değildir. Ama o azametin küçük bir bölümünü, varlık alemini dikkatle incelediğimizde, varlıklar üzerinde dikkatlice düşündüğümüzde ve de yaratılışın azametine baktığımızda, bütün derinliğiyle hissetmemiz mümkündür. Zira Allah-u Teala’nın azameti cilvesi, her şeyi kapsamıştır.

Bu konuda, sadece iki rivayete, daha sonra da ilmi bir konuya işaret etmek istiyoruz. Şüphesiz bu işaret bile, bir yere kadar açıklamaya ve yorumlamaya çalıştığımız hakikati beyan etmeye yeterlidir.

Çeşitli Alemleri Yaratmak

Islahatçı bilgin büyük allame Seyyid Hibetuddin Şehristanî’nin eşsiz eseri “İslam ve Hey’et” kitabı, Şeyh Saduk’un “Hisal” adlı kitabından, Allame Meclisi’nin Bihar’ul Envar kitabından, Envar-i Nu’maniye’den, Şerh-i Sahife’den ve Nur’us Sakaleyn tefsirinden, oldukça güçlü senetlerle, İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu rivayet etmektedir: “Şüphesiz aziz ve celil olan Allah’ın on iki bin alemi vardır ki her birisi yedi kat yerden ve yedi kat gökten daha büyüktür. Onlardan hiç birisi kendinden başka bir alemin varlığından haberdar değildir.”[101]

Çağdaş gök bilimcileri de şöyle demektedirler: “Varlık alemi, binlerce alemden oluşmaktadır. Her alemin bizim gök ve yeryüzünden çok daha büyük gökleri ve yerleri vardır.”[102]

Sayılar, genel olarak Kur’an-ı Kerim ayetlerinde ve rivayetlerde belli bir sınırı ve sayıyı belirtmek için değildir. Belki kesret ve çokluğu ifade etmektedir. O halde, varlık aleminin sadece on iki bin alemden ibaret olduğunu sanmak yanlıştır. Alemler, Kur’an, rivayetler, yıldızlar ilmi ve kozmogoni kitaplarında yer aldığı miktarından çok daha fazladır.

Arşta Asılı Olan Kandiller ve Güneş Sistemleri

Seyyid Nimetullah Cezayiri, Şerh-i Sahife’de Allah Resulü ve tahir imamlardan (a.s) şöyle buyurduklarını rivayet etmiştir: “Allah, yüz bin kandil yaratmıştır; hepsini de arşın etrafına asmıştır. Bütün gökler, yerler, ve gök ve yerlerde olan her şey, hatta cennet ve cehennem bile bir kandildedir. Diğer kandillerde neler olduğunu ise Allah’tan başka hiç kimse bilmemektedir.”

Allame Şehristani ise bu mucizevi rivayeti ve büyük hakikati açıklarken şöyle demektedir: “Buradaki kandil daha çok güneş sistemine benzemektedir. Bu benzerliğin nedenleri şunlardır: “Birinci benzeme: Kandil, elips şeklindedir, güneş sistemimizin şekli de son dönem bilginlerinin inancına göre elips şeklindedir.

İkinci benzeme: Kandil, ortasında latif ve ince bir cisim (ışık) bulunmaktadır. Buradan etrafa ışık ve ısı yayılmaktadır. Güneş sistemi de son dönem bilginlerin inancına göre, ortasında bulunan latif bir küreye sahiptir ve o da diğer gezegenlere ışık ve ısı yaymaktadır.

Üçüncü benzeme: Kandil havada asılıdır, duvara ve başka bir yere asılı değildir. Güneş sistemi de uzayda asılı durumdadır.

Dördüncü benzeme: Kandilde olan aydınlatıcı madde, kandilin gerçek ortasında değildir ve bir sınırına daha yakındır. Güneş de, güneş sisteminin gerçek ortasında değildir.

Bu benzerlik şekillerine dikkat edildiği taktirde bu mucizevi rivayetin, yeni ilimlerle uyum içinde olduğu ve eski felsefeye muhalif olduğu açık bir şekilde görülmektedir. Aynı zamanda açık bir şekilde her biri, gezegenlere, aylara, beldelere, şehirlere, diyarlara, cennete, cehenneme ve benzeri şeylere sahip olan binlerce evrenin ve güneş sisteminin varlığına delalet etmektedir. Bu kandillerin içindeki alemlerden her biri de bir güneş sistemidir ve de gök ve yer genişliğincedir.”[103]

Sayısız Yıldız Güneşler

Yirminci yüz yılın başında insanlar, geceleri açıkça görülen galaksimizde otuz milyon güneşin olduğunu işittiğinde, şaşkınlığa düşmekteydiler. Ama bugün sadece bizim galaksimizde on milyon yıldızın, yani güneşin olduğu bilinmektedir. Geceleyin biz hiçbir dürbün ve teleskop olmaksızın gökyüzüne baktığımız zaman, oldukça küçük göze çarpmaktadır. Hatta bir kış veya yaz günündeki yoğun bulutlar kadar dahi göze çarpmamaktadır. Ama Wilson rasathanesindeki teleskop gibi oldukça büyük ve gelişmiş bir teleskop veya Tanimer “Apalumer” dağındaki Rasathanede bulunan ve ağzının genişliği beş metreyi bulan teleskopla galaksimize bakacak olursak, ne kadar büyük ve azamet sahibi olduğunu anlarız.

Galaksimizdeki güneşler, birbiri ardında yer almışlardır. Onları sayabilmek mümkün değildir. Şimdiye kadar hiçbir gökbilimci, galaksimizde kaç tane güneş olduğunu tayin edememiştir. Sadece tahminde bulunmuşlar ve de galaksimizde on milyon güneşin olduğunu söylemişlerdir. Bu esas üzere galaksimizi sınırlandırıp, güneşlerini saymakta ve de tahminde bulunarak galaksimizde on milyon güneşin olduğunu söylemektedirler. Oysa galaksimizdeki güneşlerin sayısı bundan çok daha fazla olabilir. Çünkü galaksimizdeki yıldızlar o kadar yoğundur ki bir bölümü, diğer bölümü örtmektedir ve dolayısıyla da bir arkadaki güneşleri görmesine engel olmaktadır. Ama galaksinin ilginç derinliğinin de gösterdiği gibi zahiri güneşlerin arkasında bir çok güneşler vardır. Galaksimizdeki güneşlerin arasında da bizim güneşimizden on milyonlarca defa daha büyük olan güneşler bulunmaktadır.

Bizim alemde milyonlarca galaksi vardır ki bazen iki galaksinin uzaklığı, örneğin bizim galaksimizin diğer bir galaksiyle uzaklığı iki milyon ışık hızını bulmaktadır.[104]

Bugün, dünyadaki en büyük teleskop, Amerika’nın Palumer dağındaki teleskoptur. O teleskop, 100 milyon ışık yılı uzaklığındaki galaksilerin ışınlarını görebilmektedir. Bazen yüz milyon ışık yılı uzaklığının ötesinde de bir takım ışıklar göze çarpmaktadır ve kozmologlar orada da yeni galaksilerin olduğunu anlamaktadırlar.

Güneşin ağırlığı, iki trilyon kere trilyon tonu bulmaktadır. Büyük evrenin küçük bir vilayeti mesabesindeki galaksimiz ise yaklaşık olarak güneşten 165 milyar kat daha fazla ağırlığa sahiptir.

Bu kadar büyüklük ve azametiyle evrenin dört bir yanına dağılmış olan bu madde ve cisimlerle birlikte evrenin büyük bir bölümü boş durumdadır!

Bize en yakın olan sabit bir yıldız ile olan mesafe, yaklaşık olarak kırk milyar km’dir.[105]

İşte bunlar büyük evrenin kozmogonik ve çok sınırlı uzay teleskopların bizlere gösterebildiği küçük bir parçasıdır. Sizler, dünyanın küçük bir parçasını, uzunluğunu, enini, hacmini ve ağırlığını gösteren bu rakamları incelediğiniz halde, azameti sonsuz olan ve her yeri kaplamış olan azamet ve büyüklüğünü derk edebilir misiniz? Büyük evren, Allah-u Teala’nın fiili, sanatı, mahsulü, atölyesi ve kitabı mesabesindedir. Allah-u Teala’nın fiillerinden ve değerli kitabından yardım alarak, çok sınırlı da olsa, Allah-u Teala’nın yüce azametini anlamak ve de can-u gönülden ve bütün varlığıyla ihlas içinde şöyle feryat etmek gerekir: “Allah nitelendirilmekten çok daha büyüktür.”[106]

Zira en güçlü nitelendirenler dahi Allah’ı nitelendirmekten acizdirler. En yetkin dinler dahi Allah’ı anlatmak hususunda dilsiz kesilmektedirler. En güçlü düşünceler dahi, Allah’ın azametinin küçücük bir köşesini dahi anlamaktan acizdirler.

Evet, kendi kabiliyetimiz ve anlayışımız ölçüsünce büyük İslam Peygamberi Hz. Muhammed’den (s.a.a) öğrendiğimiz şu sözü itiraf etmek zorundayız: “Biz seni hakkıyla tanıyamadık.”[107]

Eğer birisi onun vasfını bana sorarsa

Kalpsiz vasıfsız hakkında ne söyleyebilir?

Aşıklar maşukların ölüleridir

Ölülerden asla bir ses çıkmaz.


“Her Şeye Üstün Gelen Saltanatın Hakkına”

Daha önceki satırlarda varlık aleminin azametinin küçük bir parçasını okumuş oldunuz. Allah, sorgusuz sualsiz saltanat sahibidir. Varlık aleminin ve alemdeki her şeyin batın ve zahirinin üstündedir. Allah’ın hakimiyeti, galibiyeti ve kudreti her şeyin üstündedir. Her şey bütün boyutlarıyla o güçlü sultanın saltanatı ve egemenliği altındadır.

Bu dünyada her kim hakkıyla ve liyakati hasebiyle bir egemenliğe sahipse, bu egemenliği Allah’ın kendisine bağışladığı ve ihsanda bulunduğu bir egemenliktir. Allah istediği zaman bunu ondan alır ve başkalarının eline verir.

Egemenlik sahipleri egemenliklerini Hak Teala’nın saltanat, hakimiyet ve egemenliğinin bir yansıması olarak kabul etmelidirler. Dolayısıyla da sadece adalet ve ihsan üzere emir vermelidirler. Eğer adalet ve ihsan dışında bir egemenlik kuracak olurlarsa zalimler topluluğuna katılırlar. Nitekim Kur’an ayetlerinin ve hayat tarihinin de ispat ettiği üzere her şeyin üstünde olan Allah’ın intikamı onları çepeçevre kuşatmakta ve kendilerini savunma imkanı bile bulmadan aşağılık ve zillet toprağına kapanmakta ve ebedi bir azaba gömülmektedirler.

Allah’ın egemenliği, gökten inen ve kaynayan suyun bir fırtına haline gelmesini ve Nuh zamanındaki müşrik ve kafirleri ortadan kaldırmasını emretmiştir.

Allah’ın egemenliği, bir rüzgarı harekete geçirerek güçlü Ad kavmini, topraktan kopmuş kuru bir ot gibi kökünden söküp atıvermiş ve bir an içinde utanç dolu hayatlarına son vermiştir.

Allah’ın egemenliği, Nil denizine, dev dalgalarıyla zalim, taşkın ve kibirli Firavun’u, kavmi ile birlikte yokluk diyarına göndermesini emretmiştir.


“Her şeyin fani olmasından sonra baki kalacak veçhin hakkına.”

Allah-u Teala‘nın mukaddes zatı, varlığın bizzat kendisidir. Varlık alemi O’nunla ezeli ve ebedidir. O her zaman varolmuştur ve vardır. Hiçbir şey O’nunla birlikte olmamış ve de yoktur. Allah-u Teala hikmete dayalı iradesiyle her şeyden müstağni olduğu bir halde her şeyi vücuda getirmiştir. Her şeyin süresi sona erecek ama O sürekli ve ebedidir.

Varlık aleminde hiçbir şey kendiliğinden bağımsız bir hayata sahip değildir. Her şeyin hayatı, ilahi nefhanın bir eseridir. Dolayısıyla her şeyde fani olma kabiliyeti kesin bir şekilde mevcuttur. Fani olmak noksan sıfatlardan biridir. Beka ise kemal sıfatlarından biridir. Neticede mutlak kemalin mutlak bir bekası vardır. Fena ise bütün varlıkların alnına ve her şeyin hayat defterine vurulmuş bir damga konumundadır.


“Her şeyin temellerini dolduran isimlerin hakkına”

Bu melekuti ve arşi sözdeki isimlerden maksat harflerden meydana gelen lafzi isimler değildir, aksine maksat bu kelimelerin delalet ettiği gerçekler, hakikatler ve örneklerdir.

Gerçek rahmet, gerçek lütuf, zati ilim, reel adalet ve fiili kudret, her şeyin temelini doldurmuş ve başka bir ifadeyle her şey Allah’ın yaratıcılık, vücuda getiriş, şekillendiriş, ilim, basiret, adalet, hikmet, rahmet ve gerçek şefkatinin tecelli ettiği yer konumundadır.

Varlıklar o gerçeklerle vücuda gelmişlerdir, onlarla dolmuşlardır, onların bereketiyle hayatını sürdürmektedirler ve de onlar sebebiyle rızık elde etmektedirler.

Bu hakikate dikkat edildiği takdirde açıkça görüldüğü gibi kelimelerden meydana gelen lafzi isimler bir takım hakikatlerdir. Bütün varlıkların tüm boyutlarında ve her şeyin kimlik ve yapısında etkili olan şey ise lafzi isimler değil, gerçek isimlerdir.

Velhasıl gerçek isimler bütün bu varlık aleminde gerçeklerin meydana gelişine aracılık etmektedirler. Masumdan nakledilen dualardan biri olan “Semat” duasında şöyle okumaktayız: “Allahım! Göklerin kapalı kapılarının açılması için kendileriyle çağırıldığın zaman gök kapılarının rahmetle açıldığı ve zorlukların kolaylaşması için kendileriyle çağırıldığın takdirde, zorlukların kolaylaştığı ve ölülerin dirilmesi için kendisi ile çağrıldığın zaman ölülerin dirildiği ve darlık ve perişanlığın ortadan kalkması için kendisiyle çağrıldığın zaman darlık ve perişanlığın ortadan kalktığı büyük, daha büyük, daha aziz ve daha seçkin ismin adına senden diliyorum ki…”

Bu duada beyan edilen işleri hayata geçiren şey “kaf”, “dal”, “ra” ve “ta” harflerinden oluşan kudret kelimesi değildir; aksine kudret hakikatidir ve kudretin bizzat kendisidir.

Herşeyin temelini dolduran isimler gerçekte Kur’an ve rivayetlerde “isimler” olarak ifade edilen mevcut gerçeklerdir. İsimler gerçeklerinin mazharlarından biri de bütün varlıklar arasında özel bir konumu bulunan ve kıyamete kadar insanlar ile Allah arasında feyiz vasıtası olan temiz imamlardır. Rahmet, hidayet, lütuf, şefkat, kerem ve Hak Teala’nın mağfireti bu yüce imamlar vasıtasıyla insanlara ulaşmakta ve amelleri bu yüce insanların velayetini tanıma sayesinde kabul görmektedir.

Büyük hikmet sahibi Feyz-i Kaşani, değerli Tefsiri Safi’de İmam Sadık’tan (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Allah’a yemin olsun ki biz güzel isimleriz. Allah kullarından hiçbir ameli, bizim marifetimiz olmaksızın kabul buyurmaz.”

O halde kelimelere teveccüh etmek, insanı hiçbir yere ulaştırmaz ve onda hiçbir gerçeği hayata geçirmez. Dolayısıyla kelimeler dünyasından geçmek ve hakikatler dergahına yaklaşmak gerekir. Varlık sayfasında görülen etkiler de gerçek isimlerdendir veya gerçeklerin bizzat kendisidir.

“Kendisiyle arşı yarattığın, kendisiyle Kürsi’yi yarattığın ve kendisiyle ruhu yarattığın isim hakkına”


“Her şeyi ihata eden ilmin hakkına.”

Huzuri ve fiili bir ilim olan, bütün varlıkların batın ve zahirini ihata eden ve milyarlarcası bir iğne ucu kadar yer kaplayan, atom da dahil her şeyin kendisine gizli ve örtülü olmadığı, atomlar, taneler, kar ve yağmur tanelerinin ve sayılarının da kendisinde hazır bulunduğu Hak Teala’nın ilmi hususunda marifetlerin büyük denizi konumunda olan Kur’an’dan sadece birkaç ayet nakletmekle iktifa ediyoruz:

“Göklerde olanları da, yerde olanları da bilir.”[108]

Hakeza: “Karada ve denizde olanı ve düşen yaprağı, da ancak O bilir.” [109]

Hakeza: “Allah, gizlediklerinizi de, açığa vurduklarınızı da bilir.”[110]

Hakeza: “Yere gireni ve oradan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O, merhametlidir, mağfiret sahibidir.”[111]

Bu ayetlerin gerçeği, beş kıtada, binlercesi göze çarpan bir tepenin yarıklarına teveccüh edildiği takdirde daha iyi anlaşılacaktır.

Şimdiye kadar zooloji bilginleri yedi yüz binden fazla böcek tesbit etmişlerdir, bu böceklerin sayısı rakamlarla beyan edilemeyecek kadar çoktur.

Havanın açık olduğu bir yaz gününde bir tepenin yarıklarında hareket halinde olan hamamböcekleri, sinekler ve kırkayaklar, bir kıtada yer alan insanların sayısından daha fazladır. Eğer aniden yeryüzünde beşer türü tümüyle yok olacak olursa yeryüzünde tümüyle yürüyen diğer hayvanlar insanın kaybolduğunu büyük bir zahmetle anlayacaklardır.[112]


“Ve her şeyi aydınlatan cemalinin nuru hakkına”

Ayet ve Rivayetlerde Nurun Anlamı

Kur’an-ı Kerim ve rivayetlerde kemaller ve değerler “nur” diye ifade edilmiştir. “Nur”dan maksat ise hidayettir.[113] “Nur” imana doğru hareket için başarı elde etme anlamındadır.”[114] “Nur” yani İslam, “nur” yani marifet, “nur” yani ilim, “nur” yani kalp aydınlığı[115] ve “nur” yani Kur’an demektir:

“Doğrusu size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitab gelmiştir.”[116]

“Nur” ilahi hükümler, ahlaki meseleler ve itikadi gerçekler anlamındadır:

“Doğrusu biz içinde hidayet ve nur olduğu halde Tevrat’ı indirdik.”[117]

Bu anlamlara teveccühen söylemek gerekirse nurdan maksat Hak Teala’nın güzel isimler, kemaller ve sıfatlar sahibi olan zatıdır. Varlıklardan her biri de kendi vücutlarıyla uyum içinde, kendi imkan, kabiliyet, kapasite ve gücü oranında bunlardan istifade etmektedir. Bu faydalanma anında maruz kaldığı zulmetten de kurtuluş elde etmektedir.

Kabiliyet sahibi insan bu çok önemli ve fevkalade konumda yokluk zulmetinden varlık nuruna, noksanlık zulmetinden kemal nuruna, cehalet zulmetinden marifet nuruna, zulüm zulmetinden adalet nuruna, küfür zulmetinden iman nuruna, dalalet zulmetinden hidayet nuruna, maddiyat zulmetinden maneviyat nuruna bürünür, hakikatte salt nur ve halis aydınlık olan Hak Teala’nın sıfat ve isimlerinin doğuşunun şafak söküşü haline gelir.

Kur’an ayetleri ve Ehl-i Beyt’in (a.s) marifetlerine teveccühen şöyle denilebilir: “Vechin nuru” kelimesinden maksat, Cevşen-i Kebir duasında bin defa yer alan kemal ve hakikatlerin bizzat kendisidir.

“Nur” kelimesinin tekil olarak kullanılmasının sebebi ise, bütün güzel isimlerin ve yüce sıfatların Hak Teala’nın zatının aynısı olduğu ve o mukaddes dergahta sıfat ve mevsuftan ibaret olan düşük bir varlığın olmadığı hasebiyledir. İlim, hikmet, adalet, rahmet, lütuf ve rahmaniyet gibi tüm sıfatlar Allah’ın bir ve yegane zatıdır.

“Nur” kelimesinin ilahi öğretilerde hidayet hakkında kullanılması fazla göze çarptığından belki de bu melekuti sözün ve arşî cümlenin anlamı şudur:

“Allah’ım! Kendisiyle bütün varlıklara hidayet ettiğin kılavuzluk ve hidayetin hakkına senden diliyorum ki…”

Velhasıl, “nur” kelimesinin sureti bütün semavi anlamları ve melekuti kavramları kapsamaktadır. Bu daha çok selim bir zevkin ve nurani bir kalbin gerekli hususlarda hangi anlamını ve kavramını kullandığına bağlıdır.


“Ey nur! Ey Kuddüs! Ey ilklerin ilki ve sonların sonu!”

Ey bütün kemaller! Ey zahirlerin zahiri! Ey salt zuhur! Ey aşikar! Ey zahir! Ey Arefe günü Arafat çölünde heyecanlı aşığın, gönül bağlamış arifin, halis kulun ve nurunun tan yeri olan Hz. Hüseyin’in (a.s) dergahına şöyle arz ettiği ziyaretçi:

“Başkaları için senin sahip olmadığın bir zuhur var mıdır ki o seni zahir kılmış olsun? Sen ne zaman gözlere görünmez oldun ki sana delalet eden bir delile ihtiyaç duyulsun? Sen ne zaman uzak kaldın ki eserlerin sana ulaştırsın?”[118]

Ey Allah’ım! Ruhumun geçici haletini bir kenara itip kendime geldiğimde ve dikkatle baktığımda şunu görmekteyim: “Varlık alemindeki celal ve cemalinin aydınlığı her şeyden daha aşikardır. O mukaddes vücud için gizlilik ve örtülü olmak söz konusu değildir ki yol üzerindeki meşaleyi elime alıp rububi dergahını araştırayım. Zira bir gerçeği yolumun kılavuzu düşündüğümde az bir düşünce neticesinde bu kılavuzu yapanın ve yol meşalesini alevlendirenin sen olduğunu derkediyorum.

Sen ne zaman ve nerede görünmez oldun ki, senin varlığına delalet eden bir delile ihtiyaç olsun? Sen ne zaman ve nerede uzak idin ki bizzat vücuda getirdiğin bu eserler bizleri sana ulaştırsın?

Ey bütün ayıplardan münezzeh olan! Ey bütün noksanlıklardan temiz olan! Ey nitelendirildiğinden daha yüce olan! Ey kemallerin bütünü! Ey salt hakikat! Ey nur! Ey Kuddüs! Mukaddes zatın için bir başlangıç olmaksızın tüm ilklerin ilki! Mübarek varlığın için bir son düşünülmeksizin ey bütün ahirlerin ahiri! Senin bir başlangıcın olmadığı halde sen her şeyi başlatansın. Şüphesiz sen ezelisin, bütün varlıklar yok olduktan sonra da hiçbir ahirin olmadığı halde ahirsin ve ebedisin.

Kavram olarak ilk ve ahir kelimeleri “her şeyin” sıfatıdır. Her şeyin bir evveli, ahiri, başlangıç ve sonucu vardır. Bu başlangıç ve sonuç senin bütün varlıklar için karar kıldığın iki hakikatin başlangıç ve sonucudur. Bunun delili de şudur: Varlıklar bir gün yok idiler ve sen onu vücuda getirdin. Varlıkların bir sonunun oluşu ise tüm varlıkların bir gün yok olacağının ve onları yok edeceğinin bir delildir. Dolayısıyla “her şey” den önce var idin ve senden önce kimse yoktu. “her şey” den sonra da varsın ve senden sonra hiçbir şey olmayacaktır.

Ey ilklerin ilki ve sonların sonu!


“Allah’ım! Benim ismet perdesini yırtan günahlarımı bağışla”

Günah

Allah’ın, Peygamberlerin ve İmamların (a.s) emirlerine aykırı olan hareketler, ameller, haletler, davranışlar, ahlak ve fiiller günah sayılmıştır. Bazı günahların şiddet ve ağırlığı o kadar büyüktür ki, o fiili yapan kimseler, Allah’a ve Peygamberine karşı savaş ilan etmiş olmaktadırlar.[119]

Dünyada insanın yaptığı günahlar, yarın sürekli olarak günahkarı çepeçevre saracak olan kıyamet ateşi olacaktır.

“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar.”[120]

Günah, yüce bir sofradan ve rahim olan Allah’ın rızkından yemek ve yüce olan Allah’ın nimetlerinden istifade etmek, ama nankörlük etmektir.

Uzun bir ömür boyu, Allah’ın nimetlerinden istifade etmek, ama nankörlük etmek büyük bir insafsızlıktır.

Tuz Yemek ve Tuz Sahibine Hürmet Göstermenin Hikayesi

Zalim ve kan dökücü bir devlet olan Abbasilerin aleyhine devrimci özgürlük hareketini başlatan Sistan bölgesinin ünlü çehresi, Yakub-i Leysi, gençliğinin ilk yıllarında sadece bir kalaycıydı. Bir müddet kalaycılık işiyle meşgul oldu. O işinden elde ettiği parayı, cömertçe yaşıtlarıyla yiyordu.

Onun cömertlik, cesaret ve özgürlükçü yapısı, korkusuz ve gayretli gençlerin etrafına toplanmasına sebep olmuştu.

Yakub-i Leysi, kalaycılık işinden el çekerek kendisine bağlanan gençlerle birlikte başka bir işe yöneldi. Sonunda o işten el çekerek arkadaşlarıyla beraber, Sistan emirinin mallarının hazinesini çalmaya koyuldu. Bu hazine, güçlü bir orduyla korunuyordu. Dolayısıyla bu hazineye ulaşabilmek hiç de kolay değildi. Sonunda, şehrin dışından hazinenin altına kadar bir kanal kazmayı ve böylece, emirin mallarına ulaşmayı ve büyük bir hızla bütün mallarını ele geçirmeyi planladılar.

Bu kanalı kazmak, altı ay sürdü. Sonunda bir gece vakti, altını oyarak hazineye girdiler. Bütün altın, gümüş, dirhem, dinar ve kıymetli cevherleri, dışarıdaki hazine muhafızlarının anlamayacağı bir şekilde çeşitli torbalara doldurdular ve o malı kazdıkları kanaldan şehrin dışına götürmeye hazırlandılar. Yakub-i Veysi, gece karanlığında cevhere benzer parlak bir şey gördü. Zifiri karanlıktan dolayı o şeyin ne olduğunu bilmeyince, diliyle o şeyin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Sonunda bir parça tuz kristali oldu. Kendisiyle gelen tüm arkadaşlarına hemen o malları bırakmalarını ve o kanal yoluyla şehrin dışına doğru hareket etmelerini emretti. Ona itaat eden gençler, eli boş bir şekilde, şehrin dışına çıktılar ve Yakub-i Leysi’ye bu işin sebebini sordular. Yakub şöyle dedi: “Bu hazineye ulaşmak için altı ay zahmet çektiğim halde bütün malları götürmem ve hazineyi ele geçirmem gerekirken, ben Sistan Emiri’nin tuzunu tattığım için, bu malları yağmalamayı insaf ve mertliğe aykırı gördüm.”

Muhafız askerler hazinenin kapısını açınca, gördükleri durum ve büyük bir ustalıkla kazılan kanal ve özellikle de altın, gümüş, dirhem ve dinarların olduğu yerde kaldığını görünce hemen olayı Sistan Emiri’ne haber verdiler. Emir, münadiye, şehir genelinde, “hazine hırsızı her kimse kendini emire tanıtsın, böylece emirin lütuf ve ihsanından nasiplenecektir” diye nida etmesini emretti.

Yakub, hiç endişeye kapılmaksızın kendisini Sistan Emiri’ne tanıttı. Böylece hazinede tuzun tadına baktığını, dolayısıyla da tuzunu yediği bir sofraya nankörlük etmenin insaf ve mertliğe yakışmadığını kendisine söyledi.

Sistan Emiri, böylesine cesur, gayretli, insaflı ve mertlik sıfatına sahip bir gencin varlığından dolayı çok sevindi ve onu Sistan ordusunun emiri olarak tayin etti. Yakub-i Leysi, oradan kemal ve yücelik yoluna koyularak, zalim Abbasi hükümetine karşı mazlumları kurtarmak için büyük bir mücadele başlattı.

Günah, insanın ruh, düşünce, fikir, batın, göğüs ve kalbini kirleten manevi bir necasettir. İnsanın Hak Teala’nın lütfünden, rahmetinden ve ilahi feyizlerinden mahrum kalmasına sebep olmaktadır.

Günah, insanı azap, horluk, rezalet ve çirkinlikle yırtmakta, dünya ve ahirette insanın sırlarının ifşa olmasını sağlamakta, insanın kulluk makamından çıkmasına neden olmakta, Hak Teala’nın insanın günahlarını örtmesinden mahrum kalmakta ve merhamet sahibi Allah’ın bağışlama ve mağfiretinden mahrum kılmaktadır.

Dinin büyükleri, Kur’an ayetleri ve Ehl-i Beyt (a.s) rivayetleri esasınca, günahları iki kısma ayırmıştır: Büyük günahlar ve küçük günahlar. İmam Sadık (a.s) da buyurduğu gibi, büyük günahlar, aziz ve celil olan Allah’ın kendilerine cehennemi farz kıldığı günahlardır.[121]

İnsan eğer büyük günahlardan sakınır, bu tehlikeli bataklığa adım atmaz, eteğini bu pisliğe bulaştırmazsa, merhamet sahibi Allah da diğer günahlarını affeder, onu rahmet ve bağışına mazhar kılar.

“Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, kötülüklerinizi örter ve sizi şerefli bir yere yerleştiririz.”[122]

Değerli Uyun-u Ahbar’ir- Rıza adlı kitapta, sekizinci İmam’dan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir: “Büyük günahlar şunlardan ibarettir: 1- Allah’ın kanını dökmeyi haram kıldığı bir insani öldürmek 2- Zina 3- Hırsızlık 4- Sarhoş edici bir şey kullanmak 5- Anne ve babaya saygısızlık etmek 6- Savaştan kaçmak 7- Yetim malını yemek 8- Ölü eti, kan, domuz eti ve üzerine Allah’tan başkasının adının anıldığı bir şeyi yemek 9- Faiz 10- Haram mal yemek 11- Kumar 12- Ölçü ve teraziyi eksik tartmak 13- İffetli birine iftirada bulunmak 14- Homoseksüellik 15- Allah’ın rahmetinden ümidini kesmek 16- Kendini Allah’ın azabından güvende görmek 17- Zalimlere yardımcı olmak 18- Zalimlere kalbi açıdan meyletmek 19- Yalan yemin 20- Hiçbir darlığı ve ihtiyacı olmaksızın insanların hakkını engellemek 21- Yalan 22- Kibir 23- İsraf 24- Savurganlık 25- Hıyanet 26- Haccı hafife almak 27- Allah’ın dostlarına savaş ilan etmek 28- Faydasız ve menfaatsiz işlerle meşgul olmak 29- Günah hususunda ısrar etmek.[123]

Günahların Kötü Etkileri

Kur’an ayetleri ve rivayetlerinden, günahın uğursuz etkileri olarak aşağıdaki başlıklar istifade edilmektedir:

Günah, iyi işleri yok etmektedir. Günah, insanı dünyevi bela ve fitnelere ve uhrevi çetin azaba duçar kılmaktadır. Günah, duanın icabet edilmesine engel teşkil etmektedir. Günah insanı şefaatçilerin şefaatinden mahrum kılmaktadır. Günah, kalbi katılaştırmakta ve karartmaktadır. Günah, imanı ortadan kaldırmaktadır. Günah, öğüdün faydalı olmasına engel teşkil etmektedir. Günah, insanı hor ve rezil kılmaktadır. Günah, insanın Hak Teala’nın rızkından mahrum olmasına neden olmaktadır. Günah, insanı ibadet ve kulluk bölgesinden uzaklaştırmaktadır. Günah, şeytanın insana galip gelmesine ortam sağlamaktadır. Günah, aile ve toplum hayatının düzenini altüst etmektedir. Günah, insanların birbirine karşı güven ve itimadını ortadan kaldırmaktadır. Günah, kalbi öldürmektedir. Günah, insanın çok zor bir şekilde can vermesine ve berzah baskısına maruz kalmasına neden olmaktadır.[124]

İmam Sadık’tan (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İnsan günah işlemediği takdirde hiçbir damarı vurulmaz, ayağı taşa çarpmaz, başına bir bela gelmez ve hastalığa yakalanmaz. İşte bu yüzden aziz ve celil olan Allah da Kur’an’da şöyle buyurmuştur[125]: “Başınıza gelen her hangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür. O, yine de çoğunu affeder.”[126]

Hakeza İmam Sadık’ın (a.s) da şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kul, bir günah işleyince, bu günah sebebiyle gece namazı kılmaktan mahrum kalır, günahın günahkar insandaki etkisi, bıçağın ette etkisinden daha çabuktur.”[127]

İmam Rıza’dan (a.s) ise şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Aziz ve celil olan Allah Peygamberlerden birine şöyle vahyetmiştir: “Bana itaat edilirse, ben razı olurum; ben razı olduğumda ise bereket veririm ve bereketimin sonu yoktur. Ama bana isyan edilirse, gazaplanırım; gazaplanınca lanet ederim ve lanetim yedi kuşağı kapsar.”[128]

Tecrübeyle de ispat edildiği üzere bazen, zalim kimsenin çocukları fakirliğe, hastalığa, acizliğe ve rızık darlığına düçar olmaktadır. Bu da Allah tarafından onlara bir rahmet ve inayettir ki onlar da babaları gibi günah ve taşkınlığa düçar olmasınlar.

Günah hususunda ısrar göstermek konusunda da Müminlerin Emiri Ali’den (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Her kula, kırk büyük günaha düçar olmasın diye kırk hürmet perdesi takdir edilmiştir. Kul, kırk büyük günah işleyince, Allah meleklere şöyle vahyeder: “Kulumu kanatlarınızla örtün.” Melekler onu kanatlarıyla örterler. Böylece o kul, bütün çirkin işleri yapar, sonunda da insanlar arasında günah işlemekle övünecek bir hale gelir. Melekler şöyle der: “Senin kulun her türlü günahı işlemektedir, biz onun yaptıklarından utanmaktayız.” Aziz ve celil olan Allah onlara şöyle vahyeder: “Kanatlarınızı ondan çekiniz.” Günahkar insanın işi buraya varınca da Ehl-i Beyt’e (a.s) düşmanlık etmeye başlar. İşte o zaman, yer ve göklerdeki hürmet perdesi yırtılır, melekler şöyle der: “Ey rabbimiz! Kulunun perdesi yırtılmıştır.” Aziz ve celil olan Allah onlara şöyle vahyeder: “Eğer Allah, ona teveccüh etmiş olsaydı, sizlere kanatlarınızı ondan çekmenizi emretmezdi.”[129]

Allah’ı anarak, kıyamete teveccüh ederek ve günahın uğursuz etkilerini bilerek gizli ve açıkta günahtan kaçan ve nefret eden iffetli ve takvalı bir insan, diri bir insandır. Ama Allah ve kıyametten gaflet eden ve günahın sonuçlarından korkmayan kirli bir günahkar kimse ise ölü bir kimsedir.[130]

Perdenin Yırtılmasına Sebep Olan Günahlar

Azamet sahibi hadis bilgini Şeyh Saduk, Meani’l  Ahbar[131] adlı kitabında, kötü etkileri olan günahlar hakkında İmam Zeyn’ül- Abidin’den (a.s) çok önemli bir rivayet nakletmiştir. Bu rivayetin bir bölümü, Kumeyl duasındaki, “Allahumme eğfir liyez zunube illeti” diye başlayan cümleleri izah etmektedir.

İnsanın perdesinin yırtılmasına sebep olan günahlar şunlardır:

1- Sarhoş edici şeyler içmek 2- Kumar oynamak 3- İnsanları güldürmek için yersiz şakalar yapmak ve faydasız işlere koyulmak 4- İnsanların ayıplarını beyan etmek 5- Günah ve kötülükle itham edilmiş kimselerle oturup kalkmak

Şarap İçmek

Hz. Musa b. Cafer, İmam Rıza ve İmam Cevad (a.s) şarap içmeyi büyük günahlardan saymışlardır.

Doğu ve batıdaki büyük bilginler de sarhoş edici içeceklerin az olsun veya çok, mutlaka beyin, mide, ciğer, kalp, böbrek, teneffüs organları, kan dolaşımı, akıl ve soy üzerinde çok zararlı etkileri olduğunu ve hatta bazen bu etkileri tedavi etmenin mümkün olmadığını ve dolayısıyla da bunları kullanan kimselerin helak olduğunu ispat etmişlerdir.

İçki şeytanı, oldukça tehlikeli bir şeytandır. Zarar verici bir düşman ve aşağılık ve necis bir varlıktır.

Kur’an-ı Kerim, sarhoş edici içecekleri necis ve pislik olarak kabul etmiş ve şeytanın işlerinden biri diye saymıştır.[132]

İçkinin faydasının, zararından çok az olduğunu beyan etmiştir.[133] Kur’an-ı Kerim, içkinin bir çok tehlikeleri ve telafisi mümkün olmayan zararları sebebiyle onu bütün insanlara haram kılmış ve bunu kullanan kimselerin de tevbe etmediği takdirde, dünyada ağır bir azaba ve ahirette de yakıcı bir ateşe düçar olacağını beyan etmiştir.

Allah Resulü (s.a.a) sarhoş edici içecekler hakkında, on kişiye lanet etmiştir:

“Ağacını bu yüzden eken, bu ağacın bakıcılığını üstlenen, üzümü veya diğer maddelerini sıkan, onu içen, içkiyi sunan, omzunda veya bineği ile bir yerden bir yere intikal ettiren, nakl eden kimseden teslim alan, satan, alan ve parasını yiyen kimselere. Yarın kıyamet günü de şarap içen kimse mahşer sahnesine geldiğinde, yüzü kara, ağzı eğri, dili dışarı sarkmış, susuzluktan feryat edecektir. Ona zinakarların irinlerinin döküldüğü kuyudan içireceklerdir.”[134]

İmam Sadık (a.s) ise şöyle buyurmuştur: “Şarap içmek, putperestliğe eşittir.”[135]

“Şarap içen kimse, kıyamette kafir olarak haşrolacaktır.”[136]

“Şarap her günahın temelidir.”[137]

Emir’el- Müminin’e (a.s) şöyle arz edildi: “Acaba siz, “Şarap, hırsızlıktan ve zinadan daha kötüdür” diye buyurdunuz mu?” Hz. Ali şöyle buyurdu: “Zina eden kimse, belki başka bir günah işlemez, ama şarap içen kimse, şarap içtiği zaman zina eder, adam öldürür, namazını terkeder.”[138]

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Her kim Allah’ın, haram oluşunu benim dilimle açıkladıktan sonra şarap içerse, kız istemeye geldiğinde ona olumlu cevap vermek doğru değildir. Şarap içen kimsenin şefaati kabul edilmez ve sözleri onaylanmaz. Onu herhangi bir emanet hususunda emin saymak olmaz. O halde her kim ona bir şey emanet verirse, onun için Allah tarafından bir garanti yoktur.”[139]

Kumar

Büyük günahlardan biri de şüphesiz kumardır.

İmam Sadık (a.s) çok önemli bir rivayetinde kumarın büyük günahlardan birine işaret etmiştir.[140] Kur’an-ı Kerim’de de kumar ve şarapla ilgili büyük günah tabiri kullanılmıştır:

“Sana içki ve kumarı sorarlar, De ki: “İkisinde hem büyük günah…”[141]

Kumar aletlerini yapmak, kumar aletlerini yapmak için ücret almak, kumar aletlerini almak veya satmak haramdır.

Büyük Şii fakihlerinden bir çoğunun fetvasına göre, hiçbir kazanma ve kaybetme olmasa dahi kumar aletleriyle oynamak şer’en caiz değildir.

Bu aletleri saklamak haramdır ve onları ortadan kaldırmak gerekir.

Kumar toplantısında oturmak ve kumarı seyretmek haramdır. Kumar toplantılarını terketmek şer’i açıdan farzdır.

İnsanları Güldürmek İçin Boş Şeyler Yapmak

Boş şeylerden maksat; onları yapan ve gören kimselere dünyevi ve uhrevi hiçbir faydası olmayan ve insanın ömrünü zayi eden işlerdir. Bu ömrün bir anı bile, milyonlarca faktörün el ele vermesiyle insanın hizmetine verilmiştir.

Şüphesiz insanın ömrünü zayi etmesi, bir tür nimete küfranda bulunmaktır. Ömür nimeti, Hak Teala’nın insana inayet buyurduğu, en faydalı ve en büyük nimetlerden biridir. Bu nimetin şükrünü eda etmek ise, insanın bütün vaktini, Allah’a ibadet, kulluk, ilim, bilgi ve Allah’ın kullarına hizmet yollarında harcamasıdır. Muhaddis-i Kummi, Menazil’ul Ahiret kitabında şöyle nakletmektedir: “İbn-i Samed adında bir şahıs, gece gündüz çoğu vaktini, kendini hesaba çekmekle geçiriyordu. Bir gün geçen ömürlerini hesapladı. Ömründen altmış yılı geride bıraktığını gördü. Bu yılların günlerini saydı. Toplam tam yirmi bir bin dokuz yüz gün ediyordu. Bunun üzerine şöyle feryat etti: “Eyvahlar olsun bana! Eğer günde sadece bir günah bile işlemiş olsam, Allah’ı yirmi bir bin dokuz yüz günahla mülakat etmiş olacağım.” Bunu dedi, kendinden geçti ve o halde de vefat etti.

İnsanların Ayıplarını Beyan Etmek

Müslüman ve müminlerin saygınlığını korumak, çok önemli bir gerçektir ve de İslam dininin özen gösterdiği önemli şeylerden biridir. Öyle ki dini öğretilerde, müminin yüz suyu ve hürmeti, kanıyla denk tutulmuştur.

Müminin Irzı ve Haysiyeti Kanı Gibidir

İnsanların yüz suyunun dökülmesiyle, itimat ve itminan binası viran olmakta, aile ve toplumun hayat düzeni bozulmakta ve Müslümanların işi altüst olmaktadır. Kamil ve kusursuz olanlar, şüphesiz sadece Peygamberler, İmamlar ve Hak Teala’nın has velileridir. Bunlar dışında herkesin, insanların gözünden gizlediği bir takım ayıpları ve kusurları vardır.

Elbette insanlar arasında bir takım hayasız ve utanmaz kimseler de vardır. Onlar ayıplarının duyurulmasından utanmaz ve bu açıdan hiçbir rahatsızlık hissetmezler. Ama insanların çoğu kendi hürmetlerini ve saygınlıklarını korumaya çalışmaktadırlar. Dolayısıyla da ayıplarının beyan edilmesini hoş görmezler. O halde, ister bedensel, ister ameli, ister ahlaki, ister sözlü, ister mali, ister dini ve ister dünyevi olsun, insanların ayıplarını dile getiren ve bu sebeple de insanların haysiyetini zedeleyen, onların alçalmasını, hor görülmesini ve saygısızlığa uğramasını sağlayan kimseler, büyük bir günaha düşmüşlerdir ve kendilerini kıyamet azabına ve dünyada rezilliğe müstahak kılmışlardır.

İmam Bakır (a.s) ve İmam Sadık’tan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir: “İnsanı küfre en yakın kılan şey, birisiyle ayıplarını ve hatalarını saymak ve bir gün bu hatalar ve sürçmeler sebebiyle kınamak için biriyle, din esası üzere kardeşlik kurmaktır.”[142]

İmam Sadık (a.s) Resulullah’tan (s.a.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Ey diliyle müslüman olduğunu söyleyen, ama kalbine iman ulaşmamış kimseler! Müslümanları kınamayınız, onların ayıplarını araştırmayınız. Zira her kim onların ayıplarını araştırırsa, Allah da onun ayıplarını araştırır. Allah her kimin ayıplarını araştırırsa, evinde olsa bile onu rüsva eder.”[143]

Günahla İtham Edilen Kimselerle Oturup Kalkmak

İnsanın oturup kalktığı arkadaşından etkilenmesi, diğer işlerden etkilenmesinden daha çoktur. Arkadaştan etkilenme gücü, insan vücudunda diğer her şeyden etkilenmesinden daha çoktur. Bu yüzden de Kur’an-ı Kerim’deki ayetler ve Ehl-i Beyt (a.s) rivayetleri, dost ve arkadaş seçimi hususunda insana, özellikle de iman ehli kimselere çok önemli kılavuzlukta bulunmaktadırlar.

Bu gerçeklerin tefsir ve yorumu ile ayet ve rivayetlerin beyanı, şüphesiz ayrı bir kitap yazmayı gerektirmektedir. Ne mutlu ki İslami ilimlerin bilginleri de bu konuda çok önemli kitaplar yazmışlardır.

Kur’an ve rivayetler insanları, küfür, şirk, fısk, fücur ehli kimselerle oturup kalkmaktan, Yahudi ve Hıristiyanlarla dost olmaktan, hatta günah ve suç ile itham edilmiş kimselerle arkadaşlık etmekten sakındırmıştır, ta ki onların kültürü, ahlakı, tavırları, şeytani inançları, insan üzerinde olumsuz etkiler yaratmasın ve insanı Hakk’ın rahmetinden mahrum bir hale getirmesin.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Müminin, Allah’a isyan edilen, ama onu değiştirmeye gücünün yetmediği bir toplulukta oturması doğru değildir.”[144]

Ebu Haşim Ca’feri, şöyle diyor: “İmam Rıza (a.s) bana şöyle buyurdu: “Neden seni Abdurrahman b. Yakub’un yanında görmekteyim?” Ebu Haşim şöyle arzetti: “O benim dayımdır.” İmam şöyle buyurdu: “O Allah hakkında, kabul edilmez ve uygunsuz sözler söylemektedir. Onun bu sözleri Kur’an ayetlerine ve Ehl-i Beyt öğretilerine ters düşmektedir. O, Allah’ı eşya suretinde ve eşyanın nitelikleriyle nitelendirmektedir. Dolayısıyla ya onunla arkadaş olup bizi terk et, ya da bizimle oturup kalk ve onu terk et.” Ben şöyle arzettim: “O istediği şeyi söylesin. Bana ne zararı var? Ben onun söylediği şeyleri söylemedikten sonra benim boynumda bir sorumluluk yoktur.” İmam şöyle buyurdu: “Bir azabın nazil olmasından ve o azabın her ikinizi de kuşatmasından korkmuyor musun? Kendisi, Hz. Musa’nın (a.s) dostlarından olan, ama babası Firavun’un taraftarlarından olan bir kimsenin hikayesini işitmedin mi? Firavun’un ordusu, denizin kenarında, Musa ve ashabına yetişince, o kimse Musa’dan ayrıldı ve babasına nasihat etmeye ve onu Musa ve ashabına katmaya çalıştı. Babası, kendi batıl yolu üzere, Firavun taraftarlarının peşine düşmüştü. Bu genç ise babasıyla dini hakkında, mücadele ediyordu. Sonunda her ikisi de denizin kenarına geldiler ve birlikte boğuldular. Hz. Musa’ya (a.s) haber iletilince şöyle buyurdu: “O, Allah’ın rahmetindedir, ama azap nazil olunca, günahkarın yakınında olan kimse de savunulmaz.”[145]

Müminlerin Emiri Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kim Allah’a ve ahiret gününe iman etmişse, şek ve şüphe yerlerine oturmamalıdır.”[146]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her kim, Allah’ın velilerine söven kimsenin yanına oturursa, şüphesiz Allah-u Teala’ya isyan etmiştir.”[147]

Mesih (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dostluğunuzu, günah ehline kin duyarak aşikar kılınız ve onlardan uzak durarak Allah’a yakın olunuz. Onlara sinirlenerek Allah’ın hoşnutluğunu dileyiniz.” Kendisine şöyle denildi: “Ey Allah’ın Ruhu! Kimlerle oturup kalkalım?” Hz. Mesih şöyle buyurdu: “Gördüğünüzde sizlere Allah’ı hatırlatan, sözleri ilminizi arttıran ve amelleri, sizleri ahirete teşvik eden kimselerle.”[148]

Evet! Takva, iffet, sakınma, züht, sadakat, doğruluk, ibadet ve hizmet gibi, insanla Allah’ın gazap, öfke, azap ve belasına engel olan bir takım perdeler, insanın içki içme, kumar oynama, boş işlerle uğraşma, insanların ayıplarını açıklama, itham edilen kimselerle oturup kalkma günahlarından sakındığı takdirde yerinde durmakta ve yırtılmamaktadır. Ama eğer insan, nefsin aldatmasına, zahiri ve batıni şeytanların vesvesesine kapılır, bu günahlara bulaşırsa, kendi eliyle o perdeleri, örtüleri ve engelleri yırtmış olur. Dolayısıyla da bela, musibet, horluk ve azabın kendi üzerine inişine ortam sağlar.

 “Her kim bu derde mübtela değilse,

Bir nefesi her iki alemde etkili değil.

Her kimin kalbi basiret elde etmezse,

Onun gözü görüşmeye mahrem değil.

Her kim bu gerçekten nasiplenmezse,

Sıfat dışında duvarın sureti değil.

Ey kalp! Eğer aşkın sırrından laf ediyorsan,

Senin yerin ateş ve dar ağacından başkası değil.

Gülistana layık olan kimseye,

Şahın haremi layık değil.

Zan perdesini yak ve bil ki,

İki alemde daha iyi iş mevcut değil.”[149]


“Allah’ım! İntikam ve ceza indiren günahlarımı bağışla.”

İntikam ve Cezaların Nazil Olmasına Neden Olan Günahlar

İmam Seccad’dan (a.s) nakledilen çok önemli bir rivayette azapların inmesine sebep olan dokuz günaha şöyle işaret edilmiştir: 1- Taşkınlık 2- İnsanların hakkına tecavüz 3- Allah’ın kullarıyla alay etmek 4- Ahdini bozmak 5- Açıkça günah işlemek 6- Çok yalan söylemek ve yalanı yaygınlaştırmak 7- Allah’ın hükümlerinin aksine hüküm vermek 8- Zekat vermekten sakınmak 9- Ölçü ve tartıyı eksik tutmak[150]

Bağiy (Taşkınlık)

“Bağiy” kelimesi, lügatte Hakk’ın emrinden yüz çevirmek, ilahi sınırları çiğnemek, insanların hakkına saldırmak, fesat, günah, kirlilik ve zina anlamına gelmektedir. Kur’an ayetleri ve rivayetlerinde bu kelime bütün bu anlamlarda kullanılmıştır.

“Karun, Mûsa’nın kavmindendi; ama onlara karşı azdı”[151]

“Eğer Allah, rızkı kullarının hepsine bol bol verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi.”[152]

“Ey Harun’un kız kardeşi! Baban kötü bir kimse değildi, annen de iffetsiz değildi.”[153]

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Sevap elde etme açısından en hızlı hayır, iyilik etmektir ve ceza açısından en hızlı kötülük ise taşkınlıktır.”[154]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Müminde altı sıfat olmaz: Acizlik, cimrilik, inatçılık, yalan, haset ve taşkınlık.”[155]

İnsanların Hakkına Tecavüz Etmek

Merhamet sahibi olan Allah insanlar için birbirine karşı bir takım haklar takdir etmiştir ve bu hakların edası gereklidir. İnsanların haklarına tecavüzde bulunmak günah, suç ve bazen de cezayı gerektiren bir şeydir.

Anne ve babanın çocuk üzerindeki hakları, çocuğun anne baba üzerindeki hakları, akrabaların birbirine karşı hakları, komşunun komşuya karşı hakları, insanların devlet üzerindeki hakları, devletin insanlar üzerindeki hakları, erkeğin kadın üzerindeki hakkı, kadının erkek üzerindeki hakkı, eli altındaki kimselerin nimet ve servet sahipleri üzerindeki hakları, fakirin zenginin üzerindeki hakkı ve diğer haklar, Kur’an-ı Kerim ve rivayetlerde açık bir şekilde beyan edilmiştir.

Hakları beyan eden en kamil ve en güzel kitap, şüphesiz ki İmam Zeyn’ül- Abidin’in (a.s) hukuk risalesidir. İnsan bu risaleye müracaat ettiği takdirde, haklar hususunda kamil ve kapsamlı bir bilgi elde etmektedir ve bu bilgiyi ettikten sonra da kendisini bu hakları eda etme hususunda sorumlu kabul etmektedir.

Bu haklardan herhangi birine tecavüzde bulunmak, apaçık bir günah ve kesin bir suçtur. Telafi edilmediği takdirde de kesin bir cezası vardır.

Allah’ın Kullarını Alaya Almak

İnsanlar kıyafeti, şekli, fakirliği, dindarlığı, imanı, işi gücü veya konumu sebebiyle alaya almak, büyük bir günah ve suçtur. Hem dünyada ve hem de ahirette cezası olan bir hatadır.

İnsanları alaya almak hakikatte onların şahsiyetini küçümsemek ve onları hor saymaktır. Kur’an-ı Kerim insanları alaya alanları, münafık, zalim ve fesat ehli olarak saymaktadır ve de elim bir azaba müstahak olduklarını bildirmektedir.[156]

Allah Resulü (s.a.a) de şöyle buyurmuştur: “Allah Tebareke ve Teala şöyle buyurmuştur: “Her kim benim bir dostuma ihanette bulunacak olursa, şüphesiz benimle savaşmak için pusuya yatmış demektir.”[157]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet koptuğu zaman bir münadi şöyle nida eder: “Benim dostlarımdan yüz çevirenler nerededir?” Böylece yüzlerinde et olmayan bir grup ayağa kalkarlar. O zaman şöyle denir: “Bunlar iman ehline eziyet eden, onlarla düşmanlığa kalkışan, onlara karşı inat eden, onları kabalık ve şiddetle dinlerinde kınayan kimselerdir.” Daha sonra da onların cehenneme atılması emredilir.”

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz mümin kulumu hor sayan kimse, şüphesiz benimle savaşa kalkışmıştır.”[158]

Evet! İnsanları alaya almak, hakikatte onları küçümsemektir. Onlara eziyet etmektir ve onları horlamaktır.

Kur’an-ı Kerim, kadın ve erkekleri, birbirlerine alay etmekten sakındırmıştır. Bu çirkin işlerinden el çekmeyen alaycıları ise zalimler olarak nitelendirmiştir.[159]

Ahdi Bozmak

Ahitleşmek ve ahdine vefa göstermek, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinde ve Ehl-i Beyt (a.s) rivayetlerinde, büyük önem verilen insani ve ahlaki iki gerçektir. Ahdi bozmak ise günah ve suç sayılmıştır.

Ahitleşmek ve ahdine vefa göstermek meselesi, hem Allah ile yapılan ahitleri, hem Peygamber ile yapılan sözleşmeleri, hem de İmamlar ve diğer insanlarla yapılan sözleşmeleri kapsamaktadır. İbadet, insanlara hizmet, kazanç ve ticaret veya diğer doğru işlerde yapılan her türlü olumlu ahde vefa göstermek, şer’i ve ahlaki bir farzdır. Ahdi bozmak bazen haramdır ve de ilahi cezayı gerektirmektedir.

“Ahitleştiğiniz zaman Allah’ın ahdini yerine getirin.”[160]

“Onlar Allah’la yapılan sözleşmeyi kabulden sonra bozarlar. Allah’ın birleştirilmesini buyurduğu şeyi ayırırlar ve yeryüzünde fesat çıkarırlar; hüsrana uğrayanlar işte onlardır.”[161]

“Ahdi de yerine getirin, doğrusu verilen ahitte sorumluluk vardır.”[162]

“Ey iman edenler! Akitleri yerine getirin.”[163]

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Namaz kılan, oruç tutan ve kendini müslüman kabul eden, ama kendisine güvenildiğinde hıyanet eden, konuştuğunda yalan söyleyen ve söz verdiğinde sözünde durmayan bu üç sıfatı kendinde barındıran kimse münafık sayılır.”[164]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her kim insanlara karşı davranışlarında zulmetmezse, onlarla konuşurken yalan atmazsa ve verdiği sözü çiğnemezse, mürüvveti kamil, gıybeti haram, adaleti aşikar bir kimsedir ve bu kimseyi, dini kardeş kabul etmek gerekir.”[165]

Açıkça Günah İşlemek

Kur’an-ı Kerim, insanları çirkin işlere, gizli ve açık günahlara yaklaşmaktan sakındırmıştır.[166]

Apaçık günah ve kötülük, günahkar kimsenin tam bir hayasızlık içinde olduğunun ve de kanun ve İslami toplum atmosferine saygısızlık gösterdiğinin delilidir.

İslam, toplum atmosferinin kirlenmesini hiçbir şekilde beğenmemektedir. İslam ümmetinin hayat alanını kirletenler için şer’i cezalar tayin etmiştir.

Mümin, şefkatli ve bilinçli halkın, özellikle de İslami hükümet yöneticilerinin, kötülerin kötülüğünü, günahkarların isyanını, hayasız insanların hatalarını mümkün olan her şekliyle önlemeye çalışmaları farzdır. Böylece günahın tehlikeli mikropları, insanlara bulaşmayacak, özellikle de genç nesli, kızları ve erkek çocukları kirletmeyecektir.

İyiliği emretmenin ve kötülükten sakındırmanın farz oluşu, fesadı kökten temizlemek, kirlilikleri gidermek ve toplumu günah bataklığına saplamaktan kurtarmak içindir.

Eğer ev ve okul gibi terbiye merkezleri, genç nesilde her türlü haya sıfatını geliştirecek ve onlarda sabit bir sıfat haline dönüştürecek olursa, insanın batını ve zahiri fuhuşa ve kötülüğe bulaşmaktan temizlenmiş olacaktır.

Haya, Allah’a teveccüh ve günahların sonucunu düşünmek, insanı her türlü günah ve bozukluktan alı koyan en yüce etkendir.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Haya imandandır ve iman da cennettedir.”[167]

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah’tan haya ediniz, hayanın hakkına riayette bulununuz.” Şöyle denildi: “Ey Allah’ın Resulü! Bunu nasıl yapalım?” Peygamber şöyle buyurdu: “Sizden biri sabahlayınca eceli ve ölümü iki gözünün önüne dikilsin; . başını ve başında bulunan göz, kulak ve dilini haramdan korusun; karnını ve topladığı yiyecekleri haramdan korusun; kabrini ve kabirde bedeninin çürümesini hatırlasın. Ahireti isteyen kimse dünya hayatının aldatıcı ziynet ve süsünü terk eder.”[168]

Bir şahıs Allah Resulüne (s.a.a) şöyle arzetti: “Bana tavsiyede bulun.” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Kavminin salih kimselerinden haya ettiğin gibi Allah’tan da haya et.”[169]

İmanlı Bir Kadının Şiddetli Hayası ve Korkusu

İmam Seccad (a.s) şöyle buyurmuştur: “Bir şahıs ailesiyle birlikte, deniz yoluyla yolculuk ediyordu. Onların gemisi denizin ortasında battı ve gemide olan yolculardan o şahsın hanımı dışında hiç kurtulanı olmadı. Bu kadın, bir tahta parçasına tutunarak, o denizin yakınlarındaki adaların birine sığındı. O adada eşkıya bir şahıs vardı. Allah’ın bütün hürmet perdelerini yırtmış biriydi. Aniden o kadının yanına geldiğini fark edince başını kaldırıp ona baktı ve şöyle dedi: “Sen insan mısın yoksa cin misin?” Kadın, “insanım” dedi.

Böylece adam hiç konuşmadan eşiyle oturur gibi onun karşısında oturdu ve onunla cinsel ilişkiye girmek istedi. Ama kadın titremeye başladı ve perişan bir hale geldi. Bu eşkıya ona şöyle dedi: “Neden böyle rahatsız oldun?”

Kadın eliyle göğe işaret ederek şöyle dedi: “O’ndan korkuyorum.” Adam şöyle dedi: “Daha önce böyle bir şey yaptın mı?”

Kadın, “Allah’ın izzetine yemin olsun ki hayır” dedi.

O şahıs şöyle dedi: “Sen hiçbir bir şey yapmadığın halde Allah’tan korkuyorsun, ben ise seni bu işe zorluyorum. Allah’a yemin olsun ki ben perişan olmaya ve Allah’tan korkmaya senden daha layığım.”

Daha sonra bir şey yapmadan ayağa kalktı, ailesine doğru yola koyuldu. Evine dönerken sürekli tövbe etmeyi ve yaptığı işlerden dönmeyi düşünüyordu.

Bir gün yol esnasında bir Rahib’e rastladı. Tepedeki kızgın güneş başlarına vuruyordu. Rahip gence şöyle dedi: “Dua et de Allah bizler için başımıza gölge göndersin ve güneş bizi böylesine yakmasın.” O genç şöyle dedi: “Ben kendim için Allah nezdinde iyi bir şey göremiyorum. Dolayısıyla da O’ndan bir şey istemeye cesaretim yoktur.”

Rahip şöyle dedi: “O halde ben dua ediyorum, sen de amin de.”

O da: “Evet” iyidir dedi.

Rahip dua etti, o genç de amin dedi. Çok geçmeden onların başına bir bulut gölge saldı. Her ikisi de günün bir bölümünde bu bulutun altında yola koyuldular ve bir yol kavşağına geldiler. Genç bir tarafa, rahip ise bir taraf yöneldi. O bulut, gençle birlikte hareket etti. Rahip şöyle dedi: “Sen benden daha iyisin, dua senin için müstecap oldu benim için değil. Bana kendi durumunu söyle.”

O genç adam, bu kadınla olan hikayesini anlattı.

Rahip şöyle dedi: “Allah’tan korktuğun için geçmişin bağışlanmıştır. Şimdi gelecekte de bu hal üzere olmaya dikkat et.”[170]

Çok Yalan Söylemek

Allah Resulü, İmam Sadık ve İmam Rıza (a.s) yalan söylemeyi büyük günahlardan, hatta büyük günahların en büyüklerinden saymışlardır.[171]

Yalanın en çirkin mertebesi ise, Allah’a, peygamberlere, imamlara ve semavi kitaplara yalan isnat ederek, insanlardan bir çoğunun sapmasına neden olmaktır.

Küfür ve şirk önderleri, tarih boyunca yalan atarak, yalanlarını ilim ve felsefe adı altında ortaya koyarak insanlardan bir çoğunu hak dine yönelmekten, Peygamberlere iman etmekten ve ahiret gününe yakin etmekten alı koymuşlardır.

Bu hilekar şeytanlar, din öğreten vesveseciler, hakikatten uzak konuları ve ilgisiz işleri uydurarak, insanların bir çoğunun, hidayet ve doğru yola girmesine engel olmuşlardır.

Bunlar yalan söyleyerek, her batıl konuyu insanların gözünde hak olarak göstermiş ve her hakkı da insanların gözünden düşürmüşlerdir.

Bunlar tarih boyunca semavi kitapları inkara yeltenmişlerdir. Bu kitapların Hak Teala’nın mukaddes dergahından beşerin hidayeti için indiğini inkar etmişlerdir. Bu semavi ayetler karşısında mümkün olan her yolla direnmiş, insanların kulağına Allah tarafından hiçbir şeyin inmediğini fısıldamışlardır.[172]

Bunlar insanları, Hakk’ın hidayet feyzinden mahrum bırakmak, dünya ve ahiret saadetinden uzak düşürmek için bütün ilahi peygamberlere iftirada bulunmuşlardır. O gerçek doğru söyleyen kimseleri yalancı saymışlardır. Dirayet ve akıl sahiplerini sihirbaz ve cadı olarak adlandırmışlardır. Ruh esenliği açısından bütün insanlar arasında eşsiz olan bu yüce çehreleri delilik ve cinnetle itham etmişlerdir.

Bunlar her türlü tehlikeli yalanlara sarılmaktadırlar. Kirli ve cinayetkar elleriyle hakikatlerin kavramlarını ve anlamlarını tahrife yeltenmişlerdir. Hatta Tevrat ve İncil’in kelime ve cümlelerini bile haince tahrif etmişlerdir. O hidayet kitaplarını şirk, küfür ve sapıklık haline getirmişlerdir. Eğer güçleri yetecek olsaydı ve de varlık aleminin mutlak koruyucusu olan Hak Teala’nın koruması olmasaydı, Kur’an’ın zahirini de diğer semavi kitaplar gibi tahrif edeceklerdi. Onlar, insanları saptırmak için ayetlerin anlamlarını tahrif etmek hususunda haya etmemişler, bu işin tehlikeli sonuçlarından korkmamışlar, kıyamette Allah’ın acı azabından ürkmemişlerdir.

Bunlar, Sakife hükümetinin zalimane temellerini sağlamlaştırmak, Ümeyye oğullarını ve Abbas oğullarını insanların sırtına bindirmek, insanları hak yoldan uzaklaştırmak, Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beytini evine kapatmak, insanları Peygamberin gerçek halifesi olan İmamların ilim ve öğretilerinden mahrum kılmak için büyük bir hadis uydurma fabrikasını kurdular. Ümeyye oğullarının ve Abbas oğullarının altın ve gücü vesilesiyle İslam kültürü adına yaklaşık bir milyon uydurma hadis ve rivayeti, büyük İslam Peygamberine (s.a.a) isnat ettiler. Bu konuda kitaplar yazarak ümmete sundular. Eğer İmamlar’ın, özellikle de İmam Sadık’ın ve İmam Bakır’ın (a.s) ilmi kıyamları olmasaydı ve Ehl-i Beyt (a.s) mektebinde yetişenler özellikle de alim, fakih, usul alimleri ve Şii filozofların günümüze kadar çektikleri zahmetler olmasaydı, Şia da mecburen, Abbas oğulları ve Ümeyye oğulları ekolünün hilekarlarının uydurduğu bazı hadisleri kabul etmek zorunda kalırlardı.

Ama masum İmamlar (a.s) vesilesiyle, ashaba, alimlere ve fakihlere verilen hak ve batılı ayırma vesilesi, Allah Resulüne (s.a.a) isnat edilen yalanları kabul etmelerini engelledi ve neticede de Muhammedi halis İslam, İmamlar (a.s) vesilesiyle ve Şii alimlerinin değerli zahmetleriyle, hainlerin ve hadis uyduranların tahrifinden korunmuş oldu. Böylece kıyamete kadar Allah’ın insanlar üzerindeki hücceti tamamlanmıştır. Hiç kimse mahşer günü Muhammedi halis İslam dininden uzak kalma hususunda bir özür bulamayacaktır. Her türlü elbise altına giren bu yalancı hainler, bu son iki yüz yılda Asya’da, Avrupa’da ve Amerika’da farklı ilim dallarında ve siyaset pazarında, maddi ve manevi sahnelerde okyanuslar dolu yalan söylediler. Aklın kabul gördüğü bir renge bürünerek, bunları bütün toplumlara yutturdular. Bu yolla, milyarlarca insanı, ilmi medreselerde, siyasi işlerde, maddi boyutlarda, tüketim pazarında, haktan uzaklaştırma hususunda kandırdılar. Yalan sözler söyleyerek, gençlerin beğendiği bir renge büründürerek, “Din milletlerin afyonudur, insana layık olan hükümet, çağdaş ve çoğunluğa dayalı hükümettir. İlim anahtarı, sorunları çözmektedir. Allah’ın kullar üzerindeki hükümeti olan salihlerin hükümeti yerine demokrasi ve özgürlük, insanların insanlara hükmetmesi, liberalist, medeni toplum” sözleriyle milyarlarca insanı komünist, laik ve dinsiz kılmışlardır. Geriye kalan kimseleri de hayret ve şaşkınlığa düşürmüşlerdir.

Özetle insanların çoğunu, hak ve hakikatten uzak kılmış, gerçek müminleri bütün ülkelerde yırtıcı hayvanlar arasında kalan mazluma koyunlar gibi belaya düçar kılmışlardır. Müminleri, imani ve ahlaki tüm alanlarda alaya almışlar, yeryüzünü bütün boyutlarıyla fesat, helak, aldatma ve zorbalığa maruz kılmışlardır.

Ey değerli okuyucular! Hak ve hakikat kitabı, bir nur, hidayet, şifa ve sağlam kitap olan Kur’an-ı Kerim’in varlığının derinliklerinden şöyle feryat etmesine hak veriniz: “Allah’ın lânetinin yalancılara olmasını dileyelim.””[173]

Hakeza Kur’an-ı Kerim, haklı olarak şöyle feryat etmektedir: “Allah şüphesiz yalancı ve kafir kimseyi doğru yola eriştirmez.”[174]

Sizler, İslam Peygamberi’nin ve temiz Ehl-i Beyti’nin küçük veya büyük, maddi veya manevi birçok alanda yalan söylemek hususunda, aşağıdaki satırlarda yer alan bir çok önemli rivayetleri insanlara sunmak hususunda, onlara hak veriniz:

“Sizlere günahların en büyüğünü haber vermeyeyim mi?” Ashap şöyle arz etti: “Evet haber ver ey Allah’ın Resulü!” Allah Resulü şöyle buyurdu: “Allah’a şirk koşmak, anne ve anne ve babaya karşı çıkmak.”

Peygamber (s.a.a) bu sözü söylerken yaslanmıştı. Daha sonra oturdu ve şöyle buyurdu: “Biliniz ki yalan söylemek…”[175]

Hakeza Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Sözlerin en kötüsü, yalan sözdür.”[176]

Hakeza Allah Resulü’nden (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “İnsanlardan mürüvveti en az olan kimse, yalan söyleyen kimsedir.”[177]

Birisi Allah Resulü’ne (s.a.a) şöyle arz etti: “Mümin korkar mı?” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Evet!” O şahıs, “Cimri olur mu?” diye arz edince de Peygamber, “Evet” dedi. O şahıs, “Yalan söyler mi?” diye arz edince Peygamber (s.a.a), “Asla!”diye buyurdu.[178]

Müminlerin Emiri Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “İnsan, şaka veya ciddi yalanı terk etmedikçe, imanın tadını alamaz.”

Hakeza Müminlerin Emiri Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Yalandan daha çirkin bir şey yoktur.”[179]

Hakeza, Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Doğruluk emanettir, yalan ise hıyanettir.”[180]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Aziz ve celil olan Allah kötüler için, bir takım kilitler karar kılmıştır. Bu kilitlerin anahtarları, şaraptır. Şaraptan daha kötüsü ise yalandır.”[181]

Hz. Musa (a.s) Allah’a şöyle arzetti: “Kullarından hangisi amel açısından daha iyidir?” Allah (c.c) şöyle buyurdu: “Dili yalan söylemeyen, kalbi haktan sapmayan ve zina etmeyen kimse.”[182]

Dini öğretilerde şöyle yer almıştır: “Yalan söyleyen kimse fasıktır, yalan söyleyen kimse meleklerin lanetine maruzdur. Yalan söyleyen kimsenin ağzı kötü kokar, yalancı kimse imansızdır, yalancı kimse Allah’ın lanet, gazap ve kahrına uğrar. Yalan söyleyen kimse, kara yüzlüdür. Yalan söyleyen kimse facirdir, yalan söyleyen kimse münafıktır, yalan söylemek en büyük günahlardandır. Yalan söyleyen kimse, dostluğa ve arkadaşlığa layık değildir. Yalan söyleyen kimse, Hak Teala’nın hidayetinden mahrumdur. Yalan söyleyen kimse, zahir açısından insandır, ama batını ise eti yenmeyen hayvan gibidir.

Allah’ın Hükümlerinin Aksine Hüküm Vermek

Azabın inmesine sebep olan günahlardan biri de hakim olan kimsenin dava konusu olan dosya hakkında Allah’ın hükümlerine aykırı hüküm vermesidir.

Hakim olan kimse, eğer Allah’ın hükümlerini bilir ve verdiği hükmünde Allah’ın hükmünü reddederse, kendi nezdinden veya şer’i olmayan hükümetlerin çıkarmış olduğu kanunlar esasınca hüküm verecek olursa, Kur’an-ı Kerim’in buyurduğu esasınca[183] kafir, zalim ve fasıktır. Kafirdir; çünkü Allah’ın hükmünü reddetmiştir. Zalimdir; çünkü kendi hükmüyle hak sahibini hakkından mahrum kılmıştır. Fasıktır, çünkü adil olmayan hükmüyle iman ve insanlık çerçevesinden dışarı çıkmıştır.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her kim iki dirhem hakkında Allah’ın hükmüne aykırı bir hüküm verirse, yüce Allah’a karşı kafir olmuştur.”[184]

Zekat Vermekten Sakınmak

Tahıl ürünlerinde, dört ayaklı hayvanlarda, altın ve gümüşte Kur’an ayetleri ve rivayetler esasınca zekat vermek farzdır. Zekat vermeyi terk etmek ise, ağır günahlardan biridir ve de Allah’ın gazabına neden olmaktadır.

Namazla ilgili ayetlerin çoğunda, hemen ardından zekata işaret edilmiştir. Namaz hükmünden sonra zekatın beyan edilmesi de bu gerçeğin değerinin ve öneminin açık bir delilidir. Zekatı inkar ederek ve Hak Teala’nın hükmünü reddederek ödemekten sakınmak, Ehl-i Beyt (a.s) rivayetleri esasınca, tıpkı namazı ve haccı terk eden kimse gibi kafirdir.

İmam Sadık (a.s) çok önemli ve dikkate değer bir hadisinde zekatın felsefesine işaret ederek şöyle buyurmuştur: “Zekat, zenginleri denemek ve fakirlerin ihtiyacını gidermek için farz olmuştur. Eğer insanlar malının zekatını ödeyecek olsalardı, muhtaç ve fakir bir müslüman bulunmazdı. Böylece Allah’ın kendisine takdir ettiği hak sebebiyle ihtiyaçsız hale gelirdi. İnsanlar sadece zenginlerin günahkarlıkları ve farz haklarını kendilerine vermemeleri sebebiyle fakir, yoksul, aç ve çıplak kalmaktadırlar. Dolayısıyla da Allah’ın servetindeki hakkını yoksula vermeyen kimseyi rahmetinden mahrum kılması bir haktır. Allah’a yemin olsun ki çölde ve denizde zayi olan her mal, zekatının verilmemesi sebebiyledir.”[185]

Fatımat’uz- Zehra (a.s) Peygamber’in (s.a.a) mescidindeki hikmet dolu ve eşsiz konuşmasında, zamanın hükümetini, Kur’an ayetleri ve Peygamberin sünneti esasınca yargılarken halka şöyle buyurmuştur: “Allah, sizleri şirkin pisliğinden temizlemek için imanı farz kılmıştır; namazı kibir hastalığından kurtarmak için farz kılmıştır; zekatı ise cimrilik pisliğinden temizlemek için farz kılmıştır.”[186]

İmam Rıza (a.s) ise hizmetçisine şöyle buyurdu: “Bu gün Allah yolunda bir şey verdin mi?” O, “Allah’a yemin olsun ki hayır” deyince İmam şöyle buyurmuştur: “O halde, Allah bize neden dolayı mükafat versin?”[187]

Ölçü ve Tartıyı Eksik Tutmak

Eksik satmak, müşterinin malını eksik tartmak, ölçü ve tartıyı eksik tutmak, tartarken malı eksik tartmak, bütün bunlar, Kur’an ayetleri ve Ehl-i Beyt (a.s) rivayetleri esasınca haramdır ve büyük günahlardan sayılmıştır. Kur’an’ın 114 suresinden biri bu konuya özgü kılınmıştır ve bu surenin ilk ayetlerinde bu büyük günaha, ağır hıyanete ve bu işin azabına işaret edilmiştir:

“nsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimselerin, vay haline! Bunlar, büyük bir günde tekrar dirileceklerini sanmıyorlar mı? O gün insanlar âlemlerin Rabbinin huzurunda dururlar. Allah’ın buyruğundan dışarı çıkanların yazısı, muhakkak “Siccin” adlı defterdedir.” [188]

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Her kim, ölçü ve tartıda hıyanet ederse, yarın kıyamet günü cehennemin derinliklerine atılır, ateşten iki dağ arasına yerleştirilir ve ona şöyle denir: “Bu dağları tart.” O sürekli bu işle meşgul olur.”[189]

Değerli Minha’us- Sadıkin adlı tefsirde Mutaffifin suresinin ayetlerinin açıklamasında, Allah Resulünden (s.a.a) çok önemli bir rivayet nakledilmiştir. Bu rivayetlerin birinde Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Beş şey, beş şey karşılığındadır.”

Şöyle denildi: “Ey Allah’ın Resulü! Onlar nedir?” Peygamber (s.a.a) buyurdu: “Bir topluluk ahdini bozunca, Allah, düşmanlarını onlara üstün kıldı. Çirkin zina işi onlarda ortaya çıkınca, onlar arasında ölüm yaygınlaştı, Allah’ın hükmüne aykırı hüküm ve yalan ortaya çıkınca da onlarda fakirlik ve yoksulluk ortaya çıktı. Zekat vermeyince de onlara yağmur yağdırılmadı, tartıyı eksik tutunca da bitkiler, onlardan esirgendi ve büyük bir kuraklık belasına düçar oldular.”


“Ey Allah’ım! Nimetleri değiştiren günahlarımı bağışla.”

Nimetlerin Değişmesine Neden Olan Günahlar

Nimetlerin değişmesine ve onların yerine belaların, musibetlerin, müşkülatların, zorlukların, azapların ve cezaların geçmesine neden olan günahlar, İmam Seccad’ın (a.s) buyurduğu üzere beş günahtır: 1- İnsanlara zulmetmek 2- Hayra alışma ruhunu kaybetmek 3- İyilikten uzak durmak 4- Nimete küfranda bulunmak 5- Şükrü terk etmek.

İnsanlara Zulmetmek

İnsanlara zulmetmek, oldukça çirkin bir günah, ağır bir suç ve şeytani bir iştir. Zulüm bir darı tanesi kadar bile olsa çirkindir ve şüphesiz bu zulüm miktarınca kıyamette insan hesaba çekilecektir.

“Hardal tanesi kadar olsa bile yapılanı ortaya koyarız. Hesap gören olarak biz yeteriz.”[190]

Hayrı Adet Etme Alışkanlığını Kaybetmek

Hak Teala’nın yardımıyla insanda ortaya çıkan ve bu sebeple de insanın yüzüne ilahi rahmet kapılarının açıldığı bütün olumlu ve hayır işlerindeki adet ve ruh haletleri, insanı bütün vücuduyla koruması gereken değerli nimetlerdendir. İnsan tüm vücuduyla onları korumalı ve vesvesecilerin, şeytanların ve yağmaların bu ilahi nimeti insanın elinden almaması için çok dikkatli davranmalıdır.

Marifet elde etmeye adet etmek, tevazu, sabır ve tahammül haleti, Hak Teala’nın kullarına hizmete adet etmek ve bu tür ruh haletleri, bir takım tehlikelerle karşı karşıyadır ve insan sürekli bu tehlikelerden korunma hususunda dikkat etmelidir. İnsan eğer, olumlu adetler karşısında gevşeklik gösterecek, bu adetlerin zayıflaması karşısında lakayt davranacak olursa, sonunda bu büyük nimet, insanın elinden çıkacaktır. Böylece de günah ve suç işlemiş olacaktır. Dolayısıyla, böyle bir kimse de kendi hayatında ilahi nimetlerin değişmesini beklemelidir.

İyilikten Sakınmak

İyi işler yapmak ve insanlara ihsanda bulunmak, iman ve insanlığın nişanelerinden biridir. İyi kimseler Kur’an-ı Kerim ayetleri esasınca, Hak Teala’nın muhabbetine mazhardır.

“Allah ihsan edenleri sever.”[191]

İyi kimseler, hiçbir şartlar altında insanlara iyilik ve ihsanda bulunmaktan el çekmemelidirler. İnsanlara iyilik ve ihsanda bulunmak, hakikatte Allah’a ibadet etmektir ve de bunun mükafat ve sevabı, çok büyüktür. Merhamet sahibi Allah’ın hoşnutluğuna sebep olmaktadır.

Şüphesiz iyilikten el çekmek büyük bir günahtır ve sonuç olarak da Allah’ın özel feyizlerinden mahrum kalmasına, güzel ahlaktan soyutlanmasına, hakkın rahmetinden mahrumiyetine ortam sağlamasına ve hesapsız mükafattan mahrumiyete sebep olmaktadır.

Nimete Karşı Nankörlükte Bulunmak

Nimete karşı nankörlük etmek de büyük bir günahtır ve Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, şiddetli bir azaba neden olmaktadır.

“Eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz ki azabım şiddetlidir.”[192]

Nimete karşı nankörlük etmenin en çirkin yüzü, nimeti günahlar, suçlar, haram şehvetler ve diğerlerinin uygunsuz istekleri yolunda harcamaktır.

Şükrü Terketmek

Hak Teala’ya insanın ruhi ve cismi gelişimi için her türlü maddi ve manevi nimetleri kendisine veren Hak Teala’ya karşı şükretmek de farz ve gerekli bir iştir. Bu şükrü terketmek insaf ve mürüvvete aykırıdır, insanlık makamından uzak bir davranıştır.

Şükrün hakikati, nimeti ve nimet vereni tanımaktır. Özellikle de kendisine verilen nimeti, nimet sahibinin emrettiği yerlerde harcamaktır. Kalp nimetine şükretmek ise, kalbi Allah’a iman, kıyamete yakin, Peygamberlere, imamlara, Kur’an’a ve meleklere inanmakla süslemektir. Göz nimetinin şükrü ise Hak Teala’nın kudret ve azametini anlamak için tabiat dünyasını seyretmek, gözü ilim tahsil etmek, Kur’an okumak ve de ilahi haramlardan korumaktır.

Kulak nimetinin şükrü ise hak işitmek, hakikatleri duymak, batıl şeyleri, şarkıları, gıybetleri, iftiraları ve şeytani oyunları korumaktan sakınmaktır.

Dil nimetinin şükrü ise; güzel söz söylemek, insanlara karşı hayır dilemek, onların olumlu sorularına cevap vermek, yolunu kaybedenlere kılavuzluk etmek, Kur’an okumak, namaz kılmak, gıybet, yalan, iftira, temelsiz söylentiler, batıl sözler, insanlarla alay etmek, Allah’ın kullarını aşağılamaktan sakınmaktır.

Karın ve mide nimetinin şükrü ise ölçülü yemek, helal şeylerden yemek ve karnı haram şeylerle doldurmaktan uzak durmaktır.

Şehvet nimetinin şükrü ise, şehveti kendi evlilik yolunda tüketmek ve onu haram işlerden uzak tutmaktır.

Ayak nimetinin şükrü ise; camilere gitmek, ilmi toplantılara katılmak, akrabaları ve dini kardeşleri görmeye gitmek ve insanların sorunlarını halletmek için yürümektir.

Mal nimetinin şükrü ise; malı, eşi ve çocukları için harcamak, fakir akrabalara yardımda bulunmak, hayırlı işlerde kullanmak, zekat vermek, hums vermek, infakta bulunmak ve sadaka vermektir.

Şükredilmesi gereken bu işlerden ve şükrün bir göstergesi olan bu tür işleri terk etmek ise günah ve suçtur. Nimetlerin bela, azap, ihtiyatlar ve musibetlerle yer değiştirmesine neden olmaktadır.


“Allah’ım! Duayı (müstecap olmaktan) alı koyan günahlarımı bağışla.”

Duanın Müstecap Olmasının Engelleri

İmam Seccad (a.s) duanın icabetine engel olan günahların şu yedi günah olduğunu bildirmektedir:

“1- Kötü niyet 2- Çirkin gizli sıfatlar 3- Dini kardeşlerine karşı nifak ve iki yüzlülük üzere davranmak 4- İcabet vakitlerini kaçırmak 5- Vakitleri geçinceye kadar farz namazları ertelemek 6- Allah’a yakınlık vesilesi olan sadaka ve iyiliği terketmek 7- İnsanlara karşı konuşmalarında çirkin ifadeler kullanmak ve dili kötü sözlerle kirletmek”[193]

Kötü Niyet

Niyet; kastetmek, yönelmek ve irade etmek anlamındadır. İslam insandan, bütün insanlara, hatta hayvanlara ve canlı varlıklara karşı hayır niyeti içinde olmasını istemektedir. İnsan her şey için hayır, hoşluk, saadet ve esenlik dilemelidir. Gücü yettiğince insanlara iyilik etmeye niyetlenmelidir ve onların sorunlarını halletmeye çalışmalıdır.

Hayırlı, temiz ve doğru bir niyet, çok değerlidir ve de bunun çok büyük bir sevabı ve mükafatı vardır.

İmam Sadık’tan (a.s) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Fakir mümin bir kul şöyle der: “Ey rabbim! Bana rızık ver ki, falan hayırlı işler ve iyilikler hususunda şöyle böyle yapayım.” Allah o kulun niyetinin doğru olduğunu bildiği zaman, niyet ettiği şeylerin tümünü yapmış gibi amel defterine bütün o işlerin sevabını yazar. Zira Allah rahmeti geniş ve yücelik sahibidir.”[194]

Şöyle rivayet edilmiştir: “Bir şahıs açlık içinde bir kum tepesinden geçiyordu. Kendi içinden şöyle dedi: “Eğer bu kumlar yiyecek olsaydı, onu insanlar arasında paylaştırırdım.” Allah Peygamberine ona şöyle demesini vahyetti: “Şüphesiz Allah sadakanı kabul etti ve niyetinin güzelliğini kabul buyurdu. Mükafatını bu kumlar yiyecekmiş ve de sen sadaka vermişsin gibi sana ihsanda bulundu.”[195]

İnsanın, bütün insanlara ve hatta bütün varlıklara karşı kötü niyetten ve şeytani maksattan uzak durması farzdır. Zira bozuk niyet, kirli kasıt ve kötü maksat, insanın içini karartmaktadır, batınını kirletmektedir ve insanda günah, suç, zulüm, Allah’ın kullarına tecavüz ortamını eline getirmektedir.

Çirkin Gizli İş

Nifak, su-i zan, kin, kendini beğenmişlik, riya, kibir, gurur, cimrilik, hırs, tamah, haset ve Allah’ın düşmanlarına muhabbet büyük ve tehlikeli günahlardandır. Ayrıca da dünyevi kötü etkileri ve uhrevi azabı vardır. Duanın müstecap olmasına engel teşkil etmektedir.

İmam Sadık (a.s) münafık hakkında şöyle buyurmuştur: “Ayıpları araştıran, kötüleyen ve insanların yüz suyunu döken kul, kötü bir kuldur. O bir yüzle karşılar ve başka bir yüzle, yüz çevirir.”[196]

Su-i Zanda Bulunmak

Allah’a, ilahi velilere ve müslüman halka su-i zanda bulunmak ve kötü düşünmek de oldukça çirkin günahlardan biridir. İnsanın kalbinde, gizli olmasına rağmen amel defterine yazılmaktadır ve kıyamette de insan bundan dolayı hesaba çekilecektir ve insan için azap sebebi olmaktadır. Meğer ki su-i zanda bulunan kimse, dünyada gerçek bir şekilde tövbe etme başarısını elde etmiş olsun.

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının, zira zannın bir kısmı günahtır.”[197]

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Kendisinden başka ibadete layık olmayan Allah’a yemin olsun ki Allah, kendisine karşı su-i zanda bulunmak, O’nun rahmetine ümitli olma hususunda kusur etmek, kötü ahlaklı olmak ve mümin topluluğun gıybetini etmek dışında hiçbir mümin kimseye tövbe ettikten ve mağfiret diledikten sonra azap etmez.”[198]

Allah Resulü (s.a.a) ise şöyle buyurmuştur: Mümin insanın derunu, iman ile süslenir, batını ahlaki güzellikle sahip olur, zahiri salih amelle birlikte olursa, Allah’ın mükafat ve rahmetine ümit bağlamalı ve güzel bir zanda bulunmalıdır. Hak Teala’ya karşı her türlü kötü ve yanlış düşünceden sakınmalıdır.

Yüzlerine tövbe yolu açık olan, günahlarını telafi etme ortamı bulunan kimseler, Hak Teala’nın Kur’an’da günahkarların suçunu bağışlamayı vaad etmesine teveccüh ederek, Rabbine karşı tövbeleri kabul etme hususunda kötümser olmamalıdırlar. Aksine Hak Teala’ya karşı güzel zan içinde olmaları ve bu yolda kendilerini ilahi rahmete mazhar kılmaları farzdır.

Eşsiz hadis bilgini Allame Meclisi, Allah hakkında hüsn-i zan veya su-i zanda bulunma hadisini şerh ederken şöyle buyurmaktadır: “İnsan bağışlama dilerken iyimser olmalıdır ki Allah da onu bağışlasın. İnsan tövbe edip Hak Teala’ya dönünce bilmelidir ki Allah da onu kabullenecektir. İnsan hakikat üzere dua ettiğinde, bu duasının icabet edileceğine yakin etmelidir. Herhangi bir iş hususunda Allah’tan yardım dileyince bilmelidir ki Allah onun işine kifayet etmektedir. Allah için bir amel yaptığında da bilmelidir ki Allah o ameli kabul edecektir. Bütün bunlar, Allah’a hüsn-i zanda bulunmaktır. Bunun tersi ise, Hak Teala’ya kötü zanda bulunmaktır ve bu da büyük günahlardan sayılmıştır ve bu günaha da azap vaad edilmiştir.”[199]

İnsanın iman ve İslam ehlinden gördüğü ve zahiri hoş olmayan işler hakkında su-i zanda bulunmaya ve kötümser olmaya hakkı yoktur. Aksine mümkün olduğu kadar müminlerin ve Müslümanların işini sıhhat ve doğruluğa yorumlamalıdır. Örneğin: Eğer bir kimse bir mümini günah toplantısında görecek olursa, o toplantıda her türlü kumar, aletleri ve şarap içme vesileleri olsa dahi şaşırmamalı, içinden soğuk bir ah çekmemeli, elini eline vurmamalı, o müminin imandan ayrıldığını sanmamalı ve fısk ve fücur ehline katıldığını düşünmemelidir. Bu su-i zanda bulunmak ve kötümserlik, Kur’an ve Ehl-i Beyt rivayetleri açısından haramdır ve ilahi ceza ve azaba sebep olmaktadır. Aksine bu kimse, Peygamber ve Ehl-i Beyt’in (a.s) emirleri esasınca, kendi batınında tam bir huzur ve itminan içinde şöyle demelidir: “Ne mutlu bu mümin kardeşime ki merhamet sahibi Allah, ona bu günah meclisinde iyiliğe emretme ve münkerden sakındırma ve sapıkları uçuruma yuvarlanmaktan kurtarma başarısını vermiştir. Keşke böyle bir şey bana da nasip olsaydı da günah hastalığını tedavi edebilseydim. Şeytanın esiri olanları esaretten kurtarabilseydim ve bu yolla da büyük bir mükafata ve sevaba erişebilseydim.

Kin

Her Müslümanın, bütün insanlığa karşı sevgi ve ilgi beslemesi gerekir. Elbette Kahhar olan Allah’ın izin vermediği kimseler bunun dışındadır.

İnsanlara karşı kin beslemek, insanın sıla-i rahimden, iyilikten, iyilik etmekten ve çeşitli hayır işlerden mahrum kalmasına sebep olmaktadır.

İnsanlara karşı kin beslemek, kalbi kirletmekte, ruhu karartmakta, düşünceleri zulmani kılmakta ve Allah’ın rahmetinden uzak tutmaktadır.

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Cebrail benim yanıma geldiği her defasında mutlaka şöyle buyurmuştur: “Ey Muhammed! İnsanlara karşı kin beslemekten ve onlara düşmanlık etmekten sakın.”[200]

Müminlerin Emiri (a.s) şöyle buyurmuştur: “Cehaletin başı, insanlara düşmanlık etmektir.”[201]

Hakeza Müminlerin Emiri Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “İnsanlara düşmanlık etmek, cahillerin ahlakındandır.”[202]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “İnsanlara düşmanlık etmekten sakın. Şüphesiz ki bu insanı helak eder ve ayıplarının ortaya çıkmasına neden olur.”[203]

Kendini Beğenmişlik

Kendini beğenmişlik, amellerinden razı olmak, böbürlenmek ve bu işlerle diğerline karşı üstünlük satmaya kalkmak çok çirkin bir günahtır.

İnsan Allah’ın kuludur, hayatı ve ölümü de Allah’ın elindedir. Rızkı, yiyeceği Allah tarafındandır. Kulluk ve ibadet başarısı da Allah’ın verdiği bir inayettir. Yaptığı her iyi iş ve salih amel Allah’ın iradesiyledir. Bu gerçekler esasınca insanın böbürlenme ve kendini beğenme diye ifade ettiğimiz şeytani halete kapılmasının hiçbir yeri yoktur.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her kim böbürlenirse helak olur.”[204]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Alimin biri ibadet eden birinin yanına geldi ve ona şöyle dedi: “Nasıl namaz kılıyorsun?” O şöyle cevap verdi: “Benim gibi birine mi “nasıl namaz kılıyorsun?” diye soruyorsun? Ben, baştan beri şöyle ve böyle Allah’a ibadet ediyorum.” Alim şöyle dedi: “Ağlaman nasıldır?” İbadet ehli şöyle dedi: “O kadar ağlıyorum ki gözlerimden yaşlar boşalıyor.” O alim şöyle dedi: “Eğer güler ve Allah’tan korkarsan, bu senin için ağlayıp kendinle böbürlenmekten daha iyidir. Gerçekten her kim böbürlenirse, onun hiçbir ameli yukarı (Allah nezdine) çıkmaz.”[205]

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Aziz ve celil olan Allah Davud’a şöyle buyurdu: “Ey Davud! Günahkarları müjdele ve doğruları korkut.” O şöyle arzetti: “Nasıl olur da günahkarları müjdeler ve doğruları korkuturum?” Allah şöyle buyurdu: “Ey Davud! Günahkarlara müjde ver ki ben tövbeyi kabul ederim ve günahları bağışlarım. Doğruları da korkut ki sakın amelleriyle böbürlenmesinler ve kendini beğenmesinler. Zira ben kulumu hesaba çekecek olursam, mutlaka helak olur.”[206]

Riya

İnsanların dikkatini çekmek için hayırlı işler ve ibadetlerinde gösteriş yapmak haramdır ve de Allah’ın gazabına sebep olmaktadır. Kur’an-ı Kerim namaz kılan bir grup kimseyi bu riya sebebiyle, kınamış ve şöyle buyurmuştur: “Vay o namaz kılanların haline ki: Onlar kıldıkları namazdan gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar.”[207]

Bir şahıs Allah Resulüne (s.a.a) şöyle arzetti: “Kurtuluş nededir?” Peygamber şöyle buyurdu: “İbadetini insanların dikkatini çekmek için yapmamasındadır.”[208]

Bir rivayette şöyle yer almıştır: “Bir şahıs, cihat meydanlarında öldürülür, diğer bir şahıs ise servetini Allah yolunda infak eder, başka bir şahıs ise Kur’an okur. Allah onlardan her birine şöyle der: “Sen falan cihat etmek işinde yalan söyledin. Sadece kendin için, “Falan kimse çok cesurdur” denilmesini arzuladın. Sen de infak konusunda yalan söyledin ve de, “Falan kimse cömerttir” denilmesini istedin ve sen de Kur’an okumak hususunda yalan söyledin ve kendine, “Falan kimse Kur’an okuyan kimsedir” denilmesini istedin.”

Resulullah (s.a.a) daha sonra şöyle buyurmuştur: “Bunlara mükafat verilmez, gösteriş ve riyaları onların amelini rüzgara savurmuştur.”[209]

Bir hadiste ise Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah-u Teala meleklerine şöyle buyurmuştur: “Bu kimse, ameli hususunda beni kastetmemiştir. Dolayısıyla onu cehenneme atınız.”[210]

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir.” Kendisine, “Ey Allah’ın Resulü! Küçük şirk nedir?” diye sorulunca da Peygamber, “Riyadır” diye buyurdu.[211]

Hakeza Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah, içinde zerre kadar riya bulunan bir ameli kabul etmez.”[212]

Şeddad b. Evs şöyle diyor: “Allah Resulünü ağlarken gördüm ve şöyle dedim: “Neden ağlıyorsunuz?” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ümmetim hakkında şirkten korkuyorum. Bunlar artık put, güneş, ay ve taşa tapmazlar. Ama amelleri, riya ve gösteriş sebebiyle zayi olur.”[213]

Kibir

İster Hak Teala, ister insanlar, ister Allah, Peygamber, İmamların emirleri ve isterse de şefkatli hayır dileyen kimseler karşısında olsun kibirlenmek ve büyüklenmek, şeytani bir ahlak ve İblisi bir halettir. İblis, Hak Teala’nın emri karşısında kibre kapıldığı sebebiyle sürekli Hak Teala’nın rahmetinden mahrum kalmıştır ve ebedi olarak Allah’ın huzurundan kovulmuştur, lanete mazhar olmuştur, sürekli azap içinde olacaktır.

Kibre kapılan kimsenin mutsuzluğu, sefaleti ve şekaveti o kadar büyüktür ki Allah’ın sevgi ve merhamet ve muhabbet çerçevesinden dışarıdadır.

“Şüphesiz Allah kibirli olanları sevmez.”[214]

Kibre kapılan kimse ve günahının ağırlığı için, Kur’an-ı Kerim’in kendisini cehennem ehlinden sayması yeterlidir.[215]

Evet, kendini başkalarından büyük görmez, kendini bütün işlerde merkez ve ölçü kabul etmek, Hak Teala’nın emirlerini kabul etmekten sakınmak, ibadet ve kulluktan yüz çevirmek ve “ben daha iyi anlıyorum” amacıyla, her türlü hak ve hakikat karşısında surat asmak büyük günahlardandır ve Allah-u Teala’nın kendisine elim bir azap vaad ettiği suçlardan sayılmaktadır. İnsanlara karşı, ilim, bilgi, amel, ibadet, haseb, neseb, ziynet, cemal, servet, mal, kuvvet, kudret, dost ve arkadaş çokluğu sebebiyle böbürlenmek ve kirlenmek oldukça çirkin ve fevkalade kötü bir iştir.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kibir ve böbürlenmek, azamet ve şeref, yücelik ve büyüklük Allah’a özgüdür; bunlardan herhangi bir şey elde etmek isteyen kimseyi, Allah yüz üstü cehenneme atar.”[216]

İmam Bakır ve İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.”[217]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz, cehennemde “sakar” diye adlandırılan kibir sahipleri için hazırlanmış bir vadi vardır. Bu vadi şiddetli hararet sebebiyle aziz ve celil olan Allah’a şikayette bulunur ve Allah’tan bir nefes çekmesi için kendisine izin vermesini ister. Bunun üzerine bir nefes çekince, cehennemi yakar.”[218]

Abdula’la şöyle diyor: “İmam Sadık’a (a.s) kibir nedir?” diye sorulunca İmam şöyle buyurdu: “Kibrin en büyük mertebesi, hakkı küçümsemen, insanları hor saymandır.” Ben şöyle arzettim: “Hakkı küçümsemek nedir?” İmam şöyle buyurdu: “Hakkı anlamazlıktan gelmek ve ehlini kınamaktır.”[219]

Aldanmak

İnsanın hakikatlere karşı gaflet içinde olmasından kaynaklanan maddi ve manevi işlere aldanması, oldukça çirkin ve fevkalade tehlikeli bir halettir. Hakikatleri inkar hastalığına yakalanan kimseler, dünyaya ve dünya süslerine aldanmaktadırlar ve de dünyanın geçici bir yurt olacağı ve bir gün fenaya ereceği gerçeğinden gaflet etmektedirler. Onlar bir gün, mezarlık toprağına ayak basacakları, yılan ve karıncalara yiyecek olacakları, ruhlarının berzah aleminde kötü amellerinin ipoteğinde kalacaklarını ve kıyamette de cehennemin şiddetli azabına esir olacakları gerçeğinden gafildirler.

Bu kimseler, kendi batıl hayallerince, dünyayı peşin, ahiretin ise veresiye olduğunu zannetmektedirler. Dolayısıyla bütün vücutlarıyla dünyaya sarılmakta ve ahireti unutmaktadırlar. Dünyanın fani olacak lezzetlerine yakin etmekte ve ahiret lezzetlerinden şüphe etmektedirler.

Onlar, Allah’ın, yüz yirmi dört bin peygamberin ve imamların ahiret hakkındaki vaatlerini kabullenmeye, iman ve inançları esasınca yürümeye, günahlardan sakınmaya ve ahlaki güzelliklerle süslenmeye hazır değillerdir.

Bu kimseler, Kur’an ayetleri esasınca da ahiretin insanın dünyadaki bütün zahiri ve batıni hareketlerin meyvesi ve ürünü olduğu gerçeğine dikkat etmemektedirler.

Oysa Allah Resulü’nün (s.a.a) buyurduğu gibi, dünya ahiretin tarlası, belki bizzat, ahiretin kendisidir. Dünya ve ahiret birbirinden farklı iki mahiyet değillerdir. Ahiret, bu dünyanın başka bir yüzüdür. Bu gerçeği bilmedikleri sebebiyle, dünyanın peşin, ahiretin ise veresiye olduğunu sanmışlardır ve bu yüzden de onlara göre dünyanın lezzetleri yakini ve ahiretin lezzetleri ise şüpheyle karışıktır.

İman ehlinin cahilleri ve Kur’an ayetlerinden habersiz olanlar, Hak Teala’ya ve O’nun geniş rahmetine inandıkları hasebiyle aldanmakta ve şöyle demektedirler: “Allah’ın insana olan nimetleri geniş, rahmeti kuşatıcı, lütfü bütün varlıkları ihata edici olduğundan dolayı, ibadet ve kulluk hususunda çaba göstermemize, takva ve sakınma elde etmek için kendimizi zahmete düşürmemize ve günahlardan uzak kalma acılığını tatmamıza gerek yoktur.

Bizim günahlarımızın, Allah’ın rahmeti karşısındaki misali, sonsuz okyanuslar karşısındaki bir zerre misalidir.

Biz, Allah’a iman ettiğimiz, Peygamberleri ve İmamları sevdiğimiz için kurtulmayı ümit ediyoruz. Günahlarımız, Hak Teala’dan uzak durmamıza ve azap görmemize sebep olmaz.

Bu kimseler, şu gerçeğe teveccüh etmemektedirler ki şeytan ve nefsani istekler, insanı zahiri beğenilmiş ve batını reddedilmiş sözlerle aldatmaktadır.

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Zeki kimse, nefsine muhalefet eden ve ölümünden sonrası için çalışan kimsedir. Ahmak ise nefsinin isteklerine tabi olan ve Allah’a minnet etmeye kalkışan kimsedir.”[220]

Bunlar, şu anlama dikkat etmemektedirler ki bizzat kerim, rahmeti geniş, kuşatıcı af, bağışlama ve mağfiret sahibi olan Allah, Kur’an ayetlerinin bir çoğunda uzman günahkarlara, hayır ameline sahip olmayanlara ve kibirli hatakarlara kesin bir azap vaad etmiştir, rahmetini sadece takva ehli, Kur’an’ın emirleriyle amel eden, salihler, iman ve İslam yolunda çalışanlar için karar kılmıştır. Sadece onların Allah’ın rahmetine ümit bağlayabileceklerini bildirmiştir:

“İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihat edenler Allah’ın rahmetini umarlar.”[221]

Günah işlendiği ve ilahi farzlar terk edildiği halde Allah’ın rahmetine ümit bağlamak, hakikatte Allah’ın rahmetine aldanmaktır ve de batıl ve boş bir ümittir.

İmam Sadık’a (a.s) şöyle denildi: “Bir topluluk, her türlü günaha bulaşmış ve de, “biz ümitvarız” demektedirler ve de ölünceye kadar günah işlemektedirler. İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Bunlar, ümitlerinde ve arzularında ızdırap ve heyecan olan kimselerdir. Ümitleri hakkında yalan söylemektedirler. Bunlar ümitli değillerdir. Bir şeyi ümit eden kimse, onun peşice gider, her kim bir şeyden korkarsa, ondan kaçar.”[222]

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Gaflet ve aldanma sarhoşluğu, ayılma açısından şarap sarhoşluğundan daha zor ve uzaktır.”[223]

Hakeza Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz kulun günah işlediği halde Allah’tan bağışlanma dilemesi, Allah’ın rahmetine aldanmasındandır.”[224]

Allah Resulü (s.a.a) İbn-i Mes’ud’a şöyle buyurmuştur: “Allah hakkında aldanma ve salahın, ilmin, amelin, iyiliğin ve ibadetin hususunda da sakın kanma.”[225]

Cimrilik

İnsanın Hak Teala’nın maddi ve manevi nimetlerinden istifade ettiği halde bunları Allah yolunda infakta bulunmaması, sadaka vermemesi ve zekat ödemeyerek cimrilikte bulunması ne kadar da çirkindir.

Meşru olarak insanın elde ettiği mal ve servet, Allah’ın bir emanetidir ve insan kendi makamı ve şahsiyetine uygun olarak bu maldan istifade etmek, geri kalanının ise Allah-u Teala’nın emriyle, fakirlerin, yoksulların, muhtaçların, miskinlerin, acizlerin ve güçsüzlerin hizmetine sunmakla yükümlüdür.

İnsan ve sahip olduğu her şey, hakikatte Allah’ın mülküdür. Dolayısıyla, insanın her türlü tasarrufu ve isteği doğrultusunda olmalıdır. Eğer insan, malikin mülkünde, kendi heva ve hevesi ve istekleri doğrultusunda tasarrufta bulunacak olursa, kınanmayı ve malik tarafından azaba çarptırılmayı beklemelidir.

Servet biriktirmek, Allah’ın isteğine aykırıdır ve de cimrilik ve şeytan yolunu kat etmek yolundan başka bir yolla mümkün olmamaktadır. Bu servet biriktirme işi çok büyük bir günahtır ve de şekavet, hayatın kararması, batının zulmete bürünmesi, kıyamet azabı ve Allah’ın rahmetinden uzaklığa sebep olmaktadır.

Cimrilik, şeytani bir halet, hayvani bir sıfat ve ahlaki rezaletlerden bir rezalettir. Kur’an-ı Kerim’de ve rivayetlerde şiddetle kınanmıştır ve buna sahip olan insan nankör ve azaba müstahak bir kimse olarak tanıtılmıştır:

“Onlar cimrilik ederler, insanlara cimrilik tavsiyesinde bulunurlar, Allah’ın bol nimetinden kendilerine verdiğini gizlerler. Kâfirlere aşağılık bir azab hazırlamışızdır.”[226]

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Cennet, insanlara minnet eden, cimri davranan ve laf taşıyan kimselere haram kılınmıştır.”[227]

Hz. Ali (a.s) bir şahsın şöyle dediğini işitti: “Cimri kimse, zalimden daha mazurdur” Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Yalan söylüyorsun. Şüphesiz zalim tövbe eder, Allah’tan mağfiret diler ve insanların hakkını öder. Ama cimri kimse, cimrilik gelince zekat ödemez, sadaka vermez, sıla-i rahimde bulunmaz, misafir kabul etmez, Allah yolunda infakta bulunmaz ve hayırlı işler yapmaktan sakınır. Bu yüzden de cimrinin cennete girişi haram kılınmıştır.”[228]

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “İki haslet, Müslümanda bir araya gelmez: Cimrilik ve kötü ahlak.”[229]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Eğer aziz ve celil olan Allah’ın telafi etmesi hak ise, o halde cimrilik nedendir?”[230]

İmam Musa b. Cafer (a.s) şöyle buyurmuştur: “Cimri, Allah’ın kendine farz kıldığı hususlarda cimrilik eden kimsedir.”[231]

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Cömert kimse, Allah’a, insanlara ve cennete yakındır. Cimri kimse ise, Allah’tan, insanlardan ve cennetten uzaktır.”

Hırs

Servet ve mal hususunda şiddetli bir rağbet içinde olmak ve insanın ihtiyacından fazlasına aşırı istek duyması, insanı fikri ve ruhsal açıdan sıkıntıya sokmakta ve de ilahi hükümlerden el çekerek ahlaki ilkelere aykırı davranmasına sebep olmaktadır. Böylece de insan, insanlık düzeninden çıkmakta, alevlenen bir ateş gibi insanların malına ve haklarına tecavüzde bulunmakta, haram yeme, insanların mallarını yağmalama günahlarına bulaşmakta ve de zihinleri kopmuş bir şehvete bulaşmaktadır.

Allah’ı hatırlamak, kıyameti düşünmek, ilahi azaptan korkmak, ahlaki meselelere riayet etmek, insanlara sevgi göstermek, insanların hak ve hukuklarına dikkat etmek, insanı maddi işlerde, haddinden fazla hırs ve rağbet pisliğine düşmekten korur. Oysa, merhamet sahibi olan Allah, insan için türlü nimetlerden tam bir sofra sermiş, insan için ihtiyaç duyduğu şeyleri elde etmesini sağlayacak iş ve faaliyetler takdir etmiş, bu yolla rızkını garantilemiştir. Öyle ki insan, rızkının son lokmasını yemedikçe bu dünyadan göçmemektedir. O halde bu hırsın sebebi nedir?

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “İnsanların en zengini, hırsa esir olmayan kimsedir.”[232]

İslam Peygamberi (s.a.a) Hz. Ali’ye (a.s) yaptığı bir vasiyetinde şöyle buyurmuştur: “Ey Ali! Seni üç büyük hasletten sakındırıyorum: Haset, hırs ve yalan.”[233]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Nuh gemiden inince, İblis yanına vardı ve şöyle dedi: “Yeryüzünde benim üzerimde senden daha büyük bir minneti olan bir kimse yoktur. Allah’tan bu günahkarlar için azap diledin, neticede de benim rahatlığımı sağladın. Seni iki hasletten haberdar kılayım mı? Hasetten sakın ki, bana yapmadığı kalmadı ve hırstan sakın ki başıma getirmediği kalmadı.”[234]

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Hırslı kimse, yedi zor bela arasındadır: Bedenine zarar veren ve kendisine fayda bağışlamayan bir düşünce, sonu olmayan bir hüzün, sadece ölümle kendisinden kurtulmanın mümkün olduğu ve rahatlık anında da şiddetli bir rahatsızlığa düşürüldüğü sıkıntı, sonunda içine düşeceği bir korku, kendisinde tatlılıkları acıya çeviren bir hüzün, Allah’ın bağışlaması dışında Allah’ın azabından kurtuluşun mümkün olmadığı bir hesap ve kurtuluşun ve bir çare bulmanın mümkün olmadığı bir azap.”[235]

Tamah

İnsanların elinde olan şeye sevgi ve ilgi duymak, onlara ulaşmayı arzulamak, başkalarının vermesine sebep olacak bir nitelikte sevgi izharında bulunmak ve de insanlardan bir şey dilemek, araştırmacı kimselere göre tamaha kapılmaktır.

Dördüncü İmam (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz hayrın tümünü insanların elinde olan şeylerden ümidini kesmekte olduğunu gördüm.”[236]

Sa’dan, İmam Sadık’a (a.s) şöyle arzetti: “Kulda imanı sabit kılan şey nedir?” İmam şöyle buyurdu: “Ver’a (haram ve şüpheli şeylerden uzak durmak) ve sakınmaktır.” O yine şöyle arzetti: “Kulu imandan çıkaran şey nedir?” İmam şöyle buyurdu: “Tamahtır.”[237]

İmam Hadi (a.s) şöyle buyurmuştur: “Tamah, kötü bir sıfattır.”[238]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Eğer mutlu olmak ve dünya ve ahiret hayrına ulaşmak istiyorsan, insanların elinde olan şeylerden tamahını kes.”[239]

İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her kim, bütün ömrü boyunca hür yaşamak istiyorsa, kalbinde tamaha yer vermesin.”[240]

Haset

Fevkalade çirkin sıfatlardan ve çok kötü hasletlerden biri de hasettir.

Araştırmacı kimseler şöyle demişlerdir: “Haset, başkasının elinde gördüğün bir şeyin ortadan kalkmasını dilemendir. Haset, hakikatte Hak Teala’nın hikmete dayalı hükmü esasınca başkalarına verdiği nimetten hoşnutsuzluk içinde olmaktır.

Kibir, bencillik, makam düşkünlüğü, üstünlük taslamak, batın kirliliği ve cimrilik, insanın kalbinde hasetin ortaya çıkmasına neden olan etkenlerdir.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz haset, ateşin odunu yediği gibi imanı yer bitirir.”[241]

Hakeza İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dinin afeti; haset, kendini beğenmek ve üstünlük taslamaktır.”[242]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah Resulü her gün altı şeyden Allah’a sığınıyordu: “Şek, şirk, kibir, öfke, zulüm ve haset.”[243]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Musa (a.s) Allah’a münacatta bulunup O’nunla konuşurken aniden Allah’ın arşının gölgesinde bir şahsı görüp şöyle dedi: “Ey Allah’ım! Senin arşının başına gölge ettiği bu kimse kimdir?” Allah şöyle buyurdu: “Bu, Allah’ın, kendilerine ihsanından bağışta bulunduğu kimselere, haset etmeyen kimsedir.”[244]

Allah’ın Düşmanlarını Sevmek

Allah’ın düşmanlarını sevmek de kalp hastalığından kaynaklanmaktadır. İnsan güzellikleri ve iyilikleri sevmelidir. Kötülüklere ve kötülere karşı ise düşman olmalıdır. Eğer kalp bundan başka bir halet içinde olursa, bu o kalbin hastalık delilidir ve bu hastalık Kur’an ayetleri ve rivayetleri esasınca tedavi edilmelidir. Aksi takdirde insan için bir çok tehlikeleri de beraberinde getirecektir.

Kur’an-ı Kerim, Peygamber ve Peygambere tabi olan kimseleri kafirlere karşı şiddetli davranan iman çerçevesinde ise kendi aralarında birbirine karşı merhametli davranan kimseler olarak tanıtmaktadır:

“Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun berâberinde bulunanlar, küfredenlere karşı sert, birbirlerine merhametlidirler.”[245]

Kur’an müminlere şöyle buyurmaktadır:

“Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar, size gelen gerçeği küfretmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz.”[246]

Kur’an-ı Kerim, Mücadele suresinde ise şöyle buyurmuştur:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir toplumun, -babaları oğulları, kardeşleri ya da akrabaları olsa bile- Allah’a ve Peygamber’ine düşman olanlarla dostluk kurduğunu göremezsin.”[247]

Dini Kardeşlerine Karşı İki Yüzlülük ve Nifak İçinde Olmak

Nifakın çirkinliği, münafığın pislik ve kirliliği, dini kardeşlerine karşı iki yüzlü olan bir insanın aşağılığı –iman ehli karşısında bir yüzle iman izharında bulunmakta diğer yüzle ise onların aleyhine düşmanlık etmektedir- o kadar büyüktür ki Kahhar olan Allah Kur’an-ı Kerim’de bu tür kimselerin en kötü ve en şiddetli azaba ve de cehennemde en aşağılık yere layık olduklarını bildirmiştir.

Münafık sürekli olarak düşmanlarla irtibata geçerek müminler için zorluk çıkaran, iman ehlinin sırlarını şeytan sıfatlı hainlere ve Firavun’un izinden yürüyen zalimlere intikal ettiren kimsedir. Münafık aslında tedavisi oldukça zor, ilacı bazen mümkün olmayan bir hastadır.

Münafık, diliyle iman ettiğini söylemekte, kalbinde ise küfür bulunmaktadır. Ruhu kirli, ahlakı bozuk, yaptıkları uygunsuz, düşünceleri şeytan, haletleri İblisi/şeytani ve işleri hile yapmaktır. Münafık, aşağılık ve kirli bir insandır; tehlikeli ve bozuk bir varlıktır. Kur’an-ı Kerim, çeşitli surelerde bu din ve millet hainleri için bir takım nişaneler beyan eden Kur’an ayetlerinin yanısıra hadis kitaplarında da çok önemli rivayetler yer almıştır. Bu kötü kimselerin durumunu beyan eden bu birkaç rivayete işaret etmek istiyoruz.

İmam Rıza (a.s) kendisine bir soru soran Muhammed b. Huzeyl’in mektubuna verdiği cevapta münafıklar hakkında şöyle yazmıştır: “Bunlar, Allah Resulünün itretinden, müminlerden, Müslümanlardan değillerdir. Bunlar iman izharında bulunurlar; küfür ve tehziplerini gizlerler. Allah onlara lanet etsin.”[248]

İmam Sadık (a.s) ise şöyle buyurmuştur: “Nifakın alametlerinden biri de kalbinin katı olması, gözünün kuruması (ağlamaması), günahlar hususunda ısrar etmek ve dünya hakkında hırslı olmaktır.”[249]

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Her kimin batını zahiriyle bir olmazsa münafıktır. Bu kimse kim olursa olsun, nerede ne türlü olursa olsun, hangi toprakta yaşarsa yaşasın ve hangi makamda bulunursa bulunsun farketmez.”[250]

Duanın İcabet Edileceğine İnanmamak

Bu konu önceki sayfalarda su-i zan ve kötümserlik bölümünde yeterince açıklanmıştır. Dolayısıyla burada yeniden açıklamaya gerek yoktur.

Namazları Ertelemek

Namaz, en kamil bir ibadet, en güzel bir kulluk merasimi ve alimlerin rabbine karşı huşu ve tevazu izharında bulunmaktır.

Kur’an ayetleri ve rivayetler de namaz hususunda çok önemli gerçekleri söz konusu etmiştir ki bu gerçeklerden bazılarına başlıklar şeklinde işaret etmek istiyorum.

Namaz insanı fuhuş ve kötülüklerden korur, namaz kılmak mümin topluluğunun nişanelerindendir. Bütün peygamberler, namaz kılan kimselerdi. Peygamberler, ailelerini de namaz kılmaya davet etmişlerdir.

Bütün namazlara dikkat göstermek, farz olan görevlerdendir. Namaz kılmayan kimse, Allah’ın rahmetinden mahrumdur ve şefaatçilerin şefaati onu kapsamaz. Namaz dinin kanunlarındandır. Allah’ın hoşnutluğunun cilve mekanıdır ve Peygamberlerin aydınlık yoludur. Namaz, dini ikrar ettikten sonra İslam’ın başında yer almaktadır. Her şeyin bir şerafeti ve yüceliği vardır. Dinin şerafet ve yüceliği ise namazdır. Namaz, şeytanın saldırıları karşısında sağlam bir kaledir. Namaz, rahmetin iş sebebidir. Allah nezdinde en sevimli amel namazdır. Namaz peygamberlerin en son vasiyetidir. Namaz Allah Resulü’nün göz nurudur. Namaz her takvalı insanı Allah’a yaklaştırandır. Namaz, marifetten sonra en yüce ameldir. Namaz ilmin sütunudur. Namazın şartlarına riayet ederek kılmak, bağışlanma sebebidir. Kıyamette insanların sorguya çekildiği ilk şey namazdır. Allah’ın kulların amellerinden aldığı ilk şey namazdır. Kıyamette hesaba çekilen ilk amel namazdır. Namaz, insanı kibirden temizleme sebebidir. Namazın kabul olması, takvanın istekli olmanın, sakınmanın ve haramlardan uzak durmanın ipoteğindedir. Vaktinde kılınan namazın üstünlüğü, ahiretin dünyaya üstünlüğü gibidir. Mümin için namazı erteleme karşısında vaktinde kıldığı namazın üstünlüğü, malından ve çocuklarından daha iyidir. Namaz kılmayan kimse kafirdir. Namaz kılmayan kimse, ölümden sonra Yahudilerin veya Hıristiyanların veya Mecusilerin safına katılır. Namazı önemsememek, Allah Resulü tarafından reddedilmeye sebep olur. Namazı terk etmek, namazı zayi etmek, namazı hafife almak, namazı ertelemek, namazı ilk vaktinden tehir etmek şüphesiz duanın icabetine engel olan etkenlerdir.

İyilik ve Sadakayı Terk Etmek

İnsanlara ihsanda bulunmak ve fakirlere sadaka vermek, Allah’ın hoşnutluk ve rızayetine sebep olmaktadır ve de rahmet indirerek duanın icabetine sebep olmaktadır.

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz sadaka yetmiş tür belayı def eder ki bu belaların en düşüğü cüzam ve alaca hastalığıdır.”[251]

Hakeza Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Sadaka veriniz, hastalarınızı sadakayla tedavi ediniz. Şüphesiz sadaka ortadan kalkması mümkün rahatsızlıkları ve hastalıkları defeder. Sadaka sizin ömrünüzü ve iyiliklerini arttırır.”[252]

Sadaka Hususunda İlginç Bir Hikaye

Musa’nın kavminin iyilerinden olan abid adında birisi tam otuz yıl Hak Teala’dan bir çocuk istedi. Ama duası bir türlü kabul olmuyordu. Dolayısıyla da İsrail oğullarının peygamberlerinin birinin tapınağına giderek şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü! Çocuğumun olması için bana dua et. Ben otuz yıldır Allah’tan bir çocuk istiyorum, ama duama icabet edilmedi.”

O peygamber dua etti ve şöyle dedi: “Ey abid! Benim senin hakkındaki duama icabet edildi. Sen çok geçmeden bir çocuk sahibi olacaksın. Ama ilahi kaza ve takdir, o çocuğun evlendiği gece öleceğine hükmetti.”

Abid, eve geldi ve olayı eşine anlattı. Eşi Abid’e cevap olarak şöyle dedi: “Biz, Peygamberin duası sebebiyle Allah’tan, yanında dünyada rahatlık göreceğimiz bir çocuk istedik. Ama o buluğ çağına erişince artık rahatlığımızın yerini sıkıntılar alacaktır. Velhasıl, Allah’ın kaza ve kaderine razı olalım.”

Eşi şöyle dedi: “Biz ikimiz de yaşlanmış durumdayız, belki o buluğa erince bizim ömrümüz sona ermiş olacak ve onun ayrılık sıkıntısını çekmemiş olacağız.”

Dokuz ay sonra güzel yüzlü ve uğurlu bir çocukları oldu. Onun terbiye ve gelişimi hususunda bir çok sıkıntıya katlandılar. Buluğ ve kemal çağına erişince, anne babasından layık ve uygun bir eş istedi. Anne babası da onun evliliği hususunda gevşek davrandılar. Sonunda onu evlendirmek zorunda kaldılar. Düğün gecesi kaza ve kader ordusunun ne zaman geleceğini ve çocuklarını yanlarından alacağını beklediler. Gelin ve damat geceyi esenlik içinde geçirdiler. Aradan bir hafta geçtiği halde henüz esenlik ve selamet halinde yaşıyorlardı. Anne babası sevinerek Peygamber’in yanına geldiler ve şöyle dediler: “Sen duan ile Allah’tan bizler için bir çocuk istedin ve bu çocuğun zifaf gecesi öleceğini bildirdin. Ama şu anda bir hafta geçtiği halde çocuğumuz esenlik içindedir.”

Peygamber şöyle dedi: “Çok ilginç! Ben söylediğim şeyi kendimden söylemedim. Bana Hak Teala’nın bir ilhamıydı bu. Dolayısıyla yüce Allah’ın kaza ve kaderini ondan defedecek nasıl bir iş yaptığına da bakmak gerekir.”

O an Cebrail i Emin indi ve şöyle buyurdu: “Allah’ın sana selamı vardır ve şöyle buyuruyor: “O gencin anne ve babasına şöyle de: Kaza ve kader, senin dilinle cari kıldığım şeydi. Ama o çocuk öyle bir hayır yaptı ki ben ölüm hükmünü onun dosyasından sildim ve kendisi için başka bir hüküm kaydettim. O çocuğun yaptığı hayır ise şuydu: O genç, düğün gecesi yemek yiyordu. Yaşlı ve muhtaç bir fakir evine geldi ve ondan yemek istedi. O genç de kendi yanındaki özel yemeğini ona verdi. Yaşlı fakir tadından hoşlandı, bu yemeği yedikten sonra ellerini kaldırarak Allah’a şöyle arz etti: “Ey Allah’ım! Bu gencin ömrünü uzat.” Alemlerin yaratıcısı olan ben de işte o muhtacın duası sebebiyle bu gencin ömrünü seksen yıl daha uzattım. Böylece bütün insanlar bilsinler ki hiç kimse benimle muamele ederken benim dergahımdan zarar etmiş olarak dönmez ve hiç kimsenin mükafatı benim dergahımda zayi olmaz.”[253]

Küfür ve Pis Laflar Etmek

İnsanın dili hak ve olumlu söz söyleyerek, insanları hakka doğru hidayet ederek ve halkın sorunlarını çözerek Allah tarafından büyük bir sevaba erişebileceği gibi mantıktan uzak esassız ve temelsiz bir takım sözler, hakikatten uzak konular; gıybet, iftira, söylenti, batıl söz, sövgü ve kötü laflar gibi günah dolu bir yük ve ebedi bir azap da yüklenebilir.

Din büyükleri şöyle demişlerdir: “Dilin hacmi küçük ama suçu büyüktür.”

Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Ademoğlunun hatalarının çoğu dilindedir.”[254]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şeytanın insanın işlerine ortak olduğunun nişanelerinden biri de insanın kötü laf etmesi, ne söylediğinden ve kendisi hakkında ne söylenildiğinden korkmamasıdır.”[255]

İmam sadık (a.s) da şöyle buyurmuştur: “Sövmek, cefadandır ve cefa ise ateştedir.”[256]

Bir takım rivayetlerde de şöyle yer almıştır: “Kim Müslüman kardeşine söverse Allah rızkındaki bereketlerini giderir, onu kendisine bırakır, hayatı için gerekli araç ve gereçleri yok eder.”[257]


“Allah’ım! Benim bela indiren günahlarımı affet!”

Belaların İnmesine Neden Olan Günahlar

Belaların inmesine neden olan günahlar üç tanedir:

1- Bağrı yanmış, hüzünlü bir kimsenin feryadına aldırış etmemek. 2- Mazluma yardımı terk etmek. 3- İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırma görevini yerine getirmemek.

Bağrı Yanık Hüzünlü Kimsenin Feryadına İtina Göstermemek

Mali bir zarara uğrayan insan veya değerli yakınlarından birini kaybeden bir kimse veya başka bir sıkıntıya uğramış bir kul, dini kardeşlerinden bu hüzün, sıkıntı, dert ve acısını gidermesini istediği takdirde, insani ahlak ve duygular da onun yardımına koşulmasını, sıkıntı ve dertlerinin azalmasında ona yardımcı olmasını gerektirmektedir.

Hüzünlü ve bağrı yanık insanların feryadını işittiği halde onlara yardıma koşmayan kimseler, Müslüman değillerdir. Aksine onlar, ademiyet ve insanlık sınırından bile dışarı çıkmışlardır.

“Sen ki diğerlerinin dertlerinden dertsizsin,

Layık değilsin ki adına insan denilsin.”

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Kim sabahlar da Müslümanların işlerine önem vermezse, Müslüman değildir.”[258]

Başkalarına yardım etmek, Müslümanların işlerine özen göstermek ve özellikle de feryat edenlerin feryadına koşmak işi, Hak Teala’nın bir emri, İslam Peygamberi ve büyük imamların tavsiyeleridir. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Bir müminin dert ve sıkıntılarını gideren kimsenin, Allah da ahiretteki sıkıntı ve dertlerini giderir ve bu kimse serin bir kalple mezarından çıkar. Her kim bir müslümanın açlığını giderirse, Allah ona cennet meyvelerinden yedirir. Her kim de bir suyla müslümanın susuzluğunu giderecek olursa, Allah da mühürlü hâlis bir içkiyle onun susuzluğunu giderir.”[259]

Altıncı İmam (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her kim zorluk ve sıkıntı zamanında, susuz ve hüzünlü bir mümin kardeşinin feryadına koşar, hüzün ve ihtiyaçlarını gidermeye yardımcı olursa Allah kendi tarafından ona yetmiş iki rahmet yazar. Öyle ki bu yetmiş iki rahmetten birini dünyada hayat işlerinin düzelmesi için çne alır, yetmiş bir rahmeti ise kıyamet korkusu ve dehşeti için stok eder.”[260]

Mazlum Kimselere Yardım Etme

Mazlumlara ve zulme uğrayan kimselere yardım etmek de İslam’da o kadar değerli ve önemli bir şeydir ki Müminlerin Emiri (a.s) ömrünün son aylarında Ramazan ayının 21. gecesinde oğullarına, özellikle de İmam Hasan ve İmam Hüseyin’e (a.s) yaptığı tavsiyelerin birinde şöyle buyurmuştur: “Zalime karşı düşman, mazluma karşı ise yardımcı olunuz.”[261]

Evet, zulüm ve zalim karşısında ve de mazlum kimseye oranla, ortaya konulmuş olan bu tarz davranış, İslam’ın ve müminin en güzel pratik şiarlarından biridir.

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Her kim mazlumun hakkını zalimden alacak olursa, cennette benimle arkadaş olur.”[262]

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Bir mazlumu gördüğün zaman, ona zalimin aleyhinde yardımcı ol.”[263]

Hakeza Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “En güzel adalet, mazluma yardım etmektir.”[264]

İmam Sadık (a.s) ise şöyle buyurmuştur: “Bir mümin, mazlum olan bir mümine yardım ettiği takdirde bu yardımı, bir aylık oruçtan ve Mescid’ul Haram’da itikafa girmekten daha üstündür. Bir mümin, gücü yettiği halde mümin kardeşine yardımcı olursa, Allah da dünya ve ahirette ona yardım eder. Her kim de mümin kardeşine yardım edebildiği halde yardım etmezse, Allah-u Teala onu dünya ve ahirette kendi haline bırakır.”[265]

Allah Resulü (s.a.a) ise şöyle buyurmuştur: “Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “İzzet ve celalime andolsun ki, şüphesiz dünya ve ahirette zalimden intikam alacağım ve her kim bir mazlumu görür de ona yardım etmeye gücü yettiği halde yardımda bulunmazsa, kesinlikle ondan intikam alacağım.”[266]

İyiliği Emretme ve Kötülükten Sakındırma Görevini Yerine Getirmeme

İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, ilahi farzlardan iki önemli farzdır. Şartlara sahip olan, yani iyiliği ve kötülüğü tanıyıp iyilik sahibi olan ve de kötülüklerden uzak duran kimselerin icra etmesi gereken dini farzlardan ikisidir. Bu iki farzı terk ve zayi etmek, büyük bir günahtır ve de belaların inişine neden olmaktadır. İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, dinin en büyük merkezi ve bütün Peygamberlerin ihya etmek için gönderildiği çok önemli hakikattir.

Eğer bu iki farzla amel edilmez ve bu konuda ilim ve amel ortadan kalkacak olursa, nübüvvet hareketi bitecek, din ortadan kalkacak, sapıklık her yeri kaplayacak, cehalet ve bilgisizlik her yere yayılacak, halkın bütün işlerine bozukluk girecek, şehirler yıkılacak ve insanlar helak kuyusuna yuvarlanacaklardır.

Kur’an şöyle buyurmuştur: “Sizden; iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve kötülükten men eden bir cemaat olsun. İşte kurtuluşa erişenler yalnız onlardır.”[267]

Hakeza: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir; iyiyi emreder kötülükten alıkorlar.”[268]

Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Sizler ya iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırsınız ya da Allah sizlere kötülerinizi egemen kılar da iyileriniz dua ettiği halde kendilerine icabet edilmez.”[269]

Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “İnsanların gelip geçtiği sıkı caddelerde oturmaktan sakınınız.” Ashap şöyle dediler: “Biz bundan sakınamayız. Zira oralar bizim konuştuğumuz yerlerdir.” Peygamber şöyle buyurdu: “Eğer çareniz yoksa o halde caddenin hakkına riayet ediniz.” Ashap şöyle dedi: “Caddenin hakkı nedir?” Peygamber şöyle buyurdu: “Gözünüzü namahreme yummak, insanlara eziyet etmekten sakınmak, selamın cevabını vermek, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak.”[270]

Hakeza Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “İnsanın iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak dışındaki bütün sözleri, kendi aleyhinedir, lehine değil.” [271]

İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah Şuayb’a şöyle vahyetti: “Kavminden yüz kişiye azap edeceğim. Bunlardan kırk bini kötülerden, altmış bini ise iyilerden olacaktır.” Şuayb şöyle arzetti: “Ey Allah’ım! Kötülere azap etmek kendi yerinde doğrudur, ama iyilere neden?” Allah şöyle vahyetti: “İyiler, kötülere nasihat etmediler, onları kötülüklerden alı koymadılar, onlara itirazda bulunmadılar ve benim gazabım için onlara gazaplanmadılar.”[272]

Has’em kabilesinden bir şahıs, Allah Resulü’nün (s.a.a) yanına geldi ve şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü! İslam’ın en iyi ilkesi nedir?” Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: “Allah’a iman etmek” O şahıs, “Ondan sonra ne?” diye arzetti. Peygamber, “Sıla-i rahim” diye buyurdu. Daha sonra, “Ondan sonra nedir?” diye sorunca da Peygamber şöyle buyurdu: “İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak” O şahıs, “Hangi amel Allah nezdinde en çok nefret edilen şeydir?” diye sorunca da Peygamber şöyle buyurdu: