Gerçek Sünnet Ehlİ Şİa'DIR

PRF. DR. MUHAMMED TİCANÎ SEMAVÎ

 


 

 

 

 

İçindekİler   9

Şia'nın Manası 18

Ehlisünnet'in Manası 24

Müslümanları Şiî ve Sünnî Olarak İkiye Ayıran İlk Olay. 27

Peygamberimizin Sünnetine Muhalefet Konusunda İkinci Olay. 28

Ehlisünnet Karşısında Şia'nın Ortaya Çıkmasına Sebep Olan Üçüncü Olay. 29

1- Muhaliflerini İktisadî Yönden Çökertmek. 30

2- Muhalifleri Sosyal Yönden Çökertmek. 30

3-Muhalifleri Siyaset Meydanından Uzaklaştırmak. 32

Ehlisünnet Peygamber'in Sünnetini Bilmiyor 41

Deliller 42

Sünnetin Ayaklar Altına Alınması 48

Ehlisünnet'e Göre Şia. 60

Şia'ya Göre Ehlisünnet 64

 

Şia İmamlarını Tanıyalım.. 68

Ehlisünnet İmamlarını Tanıyalım.. 72

Şia İmamlarının Bizzat Peygamber Tarafından Belirlenmesi 79

Ehlisünnet Öncülerinin Zalim Halifeler Tarafından Belirlenmesi 86

Ehlisünnet Mezheplerinin Yayılmasındaki Sır 90

Malik'in Ebu Cafer Mensur'la Görüşmesi 96

Bu Konuda Bir İnceleme. 98

Abbasî Hükümdarı Tarafından Âlimlerin Sınanması 103

Şia'ya Göre Sakaleyn Hadisi 110

Ehlisünnet'e Göre Sakaleyn Hadisi 112

Allah'ın Kitabı ve İtretim Mi Yoksa Allah'ın Kitabı ve Sünnetim Mi?. 114

Şia Fıkhının Kaynakları 123

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat Fıkhının Kaynakları 126

1- Hülefa-i Raşidîn'in Sünneti 127

2- Sahabelerin Sünneti 128

3- Tabiînin Sünneti 129

4- Hükümdarların Sünneti 130

5- Diğer Kaynaklar 132

Konuyu Tamamlayan Önemli Noktalar 135

Şia'da Taklit ve Mercilik. 140

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'te Taklit ve Mercilik. 143

Şia'ya Göre Gerçek Hülefa-i Raşidin. 146

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'e Göre Hülefa-i Raşidin. 148

Peygamberimiz Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'in Fıkhını Benimsemiyor 151

Önemli Bir Hatırlatma. 154

Ehlisünnet'in Ehlibeyt'le Olan İhtilafı 155

Peygamber'e Salâvatın Tahrifi 160

Hakikatlerin Ortaya Çıkardığı Yalanlar 164

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'in Öncüleri 166

1- Ebubekir b. Ebu Kuhafe (Sıddık) 167

1-Peygamber'in Sözüyle Muhalefet: 167

 

2- Peygamber'in Fiiliyle Muhalefet: 168

3- Peygamber'in İkrarıyla Muhalefet: 168

2- Ömer b. Hattab (Faruk) 171

3- Osman b. Affan (Zinnureyn) 175

4- Talha b. Ubeydullah. 180

5- Zübeyr b. Avvam.. 186

6- Sad b. Ebi Vakkas. 194

7- Abdurrahman b. Avf 202

8- Ebubekir'in Kızı Ayşe ( Ümmül Müminin) 207

9- Halid b. Velid. 214

10- Ebu Hureyre Dusî 224

11- Abdullah b. Ömer 233

Abdullah b. Ömer'in Kitap ve Sünnet ile Muhalefeti 243

12- Abdullah b. Zübeyr 247

Sünnetin Kurân ile Çelişmediğine Dair Şia'nın Görüşü. 252
Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'e Göre Kurân ve Sünnet 255

Ehlisünnet Nezdinde Çelişkili Hadisler 266

Muhammed b. Ebubekir'in Muaviye'ye Gönderdiği Mektup. 273

Muaviye'nin Muhammed b. Ebubekir'e Cevabı 276

Şia'ya Göre Sahabe. 283

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'e Göre Sahabe. 287

Sahabenin Değerlendirilmesi Hakkında Son Söz. 292

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'in Peygamber'in Sünnetleriyle Muhalefeti 300

İslam'da Hükümet Düzeni 301

Sahabenin Adil Olduğu İnancı Sünnet ile Çelişmektedir 306

Peygamberimizin Emri ve Ehlisünnet'in Muhalefeti 310

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'te Ehlibeyt Sevgisi 313

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat ve Eksik Salâvat 319

Peygamberimizin Masumiyeti ve Bunun Ehlisünnet'e Etkileri 322

 

 

 

 

 eKitaplaştıran: www.islamkutuphanesi.com

 

 

Bu kitap, Ali Güneş tarafından, merhum dedesi Hacı Etem Güneş’in ruhuna ve bir grup Ehlibeyt (a.s) dostu tarafından Kerbela şehitlerine (a.s) ithafen basılmıştır.

 

 

 

Çeviri

Resul Nur

 

Tashih & Tatbik

Metin Atam

 

neva

 

neva Yayınları: 004

 

Eserin Orijinal Adı

eş-Şia Hum Ehlu's-Sunne

 

Dizgi & Mizanpaj

neva

 

Çeviri

Resul Nur

 

Tashih & Tatbik

Metin Atam

 

Kapak Tasarım

M.R

 

İlk Baskı: Haziran 2006

 

 

 

İsteme Adresi

Neva Yayıncılık

Fevzi Çakmak Mah. 10/9 A Sok. 12/A

Bağcılar – İstanbul

Tel: (0212) 433 81 83

Fax: (0212) 435 47 07

Web: www.nevayayincilik.com

E-mail: neva@nevayayincilik.com

 

 

 

 

Önsöz

Âlemlerin gerçek sahibine şükürler olsun. Onun salâtı, selamı ve rahmeti peygamber ve resullerin en yücesi olan efendimiz Muhammed'e (sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem) ve onun tertemiz Ehlibeyt'ine (aleyhimü's-selam) olsun.

Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurur: "Allah katında âlimlerin mürekkebi, şehitlerin kanından daha hayırlıdır."[1]

Bu yüzden her yazar birlik, beraberlik, barış ve huzur adına insanları hidayet edici şeyler yazar; bu yolla onları karanlıktan aydınlığa çıkarmaya çalışır. Çünkü Allah'ın dinini tebliğ etmek ve adaleti hâkim kılmak için canını feda eden ve şehit düşen bir kimse, sadece kendi çevresinde toplanan insanlara etkili olabilir. Ama insanlara ders veren ve onlar için bir şeyler yazan kimse, gerek yetiştirdiği öğrencilerle, gerekse yazdığı bilgilerle bunu nesilden nesle aktaran insanlar aracılığıyla daha fazla bir kitleye etki eder. Bu hayır, kıyamete kadar onunla birlikte olur. Her şey harcandıkça azalır, ama ilim harcandıkça (aktarıldıkça) daha da artar. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

"Eğer Allah bir kişiyi senin elinle hidayet ederse, bu, senin için güneşin değdiği her şeyden veya dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlıdır."[2]

Nice yazarlar var ki yıllar önce ölüp gittiler ve kemikleri çürüdü. Ama düşünceleri ve bilgileri geride bıraktıkları kitaplarıyla hâlâ yaşıyor. Bunlar arasında yüzlerce kez, tekrar tekrar basılan ve insanlar arasında onlara ışık tutmaya devam eden kitaplar var.

Eğer şehit yaşıyor ve Allah katında çeşitli nimetlerle nimetlendirili-yorsa, âlimler de halkı aydınlattıkları için Allah katında canlıdırlar ve halkın gözünde aynı konuma sahiptirler. İnsanlar onları rahmetle anıyor ve onlar için hayır dualarda bulunuyorlar.

Ama ben âlim değilim ve böyle bir iddiam da yok. Bencillikten Allah'a sığınırım. Bilakis ben, onların hizmetkârıyım ve onların birikimlerinden faydalanıyorum. Sofralarındaki kırıntıları topluyor, adım adım onları izliyorum.

Yüce Allah beni Nasıl Hidayete Kavuştum[3] kitabını yazmaya muvaffak edince birçok yazar ve araştırmacı arkadaşım, Doğrularla Birlikte[4] adlı kitabı da yazmam için beni teşvik etti. Bu kitap da yoğun ilgi gördü. Tüm bunlar beni daha çok araştırma yapmaya sevk etmişti. Derken üçüncü kitap olarak Zikir Ehline Sorun adlı kitabımı yazdım. Bu kitapta İslam'ı ve İslam Peygamberini savundum. Peygamberimize edilen iftiralara cevap verdim. O dönemde kendisine ve Ehlibeyt'ine reva görülen birtakım oyunları belgeleriyle okuyucuya sundum.

Arap ve İslam dünyasından sevgi, saygı ve kardeşlik içeren çok sayıda dostane mektuplar aldım. Ardından, dünyanın çeşitli yerlerinde konferans ve panellere davet edildim. Amerika, İran, İngiltere, Pakistan, Kenya, Doğu Afrika ve İsveç'te düzenlenen konferanslarda hazır bulundum.

Ne zaman tahsilli ve aydın görüşlü birileriyle karşılaşsam şaşkınlıklarını, mutluluklarını ve okuduklarından daha fazlasını istediklerini görüyordum. Onlar benden daha çok şey bekliyorlar, sürekli "Yeni bir kitabınız daha var mı?" diye soruyorlardı.

Beni daha önceki çalışmalarımı tamamlamaya muvaffak ettiği için Allah'a şükrettim ve yeni bir kitap daha yazabilmek için tekrar Allah'tan yardım diledim.

Diğer üç kitapla aynı doğrultuda olan bu kitabı da hakkı arayan Müslümanlara armağan ediyorum. İnanıyorum ki, bu kitap, doğruyu arayan araştırmacılar için faydalı olacaktır. Araştırmacılar şunu bilsin ki, düşmanların hedef noktası olan tek mezhep varsa, o da Şia'dır. Fırka-i Naciye (kurtuluşa erecek olan grup) odur ve gerçek sünnet ehli Şiîlerdir. Burada sünnetten kastım, Hz. Muhammed'in (s.a.a) kaynağını vahiyden aldığı sünnettir. O, öyle bir kimsedir ki heva ve heves üzere bir şey söylemez. Söylediği her şey vahiydir.

Ben, ilerleyen konularda okuyuculara gerçekleri aktaracak ve bunları ispatlayacağım. Onlar görecekler ki, Ehlisünnet ve'l-Cemaat, Şia karşısında oluşturulan ve "sünnet" adı altında uydurma şeylere sarılan bir fırkadır. Allah, Kurân'da böyle bir şey buyurmamıştır ve Peygamber'i de onlardan uzaktır. Zira Peygamberimize (s.a.a) isnat edilen çok sayıda yalan hadis uydurulmuş, gerçek sözleri, davranışları ve ikrarı Müslümanlardan esirgenmiştir.

Onlar bunu yaparken bir bahanenin arkasına sığınmışlardı. "Allah'ın kelamıyla Peygamber'in sözleri birbirine karışsın istemiyoruz!" diyorlardı. Ama bu iddia, örümcek ağından bile daha zayıf bir iddiadır. Çünkü birçok hadis çöplüğe atılmış ve değer verilmemişken, sonraları zanlara ve safsatalara dayalı hükümler vermişlerdi.

Birçok saygın insan, tarih onların büyüklüğüne şahitlik etmesine rağmen Peygamber'in vefatının ardından unutuldu ve tarihe gömüldü. Hatta çeşitli karalama oyunlarına maruz kalarak tekfir ve telin edildi. Nice aşağılık insanlar da vardı ki, alınlarında küfür damgası yazılı olmasına rağmen büyük görüldü, baş tacı yapıldı.

Bugün nice bilinçsiz insanlar var ki, birtakım kabirleri ziyaret ediyorlar, ama içinde yatanın ateşte olduğundan habersizler. Yüce Allah tüm bunları en iyi biçimde şöyle açıklamaktadır:

"İnsanlardan öylesi var ki dünya yaşayışı hakkında söylediği söz, seni şaşırtır, imrendirir, kalbindekine de Allah'ı tanık tutar. Hâlbuki o, düşmanların en yamanı, en inatçısıdır. Bir işe koyuldu mu yeryüzünde çalışır çabalar, orayı bozmak, ekini, soyu-sopu helak etmek için uğraşır. Allah ise bozgunculuğu sevmez. Ona, Allah'tan sakın, kork dendi mi günahla ululanmaya çalışır. Oysa onun hakkından cehennem gelir. Orası, gerçekten de ne kötü, ne pis yataktır!"[5]

Eğer ben "Ters çevir, düzelsin" deyimini bir nasihat olarak alacak olursam, belki de yanlış yapmış sayılmam. Hakikat peşinde olan bir araştırmacı her zaman için olayları iyice düşünmeli, bazen tersini ele alarak işe bir de diğer taraftan bakmalıdır. Böylece hakkı daha rahat bulabilir. Siyasî oyunlar neticesinde gizli kalan gerçekler ancak böyle ortaya çıkar. Çokluk, hiçbir zaman insanları aldatmamalıdır. Nitekim yüce Allah Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurur:

"Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırır; çünkü onlar, ancak zanna kapılırlar ve onlar, ancak yalan söylerler."[6]

Bazen insanları aldatmak için batıla hak giysisi giydirir, çoğunlukla da başarılı olurlar. Çünkü halkın geneli hoşgörülü veya sade düşüncelidir. Bazen de batıl, kendisine yardımcı bulduğu için başarılı olur. Hak ise, bir köşeye çekilip ilahî vaadin gerçekleşmesini bekler. Çünkü Allah, şöyle vaat eder:

"De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Zaten batıl yok olmaya mahkûmdur."[7]

Bunun en bariz örneği de yine Kurân-ı Kerim'de, Hz. Yakup ve oğulları kıssasında mevcuttur:

"Akşam olunca ağlaya ağlaya babalarına geldiler. Baba, dediler; biz yarışa gitmiştik, Yusuf'u da elbiselerimizin başında bırakmıştık, bir kurt gelip yemiş onu, fakat biz doğru söylesek de sen bize inanmazsın!"[8]

Eğer doğru insanlar olsalardı, "Sen bize inanmazsın, çünkü biz yalancıyız!" derlerdi. Bir peygamber olan ve Allah'tan vahiy alan Hz. Yakup, onların bu batıl tutumları karşısında teslim oldu ve Allah'tan güzelce sabredebilmeyi diledi. Hâlbuki Hz. Yakup, onların yalan konuştuklarını çok iyi biliyordu.

"(Yakup) dedi ki: Hayır, nefisleriniz sizi aldatıp bir işe sürükledi. Artık tek çarem güzelce sabretmektir. Söylediklerinize karşı ancak Allah'tan yardım istenir!"[9]

Hz. Yakup ne yapabilirdi ki? On bir evladı el birliği etmiş ve kanlı gömlekle perişan bir görünüm sergilemişlerdi. Üstelik kaybettikleri kardeşlerinin ardından için için ağlıyorlardı.

Acaba Yakup (a.s) onların yalanını ortaya çıkarmalı, batıl olduklarına hükmetmeli, kuyuya gitmeli, ciğerparesini oradan dışarı çıkarmalı ve sonra yaptıkları bu çirkin davranıştan dolayı evlatlarını cezalandırmalı mıydı?

Hayır, asla! Bu, Allah'ın hidayetinden nasibi olmayan cahillerin işidir. Oysa Yakup (a.s) bir peygambere yaraşır biçimde akilâne davrandı. Nitekim Allah, onun hakkında şöyle buyurur:

"Şüphe yok ki Yakup, kendisine öğretmiş olduğumuzdan dolayı bir bilgiye sahipti, fakat insanların çoğu bilmez."[10]

İşte o, bu bilgiden dolayı yüzünü evlatlarından çevirdi ve:

"Ey beni tükenmez, sonu gelmez kederlere salan Yusuf, demeye başladı; kederden gözleri ağardı ve artık derdini içine gömdü."[11]

Eğer Yakup (a.s) daha önce sözünü ettiğimiz gibi davranmış olsaydı, yani Hz. Yusuf'u kuyudan çıkarıp diğer evlatlarını cezalandırsaydı, hiç kuşkusuz onların Yusuf'a olan düşmanlığı daha da artacaktı. Belki de bu iş, babalarını öldürmeye kadar varacaktı. Belki de aşağıdaki ayet bu konuya işaret ediyordur:

"Dediler ki: Vallahi sen, Yusuf'u ana ana hasta olacaksın yahut öleceksin!"[12]

Demek ki sessiz kalmak bazen daha hayırlı olabiliyor. Bu, batılla muhalefetin kargaşaya ve birçoklarının ölümüne neden olduğu durumlarda geçerlidir. Aynı şekilde, çoğu insanın menfaati de bunda olabilir. Hal böyleyken Resul-i Ekrem'in (s.a.a) "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" sözünü Kurân'a ve akla ters düşmeyecek şekilde yorumlamak gerekir.

Eğer Resul-i Ekrem'in (s.a.a) hayatına göz gezdirecek olsak, İslam'ın ve Müslümanların menfaati doğrultusunda birçok yerde sükûtu tercih ettiğini görürüz. Herkesçe bilinen Hudeybiye'deki tavrı, bunlardan sadece biridir.

Amcasının oğlu Resul-i Ekrem'in (s.a.a) vefatının ardından sükût eden Müminlerin Emiri Hz. Ali'ye selam olsun! Hani o, şöyle demişti: "Ben, iki şey arasında kalmıştım. Düşündüm; kesilmiş elimle hamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Öylesine bir körlük ki ihtiyarları tamamıyla yıpratır; çocuğu kocaltır; inanan da Rabbine ulaşıncaya dek bu karanlıkta zahmet çeker. Gördüm ki sabretmek daha doğru; sabrettim; ettim ama gözümde diken vardı, boğazımda da kemik."[13]

Eğer İmam Ali (a.s) hakkı olan hilafet konusunda sessiz kalmayı tercih etmeseydi ve yine İslam'ın ve Müslümanların menfaatini düşünmeseydi, Peygamberimizin (s.a.a) vefatından sonra İslam, Allah ve Resulü'nün istediği biçimde ikame olmazdı. Bu hakikati bugün birçokları bilmemektedir. Bu yüzden de şöyle diyorlar: "Ebubekir ve Ömer'in hilafetleri hak idi. Çünkü Ali (a.s) onların hilafeti karşısında susmuştu." Bazen de şöyle diyorlar: "Eğer Resul-i Ekrem (s.a.a) Hz. Ali'yi halife seçseydi, onun sessiz kalması doğru olmazdı. Çünkü hilafet onun doğal hakkı olurdu. Hakkı söylemekten çekinen kimse ise dilsiz şeytandır."

Onlar ha bire böyle söyleyip duruyorlar. Bu yaklaşım, bencilce bir yaklaşımdır. Hakkın sadece kendi istekleri doğrultusunda olmasını istiyorlar. Sükûtun faydasını ve uzun zamana yayılan menfaatini göremiyorlar. Bu faydaları, bir anlık menfaatle karşılaştıracak olsak, sükûtun ne kadar geniş ve uzun süreli faydası olduğunu anlayacaklardır. Acaba bunu hiç mi düşünmüyorlar? Batılın taraftarı ne kadar çok olursa, onunla anlık yüzleşmenin faydası da o kadar az olur. Oysaki hakikatin gün yüzüne çıkması için belirli bir zamanın geçmesi daha faydalı olacaktır. Nitekim zaman aşımıyla hakikatler bir bir gün yüzüne çıkmaktadır da.

Hudeybiye Savaşı'nda Peygamberimizin susması ve batıl karşısında hakkı söylememesi Ömer b. Hattab'ı öfkelendirmişti. "Sen hak üzere gönderilen Peygamber değil misin? Biz hak, onlar da batıl değiller mi? O halde neden kendi dinimizde zilleti kabullenelim?" dediler.

Peygamber efendimizin (s.a.a) sessizliği Ömer ve diğer sahabeler tarafından olumsuz olarak karşılansa da, görüyoruz ki bu yaklaşım, İslam ve Müslümanlar adına çok faydalı olmuştu. Her ne kadar anlık faydasını göstermese de, Müslümanlar bunun faydasını bir yıl sonra gördüler. Ertesi yıl, hiçbir savaş ve çatışma olmadan Müslümanlar Mekke'yi fethettiler. İnsanlar gruplar hâlinde İslam'a yöneldiler. Derken Peygamberimiz (s.a.a), Ömer b. Hattab'ı çağırıp Hudeybiye'de neden sessiz kaldığını ve bu sessizliğin nasıl sonuç verdiğini anlattı.

Bizim bu delilleri sunmaktaki gayemiz şudur ki; eğer batıl kendisine yardımcı bulacak olursa, hakka galip gelebilir ve bu, kaçınılmaz bir gerçektir. Nitekim Ali (a.s) haklıydı ve daima hak üzereydi. Ama yeterince yardımcı bulamadığı için batıl olan Muaviye ile mücadelesini sonlandıramadı. Çünkü onun taraftarı daha fazlaydı ve hakka karşı üstünlük sağlamışlardı. Onlar hakkı istemiyorlar, batılın galip gelmesini arzu ediyorlardı. Çünkü hak, acı ve sıkıcı; batıl ise kolay ve rahat bir yoldu.

"Hayır, onlara hak ile gelmiştir. Hâlbuki onların çoğu haktan hoşlanmaz."[14]

Batıl olan Yezid de bu yüzden azınlıktaki Hz. Hüseyin ve askerleri karşısında zafer elde etti. Emevî ve Abbasî halifeleri de, sessizliği tercih eden, İslam ve Müslümanların korunmasını hedefleyen Ehlibeyt imamlarını (a.s) bu yüzden şehit ettiler. Ehlibeyt imamlarının sonuncusu Hz. Mehdi de (a.f) bu yüzden gaybet perdesi arkasında yaşıyor ve hakkın yardımcıları yeterli ölçüye ulaşmadıkça zuhur etmeyecek. Ne zaman yardımcıları hazır olsa o zaman Allah ona zuhur izni verecek, batılı devirecek ve adaletsizlikle dolan yeryüzünde evrensel adalet düzenini hâkim kılacaktır.

Bugün dahi nice insanlar var ki batılı seviyor, onun ardından gidiyorlar. Sadece hakkın taraftarlığını yapan az sayıda insan var. Bunlar, Allah'ın yardımı ve mucize olmaksızın batıla galip gelemezler. Nitekim Kurân da böyle buyurur:

"Nice az bir topluluk var ki, Allah'ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir."[15]

Az oldukları için sabır gösteren kimselere Allah, mucizesiyle yardımcı olur. Onlara meleklerini gönderir ve savaşlarda onların yanında olurlar. Eğer Allah doğrudan yardımcı olmazsa, hak batıla galip gelemez.

Biz, bugün, bu acı gerçeği yaşıyoruz. Gerçek müminler yenik düşüyorlar, eziliyorlar, kaçıyorlar ve bir türlü saadet yüzü göremiyorlar. Oysaki Allah'ı tanımayan batıl ehli her yerde hüküm sürüyor. Milletlerin canları ve geleceğiyle oyun oynuyorlar. Azınlık halindeki mazlum mümin topluluğu, çoğunluğu oluşturan asi küfür topluluğu karşısında zafer elde edemez. Rivayet edilir ki, bu yüzden Hz. Mehdi'nin (a.f) zuhuru döneminde çok sayıda mucize gerçekleşecektir.

Tüm bu anlatılanlar tembellik ve olumsuz bekleyiş anlamında değildir. Nasıl bu anlama gelsin ki? Hakkın zaferinin ancak yeterli ölçüde yardımcıya sahip olmasıyla gerçekleşeceğini hepimiz biliyoruz. Bu ise ancak gerçek müminlerin Ehlibeyt'i (a.s) sevmekle sahip olabileceği doğru bir İslamî düşünceyi benimsemeleri, iki ağır emanet olan Allah'ın kitabına ve Peygamber'in Ehlibeyt'ine sarılmaları ve böylece beklenen Mehdi'nin yardımcıları arasına girmeleriyle mümkündür.

Ben, bu sözleri söylerken dahi yüce Allah'tan af diliyorum. Çünkü bir zamanlar ben de çoğunluğa tâbi idim ve yanlış yoldaydım. Şimdi azınlığın yanında, hak yolda ilerliyorum. Bu yolda çoğunluğun kınamasından korkmuyor, azınlığın övgüsünden dolayı gururlanmıyorum. Çünkü ben, Allah'ın (c.c), Peygamber'inin (s.a.a) ve Ehlibeyt imamlarının (a.s) rızasını umuyorum.

Halkın rızasını elde etmek zor bir şey değildir. Çünkü insanlar hoşlandıkları şeyi ister ve nefislerinin arzuladığına yönelirler.

"Eğer hak, onların keyiflerine uysaydı, gökler, yer ve bunların içinde bulunan kimseler bozulur, giderdi."[16]

Halkın çoğu hakka uymaktan kaçındığı için kendilerine gönderilen peygamberlere düşmanlık etmiş, onları öldürmekten geri kalmamıştır.

"Demek, size ne zaman bir elçi nefsinizin hoşlanmayacağı bir şeyle gelse, büyüklük taslayarak bir kısmınız onu yalanlayacak, bir kısmınız da onu öldüreceksiniz, öyle mi?"[17]

Bazılarının bana hakaret etmesi veya beni lanetlemesi yeni bir olay değil. Çünkü kitaplarımda yazdığım gerçekleri tahammül edemiyorlar. Köşeye sıkışınca da acizliklerinin belirtisi olarak küfre ve hakarete başvuruyorlar. Zaten cahillerin alışageldiği şey de budur.

Ben, hak bildiğim bir davada kimseyle muamele etmem. Korkmam ve açgözlülük etmem. Dilim, ayaklarım, kalemim ve mürekkebimle Allah resulünü ve onun pak Ehlibeyt'ini (Allah'ın salâtı ve selamı onlara olsun) tüm gücümle savunurum. Bununla onları hoşnut etmeyi ve saadete ermeyi dilerim. Başarıyı verecek olan Allah'tır. O'na tevekkül ederim. Dönüşüm de O'nadır.


 

 

 

 

 

 

Şia'nın Manası

Takiye etmeksizin ve taassuba yönelmeden Şia'yı[18] tanımlamak istersek, şöyle dememiz gerekir: Şia, Peygamber efendimize (s.a.a), Hz. Ali'ye (a.s) ve onun on bir evladına inanan İslamî bir mezheptir. Gerek ibadetler, gerekse muameleler gibi fıkhî meselelerde onlara uyarlar. Peygamber efendimizden (s.a.a) başka hiç kimseyi Ehlibeyt imamlarından üstün görmezler.

Bu, Şia'nın kısa ve öz tanımıdır. Öyleyse Şiîleri İslam düşmanı veya Hz. Ali'nin (a.s) peygamberliğine inanan veyahut da Yahudi Abdullah b. Seba'nın takipçileri olarak tanımlayan yalancıların sözlerine kulak asmamak gerekir.

Ben, Şia'yı İslam dışı ve kafir olarak tanıtan birçok kitap ve makale okudum. Nedense bu eserlerin sahipleri kitaplarını bu ithamlarla doldurmuşlar.[19] Oysaki onca yazılanlar yalandan ve iftiradan başka bir şey değil. Bu sözlerinin ispatı için hiç bir delilleri yoktur. Sadece geçmişte yaşayan Ehlibeyt düşmanlarının Şia hakkındaki sözlerini tekrar edip duruyorlar. Bu sözler, halka zorla musallat olan, Peygamber Ehlibeyt'ini katleden, onları süren, karalamaya çalışan ve bu amaçla onlara çeşitli lakaplar takan Nasibîlerin kuru iddialarından başka bir şey değildir.

Bu lakaplardan biri de Şia düşmanlarının kitaplarında çokça geçen, Rafızî veya Revafız lakabıdır. Okuyucular, Şiîlerin Revafız (muhalifler) diye adlandırılmalarına gerekçe olarak, onların İslam'ın usulü veya Peygamber efendimizin (s.a.a) risaletiyle muhalif olduklarını zannedebilirler. Ama bu varsayımlar doğru varsayımlar değildir. Şiîlerin revafız (muhalifler) diye adlandırılması, Emevî-Abbasî halifeleri ve saray mollaları tarafından yapılan lekeleme politikalarından kaynaklanmaktadır. Şiîler Hz. Ali (a.s) hilafeti dışında ne Ebubekir'in, ne Ömer'in, ne Emevîlerin, ne de Abbasilerin hilafetlerini kabul etmez.

Bu halifeler, sahte hadisçiler ve sünnet uydurukçularının vesilesiyle sahabe arasında şu ayetin kendileri hakkında nazil olduğunu ve Allah'ın emriyle kendilerinin halife olduklarını yaymışlardı:[20]

"Ey iman edenler, Allah'a ve Resulüne ve sizden emir sahiplerine itaat edin."[21]

"Bu ayet, falan kişiler hakkında nazil olmuştur, çünkü onlar emir sahipleridir; dolayısıyla onlara itaat etmemiz gerekir" diyorlardı.[22]

İşte bu halifeler, bazı kimselere para yedirerek aşağıdaki gibi uyduruk hadisleri Peygamber efendimize (s.a.a) yakıştırıyorlardı. Güya Peygamber efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştu:

"Bir adım dahi olsa padişahın emrinden çıkan kimse, cahiliyet üzere (dinsiz olarak) ölür.[23]"

Demek ki, hiçbir Müslüman'ın padişaha karşı gelmemesi gerekiyor! Onlar zalim ve gaddar dahi olsalar!

İşte buradan, Şia'nın neden hep ezildiğini ve hakarete maruz kaldığını daha iyi anlıyoruz. Çünkü Şiîler, hiçbir zaman onların buyruğu altına girmediler; halifelerin, Ehlibeyt'in hakkını gasp ettiğini savundular.

Tarih boyunca halifeler ve padişahlar, Şiîleri İslam'ı yok etmek isteyen bir grup olarak tanıtmaya çalışmış, kendini âlim zanneden yazarları da devreye sokarak bu konuda ellerinden gelen tüm çabalarını göstermişlerdir.

Bu kurnazca oyunu dikkatle izleyecek olursak, işte o zaman, İslam'ı yok etmek isteyenlerle zalim yönetimi yok etmek isteyenler arasında ne kadar fark olduğunu daha iyi anlarız. Şiîler hiçbir zaman İslam'a muhalif olmadılar. Sadece zalim yöneticilere ve padişahlara muhalif oldular. Onlar sadece hakkın sahibine geri verilmesini istiyor, böylelikle adil İslam yönetiminin sağlanmasını umuyorlardı.

Sonuçta diğer kitaplarımızdan da anlaşıldığı gibi, fırka-i naciye (kurtuluş fırkası) sadece Şia'dır. Çünkü iki ağır emanet olan Kurân ve Ehlibeyt'e (a.s) sadece onlar sahip çıktılar. Bu hakikati bazı Ehlisünnet âlimleri de beyan etmişlerdir.

İbn-i Menzur, Lisanü'l-Arab kitabında Şia'yı şöyle tarif etmiştir: "Şia, Peygamber efendimizin (s.a.a) Ehlibeyt'ini (a.s) seven bir grubun adıdır."[24]

Dr. Said Abdulfettah Aşur, Lisanü'l-Arab kitabında bu konuyu incelerken şöyle yazmıştır: "Peygamber efendimizin (s.a.a) Ehlibeyt'ini (a.s) sevmek Şiîlik ise, hangi Müslüman Şiî olmak istemez ki?"

Artık özgürce düşünülebilen aydın bir zamandayız. Gençlerimiz gözlerini iyi açmalılar. Kendileri bizzat Şia'nın kitaplarını bulmalı, dikkatle okumalı ve Şia'nın âlimleriyle hakikatleri görmek için konuşmalılar. Şimdiye kadar duydukları birçok sözün tatlı ve hoş olduğunu, ama aslı-astarı ve herhangi bir dayanağı olmadığını göreceklerdir.

Bugün artık herkes istediği yere ve istediği kimseye rahatça ulaşabiliyor. Dünyanın her yerinde Şiî var. Şia hakkında araştırma yapmak isteyenler, Şiîlerin muhaliflerinden bilgi istememeliler. Çünkü düşmanlık güden muhaliften, ihanetten başka ne beklenir ki?

Şiîler, kimsenin ulaşamadığı ve haklarında bilgi edinilemeyen bir yeraltı grubu değildir. Şianın kitapları ve inançları tüm dünyada yaygınlaştırılmıştır. Medreseleri var; konferanslar düzenliyor, ders verip konuşmalar yapıyor, tüm dünya Müslümanlarını birliğe davet ediyorlar.

Ben insaflı bir Müslüman'ın, ciddi bir incelemeden sonra hakikati göreceğine ve aldanmayacağına inanıyorum. Ne yazık ki kimi zaman Şia muhaliflerinin hileleri ve aldatmacaları, kimi zaman da bilinçsiz bir Şiî'nin hal, hareket ve davranışları, bazı hakikatlerin üstünün örtülü kalmasına sebep oluyor.[25] Bazen sadece bir yanlışı düzeltmek veya bir soruyu cevaplandırmak, bir Şia muhalifini sempatizana çevirebilir.

Şimdi, aklıma Ümeyye oğullarının hilelerine kanan bir Şamlı geldi. Bu Şamlı, Medine'ye Peygamber efendimizin mübarek kabrini ziyarete gittiğinde, heybetli birinin at üzerinde olduğunu ve bir grup insanın da onun etrafında, ona hizmet için topladığını görmüş.

Kendi kendine "Yeryüzünde Muaviye'den daha heybetli biri nasıl olur?" diye düşünmüş. Merakla kalabalığa, "Bu adam kim?" diye sormuş. "Ali b. Ebu Talib'in oğlu Hasan (a.s)" cevabını alınca "Bu harici, Ebu Turab'ın oğlu Hasan mı?" diye şaşkınlığını dile getirmiş. Sonra da haddini aşarak O'na ve O'nun babalarına sövmeye başlamış. Bunun üzere İmam Hasan'ın (a.s) dostları, kılıçlarını çekip onu öldürmek istemişler, ama İmam Hasan (a.s) buna izin vermemiş. Atından inerek Şamlıya "Hoş geldin, ey Arap kardeş! Galiba sen bu şehirde yenisin?" demiş.

Şamlı: Evet, ben, müminlerin emiri ve Müslümanların önderi Mua-viye b. Ebusüfyan'ın takipçilerindenim" demiş.

İmam, ona tekrar hoş geldin dedikten sonra; "Sen bugün benim misafirimsin" demiş. Şamlı, kabul etmemiş, ama İmam ısrar edince bu teklifi geri çevirememiş.

Üç gün İmam Hasan'ın (a.s) evinde kalmış. Dördüncü gün, Şamlıda pişmanlık ve tövbe belirtileri görülmeye başlamış. Yaptığı hatalardan dolayı İmam'dan özür dilemiş. Çünkü yapmış olduğu onca hakarete rağmen İmam'ın (a.s) ona çok iyi davrandığını düşünüp eziklik hissetmiş.

Hal böyleyken Şamlıyla İmam Hasan (a.s) arasında şöyle bir konuşma geçmiş:

İmam Hasan (a.s): Kardeşim, sen hiç Kurân okudun mu?

Şamlı: Evet, ben Kurân hafızıyım.

İmam: Allah'ın tertemiz kıldığı Ehlibeyt'in kimler olduğunu biliyor musun?

Şamlı: Evet, onlar Muaviye ve Ebusüfyan soyudur!

Orada bulunanlar bu söze çok şaşırmışlar. Ama İmam Hasan (a.s) tebessüm ederek şöyle devam etmiş: "Ben, Ali'nin (a.s) oğlu Hasan'ım; babam, Allah Resulü'nün amcasının oğludur; annem, âlemlerdeki bütün kadınların hanımefendisi olan Fatıma'dır (s.a); dedem, peygamberlerin efendisi ve en üstünü olan Hz. Muhammed'dir (s.a.a); amcalarım, şehitlerin efendisi Hamza ve diğeri Cafer Tayyar'dır. Allah'ın tertemiz kıldığı ve sevgimizi her Müslüman'a farz kıldığı Ehlibeyt biziz. Allah ve meleklerinin selam gönderdiği ve Müslümanların da selam göndermeleri emredilen Ehlibeyt, bizleriz. Ben ve kardeşim Hüseyin (a.s) cennet gençlerinin efendileriyiz."

İmam Hasan (a.s), Ehlibeyt'in (a.s) faziletlerini ve hakikatleri Şamlıya bir bir anlatmış. Şamlı kendine gelmiş ve ağlamaya başlamış. Bir yandan ağlarken bir yandan da özür dilemiş. İmam'a şöyle demiş: "Andolsun Allah'a, Medine'ye geldiğim gün en nefret ettiğim kişi sizdiniz. Ama şimdi en çok sevdiğim kişisiniz. Sizin sevginiz vesilesiyle Allah'a yaklaşmak istiyorum ve sizin düşmanlarınızdan uzağım."

İmam Hasan (a.s) yanındakilere dönerek; "Siz bu günahsız adamı öldürmek istiyordunuz. Oysaki hakkı tanımış olsaydı ona düşmanlık etmezdi. Şam halkının çoğu bunun gibidir; hakkı tanısalar takip ederler"[26] demiş. Sonra da şu ayeti okumuş: "İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, candan bir dost olur."[27]

Evet, bu, insanların çoğunun haberdar olmadığı şeydir. Bundan dolayı insanlar hakikate karşı düşmanlık ediyor. Ama bir gün perdeler kalkacak ve onlar tövbe edecekler. Bu, her insanın vazifesidir. Çünkü hakka dönüş, üstünlük ve büyüklüktür.

Asıl problem şudur; bir grup insan, hakikati açıkça görüp tüm vücutlarıyla hissetmelerine rağmen, şu değersiz dünyayı elde etme gayreti ve içlerindeki kinden dolayı bu hakikatleri neden inkâr edip onlara karşı adeta savaş açıyorlar? Bu tip insanlar hakkında Allah-u Taâla şöyle buyurmaktadır: "Onları uyarsan da uyarmasan da, onlar için birdir, inanmazlar"[28]

Böyleleri için vakit ayırmak ve onlar için üzülmek faydasızdır. Biz bütün gücümüzü insafı olan ve hakkı arayan insanlar için harcamalıyız. Allah-u Taâla bunlar hakkında da şöyle buyurmuştur: "Sen ancak zikre (Kurân'a) uyan ve görmeden Rahman'dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele."[29]

Yeryüzündeki bütün Şiîlerin, vakitlerini ve güçlerini İslam ümmetine hakkı tanıtmak için harcamaları gerekir. Çünkü Ehlibeyt imamları sadece Şia'nın imamları değildir. Onlar, bütün Müslümanların rehberleri ve yol göstericileridir.

Ehlibeyt imamlarının Müslümanlar tarafından, özellikle de Ehlisünnet'in şuurlu ve kültürlü mensupları tarafından tanınması, tamamen bizim sorumluluğumuz altındadır. Tıpkı Allah'ın sağlam dini İslam'ı ve O'nun yüce Resulünü tanıtmak, bütün Müslümanların ortak sorumluluğu olduğu gibi, bu da öyledir.


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet'in Manası

Ebu Hanife, Malik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'in takipçileri olarak dörde ayrılan ve İslam ümmetinin dörtte üçünü oluşturan büyük çoğunluğa Ehlisünnet diyoruz.

Bu büyük gruptan küçük bir kol ayrılmış ve bunların inançlarının çerçevesini İbn-i Teymiye oluşturmuştur. Bunlara Selefiye deniyor. İbn-i Teymiye'ye ise Müceddidü's-Sünnet denmiştir. Daha sonra da Muhammed b. Abdulvahhab öncülüğünde, bugünkü Arabistan'ın resmî mezhebi olan Vahabilik ortaya çıkmıştır.

Bütün bu gruplar kendilerine Ehlisünnet diyorlar. Bazen de "Cemaat" kelimesini ekleyip "Ehlisünnet ve'l-Cemaat" diyorlar.

Tarihi incelediğimizde ortaya şöyle bir konu çıkar: Gerek Hülefa-i Raşidin olarak bilinen Ebubekir, Ömer, Osman ve Hz. Ali'nin (a.s) halifeliğini, gerekse (ister eski zamanda olsun, ister bu zamanda; tarihte İslam adına hüküm süren) diğer tüm halifelerin halifeliğini benimseyen herkes, Ehlisünnet ve'l-Cemaat olmuş oluyor. Ayrıca kim halifeleri bu şekilde kabul etmezse ve Peygamber efendimizin (s.a.a), Hz. Ali'yi (a.s) "ismiyle birlikte" hilafet için tanıttığına inanırsa, ona da Rafızî (muhalif) diyorlar.

Ebubekir'den tutun Abbasîlerin son halifesine kadar bütün halifelerin Ehlisünnet'ten razı ve hoşnut oldukları, Ali ve evlatlarına biat eden Şiîlere karşı da kin ve düşmanlık besledikleri açıkça ortaya çıkıyor. Dolayısıyla Ali b. Ebu Talib ve onun Şiîleri, onlara göre Ehlisünnet ve'l-Cemaat'ten sayılmıyorlar. Sanki bu terim, Ali ve Şiîleri karşısında özellikle ortaya atılmış bir terim olarak karşımıza çıkıyor. İşte benim görüşüme göre Peygamber'den (s.a.a) sonra İslam ümmetinin Sünnî ve Şiî şeklinde bölünmesinin sebebi de budur.

Hakikatleri ortaya koymak maksadıyla güvenilir tarih kaynaklarına başvuracak olursak, bu bölünmenin Peygamber'den (s.a.a) hemen sonra meydana geldiğini görürüz. Çünkü Ebubekir, hilafeti ele aldı ve bu makama oturdu. Sahabenin çoğunluğu da ona yardım etti. Ona muhalif olanlar ise sadece Hz. Ali (a.s), Haşim oğulları ve çoğunluğu azat edilmiş kölelerden oluşan bir grup sahabeydi. Tabii hâkim yönetim bunları isyancı ilan etti ve Müslümanların saflarından ayırdı. Sonra da bütün gücüyle bu grubu ekonomik, sosyal ve siyasal yönlerden felç etmeye uğraştı.

Gayet açıktır ki bugünkü Ehlisünnet ve'l-Cemaat o günlerin siyasî yönlerini ve düşmanlıklarını doğru olarak bilmiyorlar. Günümüzdeki Ehlisünnet şöyle zannediyor: Dört halife zamanından beri her şey sünnet ve kitaba uygun olarak geldi. Sahabenin hepsi melek gibiydi; birbirlerine saygılı ve sevgiliydiler; birbirlerini hiç incitmediler vs. vs!

İşte, bunun için Şia, sahabe ve özellikle de halifeler hakkında ne söylerse söylesin, kabul etmiyorlar. Öyle görünüyor ki Ehlisünnet, tarih kitaplarını okumayıp, sadece öncekilerin sahabe ve halifeler hakkında anlattıkları faziletleri dinlemekle yetinmişler.

Eğer onlar kalplerini ve gözlerini hakikate açsaydılar, tarih ve hadis kitaplarını biraz karıştırsaydılar ve hakikat peşinde olsaydılar, doğru bildikleri birçok ahkâm ve fetvaları değiştirirlerdi.

Ben, bu naçiz çalışmamla Ehlisünnet ve'l-Cemaat kardeşlerimi tarih kitaplarında yazan bazı hakikatlerden haberdar etmek istiyorum. Mümkün olduğunca kısa bir şekilde hakkı ortaya koyup, batılı ortadan kaldırmaya çalışacağım. Bu çalışmamın, Müslümanlar arasındaki ihtilaf ve farklılıklara bir derman olmasını ve yine birlik ve beraberlik için faydalı olmasını umuyorum.

Tanıdığım kadarıyla Ehlisünnet ve'l-Cemaat mensupları mutaassıp değiller. Hz. Ali ve diğer Ehlibeyt'i seviyor, onlara karşı saygı duyuyorlar. Ancak bununla birlikte Hz. Ali (a.s) ve Ehlibeyt'in düşmanlarını da seviyor ve onlara saygı duyuyorlar. Ehlibeyt düşmanlarına itaat ediyor ve "Hepsi Resulullah'tan öğrenmişler" diyorlar. Bu hâliyle Ehlisünnet ve'l-Cemaat, iki önemli esası göz ardı ediyor:

1-Allah dostlarını sevmek

2-Allah düşmanlarına düşman olmak.

Onlar herkesi seviyorlar; Hz. Ali'ye (a.s) rahmet diledikleri gibi, Muaviye'ye de rahmet diliyorlar. Onlar, çok gösterişli, alımlı çalımlı olan "Ehlisünnet ve'l-Cemaat" ismine aldanmışlar ve bu ismin altında nelerin yattığını bilmiyorlar. Arap siyasetçilerinin bu ismi ne hileler üzerine yaydıklarını göz ardı ediyorlar.

Eğer bir gün, Ali b. Ebu Talib'in (a.s) Peygamber'in sünnetinin canlandığı ve Peygamber'in ilim şehrinin kapısı olduğunu ve sahabenin de her konuda ona muhalefet ettiğini anlasalar, o zaman şimdiki durumlarından vazgeçerler ve ciddi bir şekilde bütün bu meseleleri incelerlerdi. İşte o zaman görürdük ki gerçek Ehlisünnet, Peygamber efendimizin (s.a.a) ve Hz. Ali'nin (a.s) Şiîleridir.

Sonuç olarak, bizim bu büyük hileleri ve oyunları açığa çıkarmamız gerekiyor. Bu hileler Peygamber efendimizin sünnetini, cahiliye bidatlerine çevirdi; Müslümanların başıboş kalmalarına, dinden sapmalarına ve dağılıp ihtilafa düşmelerine neden oldu. Böylelikle her grup diğerini kâfir sayıp bir iç savaşa girişti. Bu çekişmeler ise Müslümanların fen ve ilim yönünden geri kalmalarına neden oldu.

İş öyle bir yere dayandı ki, Müslümanların toprakları işgal edildi, zulme uğradılar. Diğer medeniyetlerde de Müslümanların ezilme ve küçük görülme sebebinin altında yine bu büyük oyunlar yatmaktadır.

Şia ve Sünnî'nin manası hakkında bu kısa incelemeden sonra şunu bilmek gerek: Kesinlikle Şia, Peygamber'imizin (s.a.a) sünnetine muhalif manasında değildir. Bazıları, "Biz Ehlisünnetiz" derken sanki "Bizim dışımızdakiler sünnete muhalifler!" demek istiyorlar. Şia hakkında böyle düşünülemez. Çünkü Şiîlerin inancına göre, asıl sünnete amel eden Şia'dır ve bu sünneti de ilim şehrinin kapısı olan Ali b. Ebu Talib'den (a.s) almışlardır. Yine Şia'ya göre, Ali'den (a.s) başkası, Peygamber'e (s.a.a) ulaşma kapısı değildir.

Biz, her zaman tarafsız bir şekilde hakikatlere ulaşmaya çalışıyoruz. Bu şekilde okuyucuyu adım adım tarihteki olaylara götürüp, delile dayalı olarak Şiîlerin sünnetin gerçek takipçileri olduğunu ispatlamaya çalışacağız. Zaten kitabın adı da buradan gelmektedir. Kitabı bitirdikten sonra kararı muhterem okuyucularımıza bırakıyoruz.

 

Müslümanları Şiî ve Sünnî Olarak İkiye Ayıran İlk Olay

Bu olay, Peygamber efendimizin (s.a.a) son anlarında sahabeye, "Bana kalem ve kâğıt getirin, sizin için öyle bir şey yazayım ki, benden sonra asla sapıklığa düşmeyesiniz!" dedikten sonra Ömer b. Hattab ile orada bulunan birçok sahabenin korkunç bir şekilde Peygamber'e karşı geldiği olaydır.[30]

Onlar tam bir taş kalplilik ve saygısızlıkla Peygamber'in sözü karşısında direndiler. Hatta "Peygamber sayıklıyor, Allah'ın kitabı bize yeter, bizim onun yazacağı şeylere ihtiyacımız yok!" diye itiraz ettiler. İbn-i Abbas bu olayı Müslümanlar için bir facia olarak nitelendiriyor. Bizler bu olaydan şu neticeyi elde ediyoruz: Müslümanların çoğu Peygamber'in sünnetini ayaklar altına almış ve "Kurân bize yeter!" demiştir. Ama Hz. Ali ve ona uyan azınlık bir grup (öyle ki, Peygamber, onları Hz. Ali'nin Şiîleri diye adlandırılmıştır) Peygamber'in (s.a.a) emrini yerine getirmiş, onun sözlerini ve fiillerini sünnet bilmiş, Kurân'a uydukları gibi sünnete de uymayı gerekli görmüşlerdir.

Kurân-ı Kerim şöyle buyurmuyor mu? "Ey iman edenler Allah'a ve Resulüne itaat edin."[31]

Ömer b. Hattab'ın tavırları bütün Müslümanlarca bilinmektedir. Ömrü boyunca Peygamber'e (s.a.a) muhalefet ettiği birçok meşhur hadislerde var. Hatta Ömer'in, bizzat kendisini Peygamber'in (s.a.a) sünnetine bağlı görmediği açık ve net olarak ortadadır.

Halife olduğu zaman Peygamber'in (s.a.a) sünnetine aykırı fetvalar veriyordu. Hatta Kurân'ın açık ve net ayetlerine rağmen aykırı fetvalar veriyor, Allah'ın helâlini haram, haramını da helal sayıyordu.[32]

Evet, Ömer'e uyan sahabenin de onun gibi olması doğaldır. Dolayısıyla geçmişte ve şimdi ona bağlı olup da onu sevenler tabii ki onun güzel (!) bidatlerini kabul ederler. İleriki konularda onların, aslında Peygamber'in sünnetine değil de Ömer b. Hattab'ın sünnetine uydukları daha net ortaya çıkacaktır.

Peygamberimizin Sünnetine Muhalefet Konusunda İkinci Olay

Sahabelerden bazılarının, Peygamber emrettiği halde Usame'nin ordusuna katılmamaları da bir diğer olaydır. Peygamberimizin bizzat kendisi bu orduyu hazırlamış ve vefatından iki gün önce herkesin bu orduya katılmasını emretmişti. Ne var ki iş öyle bir yere dayandı ki, sahabeden bazıları "Neden 17 yaşında, henüz suratında tüy bitmemiş bir çocuğu başımıza komutan ediyorsun?" diye Peygamber'e karşı geldiler. Başta Ebubekir ve Ömer olmak üzere sahabeden bazıları bu orduya katılmadılar. Hilafet işlerinin bahanesiyle Medine'de kaldılar. Hâlbuki Peygamber efendimiz, Usame'nin ordusuna katılmayanları lanetlemişti.[33]

Ali (a.s) ve onun takipçisi olan sahabeler, bu olayda da Peygamberimize (s.a.a) bağlı kalmış, iğne ucu kadar dahi ondan uzaklaşmamışlardır. Bu musibette Ali'nin (a.s), Peygamber'in (s.a.a) vasiyetlerine amel ettiğini, onun cenazesinin gusül, kefen ve defin işleriyle meşgul olduğunu görüyoruz.

Evet, o, Peygamberimizin vasiyetlerini yerine getirmekten başka bir işe girişmedi. Ama bununla birlikte sahabeden bir grubun "halife seçmek" için Benî Saide Sakifesi'ne koştuğunu biliyordu. İstese, o da hilafet için oraya koşar ve onların planlarını bozardı. Ama o, Peygamberimizin (s.a.a) vasiyetine saygı gösterip onu icra etti. Hilafet elden gitse de Peygamber'in (s.a.a) amcasının oğlu vasiyetleri ve Peygamber'in sünnetini yalnız başına yerine getirdi.

Burada Hz. Ali'nin (a.s) Peygamber'den (s.a.a) miras aldığı bu yüceliği anlayabilmemiz için biraz duraklamamız gerekir. O, sünnete amel etmek için hilafeti terk etti. Diğerleri ise hilafeti elde etmek için sünneti terk ettiler.

Ehlisünnet Karşısında Şia'nın Ortaya Çıkmasına Sebep Olan Üçüncü Olay

Bu olay, sahabenin birçoğunun Sakife'deki hilafet seçimini kabullenmesiyle başladı. Çünkü bu, açıkça Peygamberimizin (s.a.a) sünnetine muhalefettir. Zira Peygamber efendimiz veda haccından dönerken Gadir-i Hum denilen yerde, bütün sahabenin karşısında, Hz. Ali'yi (a.s) halifesi olarak ilan etti. Muhacirlerle ensar arasında ilk önce hilafet konusunda tartışma çıktıysa da sonra Peygamber'in (s.a.a) sünnetini ve emrini ayaklar altına alma, yani Ebubekir'i halife seçme konusunda birleştiler. Sonra da kolları sıvayıp hilafete muhalefet eden herkesi ortadan kaldırmaya başladılar. Hatta muhalefet edenler Peygamber'in (s.a.a) yakınları bile olsa…[34]

Bu olay da şunu göstermektir ki; sahabenin çoğu, Ebubekir ve Ömer'in görüşlerine uymayı ve Peygamber'in sünnetine muhalefet etmeyi uygun görmüşlerdir. Demek ki onlar sünnetin değil de şahsî görüşlerin takipçileriymiş. Sahabenin çok az bir kısmı ise Peygamber'in sünnetine sarılarak Ebubekir'e biat etmedi. Onlar Ali ve Şiîleri (takipçileri) idi.

Evet, İslam toplumunda bu üç olaydan sonra iki grubun kimliği ortaya çıkmış oldu. Bu gruplardan biri Peygamberimizin sünnetine saygı gösterip ona amel ediyor, diğer grup ise Peygamberimizin sünnetini ortadan kaldırmaya veya unutturmaya çalışıyordu. Sünnet yerine, bütün gücü ele geçirebilmek için insanların iştahını kabartan içtihada (kendi görüşlerine) başvuruyorlardı.

Birinci grubun, yani sünnete uyanların başında Ali b. Ebu Talib ve onun Şiîleri geliyordu. İkinci grubun, yani kendi görüşlerine uyanların başında ise Ebubekir, Ömer ve sahabenin çoğunluğu vardı. İkinci grup, Ebubekir ve Ömer'in önderliğinde var güçleriyle birinci grubun gücünü azaltmaya çalıştı. Bu grubu yok etmek için çeşitli planlar kurdu. Bu entrikalardan bazıları şunlardı:

1- Muhaliflerini İktisadî Yönden Çökertmek

Bu olayı şu tarih kitaplarında görebilirsiniz: Tarih-i Taberî, c.3, s.202; Tarih-i Yakubî, c.2, s.126.

Ebubekir ile Ömer önce Hz. Fatıma'nın (s.a) Fedek hurmalığında çalıştırdığı işçilerini kovdular.[35] Bu hurmalığın Fatıma'ya değil de Müslümanlara ait olduğunu iddia ettiler. Hâlbuki bu hurmalığı babası ona bağışlamıştı. Ne var ki Ebubekir ile Ömer, Fatıma'yı babasının mirasından da mahrum ederek "Peygamberler miras bırakmaz!" dediler. Humustan düşen payı ellerinden aldılar. Hâlbuki onlar, Peygamber ailesinin zekât ve sadaka almalarının haram olduğunu biliyorlardı.

Bütün bunların sonucunda Hz. Ali (a.s) iktisadî yönden çöküntü yaşadı. Çünkü yüksek getirisi olan Fedek hurmalığını, yine amcasının oğlunun mirasını ve Hz. Fatıma'nın hakkını gasp etmişlerdi. Humustan da onlara bir şey verilmiyordu. Bu durumda Hz. Ali (a.s), eşi Fatıma (s.a) ve çocukları, artık birilerinin onların karınlarını doyurmasına ve onları giydirmesine muhtaç duruma düşmüşlerdi.

Daha önce de belirttiğimiz gibi Hz. Ali'nin (a.s) Şiîleri, azat edilmiş fakir ve yoksul kölelerdi. Dolayısıyla hâkim olan grup, onlardan korkmuyordu. Çünkü insanlar her zaman zenginlere doğru gider ve fakirleri küçümserler…

2- Muhalifleri Sosyal Yönden Çökertmek

Hakim grup Ali'nin (a.s) önderliğindeki muhalif cepheyi yok etmek için onları bulundukları konumdan düşürmeye çalıştılar. Ebubekir ve Ömer'in ilk işlerinden biri de Müslümanların doğal olarak saygı duydukları Peygamber ailesinin saygınlığını kırmaktı. Böylece Peygamber'in yakınlarından olmak, bir değer teşkil etmeyecekti.

Hz. Ali (a.s), Peygamber'in amcasının oğlu ve Ehlibeyt'in (a.s) büyüğüydü. Sahabeler arasında onu kıskanan birçok düşman vardı. Çünkü Allah onu diğerlerinden üstün kılmıştı. Kaldı ki münafıklardan da her an fırsat kollayan çokça düşmanı vardı. Fatıma (s.a), Peygamberimizin vefatından sonra ümmet arasında ondan geriye kalan tek yadigârdı. O, babası için şefkatli bir anne gibiydi. Zaten Peygamberimiz de ona "babasının annesi" der ve onu "bütün kadınların en üstünü" sayardı. Müslümanlar da ona saygı gösterir, gerek Peygamber'in ona duyduğu sevgiden, gerekse sahip olduğu üstün niteliklerden dolayı onu severlerdi. Ama Ebubekir ve Ömer, onun saygınlığını ve değerini insanların gözünde düşürdüler.

Ömer b. Hattab, Hz. Fatıma'nın (s.a) evinin önüne gelerek evin etrafına odunlar yığdı. "Eğer bu ev halkı Ebubekir'e biat etmezse, evi ateşe vereceğim" diye yemin ediyordu. İbn-i Abdi Rabbih, bu konuda şöyle yazar: Ali (a.s), Abbas ve Zübeyr, Fatıma'nın (a.s) evinde oturmuşlardı. Ebubekir, Ömer b. Hattab'ı biat etmeleri için onların üzerine yolladı. "Eğer biat etmezlerse onlarla savaş!" dedi. Ömer evi yakmak için ateş ve odunla geldi. Fatıma (s.a), Ömer'e "Ey Hattab'ın oğlu! Evimizi yakmaya mı geldin?" diye sorunca Ömer, "Evet, ümmetin gittiği yoldan gitmezseniz yakacağım!" dedi.[36]

Ehlisünnet'in sahih kitaplarında yazdığı gibi eğer Fatıma, kadınların en üstünü ise; onun evlatları Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileri ve Peygamber'in gülleri iseler; tüm bunlara rağmen Ömer onlara ihanet edip onları küçük düşürüyorsa ve Ebubekir'e biat etmedikleri takdirde evlerini yakacağına dair yemin ediyorsa, o zaman kimin Ali b. Ebu Talib'e sevgi ve saygısı olabilir ki? Zaten sahabenin çoğu ona düşmandı. Bildiğiniz gibi, Peygamber'den (s.a.a) sonra muhalif grubun rehberi olmuş ve dünya malından elinde insanları kendine çekecek hiçbiri şeyi kalmamıştı.

Buharî, kendi sahihinde şöyle yazar: "Fatıma, Ebubekir'den babasının mirasını istedi ve şöyle dedi: "Allah Resulü bana, Allah'ın ona sunduğu Medine'deki Fedeği ve Hayber'deki humustan kalan mallardan bir şeyler verdi." Ebubekir, Fatıma'ya (s.a) hiçbir şey vermek istemedi. Hz. Fatıma, Ebubekir'e kızdı ve dünyadan gidinceye dek onunla konuşmadı. Peygamber'den sonra altı ay yaşadı. Vefat ettiği zaman Hz. Ali (a.s) onu geceleyin defnetti. Ebubekir'e haber vermedi. Namazı da kendi kıldı."[37]

Hâkim grup, Hz. Ali'yi (a.s) ekonomik ve sosyal yönlerden oldukça zayıflattı. İnsanların gözünden düşürdü. Halk, Hz. Fatıma'nın vefatından sonra artık ona saygı göstermiyordu.

Buharî, "istenkere alâ vucûhi'n-nâs" cümlesini kullanmıştır. Bu da Peygamber (s.a.a) ve Hz. Fatıma'dan (a.s) sonra Hz. Ali'nin (a.s) nasıl bir kin ve düşmanlıkla karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Belki de iş öyle bir yere varmıştır ki, Hz. Ali, sahabenin arasında giderken onunla alay ediyor ve ona küfür ediyorlardı. Bu yüzden Hz. Ali (a.s) onların yüzüne bakmak istemiyordu.

Biz bu bölümde Hz. Ali'nin hayatını ve mazlumiyetini anlatmak istemiyoruz. Amacımız, sadece acı gerçeği açıklığa kavuşturmaktır. O gerçek ise, sünnetin bayraktarı ve ilim şehrinin kapısının yalnız kalışıdır. Kendi görüşlerine uyarak Peygamber'in sünnetini ayaklar altına alan ve sahabenin çoğunun desteğini alan bir grup karşısında tek başına kalan hakiki sünnet bayraktarı Hz. Ali'nin yalnızlığı...

3-Muhalifleri Siyaset Meydanından Uzaklaştırmak   

Hâkim grup, muhaliflerini ekonomik ve sosyal yönden zayıflatmakla yetinmeyip siyasî olarak da onların inzivaya çekilmesini sağlamaya çalıştı. Hz. Ali'yi (a.s) devletin hiçbir makamına oturtmadılar. Ona hiçbir sorumluluk vermediler. Ömür boyu Peygamber'e (s.a.a) karşı savaş açmış Ümeyye oğullarının, Peygamber tarafından serbest bırakılmış kölelerinden dahi faydalanırlarken Ebubekir, Ömer ve Osman, 25 yıl süren hilafetleri döneminde Hz. Ali'yi (a.s) hiçbir siyasî faaliyete karıştırmadılar. Siyasî sorumluluk almış olan sahabelerden bazıları servet biriktirip Müslümanların malını yağmalarken Hz. Ali (a.s) Yahudilerin hurma ağaçlarını sulayarak zahmet ve sıkıntılarla ailesinin geçimini sağlamaya çalışıyordu.

İşte bu şekilde ilim kapısı, ümmetin en bilgilisi ve sünnetin koruyucusu evinde hapis olmuştu. Birkaç mustazaf dışında kimse onun kıymetini bilmedi. Bu birkaç kişi ona tabiydiler. Onun gösterdiği yolda gidiyor ve onu yalnız bırakmıyorlardı.

İmam Ali (a.s), kendi halifeliği zamanında insanları Kurân'a ve Peygamber'in (s.a.a) sünnetine geri çevirmeye çalışıyorduysa da fayda vermiyordu. Çünkü onlar Ömer b. Hattab'ın içtihatlarına uyuyorlardı. Biz bütün bu gerçeklerden şu neticeyi alıyoruz: Ali (a.s) ve onun Şiîleri, Peygamber'in sünnetine bağlıydılar. Sünneti yaşatmak için çalıştılar ve hiçbir zaman onu terk etmediler. Ümmetin diğer kişileri ise Ebubekir, Ömer, Osman ve Ayşe'nin bidatlerine uydular. Sonra da bu bidatleri "güzel bidatler" (sünnet-i hasene) diye adlandırdılar.[38]

Bular sadece bir iddiadan ibaret değil; bütün Müslümanların icma ettikleri, sahih kitaplarında yazdıkları ve her insaflı araştırmacının kabul edeceği hakikatlerdir.

İmam Ali (a.s), Kurân'ı ve onun bütün hükümlerini biliyordu. Kurân'ı ilk toplayan da odur. Buharî de bu konuyu onaylamaktadır. Hâlbuki Ebubekir, Ömer ve Osman, Kuran'ı ezbere bilmedikleri bir yana, onun hükümlerini bile hiç bilmiyorlardı.[39]

Tarihçiler Ömer'in hayatı boyunca 70 kez şu sözü tekrarladığını yazarlar: "Eğer Ali (a.s) olmasaydı, ben helak olurdum." Ebubekir de şöyle demiştir: "Allah beni Ali'siz yaşatmasın!" Osman'ı da ne siz sorun, ne ben söyleyeyim!

Ehlisünnet ve'l-Cemaat, Ömer b. Hattab'ı "ilham olunmuş" olarak kabul etmiş, sahabenin en bilgililerinden olduğuna inanmış ve bazen de en bilgilisi saymıştır. Öyle ki sahih kitaplarında Peygamberimizin (s.a.a) içecek artığını Ömer'e verdiğini rivayet etmiş, bunu da ilim olarak tefsir etmişlerdir. Hâlbuki Ömer'in kendisi Peygamber'in (s.a.a) sünnetinden birçok şeyi bilmediğini ve onları öğreneceği yerde çarşı pazarda alışverişle meşgul olduğunu itiraf etmiştir.

Buharî, kendi Sahih'inde, "Peygamber'in sünneti gayet açıktı; onu görmeyen ve İslam'ın meselelerini bilmeyen yoktu!" diyenlere karşı şöyle bir rivayeti delil olarak getirmiştir: "Ebu Musa, Ömer'in evine girmek için izin istedi. O sırada Ömer bazı işlerle meşgul idi. Bu yüzden Ebu Musa içeri girmeyip geri döndü. Ömer de yanındakilere, "(Az önce) işittiğim Abdullah b. Kays'ın (Ebu Musa) sesi değil miydi? Eğer o ise bırakın gelsin!" dedi. Bunun üzerine Ebu Musa'yı geri çağırdılar. Ebu Musa geldiğinde ("İzin verilmediğin halde neden gittin? İçeri girebilirdin" anlamında) "Neden böyle yaptın?" diye sordu. Ebu Musa, "Biz (Peygamber zamanında) böyle emrolunduk" deyince Ömer, "Ya bana bir şahit getirirsin ya da başına hiç ummadığın bir iş getiririm!" diye tehdit etti. Bunun üzerine Ebu Musa ensarın yanına giderek onlardan bir şahit istedi. Ensar, "Sadece gençlerimiz şahitlik yapmak için gelebilir" dedi. Ebu Said Hudrî ayağa kalkarak "Evet, bize böyle emredilmişti" diye cevap verdi. Ömer bu sözü duyunca, "Ben bunu Peygamber'den ne duymuş, ne de görmüştüm; o zamanlar pazarlarda alışverişle meşguldüm!" dedi.[40]

Bu rivayette birkaç ilginç nokta var:

1-Başkasının evine girerken izin istemek, Peygamber'in (s.a.a) sünnetinde açık ve nettir. Küçük-büyük herkes bunu biliyordu. İnsanlar Peygamber'in (s.a.a) huzuruna varmak istediklerinde önce izin alırlardı. Bu, İslam'ın edep ve iftiharlarındandır.

Bu rivayetten anlaşıldığı kadarıyla Ömer b. Hattab'ın özel korumaları vardı ve izinsiz kimseyi yaklaştırmıyorlardı. Ebu Musa üç kez izin istemesine rağmen ses çıkmayınca geri döndü.

Anlaşılan Ümeyye oğullarından olan dostları ve takipçileri, Ömer'i Peygamberimizden de daha üstün göstermeye çalışmışlar ve bu amaçla Ömer'in sokakta uyuduğunu, hiç koruması olmadığını, onun ağzından "Adaletle davrandım, derken uyuyakaldım!" sözünü söylediğini uydurmuşlar. Güya Ömer, Peygamberimizden daha adilmiş. Çünkü Peygamberimizin koruması varmış. Yoksa "Adalet Ömer'le birlikte öldü!" neden desinler ki?

2-Bu rivayet Ömer'in ne kadar kaba olduğunu ve Müslümanlara sert davrandığını göstermektedir. Sahabenin önde gelenlerinden olmasına rağmen Peygamber'in hadisini getirmek zorunda kalan Ebu Musa'ya, Ömer şöyle demiştir: "Allah'a ant olsun ki doğru söylediğine dair şahit getirmezsen sırtına ve karnına kırbaç vururum!"[41]

Ebu Musa'nın, sırf Peygamber'den (s.a.a) bir rivayet nakletti diye insanların önünde yalancılıkla suçlanması ve dövülmekle tehdit edilmesi doğru mudur? Öyle ki, şahit getirdikten sonra Ebu İbn-i Kâb, Ömer'e, "Ey Hattab'ın oğlu, sakın ola Allah resulünün dostlarına eziyet etmeyesin!" demişti.[42]

Ben bu hadisten, Ömer'in birçok işte nefsine uyduğu sonucunu çıkarıyorum. O ne zaman Allah'ın kitabı ve Peygamber'in (s.a.a) sünnetinden bahsetseler öfkeleniyor, tehditler savurmaya başlıyordu. Bu sebepten dolayıdır ki, sahabenin çoğu hakikatleri gizleyip dile getirmediler. Tıpkı Ammar b. Yasir'in teyemmüm konusunda Ömer'le olan muhalefeti gibi… Ömer, onu tehdit ettiğinde Ammar, "Eğer bu hadisi söylememi istemiyorsan, söylemem!" diye cevap vermişti.[43]

Ömer'in, Peygamberimizin hadislerinin açıklanmaması için sahabeyi engellediğine dair elimizde birçok delil vardır. Bu durum, Ebubekir'in zamanında başlamış, kendi hilafeti döneminde daha kararlı bir şekilde uygulanır hâle gelmişti. Peygamberimizin yazılıp derlenmiş hadislerini yakarak bu hadislerin nakledilmesini yasaklamış, yine sahabeden bazılarını bu uygulamaya muhalefet ettikleri için cezalandırmış veya zindana attırmıştı. Zikir Ehline Sorun adlı kitabımızda bu konuyu geniş bir şekilde işledik. Bu konuda geniş bilgi için adı geçen kitabımıza müracaat edebilirsiniz.

Ömer'den önce Ebubekir, Ömer'den sonra Osman da aynı şeyi yapmışlardı. Öyleyse nasıl oluyor da bize halifelerin sünnete göre amel ettiğini söylüyorlar? Oysaki Peygamberimizin sünneti bu halifeler tarafından yakılmış ve gizli tutulmuştu.

3-Bu hadisten Ömer'in sürekli olarak alışverişle meşgul olduğunu ve Peygamberimizin yanına sıkça uğramadığını anlamaktayız. Bundan dolayı herkesin duyduğu, hatta çocukların dahi bildiği konuları o bilmiyordu. Bu sözümüzün dayanağı şudur ki; Ebu Musa, ensardan şahit istediğinde onlar, "Gençlerimiz sana şahitlik yaparlar!" diye karşılık verdiler ve yaşça en küçük olan Ebu Said Hudrî ayağa kalkarak bu sözü Peygamber'den (s.a.a) duyduğuna dair şahitlik etti.

Ömer'in hilafet makamına oturduğu halde Peygamber sünnetinden en basit şeyleri dahi bilmemesi, başlı başına kusurdur. Çünkü çocuklar dahi bunları biliyorlardı. Peygamber'in (s.a.a) şu hadisi karşısında Ömer'in durumu nedir acaba? Peygamberimiz şöyle buyurdu: "İnsanlar arasında kendisinden daha bilgili biri olduğunu bildiği halde önderlik yapmak isteyen kişi Allah'a, Peygamber'e ve müminlere hıyanet etmiştir."

Ama Ömer b. Hattab bu sözlere nerden kulak asacak? Peygamber hayattayken dahi bu sözleri ayaklar altına alarak kendine içtihat etme hakkı veriyordu. Bazı konularda sahabenin delilleri karşısında kendi cahilliğini itiraf ediyor ve şöyle diyordu: "Ey Ömer, bütün insanlar, hatta perde arkasındaki kadınlar dahi senden daha bilgililer!" Bazen "Eğer Ali olmasaydı Ömer helak olurdu!" diyor, bazen de "Pazarda alışveriş yapmaktan Peygamber'in hadislerini dinleyemedim!" şeklinde itiraflarda bulunuyordu.

Eğer Ömer sünneti işitip öğrenmekten geri kalmışsa, Kurân'ı dinlemekten daha çok geri kalmıştır. Bir keresinde en meşhur Kuran hafızlarından olan Ubey b. Kâb ile ihtilafa düşmüş, ona, "Yanlış okuyorsun, ben şimdiye kadar bu ayeti duymamıştım" demiş, o da cevap olarak, "Ey Ömer, ben her zaman Kurân ile oturup kalkıyordum, sen ise alışverişle meşguldün!" demiştir.[44] Ayrıca yaşı henüz otuza varmamış olan Hz. Ali'yi gördüğünde, "Ali olmazsa Ömer helak olur!" diyordu.

Ömer, minberde vaaz verirken camiin en sonlarından bir kadın ayağa kalkmış, bütün cemaatin içinde kadınların mihriyesi konusunda Kurân'dan delil getirerek itirazda bulunmuş, bunun üzerine Ömer, "Ey Ömer, bütün insanlar, hatta perde arkasındaki kadınlar bile senden daha bilgililer!" diye bilgi düzeyi hakkında itirafta bulunmuştu. Aslında o, bu itiraflarıyla hakkı kabul etmek yerine cahilliğini örtbas etmeye, kendini insanlara mütevazıymiş gibi göstermeye çalışıyordu. Onun bu davranışlarına bugün dahi insanların çoğunun kandığını görüyoruz.

Ömer, içindeki bu ukdeden dolayı Peygamber'in sünnetini ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Kendi görüşlerine uyup Kurân'a ve sünnete muhalefet ediyordu.

Ömer'in hayatını inceleyenler, Peygamber efendimizin bi'setinden sonra Ömer'in, yaklaşık olarak vaktinin yarısını veya daha azını onunla geçirdiğine dair bilgilere rastlar. Bu konuda Ömer'in kendisi şöyle diyor: "Ben ve ensardan bir komşum Benî Ümeyye b. Zeyd mahallesinde oturuyorduk. Onunla birer gün arayla Peygamber'i görmeye gidiyorduk. Ben döndüğüm zaman o günün haberlerini, nazil olan vahyi ona söylüyordum. O da döndüğü zaman aynını yapıyordu."[45]

"Bir gün arayla Peygamber'in yanına gidiyorduk" demesi, evinin mescide uzak olduğunu gösterir. Bundan dolayı hayatını ikiye bölmüştür: Bir gün Peygamber'i görmek için, bir gün de istirahat etmek için. Böylece kendisine zahmet vermiyordu, çünkü evi uzaktı!  Ya da evi yakındı, ama o diğer günler pazara, alışverişe gidiyordu.

Eğer onun "Pazarda alışveriş yapmak beni Peygamber'in hadislerini dinlemekten alıkoydu" sözünü göz önünde bulundurursak ve yine Ebu Musa Eşarî ile olan hikâyesiyle Ubey b. Kâb'ın Ömer'e "Ey Ömer, ben Kurân ile haşır-neşirken sen alışverişle meşguldün!" şeklindeki sözünü bir arada inceleyecek olursak, vaktinin çoğunu Peygamberimizin yanında harcamadığı ortaya çıkar.

Hatta o, bütün Müslümanların bir araya geldiği önemli günlerde dahi orada bulunmazdı. Bu yüzden de alışveriş nedeniyle Allah'tan gafil olmayan sahabelere "Allah Resulü Ramazan ve Kurban bayramlarında ne okurdu?" diye sorardı.

Müslim, kendi Sahih'inde, iki bayram namazı konusunda Ubeydullah b. Ömer'den şöyle rivayet eder: Ömer b. Hattab, Ebu Vakıd Leysî'ye, "Peygamber (s.a.a) Ramazan ve Kurban bayramlarında ne okurdu?" diye sordu. O da "Gaf ve Kıyamet surelerini okurdu" diye cevap verdi.[46]

Ebu Vakıd Leysî'nin bizzat kendisinden de aynı rivayet şu şekilde nakledilmiştir: "Ömer b. Hattab bana 'Peygamber Ramazan ve kurban bayramlarında ne okurdu?' diye sordu. 'Ben de Kıyamet ve Gaf suresini okurdu' dedim."

Ubeydullah ve Ebu Vakıd Leysî'nin Ömer'in, bayramlarda Peygamber'in ne okuduğunu bilmediğine dair şahitlikleri ile Ubey b. Kâb'ın Ömer'in alışverişle meşgul olmaktan Kurân ve sünneti öğrenemediğine dair sözü bir araya gelince Ömer'in neden kafasına göre fetva verdiği anlaşılıyor. Böylece âlimler, Ömer'in cünüp insana "Su bulamadıysan namaz kılma!" diye fetva vermesini daha iyi anlamış oldular. Zira teyemmümün hükümleri Kurân ve sünnette geçmesine rağmen o bu konuya cahildi.

Beyhakî, kendi Sünen'inde, deliliyle birlikte der ki: Ömer, Peygamber'e (s.a.a) "Ölen bir kimsenin büyük babası ve birkaç kardeşi hayatta olursa bunlar arasında miras nasıl paylaştırılır?" diye sorunca Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle cevap verdi: "Bunu neden soruyorsun? Korkarım ki bu sorunun cevabını bilmeden öleceksin!" Said b. Museyyib der ki: Ömer öldüğünde bu sorunun cevabını bilmiyordu.

Eğer Ömer haddini aşmayarak yeterince ilim elde etseydi, Müslümanların çok daha hayrına olurdu. Ama o Allah'ın ve Peygamber'in hükümlerine uyması gereken yerde hac mutası, nisa mutası ve müellefetü'l-kulûb gibi helallerini haram, haramlarını da helal etti. Bir mecliste üç kere boşamayı boşanma sebebi yaptı ve Müslümanların özel işlerini araştırmayı helal saydı. Ve daha nice meseleler…[47]

Bu sebepten dolayı Ömer ve arkadaşı Ebubekir, daha ilk günden Peygamber'in (s.a.a) sözlerinin anlatılmasını yasakladılar. Hadislerin toplanıp yazılmasına izin vermediler. Hatta işi sahabenin toplamış olduğu hadisleri yakmaya kadar ilerlettiler.

Bu yaptırımların birkaç nedeni vardı:

1-Peygamber efendimizin Ali (a.s) ve ailesi hakkında söylediği sözleri kimse duymamalıydı.

2-Kendi görüşlerine ve siyasetlerine aykırı düşen Peygamber (s.a.a) sünneti gizli kalmalıydı.

3-Ömer, Peygamber'in (s.a.a) sünnetini çok az biliyordu. Dolayısıyla hadisleri yok ederek kendi cahilliğini gizlemiş olacaktı.

Ahmed b. Hanbel, İbn-i Abbas'tan şöyle nakleder: Ömer b. Hattab namazda şüphe hükümlerini bilmiyordu. "Oğlum, sen Peygamber'den veya herhangi bir sahabeden namazda şüphe edilince ne yapılması gerektiğini hiç duydun mu?" diye sordu.[48]

Gerçekten de Müslümanların halifesinin namazda şüphe etmenin hükümlerini bilmiyor olması ve onu genç bir sahabeden öğrenmek istemesi şaşılacak bir şey, değil mi? Hâlbuki bu, cahillerin bile bildiği bir konudur.

Bundan daha ilginci ise şudur: Ehlisünnet ve'l-Cemaat, Ömer'i sahabenin en bilgilisi olarak bilir. Eğer herkesten daha bilgili olan biri böyleyse diğerlerini hoş karşılayıp bir şey sormamak lazım. Evet, sahabeden bazıları Ömer'in menfaatlerine ters düşmeyecek şekilde ona muhalif olabiliyorlardı. Ebu Musa ile Ubey b. Kâb'ın içinde bulunduğu rivayette daha önce anlattığımız gibi Ömer, bu muhalefetler karşısında sözünden cayarak alışverişten dolayı cahil kaldığını sanki bir faziletmiş gibi itiraf ediyor. Ömer'in bu sözü nerde, Ali'nin (a.s) şu sözü nerde? Hz. Ali şöyle buyuruyor: "Ben her gün iki kez Peygamber'le özel olarak görüşüyorum; bir sabah, bir de akşam vakti."

Bu özel görüşmeler gün boyu olan birlikteliklerinin harici görüşmelerdi. Gün içerisinde diğer insanlarla beraber Hz. Ali de Peygamber'in huzuruna çıkıyordu. Hz. Ali (a.s) insanlar arasında Peygamber'e en yakın olan kimseydi ve herkesten daha çok Peygamber'e bağlıydı. Doğduğu günden itibaren Peygamber ona özel ilgi gösterirdi. Onu Peygamberimiz büyüttü. Büyüdüğünde de Peygamber'in yanından ayrılmıyordu. Hatta ilk vahyin nazil olduğu mağarada dahi Peygamber'in yanına gidip geliyordu. Adeta o, nübüvvet şerbetinden kana kana içmiş ve daha ilk günlerden Peygamber'in terbiyesiyle yetişmişti. Peygamber'in sünnetine ondan daha layık kim olabilir? Kin güdenler hakka dönseler, hakikatlere insafla ve mertçe yaklaşsalar, Ali'nin (a.s) karşısında kimin sözü olabilir ki?

Hz. Ali (a.s) ve Şiîlerinin (takipçilerinin) sünnetin nişaneleri olduğuna dair en büyük delil bunlardır. Ama diğerleri sünnetten bu şekilde faydalanmamış ve bu yolda bir mesafe kat etmemişlerdir. Onlar Peygamber'in sünnetinden çok çok uzaktadırlar. Buna rağmen bilgisizlikten dolayı kendilerine Ehlisünnet diyorlar.

Biz Allah'ın izniyle ileriki konularda olayları daha geniş bir şekilde ele alacağız. Çünkü Allah-u Taâla şöyle buyurmaktadır:

"Ey inananlar, Allah'tan korkun da sözün doğrusunu söyleyin. Söyleyin ki (Allah da) işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse, pek büyük bir başarıya erer."[49]


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet Peygamber'in Sünnetini Bilmiyor

Saygıdeğer okuyucu; bu başlığa şaşırmayın. Çünkü Allah'a şükürler olsun ki siz doğru yoldasınız ve Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için uğraşıyorsunuz. Öyleyse gereksiz taassupları bir kenara bırakın ve şeytanın hilelerine kanmayın. Bu hilelerin ve inadın sizin hedefinize ve ebedî cennete ulaşmanıza engel olmasına izin vermeyin.

Daha önce de söylediğimiz gibi kendilerine Ehlisünnet ve'l-Cemaat diyenler, dördüncü halifeyi kabul etmektedirler. O halifeler Ebubekir, Ömer, Osman ve Hz. Ali'dir (a.s). Bunlar herkesin bildiği şeyler. Ancak acı gerçek şu ki; yine bu Ehlisünnet, Hz. Ali'yi (a.s) uzun yıllar dört halifeden biri olarak tanımıyor, hatta halifeliğini gayri meşru olarak biliyordu. Çok sonraları onu dördüncü halifeden biri olarak saydılar ki, bu da tam olarak hicretin 230. yılında Ahmed b. Hanbel'in zamanında olmuştur.

Şiî olmayan sahabeler, halifeler, padişahlar ve emirler Ebubekir'den tutun Abbasî halifesi Mutasım'ın zamanına kadar Hz. Ali'nin hilafetini kesinlikle kabul etmediler. Hatta minberlerde Hz. Ali'ye lanet okunurdu. Onu Müslüman olarak dahi görmezlerdi. Çünkü hiçbir Müslüman'a minberlerde lanet okunmaz.

Ebubekir ve Ömer'in, Hz. Ali'yi siyaset meydanından nasıl uzaklaştırdıklarını gördük. Osman ise başa geldiğinde diğerlerinden daha çok ona saygısızlık etti. Öyle ki Hz. Ali'yi (a.s) tıpkı Ebu Zer gibi sürgüne göndermekle tehdit ediyordu. Muaviye başa gediğinde ise Hz. Ali'ye (a.s) lanet etme konusunda çok çaba göstererek insanları bu işe emretti. Emevî halifelerinin hepsi, bütün köy ve şehirlerde Muaviye'nin bu sövme geleneğini 80 yıl boyunca devam ettirdiler.[50]

Hz. Ali Şiîlerine karşı bu lanet ve kin dolu yaklaşım ise 90 sene sürdü. Öyle ki, Abbasî halifesi Mütevekkil, 240 yılında Hz. Ali ve Hz. Hüseyin'in (a.s) kabirlerinin yıkılmasını emretti. Yaşadığı dönemde kendisine müminlerin emiri diye hitap edilen Velid b. Abdülmelik, Cuma hutbesinde halka hitaben şöyle dedi: "Peygamber'in, Hz. Ali'ye dönerek 'Ey Ali, sen bana Harun'un Musa'ya olduğu nispettesin' dediği bu hadis doğrudur, fakat tahrif edilmiştir. Aslında Peygamber şöyle buyurmuştur: 'Ey Ali, sen bana Karun'un Musa'ya olduğu nispettesin.' Dolayısıyla bu hadisi duyanlar yanlış duymuşlardır."[51]

Mutasım'ın zamanında mürtetler ve Allah'ı inkâr edenler çoğalmışlardı. İslam âlimleri ise onlarla kıyasıya mücadele içindelerdi. Hülefa-i Raşidîn zamanı artık geçmiş, insanlar önemsiz işlerle meşgul olmaya başlamıştı.

Ahmed b. Hanbel, Kurân'ın kadîm (ezelî) olduğu inancındaydı. İnsanlar yöneticilerin inancını taşıyor, Kurân'ı mahluk olarak görüyorlardı. Ahmed b. Hanbel, Mutasım'ın korkusundan bu inancından kurtuldu ve böylece meşhur oldu. Mütevekkil'in zamanında ise hadisçilerin[52] en gözdesi hâline geldi. İşte bu dönemde Hz. Ali'yi diğer üç halifeye ekleyerek onu dördüncü halife olarak kabul ettiler ve hülefa-i raşidînden sayarak saygıyla anmaya başladılar. Belki de Ahmed b. Hanbel, Hz. Ali hakkında okuduğu sahih rivayetlerden etkilenmişti. Bu rivayetler halifelerin hoşuna gitmese de yok edilmedi.

Ahmed b. Hanbel şöyle diyor: "Peygamber'in sahabeleri arasında, Hz. Ali hakkındaki hasen senetli hadislerin hiçbiri, hiçbir sahabe hakkında elimize ulaşmamıştır." Böylece Ahmed b. Hanbel, o zamana kadar Hz. Ali'yi halife statüsünde görmeyenler arasında onun hilafetini doğru ve muteber saydı.

Deliller

Tabakat-ı Hanabile'de (Ehlisünnet'in meşhur kitaplarından) İbn-i Ebi Ye'la, kendi senediyle Verize-i Hamesî'nin şöyle dediğini nakleder:

"Ahmed b. Hanbel'in yanına gittim. O dönemler Ahmed b. Hanbel, Ali'yi (r.a) raşid halifelerin dördüncüsü olarak kabul ediyordu.[53] Ona dedim ki: Ey Ebu Abdullah! Senin bu yaptığın Talha ve Zübeyr'e karşı bir tutumdur!

Ahmed b. Hanbel: Bu ne biçim söz? Biz niye onlarla savaşalım? Onun adını niye analım, dedi.

Dedim ki: Allah seni hidayet etsin. Sen hilafeti dörde çıkardığın, Ali'yi itaati vacip bir imam olarak gördüğün ve geçmişteki imamların hakkını ona geri verdiğin zaman biz direkt olarak sahabeyle karşı karşıya gelmiş oluyoruz!

Ahmed b. Hanbel: Neden bu işi yapmayayım, diye sordu.

Ben de dedim ki: Ömer'in oğlu Abdullah'ın söylediği hadisten dolayı…

Ahmed b. Hanbel dedi ki: Ömer, oğlundan daha üstündür. Çünkü o, Ali'nin Müslümanların halifesi olmasına razıydı ve ona şurada yer vermişti. Bu yüzden de Ali kendisini müminlerin emiri olarak adlandırmıştı. Ben nasıl olur da ona müminlerin emiri değil, derim?

Ahmed b. Hanbel'in verdiği cevaptan sonra onunla konuşmamı yarıda kestim ve oradan ayrıldım."[54]

Bu konuşmalardan çıkaracağımız sonuç şudur: Demek oluyor ki Ehlisünnet, Ahmed b. Hanbel'in dönemine kadar Hz. Ali'yi meşru bir halife olarak kabul etmiyordu. Açıktır ki Ahmed b. Hanbel isimli bu muhaddis, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in önderi ve sözcüsü idi. Onlar Ali'nin (a.s) hilafetini kabul etmiyor, Ehlisünnet'in fakihi olan Abdullah b. Ömer'in delillerine dayanıyorlardı.

Kurân'dan sonra en muteber kitap olarak tanıdıkları Sahih-i Buharî'de de bu hadis geçmektedir. O halde Ehlisünnet, bu kaynağa dayanarak Ali'nin (a.s) hilafetini de resmen tanımamalıydı.

Biz bu rivayete Zikir Ehline Sorun adlı kitabımızda da yer vermiştik. Ama herkesin bilgi sahibi olması için tekrar değiniyoruz.

Buharî, Sahih'inde, Abdullah b. Ömer senediyle şöyle rivayet etmiştir: "Biz, Peygamber zamanında insanların birbirlerine karşı üstünlüklerinden söz ediyorduk. Üstünlük sıralamasına göre önce Ebube-kir'i, sonra Ömer b. Hattab'ı, sonra da Osman b. Affan'ı söylerdik. Allah onlardan razı olsun."[55]

Buharî, adı geçen kitabında bu rivayetten daha açık bir rivayete de yer vermiştir. Zira Abdullah b. Ömer şöyle diyor: "Biz, Peygamber zamanında hiç kimseyi Ebubekir'le eş tutmuyorduk. Ondan sonra Ömer'i, sonra Osman'ı üstün biliyorduk. Sonra da Peygamber'in diğer sahabelerini üstün bildik ve hepsini eşit gördük."[56]

Yukarıdaki rivayetlere dikkat edersek, içinde ne Peygamber'in bir görüşü var, ne de Peygamber'in ahlakına uygun bir yaklaşım. Zira yukarıdaki rivayet tamamıyla Abdullah b. Ömer'in Hz. Ali'ye olan düşmanlığının bir ifadesinden ibarettir. Ehlisünnet de mezhebini bu temel üzere inşa etmiştir.

Ümeyye oğullarına gelinince; onlar da bu ve benzeri rivayetlere dayanarak Hz. Ali'ye küfretmeyi caiz görmüşlerdir. Muaviye zamanından Mervan b. Muhammed b. Mervan zamanına, yani hicrî 132 yılına kadar minberlerde Hz. Ali'ye lanet okunurdu. Ali Şiîlerini ve bu tür siyasetlerine ters düşen kimseleri acımadan öldürürlerdi.[57]

Abbasîlerin başa geçmesiyle Ebul Abbas Seffah dönemi olan hicrî 132 yılından Mütevekkil'in dönemi olan hicrî 247 yılına kadar Ali ve takipçilerine olan düşmanlık farklı yöntemlerle ve farklı şekillerle yine devam etti. Zira Abbasîler, Peygamber ailesi ve Şiîleri adına hilafeti ele geçirdiklerini savunuyorlardı. Siyasî çıkarlarından dolayı minberlerde lanet okumasalar da, özel toplantılarında Ümeyye oğullarından daha ileri gidiyorlardı.

Onlar tarihte yaşanan olaylardan gereken dersi almışlardı ve bu yüzden Ehlibeyt'in mazlumiyetini halka anlatarak bunu bir kalkan olarak kullandılar. Kurnaz bir taktikle gelişen olaylardan kendi lehlerine faydalanmaya çalıştılar. Kendilerini Ehlibeyt imamlarına (a.s) yakın göstererek halkın ayaklanmasını önlemeye çalışıyorlardı.

Harun oğlu Memun, İmam Rıza'ya (a.s) aynen bu taktikle yaklaşmış, tahtını sağlama aldıktan sonra ayaklanmaları bastırıp, tam rahatladıktan sonra imamlara ve onların Şiîlerine tekrar zulüm ve hakaret etmeye başlamıştı. Tıpkı Hz. Ali'ye düşmanlığıyla tanınmış Abbasî halifesi Mütevekkil gibi… Zira Mütevekkil de kendi döneminde İmam Ali ve İmam Hüseyin'in (a.s) türbelerini ateşe vermişti.

Bu delillerden dolayıdır ki bizler, Ehlisünnet'in, Ahmed b. Hanbel zamanına kadar Hz. Ali'ye ve hilafetine pek sıcak bakmadığını savunduk.

İlk olarak Ahmed b. Hanbel, Hz. Ali'yi halife olarak tanırken hadis ehli bunu kabul etmedi. Çünkü onlar Abdullah b. Ömer'e tâbi idiler. Ahmed b. Hanbel'in verdiği bu kararın insanlar tarafından kabul görmesi uzun bir zaman aldı. Hanbelîler, Ahbed b. Hanbel'in bu kararından dolayı kendilerini Ehlibeyt dostu olarak gösterebiliyordu. Bu yüzden de Malikî, Şafiî ve Hanefî mezheplerine göre daha çok taraftar toplamayı başarmışlardı.

Sonuç olarak bu düşünceyi kabul etmeleri gerekiyordu. Zamanla Ehlisünnet ve'l-Cemaat, Ahmed b. Hanbel'in bu sözünde birleşti ve Peygamber halifelerinin sayısı dört olarak kabul gördü. Artık Hz. Ali'ye de diğer halifelere gösterdikleri saygıyı göstermeye başladılar.

Bu tip deliller, o dönemlerde Ehlisünnet'in Hz. Ali'yi kötülediği ve küçük düşürmeye çalıştığının açık göstergeleri değil de nedir? Buna rağmen, "Böyle bir şey nasıl olur? Hâlbuki bugün Ehlisünnet ve'l-Ce-maat Hz. Ali'yi seviyor ve onun adını andıklarında hakkında Allah ondan razı olsun diyor!" denilebilir.

Bu düşünceye karşı cevabımız şudur: Aradan uzun bir zaman geçti ve Ehlibeyt imamları artık hayatta değiller. Bu durumda yöneticilerin durumunu tehlikeye düşürecek herhangi bir tehdit de söz konusu değil. Diğer taraftan da, zaten İslam hükümeti diye bir hükümet ortada yok. Vaktiyle İslam ülkeleri Moğolların, Tatarların ve daha birçok ülkenin hâkimiyeti altına girmişti. Şimdilerde ise din kavramı Müslümanların gözünde zayıfladı. Müslümanların çoğu, zamanın boş sanatları ve eğlenceleriyle meşgul durumdalar. Bir grup Müslüman içki, kumar, kadın vs. eğlencelerle gününü gün ederken, bir grup Müslüman da namazı hiçe sayarak heva ve heveslerine kapıldılar. Kötüler iyi oldu, iyiler kötü. Her yeri fesat sardı. Hal böyle olunca içinde kıpırdama hisseden Müslümanlar geçmişlerine bakıp, ağlayıp sızlanmaya başladılar. Müslümanların görkemli zamanını yâd ederek o dönemleri "altın dönemler" olarak zihinlerine kazıdılar.

Bu gruba göre en iyi zaman sahabeler zamanıydı. Çünkü sahabeler ülke sınırlarını genişleterek doğuda ve batıda İslam imparatorluğunu güçlendirmişler, diğer medeniyetleri dize getirmişlerdi.

İşte, o zaman bütün sahabeye, içlerinde de Hz. Ali'ye rahmet okumaya başladılar. Ehlisünnet bütün sahabeyi adil bildiğinden dolayı Hz. Ali'yi o sahabelerden ayıramıyordu. Çünkü onu dışlayacak olsalar tutunacak dalları kalmaz, rezil olurlardı. Akıl sahipleri onları suçlardı. Dolayısıyla insanlara Ali'nin de dört halifeden biri olduğunu ve Peygamberimizin ilim şehrinin kapısı olduğunu itiraf etmişler, "radiyallahu anh" veya "kerremellahu vecheh" demişlerdir.

Biz, Ehlisünnet'e diyoruz ki: Madem onu ilmin kapısı olarak görüyorsunuz, o halde neden dünya ve ahiret işlerinde ona uymuyorsunuz? Neden size açılan kapıyı kendi elinizle geri teptiniz de ilimde, yücelikte, fazilette Hz. Ali'nin tozu bile olamayacak Ebu Hanife, Malik, Şafi, Ahmed b. Hanbel ve İbn-i Teymiye gibi kimselerin peşinden gittiniz? Yer nere, gök nere? Kılıçla orak bir olur mu? Aklı olan bir insan hiç Hz. Ali ile Muaviye'yi bir tutar mı?

Peygamber'in (s.a.a) Hz. Ali hakkında söylediklerini dikkate almasak bile, Peygamber'den sonra Hz. Ali'yi takip etmek yine de her Müslüman'a farzdır.

Bazı Ehlisünnet mensupları şöyle diyebilir: Hz. Ali'nin üstünlüğünü, İslam yolunda cihatlarını, derin ilmini, yüceliğini ve takvasını herkes bilir. Hatta bugün Ehlisünnet, Hz. Ali'yi Şiîlerden daha iyi tanır ve sever! (Bu söz, günümüzde Ehlisünnet tarafından sıkça tekrarlanmaktadır.)

Biz de cevap olarak diyoruz ki: Siz ve sizin geçmiştekileriniz, Hz. Ali'ye yıllarca hakaret edildiği zaman neredeydiniz? (Özellikle "neredeydiniz" sorusunu kullandım. Çünkü bugünkü Ehlisünnet Sahih-i Müslim'de, "Muaviye'nin Hz. Ali'ye lanet okuduğunu ve halktan da lanet okumasını istediğini, yine halkın bu emre uyarak ona lanet okuduğunu" okumuş, görmüştür. Buna rağmen Ehlisünnet, Muaviye'yi vahiy kâtibi olarak görüyor ve onu kendilerine örnek alıyor. Demek ki Hz. Ali'ye olan muhabbetleri doğru değil.)

Biz tarihte onlardan herhangi bir şahsın bu işe itiraz ettiğini veya Ali'yi sevdiği için öldürüldüğünü görmedik, duymadık. Evet, Ehlisünnet mensubu birinin böyle bir şey yaptığını asla görmedik ve duymayacağız da. Çünkü onlar her zaman padişahların, emirlerin ve hükümdarların yanında yer alarak onlara biat ettiler ve onların tavırlarına razı oldular.

Âlimleri, Ali evlatları ve Ali dostlarının katledilmeleri için fetvalar veriyorlardı. Bu tip âlimlerden günümüzde bile var.

Hıristiyanlar asırlar boyu Yahudilere düşman kesilerek onları fesat unsuru olarak gördüler. Yahudileri Hz. İsa'yı öldürmekle suçladılar. Ama güçleri azaldığında, inançları zayıflayıp dünyevî meşgalelere yöneldiklerinde kiliseyi tarihe gömdüler. (Çünkü kilise, bilim ve bilim adamlarıyla mücadele içerisindeydi.)

Bu zaman zarfında Yahudilerin gücü arttı. Öyle ki Arap ve İslam topraklarını işgal ederek doğuda ve batıda yayıldılar. Sonunda da bugünkü İsrail devletini kurdular. İş öyle bir yere dayandı ki, Papa Yuhanna Pulos, Yahudi hahamlarla düzenlenen bir konferansta Yahudilerin Hz. İsa'yı öldürmediklerini açıklamak zorunda kaldı. O zamanki Hıristiyan toplumun yaklaşımı, bugünkü Ehlisünnet'in yaklaşımıyla ne kadar da benzeşiyor?


 

 

 

 

 

 

Sünnetin Ayaklar Altına Alınması

Bu bölümde araştırmacıların dikkatle üzerinde durmaları gereken bir konuyu ele almak istiyorum. Böylece kendilerine Ehlisünnet adını verenler, Peygamber'in sünnetiyle fazla da alakaları olmadığını anlayacaklardır.

Bu grup, aslında geçmişte kendilerini temsil eden bir grup sahabenin takipçileridirler. Onları seviyor ve izinden gidiyorlar. Böylece Allah'a yaklaşmayı umuyorlar. Gelin görün ki peşinden gittikleri bu kimseler, vaktiyle sünneti yakmış ve insanların bu sünneti nakletmelerini yasaklamışlardır. Dolayısıyla sünnetin yayılmasını engelleyen birtakım kirli siyasetleri perdelemek zorundayız.

Sünnetin yayılmasını engellerken halifelerin yapmış olduğu şey, aslında Resul-i Ekrem'in sünnetinin yaygınlaşmasını değil de sahabenin kendi görüşlerinin yaygınlaşmasını sağlamak idi. Halifeler şunları yapmışlardı:

1-Uydurdukları yalan hadislerle Peygamber'in sünnetini ve hadislerini nakletmemeye dair getirilen yasağa haklı bir gerekçe bulmaya çalıştılar.

Sahih-i Müslim'de Heddab b. Halid Ezdî, Hemmam'dan; o da Zeyd b. Esleme'den, o da Atâ b. Yesar'dan ve o da Ebu Said Hudrî'den şöyle dediğini rivayet eder: "Peygamberimiz şöyle buyurdu: Benim dilimden hiçbir şey yazmayın. Kim Kurân'dan başka bir şey yazmışsa onu silsin. Bunda herhangi bir sakınca da yoktur!"[58]

Bu yalan hadisi ortaya atmadaki asıl amaç Ebubekir ve Ömer'in, Peygamberimizin hadislerini yakıp yok etmesinde bir suçları olmadığını göstermektir. Aslında bu hadis, dört halifeden çok sonraları uydurulmuş bir hadistir. Ancak bu hadisi uyduranlar, birkaç şeyi gözden kaçırmışlar:

a)Eğer Peygamberimiz böyle bir şey söylemiş olsaydı, o zaman sahabe onu dinlerken not almazlardı ya da aldıkları notu hemen yırtmaları gerekirdi. Ama görüyoruz ki Peygamber'in (s.a.a) vefatından yıllar sonra Ebubekir'in ve Ömer'in döneminde bu hadisleri yakıp yok etmeye başlamışlar!

b)Eğer bu hadis doğru olsaydı, önce Ebubekir'in, sonra da Ömer'in bu hadise dayanarak hadis yazmanın yasak olduğunu açıklamaları ve sahabeler yazmış oldukları hadislerden dolayı özür dileyerek hadis yazmanın Peygamberce yasaklandığını duyurmaları veyahut da kendilerinin bu konuyu unuttuklarını söylemeleri gerekirdi.

c)Eğer mezkûr hadis doğru olsaydı Ebubekir ve Ömer'in hadisleri silmeleri gerekirdi, yakmaları değil!

d)Eğer bu hadis doğru olsaydı, Ömer b. Abdülaziz'in zamanından şimdiye kadar bütün Müslümanlar günah işlemiş sayılırlardı. Çünkü hadis gereği Peygamber'in emrine itaat etmemiş olurlardı. Hele Ömer b. Abdülaziz herkesten daha günahkâr olurdu. Çünkü alimlere hadisleri toplayıp yazmalarını emretti. Ne kadar ilginçtir ki Buharî ve Müslim, bu uydurma hadisi sahih olarak kabul ettikleri halde Peygamber'den binlerce hadis yazmışlardır!

e)Eğer bu hadis doğru olsaydı, ilim şehrinin kapısı olan Hz. Ali'nin mutlaka bundan haberi olurdu. Çünkü o, Peygamberimizin (s.a.a) hadislerini bir araya toplamış ve bu kitaba Camia adını vermişti. İleride bundan da söz edeceğiz.

2-Emevî halifeleri Peygamber efendimizi masum olmayan sıradan bir insan gibi göstermeye çalışmışlar, onun da hatalara düşebileceğini göstermek için birçok hadis uydurmuşlardı. Öyle ki, güya bu rivayetlere göre, sahabeden bazıları, yer yer Peygamber'in hatalarını ıslah etmek durumunda kalıyordu.

Örneğin; hurma ağaçlarının daha iyi verim vermesi için söylediği hadis, hicap ayetinin nazil oluşu, münafıklar için istiğfar etmesi, Bedir Savaşı'nın esirlerinden fidye kabul edilmesi meselesi vs.

Ehlisünnet'in Peygamber (s.a.a) hakkında inançları işte bu şekildedir. Söz buraya varmışken onlara şöyle soruyoruz: Eğer sizin inancınız buysa, o zaman nasıl sünnetin takipçileri olduğunuzu iddia ediyorsunuz? Hâlbuki inancınıza göre sünnette birçok hata vardır. Size göre sünnet tam olarak bilinmiyor ve hatta yıllarca da yazılmamıştır.[59]Ama biz bu yalanlara ve nasihatlere inanmıyoruz ve savunduğunuz onca iddiayı kendi kitaplarınızdan delil getirerek çürütüyoruz.[60]

Buharî, Sahih'inin ilim babında, Kitabetu'l-İlim kısmında Ebu Hureyre'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Abdullah b. Amr dışında Peygamber'in hiçbir sahabesi benim kadar hadis rivayet etmemiştir. Çünkü o yazıyordu, ben yazmıyordum."[61] Bu rivayetten anlaşıldığı kadarıyla Peygamberimizin bazı sahabeleri hadisleri yazıyormuş. Okuması yazması olmayan Ebu Hureyre, Peygamberimizden altı binden fazla hadis nakledebildiğine göre okuması yazması olan Abdullah b. Amr b. As daha fazlasını yazmış olmalıydı. Nitekim Ebu Hureyre Abdullah'ın daha çok hadis bildiğini, çünkü onun yazdığını itiraf ediyor. Demek ki hiç kuşkusuz sahabenin çoğu hadisleri yazıyordu. Ancak rivayet konusunda meşhur olmadıkları (!) için Ebu Hureyre onların isimlerini söylememiş!

Neden İmam Ali b. Ebu Talib'i de (a.s) onlara eklemeyelim? Zira o, bir gün Camia kitabını eline alarak minbere çıktı ve içinde yer alan hadisleri oradaki insanlara gösterdi. Peygamberimizin hadislerinin tamamının yazıldığı o kitapta insanların ihtiyaçlarının hepsi yazılıydı. Daha sonra gelen Ehlibeyt imamları bu kitabı korumuş, ondan hadis nakletmiştir.

İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Bizim bir Camia kitabımız var ki, uzunluğu yetmiş ziradır.[62] Allah resulü (s.a.a) söylemiş, Ali de (a.s) yazmıştır. İnsanların bilmesi gereken bütün helal ve haramlar onda yazılıdır. Her türlü hakemliğin, hatta küçük bir çiziğin hükmü dahi onda mevcuttur."[63]

Buharî, kendi Sahih'inde bu kitabın Hz. Ali'nin elinde olduğunu yazmış, hatta birkaç bölümünde bunu tekrarlamış, ama her zaman yaptığı gibi kitabın içeriği hakkında bilgi vermemiştir.

Buharî, eserinin Kitabetu'l-İlm bölümünde Şubî'den naklen Ebu Cahife'nin şöyle dediğini yazar: "Ali'ye (a.s) sizin kitabınız var mı?" diye sordum. "Allah'ın kitabından, Müslüman bir kimsenin idrakinden ve bu sahifede geçenlerden başka bir kitabımız yoktur" dedi. "Bu sahife nedir?" diye sorunca şöyle yanıt verdi: "Akıl (katilin ailesinin erkek bireyleri tarafından diyet ödenmesi), esirlerin serbest bırakılması ve Müslüman'ın kâfir karşısında öldürülmemesi."[64]

Yine Sahih-i Buharî'de, A'meş'ten, o da İbrahim Teymî'den naklen İmam Ali'nin (a.s) şöyle dediği yazılıdır: "Bizim, Allah'ın kitabından ve Peygamber'in (s.a.a) rivayet ettiği bu sahifeden başka bir kitabımız yoktur."[65]

Yine Sahih-i Buharî'de İbrahim Teymî'den, o da babasından naklen İmam Ali'nin şöyle dediği yazılıdır: "Ali bize bir konuşma yaptı ve şöyle dedi: Bizim, Allah'ın kitabından ve bu sahifede yazılanlardan başka okuyacak bir kitabımız yoktur."[66]

Buharî, yine kendi Sahih'inde, başka bir yerde İmam Ali'nin şöyle dediğini yazar: "Biz, Peygamber'den (s.a.a) Allah'ın kitabından ve bu sahifedekilerden başka bir şey yazmadık."[67]

Yine Buharî, aşağıdaki senetle şöyle yazmıştır: İbrahim Teymî, babasından şöyle işittiğini nakleder: "Ali (a.s) bir gün tuğladan yapılmış bir minberin üzerinden bize konuşma yaptı. Kılıcını beline bağlamıştı, yanında da bir sahife vardı. Şöyle sesleniyordu: Allah'a ant olsun ki bizim, Allah'ın kitabından ve bu sahifeden başka okuyacak kitabımız yoktur."[68]

Neden Buharî, İmam Sadık'ın aşağıda sözünü ettiği Camia kitabından bahsetmemiş?

"Bizim bir Camia kitabımız var ki, uzunluğu yetmiş ziradır.[69] Allah resulü (s.a.a) söylemiş, Ali de (a.s) yazmıştır. İnsanların bilmesi gereken bütün helal ve haramlar onda yazılıdır. Her türlü hakemliğin, hatta küçük bir çiziğin hükmü dahi onda mevcuttur."[70]

Bir yerde içeriğine değinirken "O kitapta akıl (katilin ailesinin erkek bireyleri tarafından diyet ödenmesi), esirlerin serbest bırakılması ve Müslüman'ın kâfir karşısında öldürülmemesi vardı"[71] diyor, başka bir yerde de "Ali sahifeyi açıp okudu. Onda şu meseleler vardı: Develerin yaşları, Medine'nin haremi olduğu…, Müslümanların zimmetinin birden fazla olmadığı… ve bir kimsenin velilerinin izni olmadan başka bir kabilenin velayetini seçme hükümleri vs." diyor.

Bu, insanları aldatmak ve hakkı gizlemek değil de nedir? Hangi aklıselim şu dört cümleyi bir kâğıda yazıp da kılıcıyla birlikte yanında taşır?! Hangi aklıselim her minbere çıktığında onu insanlara gösterip "İşte bakın, Kurân-ı Kerim'den sonra bizim tek merciimiz bu kitaptır; biz, Kurân'ın ve bu kitabın dışında Allah resulünden başka hiçbir şey yazmadık!" diyebilir?! Acaba Ebu Hureyre'nin aklı ve hafızası Hz. Ali'den daha üstün müydü ki, okuma yazma bilmediği halde Peygamberimizden yüz bin hadis ezberlediğini iddia ediyor?

Vallahi şaşılacak şey doğrusu! Peygamberimizin yanında üç yıl bile kalmayan Ebu Hureyre'nin yüz bin hadisini okuma yazma bilmemesine rağmen kabul ediyorlar da, ilim şehrinin kapısı ve tüm sahabelerin her türlü ilim mercii olan İmam Ali gibi birinin, içinde sadece dört hadisin bulunduğu bir sayfacığı olduğunu mu sanıyorlar?

Yani Ali (a.s) bu sayfayı Peygamberimizin hayatı döneminden kendi hilafeti dönemine kadar yanında, kılıcına asılı olarak saklamış, sonra da minbere çıkarak onu insanlara göstermiş, öyle mi? Bu, çok çirkin bir ifadedir. Bence değersiz bir yalandan başka bir şey olamaz bu.

Her şeye rağmen Buharî'nin rivayeti akıl sahipleri ve araştırmacılar için yeterlidir. Çünkü sözü edilen sahifede akıl[72] (akıl sahibine diyet ödeme) meselesi geçiyor. Bu da şunu gösteriyor ki mezkûr sahifede İslamî düşüncelerin ve insanoğlunun aklının faydalanabileceği birçok mesele mevcutmuş.

Biz bu sahifede neler olduğunu ispatlama gayreti içerisinde değiliz. Zira onun sahipleri onu daha iyi bilirler. Onlar da helal haram konusunda beşerin neye ihtiyacı varsa, iğneden ipliğe her şeyin o kitapta yazılı olduğunu söylemişlerdir. Bizim peşinde olduğumuz şey, sahabenin Peygamber hadislerini yazdığını ispatlamaktı.

Sahih-i Buharî'de yazıldığı şekliyle bir taraftan Ebu Hureyre'nin, "Abdullah b. Amr Peygamber'in hadislerini yazıyordu" demesi ve diğer taraftan Hz. Ali'nin, "Biz, Peygamber'den Kurân ve sahifeden başka bir şey yazmadık" demesi şunu gösteriyor ki Peygamber efendimiz (s.a.a) hiçbir zaman hadis yazmayı yasaklamamıştır.

Sahih-i Müslim'de yer alan, "Benim hiçbir sözümü yazmayın. Kurân'dan başka söylediğim sözleri yazanlar onları silsin!" hadisine gelince; bu, yalan bir hadistir. Halifelerin yandaşları tarafından, sünnetin yayılmasını engellemeye çalışan Ebubekir, Ömer ve Osman'ın yaptıkları yakıp yıkma işlerini tevcih edebilmek ve onların işini doğru göstermeye çalışmak için ortaya attıkları bir uydurmadan ibarettir.

Peygamberimizin böyle bir yasak getirmediğine, hatta bilakis hadis yazmayı emrettiğine dair bizim yakin etmemize neden olan söz ise, Peygamberimize (s.a.a) en yakın kimse olan Hz. Ali'nin (a.s) şu sözüdür: "Biz Peygamber'den Kurân ve bu sahife olanlardan başka bir şey yazmadık."

Buharî, bu hadisi sahih bilmektedir. Buna ek olarak, eğer İmam Cafer Sadık'ın sözlerine dikkat edersek, okuyucuların en ufak dahi şüphesi olmaması için Peygamberimizin, hadislerini Hz. Ali'ye özellikle yazdırdığı ortaya çıkar.

Hakim, Müstedrek'inde; Ebu Davud, Sünen'inde; Ahmed b. Han-bel, Müsned'inde; Daremî, Sünen'inde Abdullah b. Amr hakkında şu önemli rivayeti yazmışlardır:

"Abdullah b. Amr şöyle diyor: Ben Peygamber'den ne duysam yazıyordum. Kureyşliler beni bu işten men ederek 'Neden Peygamber'den her duyduğunu yazıyorsun? O da bir insan; sinirli olduğunda da konuşabilir, mutlu olduğunda da' dediler. Ben de yazmaktan vazgeçtim ve durumu Peygamberimize anlattım. Bunun üzerine Peygamber efendimiz bana, 'Yaz; canım elinde olan Allah'a ant olsun ki bu ağızdan haktan başka bir söz çıkmaz' buyurdu."[73]

Bu rivayetten de anlaşıldığı gibi Abdullah b. Amr, Peygamberimizden duyduğu her sözü yazıyordu ve Peygamberimiz onu bu konuda engellememişti bile. Rivayete göre hadis yazımını engellemek isteyen Kureyşlilerdi. Ne var ki Abdullah b. Amr, kendisini bu işten men etmek isteyenlerin isimlerini söylemekten çekinmiş. Çünkü bunu yapanlar Allah resulüne kin besleyenlerdi. O ise üstü örtülü bir şekilde Kureyşliler deyip geçmişti.

Kureyşlilerden maksat ise onların önderleri olan Ebubekir, Ömer, Osman, Abdurrahman b. Avf, Ebu Ubeyde, Talha, Zübeyr ve onlarla aynı düşünceyi paylaşanlardı. Görüyoruz ki onlar, Peygamber'in (s.a.a) zamanında bile hadis yazmayı yasaklamaya çalışıyorlardı. Bütün tehlikesine rağmen böyle bir düşünce Allah resulünün zamanında bile varmış. Aksi takdirde Abdullah'ın sünneti yazmasına neden mani olsunlar veya Abdullah neden Peygamberimize danışmak zorunda kalsın?

Ayrıca, "Peygamber de bir insan; sinirli olduğunda da konuşabilir, mutlu olduğunda da…" şeklindeki sözleri şunu gösteriyor ki, onlar Peygamber'e (s.a.a) tam anlamıyla iman etmemişler. Demek ki onlara göre Peygamberimiz yanlış konuşabilir, yanlış hüküm verebilir ve hatta sinirli olduğunda bunlar gerçekleşebilir.

Diğer taraftan, Peygamberimizin "Yaz; canım elinde olan Allah'a ant olsun ki bu ağızdan haktan başka bir söz çıkmaz" sözünden de anlaşıldığı kadarıyla onlar Peygamber'in adaleti hakkında şüphe içindeydiler. Onun hata yapabileceğine ve uygunsuz sözler sarf edebileceğine inanıyorlardı. Oysaki Peygamberimiz ağzından haktan başka bir şey çıkmadığına dair yemin ederek şu ayetin tefsirini açıklıyordu:

"O heva ve heves üzere konuşmaz, ne söylerse vahiydir."[74]

Allah resulü masumdur, hata yapmaz ve boş söz söylemez. Böylece biz yakin ediyoruz ki, Emevî döneminde uydurulan bu gibi rivayetlerin tamamı, Peygamberimizi (s.a.a) masum göstermemek için yapılan uğraşların ürünüdür ve hepsi yalandır.

Yine anlıyoruz ki onlar Abdullah b. Amr üzerinde oldukça etkiliydiler ve onu hadis yazma eyleminden men etmeyi başarmışlardı. Nitekim Abdullah, "Ben de yazmaktan vazgeçtim…" demişti. O, bu şekilde kaldı. Ta ki kendisi bir gün Peygamberimizle karşılaştı ve durumu Peygamber'e anlatarak içindeki şüpheyi gidermeye çalıştı. Böylece "Peygamberimiz masum mudur, değil midir; adil midir, değil midir?" sorularına cevap aradı.

Bu tür şüpheler hatta Peygamber'in kendi huzurunda bile gösteriliyordu. İşte, Peygamberimize hitaben söylenen ilginç sözler:

"Sen gerçekten de peygamber misin?"[75]

"Sen kendinin peygamber olduğunu mu zannediyorsun?"[76]

"Allah'a ant olsun ki sen bu paylaştırmada Allah'ın haklarını yerine getirmedin!"[77]

Ayşe, Peygamberimize (s.a.a) "Allah, kalbinden geçirdiklerini çok çabuk yerine getiriyor!"[78] diyor, bazen de ona, "Fazla aşırıya kaçma!" diyerek tembihte (!) bulunuyordu. Buna benzer Peygamberimizin masumluğundan şüphe ettiklerine dair birçok söz mevcuttur. Peygamberimizin hâşâ yalan söylediğine, zulmettiğine, hatalara düştüğüne ve aşırıya kaçtığına inanıyorlardı. (Allah'a sığınırız.)

Peygamber efendimiz (s.a.a) çok şefkatli ve yüce bir ahlak üzereydi. Her zaman onların bu şüphelerini gidermeye çalışıyordu. Bazen "Ben, görevli bir kulum" derdi. Bazen de "Allah'a ant olsun ki, bunu yapmaktan daha adil ve takvalıyım ben!" derdi. Şu sözü de çok söylerdi: "Allah, kardeşim Musa'ya rahmet etsin. Onu bundan daha çok incittiler, ama sabretti."

Peygamberimizin adaleti ve masumluğu konusundaki bütün bu şüpheler maalesef münafıkların değil, önde gelen sahabelerin ve aynı zamanda müminlerin anası konumunda görülen Ayşe'nin ağzından çıkmıştır.

Peygamberimize atfedilen "Benim hadislerimi yazmayın" sözünün yalan olduğunu bilirsek, yakinimiz artar. Ebubekir'in kendisi bile Peygamberimizin sözlerini yazardı ve o sözleri bir araya toplamıştı. Ama hilafet makamına oturduktan sonra meçhul delillere dayanarak onların hepsini yakmıştı.

Bu konuda Ayşe şöyle diyor: "Babam Allah resulünün rivayetlerini topladı. Rivayet sayısı beş yüze ulaşmıştı. Bir akşam yatağında sağa-sola döndüğünü gördüm. Kendi kendime 'Sanırım babam hasta veya kötü bir haber duymuş olabilir' diye düşündüm. Sabah olunca bana dönerek 'Sendeki bütün rivayetleri getir' dedi. Hadisleri ona verdiğimde hepsini yaktı."[79]

Ömer, hilafeti döneminde yaptığı bir konuşmada halka hitaben şöyle seslendi: "Kimsenin elinde herhangi bir yazı kalmasın. Elinizde olanları getirin, göreyim!" Halk, Ömer'in ihtilaf çıkmaması için hadisleri inceleyeceğini sanarak söyleneni yaptı. Ama o bütün hadisleri toplayarak hepsini ateşe verdi.[80] Çeşitli şehirlere adam göndererek, halka "Kimin elinde yazılı bir şey varsa onu silsin!" emrini verdi.[81]

Bu rivayet bile başlı başına şunu gösteriyor ki, gerek Medine'deki, gerekse Medine dışındaki tüm sahabelerde Peygamberimize ait yazılı hadisler vardı ve onlar bu hadisleri kendi arşivlerinde muhafaza ediyorlardı. Ama Ömer ve Ebubekir'in muhalefetiyle bütün hadisler yakıldı. Geriye kalan hadisler de Ömer'in hilafeti döneminde yok edildi.

Allah aşkına söyleyin: Ebubekir ve Ömer bu şekilde sünneti imha ederek İslam ümmetine faydalı mı oldular? Oysaki insanlar bu hadislere ulaşmış olsaydı, Kurân'ı çok daha iyi anlayacak, Allah'ın hükümlerine çok daha rahat ulaşacaklardı. Vallahi yakılan hadislerin hepsi doğru hadislerdi. Çünkü onları yazanlar direkt olarak Resulullah'tan (s.a.a) duymuş ve yazmışlardı. Ortada başka bir vasıta yoktu. Ama uzun yıllar sonra toplanan hadisler uyduruk hadislerdi. Zira her yerde fitne vardı. Kardeş kardeşi öldürüyordu. Ortaya atılan çoğu hadisler, zalim hükümdarların emriyle yazılmıştı.

Tüm bunların neticesinde bizler, Peygamberimizin, hadislerinin kayda geçmesini yasakladığını kesinlikle kabul etmiyoruz. Bunu hiçbir akıl sahibi kabul edemez. Çünkü biliyoruz ki, sahabeler hadisleri "yazarak" topluyorlardı. Özellikle de Hz. Ali'nin (a.s) elinde bulunan, tüm konuları içine alan ve sürekli yanında taşıdığı yetmiş zira uzunluğundaki Camia kitabı da bunlardan biriydi.

Zamanın siyasîleri ve yöneticileri, menfaatlerini Peygamber'in sünnetini yok etmekte görerek, dayanakları olan sahabelerin de yardımıyla emellerini icraya koydular. Sünnet yok olunca da şahsî görüşlere (içtihat) uymaktan başka çareleri kalmadı. Ebubekir ve Ömer'in sünnetlerine uymak ve buna Osman, Muaviye, Yezid, Mervan b. Hakem, Abdulmelik b. Mervan, Velid b. Abdullah ve Süleyman b. Abdul-melik'in sünnetlerini de eklemek durumundaydılar. Bu gelenek Ömer b. Abdülaziz'in dönemine kadar devam etti. Ömer b. Abdülaziz başa geçince Peygamberimizin hadislerine ve sünnetlerine dair ne varsa Ebubekir Hazmî'den bunları yazmasını ve onlara Ömer b. Hattab'ın sözlerini eklemesini istedi.[82]

Görüldüğü gibi, aradan yüz yıl geçtikten sonra hadis yazmak serbest bırakıldığında Ehlisünnet'in hülefa-i raşidine ilave ettiği bu ılımlı Emevî hükümdarı, sanki Ömer b. Hattab Peygamberimizle nübüvvette ortakmış gibi emir veriyor ve Allah resulü ile Ömer'in sünnetlerinin yazılmasını istiyordu.

Ömer b. Abdülaziz neden zamanındaki imamlardan sözü edilen Camia kitabından bir şeyler istememiş? Neden onları Peygamber hadislerini yazma konusunda görevlendirmemiş? Hâlbuki dedelerinin hadislerini en iyi bilen onlardı. Elbette ki hakikati bulmak için araştırma içerisinde olan kimseler bu soruların cevaplarını pekâlâ bilirler.

Şimdi soruyoruz: Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in Emevîlerden ve onların yardımcılarından naklettiği onca hadise biz nasıl inanabiliriz? Hâlbuki biz pekâlâ biliyoruz ki onlar, Kureyş hilafetinin sözcüleri idiler. Kureyşlilerin, Peygamber ve Peygamber'in sünneti hakkındaki düşüncelerini de daha önce yazmıştık.

Halifeler hilafetleri süresince içtihat ve kıyasla, bazen de birbirleriyle meşveret ederek hüküm verirlerdi. Onlar, Ali'yi (a.s) siyaset meydanından kenara ittikleri ve artık onun tarafından herhangi bir tehlike hissetmedikleri için onun yazdığı hadisleri yakmamışlardı. Ali (a.s) bir çiziğin dahi hükmünün bulunduğu o kitabı saklayacak, halife seçildiğinde onunla minbere çıkıp onun önemini insanlara anlatacaktı.

Ehlibeyt imamlarından gelen mütevatir rivayetlere göre bu kitap, nesilden nesile miras olarak kalmış ve her zaman o kitaptan fetva vermişlerdir. Nitekim İmam Cafer Sadık, İmam Rıza, İmam Muhammed Bâkır ve diğer imamlar her zaman şu sözü söylerlerdi: "Biz sadece kendi görüşümüze dayalı fetva vermiyoruz. Eğer kendi görüşümüze göre fetva verseydik hem kendimiz, hem de insanlar zavallı olurdu. Fakat biz, Allah resulünden bize kalan eserlere dayanarak fetva veriyoruz. Bizim öyle bir ilmimiz var ki bu ilim bize Peygamber'den (s.a.a) miras kalmıştır ve onu tıpkı altın ve gümüş gibi evimizde koruruz."[83]

İmam Sadık (a.s) başka bir yerde şöyle buyuruyor: "Ben hadisimi babamdan naklettim; babam, dedemden; dedem, Hüseyin'den; Hüseyin, Hasan'dan; Hasan, Emirü'l-Müminin'den (İmam Ali); Emirü'l-Müminin, Resul-i Ekrem'den; Resul-i Ekrem de Allah-u Taâla'dan nakletmişlerdir."[84]

Bu sıralamaya göre Resul-i Ekrem'in hadisi olan ve mütevatir olarak gelen aşağıdaki Sakaleyn Hadisi sahihlik kazanmış oluyor:

"Aranızda iki ağır emanet bırakıyorum; biri Allah'ın kitabı, diğeri Ehlibeyt'imdir. Bu ikisine sarıldığınız sürece benden sonra asla sapmazsınız."[85]

Bu hadis doğrudur ve onda hiçbir yanlışlık yoktur. Peygamber'in sünneti de doğrudur. Masum imamların dışında kimse sünnetin koruyucusu olamaz.

Sonuç şudur ki; Peygamber ailesine sarılan Ehlibeyt Şiîleri, Peygamber sünnetinin gerçek ehlidirler. Ama Ehlisünnet ve'l-Cemaat, sahip olmadıkları bir sünnetin ehli olduğunu iddia ediyor. Onların bu iddialarını doğrulayacak herhangi bir delilleri yoktur. Doğru yolu bize gösterdiği için Allah'a şükrediyoruz…


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet'e Göre Şia

Şia hakkında insafla yaklaşan, İslamî ahlaka riayet eden ve ılımlı davranan Ehlisünnet mensubu bazı muasır âlimleri saymazsak, Ehlisünnet âlimlerinin büyük çoğunluğu, Emevî anlayışına dayalı olarak geçmişte ve günümüzde Şia'ya kin ve nefretle yaklaşmışlar, içlerindeki bu nefreti gerek yazılarında, gerekse konuşmalarında çekinmeden sergilemişlerdir.

Bazen kendilerinin bile anlamadıkları şeyleri yazmışlar, Ehlibeyt Şiîleri hakkında yalan şeyler uydurarak bunları halka anlatmışlar, onlara küfrettirmişler, onları kâfir ilan etmişler ve haklarında çirkin lakaplar kullanmışlardır. Onlar bu işi yaparken zorla ve hileyle hilafet koltuğuna oturan, hile, nifak ve yalanla insanlara hükümdarlık eden Muaviye ve Muaviye gibi insanların yolunu izlemişlerdir.

Bazen Şiîliğin Abdullah b. Sebe tarafından ortaya atıldığını savunuyorlar, bazen de iftiralarını daha da ileri boyutlara götürerek şöyle diyorlar: "Şiîliğin kökü Zerdüştlüğe dayanır. Onlar Rafızî'dirler. Allah onların yüzünü kara çıkarsın! İslam için Yahudi ve Hıristiyanlardan daha tehlikelidirler!"

Bazen de şöyle yazıyorlar: "Onlar münafıktır. Takiye yaparlar. Hiçbir şeye aldırış etmezler. Kendi yakınlarıyla evlenirler ve hatta geçici evlilik, yani zina (!) yaparlar." Bazıları da şöyle diyor: "Onların bugün Müslümanların ellerinde bulunan Kurân'dan başka bir Kurân'ları var. Ali ve evlatları olan diğer imamlara taparlar. Muhammed'e (s.a.a) ve Cebrail'e (a.s) düşmandırlar vs."

Ehlisünnet ve'l-Cemaat önderleri olarak tabir edilen bu âlimler tarafından hemen hemen her yıl Şia'ya hakaret içeren ve onları kâfir ilan eden kitaplar yayınlanmaktadır. Bu işlerinde zamane hükümdarlarını hoşnut etmekten başka hedefleri bulunmamaktadır. Onlar ise Müslümanlar arasında tefrika ve ikilik görmedikleri sürece hoşnut olmazlar.

Ne ilginçtir ki bütün bunları iddia eden âlimler, gerek yazılarında, gerekse sözlerinde hiçbir delil sunmuyorlar. Onların tek delili geçmişlerini körü körüne taklit etmek, cahillik ve içlerindeki kindir. Onlar papağan gibi Nasibîlerin ve Emevîlerin yazdıklarını tekrarlıyorlar. Henüz dahi Yezid düşmanlarına küfrediyor ve onları kâfir ilan ediyorlar.[86]

Yezid'i saygıyla ananların, Yezid düşmanlarına küfretmelerine ve onları kâfir ilen etmelerine şaşmamak gerekir. Bunların "iyiler" olarak kabul ettiği Yezid ve Muaviye değil miydi ki kendi dönemlerinde altın ve gümüşleri oluk gibi akıtarak nice vicdanları satın almış ve kendilerine yandaş toplamıştı. Onlar kendi dönemlerinde bunu yaparken bunlar da onlardan geri kalmadılar. Milyonlarca dolarları, Londra ve Paris'te görenleri şaşkına çeviren görkemli sarayları ve şatafatlı sofraları var. Sahip oldukları onca varlık, niceleri için din, vicdan ve vatan unsurlarını göz ardı ettirebilecek güçtedir.

Eğer bunlar gerçekten de Peygamber'in sünnetinin takipçisi olsalardı, Peygamber'in (s.a.a) örnek davranışlarından birinin de, "inanç ayrımı gözetmeksizin başkalarına saygılı olmak" olduğunu bilirlerdi.

Peygamberimizin sünneti bize şunu demiyor mu; "Müslümanlar sağlam bir bina gibidir; bir kısmı sarsılsa diğer kısmı onu tutar."? Ve yine şöyle demiyor mu; "Müslümanlar bir beden gibidir. Bir yeri ağrıdığında diğer yerler onun acısını hisseder."? Yine Peygamberimiz açıkça buyurmamış mıdır; "Müslüman'a küfretmek ve onunla savaşmak kâfirliktir" diye?

Kendilerine Ehlisünnet adını veren bu yazarlar Peygamber'i (s.a.a) tanısalardı, Allah'ın varlığına ve birliğine, Muhammed'in (s.a.a) onun elçisi olduğuna inanan, namaz kılıp zekât veren, oruç tutan, hacca giden, iyiliği emredip kötülükten alıkoyan bir grubu kâfir olarak ilan etmezlerdi.

Onlar Emevîlerin sünnetine, cahiliyet düşüncesine, ırkçılık ve kabilecilik kavramlarına sahip oldukları için böyle kitap yazıyorlar. Çok meşhur bir atasözü vardır: "Akrep kininden dolayı sokmaz; onun doğasında vardır." Yine şöyle derler: "Çömlekte ne varsa o çıkar."

Acaba Peygamberimiz, Kurân'da da olduğu gibi şöyle buyurmuyor muydu: "De ki ey kitap ehli: Gelin, aramızda ortak sözde birleşelim…"?[87]

Eğer onlar gerçekten sünnet ehli olsalardı, kardeşleri olan Şiîleri bu ayet gereği ortak inanca davet etmeleri gerekirdi. Eğer İslam, düşmanlık gösteren Yahudi ve Hıristiyanları ortak bir konuda birleşmeye ve kardeşliğe davet edebiliyorsa, aynı Allah'a, aynı Peygamber'e, aynı kitaba ve aynı kıbleye inandıkları halde Şiîlerle neden dost ve kardeş olunmasın ki?

Ehlisünnet âlimleri neden Şiî kardeşlerini davet edip onlarla konuşmaya yanaşmıyorlar? Eğer inançları yanlışsa, bunu neden oturup Şiîlere söylemiyorlar. Neden bir panel düzenleyip de her iki tarafın âlimlerini karşılıklı konuşturmuyorlar?

Ehlisünnet ve'l-Cemaat bugün dünya Müslümanlarının dörtte üçünü oluşturuyor. Dolayısıyla maddî imkânları ve yönetimlerde etkileri var. Uydu vb. gibi kitle iletişim araçlarıyla bu tür panelleri tüm dünya Müslümanlarına duyurabilirler. Böylece onların işi daha kolay olur. Ama ne yazık ki Ehlisünnet âlimleri hiçbir zaman böyle bir girişimde bulunmuyor ve ilmî bir konuda yüzleşmek istemiyorlar. Hâlbuki Allah-u Taâla, şöyle buyurmaktadır:

"De ki: Eğer doğruysanız, getirin delillerinizi!"[88]

"De ki: "De ki: "Sizin elinizde ortaya koyacağınız bir bilgi, bir belge varsa hemen çıkarıp gösterin. Ama gerçek şu ki: Siz sadece kuru bir zannın ardından gidiyorsunuz, düpedüz yalan söylüyorsunuz."[89]

Bu nedenle görüyoruz ki onlar sürekli küfürlere, hakaretlere ve iftiralara müracaat ediyor, Şiîleri kâfir ilan ediyorlar. Onlar da biliyorlar ki delil sadece Şia'nın elindedir.

Bence onlar korkuyor. Çünkü hakikatler ortaya çıkacak olsa, el-Ezher'de[90] de olduğu gibi Müslümanların çoğu Şiî olur. El-Ezher alimleri bu konuda araştırma yaptıklarında hakikatleri görüp kabullendiler ve geçmişlerinin inançlarını terk ettiler.

Ehlisünnet ve'l-Cemaat âlimleri, inançlarını tehdit eden bu tehlikenin farkına vararak Şia toplumu içerisinde asimile olmaktan korkuyorlar. İşte bundan dolayıdır ki bazıları, Şiîlerle oturup kalkmayı dahi müritlerine haram kılmışlardır. Nerde kaldı ki Şiîlerle oturup konuşsun, onlarla evlensin ve kestiklerini yesinler!..

Onların Peygamber (s.a.a) sünnetinden ne kadar uzak ve Emevîlerin sünnetine ne kadar yakın oldukları hemen ortaya çıkıyor. Tabii ki… Müslümanlarla var güçleriyle mücadele eden ve istemeyerek Müslüman olan Emevîler değil miydi?

Onların öncüsü Ebusüfyan oğlu Muaviye, yani iktidarı ele geçirmek için seçkin sahabeleri öldüren kişi, şöyle diyordu:

"Ben, namaz kılmanız, oruç tutmanız ve hacca gitmeniz için sizinle savaşmadım. Size hükmetmek için savaştım. Allah, sizin meylinizin aksine beni arzularıma kavuşturdu!"

Ne güzel buyuruyor Allah:

"Hükümdarlar bir ülkeye girince oranın düzenini altüst eder, halkının eşrafını da sefil ve zelil ederler. Evet, istilacılar hep böyle yaparlar."[91]


 

 

 

 

 

 

Şia'ya Göre Ehlisünnet

Bazı aşırı grupları ve sıradan insanları saymazsak, geçmişte ve günümüzdeki Şiî ulemasının büyük çoğunluğunun Ehlisünnet hakkındaki görüşünü şöyle özetleyebiliriz: Şiîler ve Sünnîler kardeştirler. Ancak Sünnîler, Emevîlerin kirli siyasetlerinin kurbanı olmuşlar, onların uydurmalarına inanmışlardır. Haklarında herhangi bir araştırma yapmadan ve iyi olanla kötü olanı birbirinden ayırt etmeden Selef-i Salih adını verdikleri sahabelere itimat etmiş ve böylece doğru yoldan saparak iki ağır emanet olan Kurân ve Ehlibeyt'ten kopmuşlardır. Oysaki bu iki şey, ümmeti bir araya getirebilir ve sapmamalarını garanti edebilirdi.

Şia âlimleri kendilerini savunmak ve inançlarını ortaya koymak için kitaplar yazmışlar, Ehlisünnet âlimlerini insaflı davranmaya, birliğe ve beraberliğe davet etmişlerdir.

Çeşitli ülkelerde, bazı Şia âlimleri, mezhepleri yakınlaştırma ve vahdeti sağlama amacıyla İslamî kuruluşlar oluşturmuş, bazıları da Ehlisünnet'in ilim meşalesi olan el-Ezher Üniversitesi'ne yönelerek oradaki Ehlisünnet ulemasıyla en güzel şekilde söyleşiler yapmışlardır. Kin ve nefreti ortadan kaldırmaya yönelik yapılan bu çalışmalar, tıpkı Allame Şerefuddin Musevî'nin Şeyh Selim'le yaptığı söyleşiler gibi oldukça olumlu sonuçlar doğurmuştur. Nitekim Allame'nin onlarla yaptığı diyalog neticesinde, konuşmaları ve yazışmaları el-Müracaat adlı değerli bir eseri ortaya çıkarmış, bu kitap, Müslümanların birbirlerine bakış açısını değiştirmede önemli bir rol oynamıştır.

Mısır'daki bu çalışmalar başarıyla devam ederken yeni bir gelişme daha yaşandı ve Mısır'ın diyanet işleri başkanı (genel müftüsü) İmam Mahmud Şeltut, cesur bir açıklama yaparak "Caferî Mezhebi'ne bağlı olmak caizdir" fetvasını verdi. Böylece Caferî fıkhı da el-Ezher'de ders kitapları arasına girdi.

Şiîler, özellikle de âlimleri, tertemiz Ehlibeyt imamlarını ve tam anlamıyla İslam'ın tanımı olan Caferîliği dünyaya tanıtmak için uğraşmışlar, bu konuda birçok kitap ve makaleler yazmışlar, seminerler düzenlemişlerdir.

Özellikle İran İslam İnkılâbı'ndan sonra İslamî vahdet oluşturmak ve mezhepleri yakınlaştırmak amacıyla konferanslar düzenlenmiş, bu konferanslarda samimi bir şekilde kardeşlik ruhu ön plana çıkarılarak Müslümanlar arasındaki kin ve nefret duygusunu ortadan kaldırmaya yönelik girişimlerde bulunulmuştur. Artık her yıl İslamî Vahdet Konferansı düzenleniyor, Şiî ve Sünnî âlimler bu konferansa davet ediliyor. Tam bir hafta boyunca bir araya geliyor, beraber oturup kalkıyor, beraber yiyip içiyor, beraber namaz kılıp dua ediyorlar.

Bu konferansta çeşitli ilmî konuşmalara yer veriliyor. Bunların hiç faydası olmasa dahi en azından Müslümanların bir araya gelmesini, kalplerdeki kin ve nefretin azalmasını göz önüne getirecek olursak, yine de oldukça faydalı ve bereketli olduğunu söyleyebiliriz. İnşallah bu konferanslar daha da güzel yerlere gelecektir.

Sizler bir Şiî'nin evine misafir olsanız; ister sıradan biri olsun, ister öğrenci olsun, ister âlim olsun, görürsünüz ki Şia'ya ait kitapların yanında onlarda Ehlisünnet kitapları da vardır. Ama bir Sünnî'nin evine gitseniz, istisnaî durumlar dışında hiçbirinin evinde Şia kitabı bulamazsınız. Bundan dolayıdır ki Sünnîler, Şiîler hakkında pek fazla bilgiye sahip değiller ve tek bildikleri, Şiî karşıtlarının onlara verdiği yanlış ve yalan bilgilerdir. Buna karşı sıradan Şiîlerin çoğunun genel İslam tarihini bildiklerini ve bazı önemli günleri andıklarını görmekteyiz. Oysaki çoğu Sünnî âlimi tarihi fazla önemsemiyor, derinliklerine inmeyi kötümsüyorlar.

Onlara göre tarih araştırılmaz, görmezden gelinir ve iş Allah'a havale edilir. Böylece Selef-i Salih'e suizan edilmesi önlenir. Dolayısıyla bir Sünnî, bütün sahabenin adil olduğuna razı olmuşsa, artık tarihte onlar hakkında yazılan olumsuzlukları kabul etmeye yanaşmaz. İşte Ehlisünnet'in bu yüzden delillere dayalı olarak tartışmaya yanaşmadıklarını ve ilmî münazaralardan kaçındıklarını görüyoruz. Zira böyle bir tartışmaya girdiklerinde yenik düşeceklerini, hakkın ne olduğunu görüp kendilerini eleştirmeye başlayacaklarını ve duygularının onlara galip gelerek atalarından miras kalan inançlarını terk edeceklerini ve netice itibarıyla bir Ehlibeyt Şiî'si olacaklarını önceden biliyorlar.

Şiîler, Peygamberimizin (s.a.a) gerçek sünnet ehlidirler. Çünkü onların birinci imamı, Peygamber'den sonra hayatının tamamı Peygamber sünnetiyle yoğrulmuş olan Ali b. Ebu Talib'dir.

İmam Ali, "Ebubekir ve Ömer'in içtihadına göre hareket edecek olursan seninle biatleşiriz!" diyenlere karşı bakınız nasıl cevap vermiştir: "Ben ancak Kurân'a ve Peygamber'in (s.a.a) sünnetine göre hareket ederim."

Hz. Ali'nin hilafet makamı, Peygamber'in (s.a.a) sünnetine aykırı olacaksa onun böyle bir makama ihtiyacı olmaz. Zira o, şöyle buyurmuştur: "Benim katımda size halife olmak, bir keçinin aksırdığında çıkardığı sümükten daha değersizdir. Ama Allah'ın bir hükmünü icra edeceksem o başka…"

Oğlu İmam Hüseyin ise şöyle buyuruyor: "Eğer ceddim Muhammed'in dini ben ölmeden ayakta durmayacaksa, haydin kılıçlar, alın beni!" Bu söz, sonsuza dek dünyanın kulağında bir ezgi gibi yankılanacaktır.

İşte bunlardan dolayı Şiîler, kardeşleri olan Sünnîlere dostane ve şefkatle yaklaşırlar. Onların hidayete ermelerini ve kurtulmalarını umarlar. Çünkü Şiîlerin inancına göre bir insanı hidayet etmek, bütün dünyadan daha değerlidir.

Sahih rivayetlerde şöyle geçer: "Peygamber efendimiz (s.a.a), Hayber'in fethedileceği gün Hz. Ali'yi Yahudilerle savaşa gönderdiğinde şöyle buyurdu: Onlarla Allah'ın birliğine ve benim risaletime iman edene dek savaş. Eğer iman etseler canlarını ve mallarını korumuş olurlar. Artık hesapları Allah iledir. Eğer Allah senin elinle bir kişiyi hidayet etse, senin için güneşin üzerine ışıdığı her şeyden ve rengârenk nimetlerden daha değerlidir."[92]

Ali b. Ebu Talib'in de tek hedefi insanların Allah'ın kitabına ve Peygamber'in sünnetine dönüp hidayet olmalarıydı. Ehlibeyt'in Şiîleri de Ehlibeyt hakkındaki bütün iftiralara ve yalanlara karşı mücadele gösterirken bu yolu izlemiş, Ehlisünnet kardeşlerini gerçekler konusunda aydınlatmaya ve onları doğru yola yönlendirmeye uğraşmışlardır.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Elbette onların hikâyelerinde akıl sahipleri için ibret vardır. Bu, uydurulacak bir söz değildir; ancak kendinden öncekinin doğrulanması, her şeyin açıklaması; inananlar için bir kılavuz ve rahmettir."[93]


 

 

 

 

 

 

Şia İmamlarını Tanıyalım

Şiîler, Ehlibeyt'ten on iki imama inanmıştır. Bu imamların ilki İmam Ali, sonra İmam Hasan, sonra İmam Hüseyin, ondan sonra da İmam Hüseyin'in soyundan olan dokuz masum evladıdır. Peygamber efendimiz (s.a.a) çeşitli münasebetlerde bu on iki imamın isimlerini saymış ve onlara işaret etmiştir. Bu isimler gerek Şia, gerekse Ehlisünnet ulemasının rivayetlerinde mevcuttur.

Bazı Ehlisünnet âlimleri bu rivayetlere itiraz ederek şöyle derler: Peygamber (s.a.a) gaipten nasıl haber verebilir? Hâlbuki Kurân-ı Kerim onun dilinden, "…Eğer gaibi bilseydim daha fazla hayır elde etmek isterdim ve bana bir kötülük de gelmezdi… "[94] der.

Bu soruya şu cevabı verebiliriz: Bu ayet, Peygamberimizin bütün manasıyla gaip ilminden uzak olduğunu göstermez. Müşrikler Peygamber'den kıyametin ne zaman kopacağını sorduğunda bu ayet inmiştir. Kurân-ı Kerim'de şöyle geçer: "Gizliyi bilen odur, gizlediği şey de hiçbir kimseye açılmaz. Ancak peygamberlerden seçtiği müstesna; onların da önlerinde, artlarında gözetleyiciler yollar."[95]

Bu ayet şunu gösteriyor ki Allah, seçkin peygamberlerine gaipten bilgi vermiştir. Örnek olarak Hz. Yusuf'un zindandayken başından geçen olayı gösterebiliriz. Yusuf suresinde şöyle geçer:

"(Yusuf) şöyle dedi: "Size rızk olarak verilen yemek henüz size gelmeden önce bunun yorumunu size haber vermiş olurum. Bu (yorum) Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir (bu bilgileri Rabbim bana lütfetti)…"[96]

Ve yine Kehf suresinde şöyle geçer:

"Derken kullarımızdan bir kulu buldular ki biz, katımızdan ona rahmet ihsan etmiştik ve katımızdan ilim belletmiştik."[97]

Bu olay Hızır (a.s) ile Musa (a.s) arasında geçmiştir. Hızır (a.s), Hz. Musa'ya gaip ilminden öğretmişti. Zira Hz. Musa o ilimler karşısında sabredememişti.

Şiî ve Sünnî Müslümanlar arasında Peygamber efendimizin (s.a.a) gaip ilimlerini bildiğine dair bir ihtilaf yoktur. Çünkü onun hayatında birçok kez gaipten haber verdiği kaydedilmiştir. Mesela şöyle buyurmuştur: "Ne şaşılacak şey! Zalim topluluk nasıl da Ammar'ı öldürecek!"

Ve yine Hz. Ali'ye (a.s) hitaben şöyle buyurdu: "İnsanların en kötüsü senin başına bir darbe indirecek ve sakalını kana boyayacak!"

Ve yine şöyle buyurmuştur: "Oğlum Hasan, Müslümanlardan iki grup arasında barış sağlayacak!"

Ve yine Ebuzer'e şöyle buyurmuştur: "Yalnız başına, sürgünde öleceksin!"

Peygamberimizden rivayet edilen bunlar gibi birçok gaybî haber daha vardır. İşte o gaybî haberlerden biri de Sahih-i Müslim ve Sahih-i Buharî'de geçen ve hadisçilerin tamamının naklettiği şu meşhur hadistir:

Peygamberimiz (s.a.a) buyurdu: "Benden sonraki imamlar on iki kişidir ve hepsi de Kureyş'tendir."

Bir başka rivayette de "Hepsi de Hâşimoğullarındandır" buyurmuştur.

Doğrularla Birlikte ve Zikir Ehline Sorun adlı kitaplarımızda, Sünnî ulemasının gerek sahih'lerinde, gerekse müsnet'lerinde bu rivayetleri naklettiklerini ve hepsinden sahih olarak söz ettiklerini belirtmiştik.

Şimdi, biri çıkar da, "Bu rivayetleri kabul etmenize ve sahih bilmenize rağmen neden on iki imamı bırakarak dört mezhebe tâbi oldunuz?" diye sorarsa, acaba ne cevap verecekler?

Cevap şudur: Selef-i Salih, ilk üç halifenin yardımcısıydı. Sakife'de önce Ebubekir'i, sonra Ömer'i, sonra da Osman'ı iş başına getiren onlardı. Dolayısıyla onlar için Ehlibeyt düşmanlığı kaçınılmaz olmuştu.

Peygamber'in (s.a.a) sünnetini yok etmek için onun yerine kendi içtihatlarını oturtmaya çalıştılar. Peygamber'den sonra ümmetin ikiye bölünmesine de bu sebep oldu. Selef-i Salih ve onların taraftarları olan Ehlisünnet ve'l-Cemaat ümmetin çoğunluğunu teşkil ederken, Ali (a.s) ve ona uyan azınlık Ebubekir'e biat etmedi. Bu tutumun ardından hakim güç onlara düşman kesildi ve onları Rafızî olarak adlandırdı.

Ehlisünnet ve'l-Cemaat asırlar boyu ümmete hükümet etmiştir. Bundan dolayı temel atıcıları Ebubekir, Ömer, Osman, Muaviye ve Yezid olan Emevî ve Abbasî hükümdarlığı döneminde hilafet mektebinin yardımcıları oldular.

Zamanla hilafet zayıf düştü ve eski değerini yitirdi. Bir süre Arap olmayanların eline geçti. Sonra da Peygamber'in (s.a.a) sünneti yavaş yavaş yazılmaya ve toplanmaya başlandı. Öncekilerin gizlemeye çalıştığı birçok rivayet ortaya çıktı. Çünkü bu rivayetleri tam olarak imha edememişlerdi.

Bugün, bu rivayetler, onlar için hayret verici bir bilmece gibi oldu. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Çünkü tarihî gerçeklere baktıklarında bunlarla inançları arasında çok farklılıklar olduğunu ve inançlarıyla bağdaşmadığını gördüler. Bu rivayetleri Ehlisünnet inancına göre düzeltmeye çalışanlar da oldu. Çaresiz, kendilerini Ehlibeyt'i (a.s) çok seven insanlar olarak göstermeye çalıştılar. Ne zaman İmam Ali'nin (a.s) adı gelse "Radiyallahu anh" veya "Kerremallahu vecheh" demeye başladılar. Böyle yaptılar, çünkü insanların onları Ehlibeyt düşmanı olarak görmesini istemediler.

Evet, Müslümanlar arasında hiç kimse, hatta münafıklar dahi Ehlibeyt'e olan düşmanlıklarını açığa vurmaktan çekinir. Çünkü Ehlibeyt'e düşmanlık, Peygamber'e düşmanlıktır. Peygamber'e düşman olan ise İslam'dan çıkar.

Bütün bunlar onların aslında Ehlibeyt düşmanı olduklarını gösteriyor. Onlardan kastım Selef-i Salih'tir. Taraftarlarının onları Ehlisünnet ve'l-Cemaat olarak adlandırdığı Selef-i Salih… Bu taraftarlar, hükümdarlar tarafından kurulan dört mezhebin takipçileri olmuştur. Dinî hükümlerde Peygamber Ehlibeyt'ine veya on iki imama asla müracaat etmezler.

Gerçek şu ki, İmamiye Şia'sı, Muhammedî (s.a.a) sünnetin asıl takipçisidir. Çünkü Şiîler, bütün hükümlerde, sahih sünneti bizzat Resul-i Ekrem'den (s.a.a) alan Ehlibeyt imamlarını (a.s) takip etmektedirler. Bu imamlar Peygamber sünnetine hiçbir şekilde şahsî görüşlerini, içtihatlarını ve halifelerin görüşlerini karıştırmamışlardır. Tarih boyunca bu, böyle süregelmiştir.

Şia, her zaman için nassa ve Peygamberimizin sözlerine bağlı kalmış, hiçbir zaman ayet ve hadis karşısında şahsî görüşlere yer vermemiştir. Peygamberimizden sonra Hz. Ali ve onun evlatlarına inanmışlardır. Çünkü her ne kadar on iki imam içerisinde amelî olarak tek hilafette bulunan İmam Ali (a.s) olsa da, Peygamberimiz (s.a.a) açık bir şekilde onları halifeleri olarak tanıtmıştır.

Öte yandan Şiîler, hilafeti zorla elde edenlerin halifeliğini kabul etmezler. Nitekim Ehlisünnet de itiraf eder ki, birinci halife ani bir şekilde iş başına getirildi. Sonra da Allah'ın ve Peygamberinin (s.a.a) sözlerine muhalif içtihatlarla halkı yönettiler. İmam Ali'nin dışında diğer bütün halifeler ya güç kullanarak ya da kendilerinden önceki halifelerin tayiniyle hilafet makamına oturdu.[98]

Bu sebepten dolayı Ehlisünnet ve'l-Cemaat, iyi veya kötü her halifenin imametini kabullenmek zorunda kaldı. Fakat Şiîler bunu kabul etmeyerek "Ümmetin rehberliği ve yüce imamet makamı, ancak masum imamlar tarafından mümkündür" görüşünü savundu. İşte, Allah'ın Kurân'da tertemiz kıldığını ilan ettiği[99] bu pak ve masum insanlar, Ehlibeyt imamlarının ta kendileridir.


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet İmamlarını Tanıyalım

Ehlisünnet'in mezheplerinin dört meşhur öncüleri vardır. Bunlar sırasıyla Ebu Hanife, Malik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'dir. Bu dört imam ne sahabedendir, ne tabiînden; ne Peygamberimiz onları tanır, ne onlar Peygamberimizi; ne onlar Peygamberimizi görmüştür, ne de Peygamberimiz onları… Sadr-ı İslam'a en yakın olan Ebu Hanife ile Peygamberimiz arasında yüz yıllık fasıla vardır. Hicrî 80'de dünyaya gelmiş, 150'de de vefat etmiştir. Sonuncuları olan Ahmed b. Hanbel ise hicrî 165'te dünyaya gelmiş, 241'de vefat etmiştir. Bunlar, Ehlisünnet'in füruu'd-din'de (dinin fıkhî teferruatında) takipçileri olduğu imamlardı.

Usul-i dinde (dinin aslî ve inançsal konularında) ise İmam Ebul Hasan Ali b. İsmail Eş'arî'ye uyarlar. Eş'arî de hicrî 270'te dünyaya gelmiş ve 325'te vefat etmiştir.

Kısaca, Ehlisünnet'in hem füru, hem de usulde takip ettiği imamlar bunlardır. Acaba bu imamlar arasında Ehlibeyt'ten ya da Peygamber'in sahabelerinden birini görebiliyor musunuz? Veya Peygamber'in (s.a.a), hakkında bir söz söylediği ve bu vesileyle insanları ona yönlendirdiği birini görebiliyor musunuz? Göremezsiniz. Çünkü ortada böyle bir şey yok ve ispatı da oldukça zordur.

Eğer Ehlisünnet ve'l-Cemaat Peygamber sünnetine bağlı olduğunu iddia ediyorsa, neden öyleyse mezhepleri bu kadar geç ortaya çıktı? Ehlisünnet ve'l-Cemaat, bu mezhepler ortaya çıkmadan önce nerdeydi? Neye inanıyor ve kime müracaat ediyordu? Neden Peygamberimizin zamanında yaşamayan, onu görmeyen ve tanımayan insanların takipçiliğini yapıyorlar? Hâlbuki onlar fitnelerin baş gösterdiği sahabeler arası savaşlardan çok sonraları dünyaya gelmişlerdir. Onlar gözlerini dünyaya açtıklarında sahabeler birbirlerini öldürmüş, birbirlerini kâfir ilan etmişlerdi. Kurân ve sünnete karşı kendi istekleriyle hareket ettiler ve şahsî görüşleriyle içtihat yaptılar.

Yezid b. Muaviye hilafete geçtikten sonra Peygamber şehri olan Medine'yi askerlerine helal kıldı. Her yer askerleri tarafından yakılıp yıkıldı, Yezid'e biat etmeyen seçkin Peygamber sahabeleri kılıçtan geçirildi, birçok kadın kirletildi ve bu çirkin saldırının ardından (binlerce kadın) gayrimeşru çocuk dünyaya getirdi.

Akıllı bir insan nasıl olur da fitneye bulaşmış bir kesimin çocuğu olan bu imamların izinden gidebilir? Bu dönemde doğan çocukların fikirleri bu fitnelerle beslenmiş, düşünceleri bu terbiyeyle şekillenmiştir. Ne hikmetse sadece devletin razı olduğu kimseler meşhur olmuş ve tanınmıştır.[100]

Nasıl olur da sünnetin takipçisi olduğunu iddia edenler ilim şehrinin kapısı İmam Ali'yi, cennet gençlerinin efendileri olan İmam Hasan ve İmam Hüseyin'i, ilmin varisleri olan Peygamber Ehlibeyt'inin tertemiz imamlarını bırakıp da Peygamber'in (s.a.a) sünnetini tanımayan Emevî siyasetleriyle yetişmiş kimselerin yolundan giderler?

Ehlisünnet ve'l-Cemaat, bir taraftan Peygamber sünnetinin takipçisi olduğunu iddia ederken nasıl olur da diğer taraftan sünnetin asıl koruyucusu olan Ehlibeyt'i görmezden gelebilir? Peygamberimizin "Ehlibeyt'ime sarılın" sözünü ayaklar altına alırken nasıl böyle bir iddiada bulunabilir?

Acaba İslam tarihini mütalaa eden ve Kurân ile sünneti iyi bilen bir Müslüman, Ehlisünnet'in Emevî ve Abbasî takipçileri olduğu konusunda tereddüt eder mi? Bununla birlikte Şiîlerin, Ehlibeyt'i sevdikleri ve sünnetin takipçileri oldukları konusunda şüphe eder mi?

Görüyorsunuz ya sayın okuyucumuz; siyaset nasıl da insanları değiştiriyor? Hak nasıl da bâtıl, bâtıl nasıl da hak gösterilmeye çalışılıyor? Peygamber ve Ehlibeyt dostları "Rafızî" ve "bidat ehli" olarak adlandırılıyor; Peygamber sünnetini ve Ehlibeytini terk eden, (Emevî ve Abbasî gibi) zalim yöneticilerin takipçiliğini yapan kimselere de Ehlisünnet ve'l-Cemaat deniyor! Gerçekten de şaşılacak bir durum, değil mi?

Aslında ben, bu ismin konulmasında Kureyş'in parmağı olduğu inancındayım. Daha önce de belirttiğimiz gibi Abdullah b. Amr, Peygamberimizin sünnetini yazmak istemiş, Kureyş de buna izin vermemişti. Gerekçe olarak da Peygamberimizin masum olmadığını göstermişlerdi. Kureyş aslında birkaç kişiden ibaretti. Bu birkaç kişi Araplar arasında güçlü ve nüfuz sahibi kimselerdi. Bazı tarihçiler bunları "siyasetçiler" olarak addetmiştir. Çünkü bu kimseler, tarihte kurnazlıkları, hileleri ve sultalarıyla tanınıyordu. Tarihçiler arasında onlara "sorunları çözen topluluk" diyen de vardır.

Tarihte adlarından çokça bahsedilen bu kimseler şunlardır: Ebubekir, Ömer, Osman, Ebusüfyan, Muaviye, Amr b. As, Mugayre b. Şube, Mervan b. Hakem, Talha b. Übeydullah, Abdurrahman b. Avf, Ebu Übeyde Amir b. Cerrah ve diğerleri.[101]

Bu şahıslar bazen bir araya gelir, belirli bir konuda birbirleriyle meşveret eder daha sonra karar alarak icraya koyulurlardı. Sonra da insanlar bu kararların nasıl çıktığını düşünmeden onu yaparlardı. Bu hilelerden biri de insanlara Peygamber'in (s.a.a) masum olmadığını duyurmak olmuştu. Peygamber'in sıradan insanlardan farkı olmadığını, onun da hata yapabileceğini iddia ederken insanların gözünde Peygamberimizi küçük düşürmeye çalışıyor, böylece haksız yere onun kişiliğiyle mücadele ediyorlardı. Bir diğer hileleri de İmam Ali'ye gerek küfrederek, gerekse lanet okuyarak, bazen de Ebu Turab ismini vererek onu insanlara Allah ve Peygamber düşmanı olarak tanıtmaya çalışmalarıydı.

Onlar, Peygamberimizin seçkin sahabelerinden olan Ammar b. Yasir'e de küfrediyorlar, ona Abdullah b. Sebe veya İbn-i Sevda diyorlardı. Çünkü Ammar, halifelerle muhalefet ediyor, halkı Ali b. Ebu Talib'in (a.s) velayetine çağırıyordu.[102]

Bir diğer hileleri de İmam Ali'yi savunanları "Rafızî" olarak adlandırıp, halkın onları Muhammed'i (s.a.a) bırakıp Ali'nin peşinden gidenler olarak tanımasını sağlamaktı. Ve bir diğer hileleri de kendilerine "Ehlisünnet ve'l-Cemaat" adını verip, bu şekilde güya Rafızîler karşısında Peygamber'in (s.a.a) sünnetine sadece kendilerinin sıkı sıkı sarıldığını ispatlamaya çalışmaktı.

Gerçekte ise onların sünnetten maksatları, tüm mescit ve minberlerde Ali'ye ve Peygamber ailesine küfretmekten ibaret olan çirkin bidatleri idi. Bu çirkin gelenek bütün ülkelerde, bütün şehirlerde ve bütün kasabalarda seksen yıl boyunca devam etti. Öyle ki vaaz veren biri İmam Ali'ye lanet okumayı unutacak olsa, halk dile gelir, "Sünneti yerine getirmedin! Sünneti yerine getirmedin!" diye itiraz ederdi.

Ömer b. Abdülaziz, "Şüphe yok ki Allah, adaleti, lütuf ve keremde bulunmayı ve yakınlara ihtiyaçları olan şeyleri vermeyi emreder ve çirkin olan, kötü görünen şeylerle haksızlığı nehyeder; öğüt alasınız diye de size öğüt vermededir"[103] ayetine dayanarak bu çirkin geleneği ortadan kaldırmaya çalışınca çeşitli entrikalarla onu öldürdüler. Çünkü o, bu geleneği ortadan kaldırmakla kendisini hilafet makamına getiren geçmişlerini cahil saymıştı. O öldüğünde 38 yaşındaydı ve hilafeti ancak iki yıl sürmüştü. Ömer b. Abdülaziz yapmak istediği ıslahatlar yüzünden öldürüldü. Zira Emevî hanedanındaki amcaoğulları bu geleneklerinin ortadan kalkmasını ve Ehlibeyt'in konumunun yükselmesini istemiyorlardı.

Emevî saltanatı yıkıldıktan sonra bu kez de Abbasîler başa geçtiler. Onlar da Emevîlerden geri kalmayarak tüm imkânlarıyla Ehlibeyt imamlarına ve Şiîlere baskı uyguladılar. Nihayet İmam Ali ve evlatlarına düşmanlığıyla tanınan Abbasî halifesi Mütevekkil başa geçtiği zaman İmam Hüseyin'in türbesini yıktırdı ve Ehlibeyt dostlarının burayı ziyaret etmelerini yasakladı.[104] Mütevekkil, Ali ve evlatlarına düşman olmayana hiçbir surette ücret ve hediye vermezdi.

Mütevekkil ile çocuklarına öğretmenlik yapan edebiyat üstadı İbn-i Sikkît arasında geçen hikâye meşhurdur. Mütevekkil, onun Ali ve evlatlarını sevdiğini öğrendiğinde "Benim çocuklarıma öğretmenlik yapan biri nasıl olur da Ali ve evlatlarını sevebilir?" diyerek İbn-i Sikkît'i hunharca öldürtmüştü.

İmam Ali'ye karşı beslediği kin öylesine derindi ki sırf bu yüzden adı Ali olan bütün çocukların öldürülmesini emretmişti. Bir gün Ali b. Cehm adlı bir şairle karşılaşmış, şair ona hitaben, "Ey müminlerin emiri! Annem ve babam bana zulmederek adımı Ali koymuşlar. Ben bu isimden ve bu ismi taşıyan herkesten nefret ediyorum!" demiş, Mütevekkil gülerek onu bu konuşmasından dolayı ödüllendirmişti.

Sarayında görev yapan bir soytarı vardı. Müminlerin emiri İmam Ali'nin (a.s) taklidini yapar, insanları güldürürdü. İnsanlar onu gördüklerinde "İşte, göbeği çıkmış adam geldi!" diyor, bu şekilde İmam Ali'yle alay ediyor ve böylece halifeyi mutlu etmeye çalışıyorlardı.

Hatırlatmak gerekir ki, İmam Ali ile onca düşmanlığı olan Mütevekkil, Ehlisünnet alimleri tarafından "sünneti ihya eden" anlamına gelen "Muhyi's-Sünnet" lakabıyla anılmaktadır. Hadis ehli olarak bilinen topluluğun bizzat kendileri Ehlisünnet ve'l-Cemaat oldukları için kesin olarak anlaşılıyor ki bunların dilinde sünnetten kasıt, Ali (a.s) ile düşman olmak, ona lanet okumak ve ondan beri olmaktı. Bu da Nasibîliğin özüdür.

Daha fazla açıklama gerekirse, Harezmî, kitabında şöyle nakleder: "Hayzaran oğlu Harun ile Rahman olan Allah'a değil de şeytana mütevekkil olan Cafer Mütevekkil, Ebu Talib'in soyuna küfretmedikçe ve Nasibî mezhebine yardımcı olmadıkça kimseye para vermezdi."[105]

Yine, İbn-i Hacer, Abdullah b. Ahmed b. Hanbel'den şöyle nakleder: Nasr b. Ali b. Suhban, "Peygamberimiz bir gün Hasan ile Hüseyin'in elinden tutarak 'Kim beni, bu ikisini ve bunların anne-babasını severse, kıyamet gününde benimle aynı derecede olacaktır' buyurdu" deyince Mütevekkil ona bin kırbaç vurulmasını emretti. Nasr b. Ali yediği kırbacın etkisiyle ölecek gibi oldu. Nihayet Cafer b. Abdulvahid, Mütevekkil'le konuşup onu ikna etmeye çalıştı. Ona sürekli, "Ey müminlerin emiri! Bu adam Ehlisünnet'tendir!" diyordu. Sonunda Mütevekkil, Nasr b. Ali'yi serbest bıraktı.[106]

Cafer b. Abdulvahid'in "Bu adam Ehlisünnet'tendir" sözü dahi tarihte nelerin olduğunu gözler önüne seriyor. Demek ki Ehlisünnet'ten olmak, onu kırbaçlanmaktan kurtarabiliyor ve bir Ali dostu olmak bin kırbaç gerektiriyor!.. Bu, açıkça şunu gösteriyor ki Ehlisünnet ve'l-Cemaat, o zamanlar Ali dostlarını düşman görüyordu ve Mütevekkil'in bu konuda hiç acıma duygusu yoktu. Kim olursa olsun, hangi mezhepten olursa olsun, Ehlibeyt'in faziletinden bahsedenleri acımadan öldürebiliyordu.

Yine İbn-i Hacer, aynı adlı eserinde şöyle der: "Abdullah b. İdris Ezdî, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'tendi ve sünnete bağlıydı. O, aynı zamanda bir Osman yanlısıydı."[107]

Yine İbn-i Hacer, Basralı Abdullah b. Avn hakkında şöyle der: "O güvenilir biridir. Sünnete oldukça bağlıdır. Bidatçilere karşı oldukça sertti. İbn-i Sâd, onun Osman yanlısı olduğunu söylemiştir."[108]

Yine der ki: "İbrahim b. Yakup Cüzcanî, Hz. Ali'ye düşmanlığıyla bilinen Harizî mezhebine mensuptu. Yani Hariz b. Osman Dımeşkî'nin takipçisiydi. İbn-i Hayyan, onun hakkında 'O, sünnetin sağlam takipçilerinden biridir' demiştir."[109]

Tüm bunlardan anlaşılıyor ki onların nezdinde Nasıbîlik, Ali ve evlatlarıyla düşmanlık, Ebu Talib soyuna küfretmek ve Ehlibeyt'e lanet okumak "sünnete bağlılık" olarak algılanıyordu. Ve yine şunu öğrendik ki Osman yanlıları, Ehlibeyt düşmanıydı ve Ali (a.s) evlatları ile Ali dostlarına pek de iyi davranmıyorlardı.

Onların bidat ehlinden maksatları, Hz. Ali'nin (a.s) imametini kabul eden Şiîlerdi. Çünkü bu görüş, Ehlisünnet'e göre sadece bidat olmakla kalmıyor, aynı zamanda Hz. Ali'yi siyaset meydanından uzaklaştırmaya çalışan halifelere ve Selef-i Salih denilen sahabelere muhalefet etmek anlamına da geliyordu.

Tarihte bu konuyu gözler önüne seren sayısız örnekler vardır. Ama biz, araştırma ehline yeterli gelebilecek miktarla yetindik. Tarihî kaynaklara herkesin ulaşması mümkündür. Sadece araştırmak istemek yeterlidir.

"Bizim uğrumuzda çalışıp çabalayanlara, şüphesiz yollarımızı gösteririz. Gerçekten Allah ihsan edenlerle beraberdir."[110]


 

 

 

 

 

 

Şia İmamlarının Bizzat Peygamber Tarafından Belirlenmesi

Gerek Peygamberimizin hayatı, gerekse İslam tarihi hakkında araştırma yapan bir kimse, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) kendisinden sonra on iki imam belirlediğini ve bunları isimleriyle birlikte zikrettiğini muhakkak görmüştür. Bunları Ehlisünnet'in sahih kabul ettikleri hadis kitaplarında sayılarıyla birlikte görmekteyiz. Ayrıca rivayetlerde hepsinin de Kureyş'ten oldukları belirtilmektedir. Buharî, Müslim ve diğerleri, bu rivayetleri senetleriyle birlikte nakletmişlerdir.

Bazı Ehlisünnet kaynaklarında, isimlerinin yanı sıra ilkinin İmam Ali olduğu, ondan sonra oğlu Hz. Hasan'ın, ondan sonra Hz. Hasan'ın kardeşi Hz. Hüseyin'in ve ondan sonra da Hz. Hüseyin'in oğullarından sonuncusu Mehdi olan dokuz evladının imam olacağı rivayet edilmiştir. Yenabiu'l-Meveddet yazarı, adı geçen kitabında şöyle rivayet eder:

A'tel adlı bir Yahudi, Peygamberimizin yanına gelerek "Ey Muhammed! Uzun zamandır sana sormak istediğim birkaç soru var; eğer cevap verirsen, senin elinle Müslüman olacağım" dedi. Peygamberimiz "Sor ey Ammare!" deyince Yahudi, sorularını sormaya başladı. Cevaplarını aldıktan sonra da "Doğru söyledin" deyip "Peki senin halifen kim?" diye sordu. Gerekçe olarak da "Çünkü halifesi olmayan peygamber yoktur; bizim peygamberimiz Musa b. İmran'ın halifesi de Yuşa b. Nûn idi." dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu: "Benim halifem Ali b. Ebu Talib'dir. Ondan sonra benim iki torunum olan Hasan ve Hüseyin'dir. Sonra da Hüseyin'in soyundan dokuz kişi birbiri ardınca gelirler." Yahudi, "Ey Muhammed! Onların isimleri nedir?" diye sorunca Peygamberimiz yine şöyle buyurdu: "Hüseyin dünyadan göçtükten sonra oğlu Ali (İmam Zeynelabidin), ondan sonra oğlu Muhammed (İmam Muhammed Bâkır), ondan sonra oğlu Cafer (İmam Cafer Sadık), ondan sonra oğlu Musa (İmam Musa Kâzım), ondan sonra oğlu Ali (İmam Ali Rıza), ondan sonra oğlu Muhammed (İmam Muhammed Taki), ondan sonra oğlu Ali (İmam Ali Naki), ondan sonra oğlu Hasan (İmam Hasan Askerî), ondan sonra da oğlu Hüccetullah Muhammed Mehdi'dir. Bunlar on iki kişidirler." Yahudi, daha sonra Müslüman oldu ve bu hidayetinden ötürü Allah'a hamd-ü sena etti.[111]

Eğer Şiâ kaynaklarına ve bu konudaki bilgilere müracaat edecek olursak, yukarıda yazılanlardan çok daha fazlasına rastlarız. Ama yine de Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in, imamların sayısını on iki olarak kabul etmesi delil olarak yeterlidir. Çünkü bu sayı, Ali ve evlatları dışında başka hiçbir yerde denk gelmiyor.

Bizim yakinimizi arttıran şey ise, Ehlibeyt imamlarının bu ümmetin âlimlerinin hiçbirinden ders almamış olmalarıdır. Ehlibeyt'in herhangi bir sahabe veya tabiînden ders aldığına dair hiçbir bilgi kayıtlı değildir. Başka bir deyişle, hiçbir tarihçi ve siret yazarı böyle bir rivayette bulunmamıştır. Ama diğer alimler hakkında bilgiler mevcuttur. Ebu Hanife İmam Sadık'ın (a.s); Malik, Ebu Hanife'nin; Şafiî, Malik'in; Ahmed b. Hanbel de Şafiî'nin öğrencileridir. Ama Ehlibeyt imamları, ilimlerini Allah'tan almışlar ve nesilden nesle bunu birbirlerine miras bırakmışlardır. İşte, Allah, bizzat onlar hakkında şöyle buyurmaktadır:

"Sonra Kitabı kullarımız arasından seçtiklerimize miras verdik."[112]

İmam Sadık (a.s) bu gerçeğe dikkat çekerek şöyle buyurmuştur: "Ne ilginçtir ki insanlar bir taraftan 'Biz ilmimizi Allah resulünden aldık, ona amel ediyor ve onunla hidayet oluyoruz' diyorlar, bir taraftan da Peygamber ailesi olan bizlerin o ilimlerden habersiz olduğuna inanıyorlar! Halbuki biz, o evin çocuklarıyız. Vahiy bizim evimizde nazil oldu. İlim bizim vesilemizle insanlara ulaştı. Size göre onlar bu ilmi öğrenip hidayet oldular da biz öğrenmeyip yoldan mı çıktık?"

Evet, İmam Sadık (a.s) nasıl bunların inancına şaşırmasın ki? Onlar bir yandan ilimlerini Allah resulünden aldıklarını iddia ederken bir yandan da ilim şehrinin kapısı olan Ehlibeyt'e düşmanlık ediyorlar. Ve yine nasıl şaşırmasın ki? Açıkça sünnete muhalefet ediyorlar.

Tarih de tanıklık eder ki Şiîler daima Hz. Ali'ye yardım ettiler ve onun düşmanlarına karşı direndiler. Savaşlarda yanında yer aldılar. İlimlerini ondan öğrendiler. Demek ki Ehlisünnet ve'l-Cemaat onun Şiîleri (taraftarları) değildiler ve ona yardımcı olmadılar. Bilakis onunla savaştılar ve onu ortadan kaldırmak için uğraştılar. Onun ardından evlatlarını gözetleyip onları da öldürmek için fırsat kolladılar. Zindan, zulüm, eziyet ve cinayet onlara reva gördükleri şeylerdi. Dinî hükümlerde dahi onlara muhalefet ettiler. Kurân ve sünnetin açık hükümlerine rağmen menfaatlerine uygun fetvalar veren ve içtihat kisvesinin arkasına sığınan sözde âlimlerin peşinden gittiler.

Daha ne diyebiliriz ki? Onlar kendi haklarında bile sünnete aykırı davrandıklarını itiraf ediyorlar. Bakınız, İbn-i Teymiye ne diyor: "Peygamber'in sünnetini bir kenara bırakmalıyız. Zira bu, Şia'nın sloganı hâline gelmiştir."[113]

Sizce de bu ilginç değil mi? Nasıl olur da kendilerine Ehlisünnet ve'l-Cemaat diyenler Malikî, Hanefî, Şafiî ve Hanbelî olarak birkaç gruba ayrılabiliyor, fıkhî meselelerde birbirleriyle muhalefet edebiliyor ve üstüne üstlük bu ihtilafın bir rahmetten ibaret olduğunu savunabiliyorlar? Bu mantık, Allah'ın dinine nefsanî isteklerin karışmasına yol açmaz mı?

Evet, onlar Allah ve Peygamber'inin hükümlerinden ayrılmış birkaç grup olsalar da, bir noktada ittifak etmişlerdir. Onları birleştiren tek unsur, Sakife'de kanunsuz bir şekilde oluşturulan hilafeti kabul etmeleri ve Peygamber'in tertemiz Ehlibeyt'ini kenara itmeleridir. Peygamberimizin, iki ağır emanetine (Kurân ve Ehlibeyt) sarılma hususunda alenî emri olmasına rağmen buna muhalefet eden ve hâlâ Ehlisünnet ve'l-Cemaat olmakla övünen bu insanlara şaşırmamak mümkün mü? Hâlbuki bu hadisi kendileri dahi sahih olarak kabul etmişler, kitaplarında senetleriyle birlikte nakletmişlerdir.

Aslında onlar ne Kurân'a bağlılar, ne de Ehlibeyt'e. Zira Ehlibeyt'i kenara itmenin, Kurân'ı kenara itmek anlamına geldiğini ve Kurân ile Ehlibeyt'in hiçbir zaman birbirlerinden ayrılmayacağını Peygamberimiz (s.a.a) bildirmiş ve şöyle buyurmuştur: "Her şeyi bilen Allah bana haber verdi ki, Kurân ve itretim (Ehlibeytim), Kevser Havuzu'na varıncaya dek asla birbirlerinden ayrılmazlar."[114]

Nasıl şaşırmayalım? Peygamberimizin açık bir şekilde emrettiği veya yasakladığı bir şeyi çekinmeden yaptıklarına dair kendi sahih kitaplarında itirafta bulunuyorlar![115]

Birçok Ehlisünnet aliminin daha fazla teyit etmeye çalıştığı "Ben sizin aranızda Allah'ın kitabını ve sünnetimi bırakıyorum; bu ikisine sarıldığınız sürece benden sonra asla sapmazsınız" hadisini sahih olarak kabul etsek dahi yine de şaşkınlığımızı gideremeyiz. Hatta bu kez şaşkınlığımız daha da artar, onların sünnete olan ihaneti daha fazla belirginleşir. Ne diyebiliriz ki? Onların büyükleri sünneti yakıp terk etmedi mi ya da anlatılmasını dahi yasaklamadı mı?

Ömer b. Hattab açık bir dille "Kurân bize yeter!" derken bu, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) sünnetinin reddi anlamına gelmiyor mu? Şu açıktır ki, Allah resulünü reddeden Allah'ı da reddetmiş sayılır.

Ömer'in bu sözünü, başta Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim olmak üzere sahih olarak bilinen bütün Ehlisünnet kitapları kaydetmiştir. Eğer Peygamberimiz "Ben sizin aranızda Allah'ın kitabını ve sünnetimi bırakıyorum…" demişse, Ömer de "Allah'ın kitabı bize yeter!" demekle "Bizim senin sünnetine ihtiyacımız yok!" demek istemiştir. Ömer, Peygamberimizin huzurunda "Bize Allah'ın kitabı yeter!" derken, arkadaşı Ebubekir de mutlaka onu tasdik etmiş olacak ki halife olduğunda şöyle bir konuşma yapmıştı: "Allah resulünden hiçbir şey rivayet etmeyin. (Bundan dolayı) biri size bir şey soracak olursa, deyin ki: Allah'ın kitabı aramızdadır; helalini helal sayın, haramlarından da kaçının!"[116]

Peygamberimizin sünnetini terk eden bu insanlara nasıl şaşırmayalım? Allah'ın öğretileri dışında bidatler ortaya çıkardılar ve hâlâ kendilerine Ehlisünnet ve'l-Cemaat diyorlar. Ama bizim bütün bu şaşkınlıklarımıza Ebubekir'in şu sözü son noktayı koymaktadır: "Beni Peygamber'in sünnetine göre muhakeme edecek olsanız, buna dayanamam!"[117]

Ebubekir nasıl olur da Peygamber'in (s.a.a) sünnetine dayanamaz? Peygamberimizin sünneti çok ağır ve dayanılması imkânsız olan bir şey miydi ki?

Mezheplerinin kurucusu ve birinci halifeleri olan Ebubekir, Peygamber'in sünnetine dayanamazken nasıl olur da Ehlisünnet mensupları sünnet ehli olduklarını iddia edebilirler? Acaba Allah-u Taâla şöyle buyurmuyor mu?

"Gerçekten de sizin için Allah resulünde güzel bir örnek vardır..."[118]

"Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez…"[119]

"…Allah dinde size bir zorluk yüklememiştir…"[120]

Acaba Ebubekir ve arkadaşları, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) Allah'ın emirlerinden başka bir şey getirdiğine mi inanıyorlar da, bu yüzden Peygamber'in, insanları olmayacak işlere zorladığını söylemeye çalışıyorlar? Asla böyle olamaz. Allah resulü birçok kez şöyle buyurmuştur: "İnsanları müjdeleyin. Onları bıktırmayın. Kolaylaşırın, zorlaştırmayın. Allah, size bazı işlerinizde zorluk çıkarmamak için izin vermiştir." Oysaki Ebubekir tüm bu gerçeklere rağmen sünnete dayanamayacağına dair itirafta bulunuyor. Daha önce de dediğimiz gibi, Ebubekir'in bu sözünden maksadı, kendi istekleri doğrultusunda çıkardığı bidatleri, başında bulunduğu devletin siyasetlerine uydurmaya ve onlara kılıf bulmaya çalışmaktı.

Ömer b. Hattab da Kurân ve sünnetin dayanılmayacak bir şey olduğuna inanmış olacak ki, hilafeti döneminde "Su bulamazsak nasıl namaz kılalım?" diye soran birine "Eğer su bulamazsınız, namazı boş verin!" şeklinde cevap vermişti. Hâlbuki halkın avam tabakasından bilge insanlarına kadar herkes bunun cevabını biliyordu. Üstelik hadisçiler de bunun hükmünü kitaplarında rivayet etmişlerdi.

Osman'a gelince; o da Peygamberimizin sünnetine muhalefet etti. Şu olay meşhurdur ki, bir keresinde Ayşe, Peygamberimizin (s.a.a) gömleğini çıkararak "Peygamber'in gömleği daha eskimeden Osman onun sünnetini eskitti!" Öyle ki, bu tür olaylar neticesinde sahabeler galeyana gelip "Osman, Peygamberimizin ve diğer iki halifenin sünnetini ayaklar altına aldı!" diyerek onu öldürmüşlerdi.

Muaviye'nin durumu ise zaten ortadadır. O hem Kurân'a, hem de sünnete düşmanlık etti. Zira Peygamberimiz şöyle buyurmuştu:

"Ali bendendir, ben de Ali'den. Ali'ye düşman olan bana düşman olmuştur; bana düşman olan ise Allah'a düşman olmuştur."[121]

Muaviye, İmam Ali'ye lanet okutma konusunda öylesine aşırıya gitmişti ki, valilerine emir göndererek ona lanet okumalarını ve okutmalarını istemiş, karşı gelenleri azlederek öldürtmüştü. Aynı Muaviye, Ali dostları karşısında kendisini ve taraftarlarını Ehlisünnet ve'l-Cemaat olarak addediyor, güya sünnetin takipçisi olduğunu iddia ediyordu.

Bazı tarihçiler, Muaviye hilafet makamına oturduktan ve İmam Hasan ile barış imzaladıktan sonra o yılı "Cemaat Yılı" olarak adlandırdığını yazarlar. Hal böyle olunca da şaşkınlığımız tekrar kayboluyor ve anlıyoruz ki, onlara göre "Sünnet" bayramlarda, Cuma namazlarında ve İslamî minberlerde Ali b. Ebu Talib'e lanet okumak ve okutmaktan başka bir şey değildir.

Eğer sünnet ve cemaat Ebusüfyan oğlu Muaviye tarafından öğretilecekse, Allah'tan istiyoruz ki Allah bizi, Ali'nin kurduğu iddia edilen Rafızîlik bidati üzere öldürsün!

Ey aziz okuyucu! Asıl bidat ehlinin Ehlisünnet ve'l-Cemaat olarak adlandırılmasına ve pak Ehlibeyt imamlarının (a.s) bidat ehli olarak tanıtılmasına sakın şaşırmayın.

Ehlisünnetin önde gelen isimlerinden İbn-i Haldun, Ehlisünnet mezheplerinin isimlerini bir bir zikrettikten sonra utanmadan şöyle demiştir: "Ehlibeyt (imamları) da ümmete ters düşen ayrı bir mezhep kurmuştu. Kendilerine has bir fıkıh oluşturdular. Bunu kendilerinden çıkardıkları yetmiyormuş gibi bir de sahabeleri eleştirdiler."[122]

Saygıdeğer okuyucu! Başta da söylememiş miydim? Bunların sözü, ancak tersi düşünüldüğünde doğru oluyor. Eğer Emevîlerin fasıkları sünnet ehli ve Ehlibeyt imamları bidatçi olacaksa, o zaman İslam'ın fatihasını okumak gerekir; dünyanın da değeri kalmaz.


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet Öncülerinin Zalim Halifeler Tarafından Belirlenmesi

Dört Ehlisünnet mezhebinin kurucusu da tarih boyunca Ehlibeyt imamlarını dışlamış, onlarla muhalefet etmiş, onlara yönelmemiş, onların kurtuluş gemisine binmemiş ve zamanlarının imamını tanımamıştır.

"Eğer o iki sene olmasaydı Numan (Ebu Hanife) helak olurdu" diyerek İmam Sadık'ın (a.s) yanında aldığı iki yıllık dersin önemini belirten Ebu Hanife, buna rağmen açık hadisler karşısında kıyasa ve şahsî görüşlerine dayalı bidatler içeren bir mezhep kurmuştur.

Aynı şekilde "İmam Cafer Sadık'tan (a.s) daha bilgili birini hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak işitmemiş ve hiçbir insan gönlünden geçirmemiştir" diyen Malik de ondan faydalanmış olmasına ve onu insanların en bilgilisi göstermesine rağmen farklı bir mezhep kurmuş; Abbasîlerin bu konuda tam desteğini almış; onlar tarafından "Daru'l-Hicret" (insanların ilim öğrenmek için evine hicret ettiği ve sünneti öğrendiği makam) diye adlandırılmış; kısa zamanda güce, üne ve paraya kavuşmuş; nüfuz sahibi olmuştur.

Şafiî ise Peygamber Ehlibeytinin Şia'sı olmakla suçlanıyordu. Zira Şafiî, onlar hakkında şöyle şiirler okumuştu:

Ey Allah resulünün Ehlibeyt'i, sevginiz vaciptir

Allah da bunu Kurân'da böyle nazil etmiştir

***

Sizin yüceliğinize delil olarak şu yeter

Kim size selam göndermezse namazı bâtıl eder

***

Merkeplere binmiş halde gördüğümde insanları

Sapkınlığa ve cahillik deryasına sürüyorlardı onları

 

Derken Allah'ın ismine ve kurtuluş gemilerine bindim

Onlardır işte Ehlibeyt'i son peygamber Mustafa'nın

***

Sevgilerine sarıldım, şu Allah'ın ipine

Zaten emrolunduk biz de o ipe sarılmaya

***

Eğer Âl-i Muhammed'i sevmek Rafızîlik ise

Şahit olsun bütün âlem, Rafızî'yim ben de

 

Şafiî eğer bütün âlemi Rafızî olduğuna dair şahit olmaya çağırıyorsa, öyleyse neden Ehlibeyt'e (a.s) alternatif ve hatta zıddı olarak ortaya çıkarılan mezhepleri kenara itmedi? Bunu da boş verin, neden kendi adına yeni bir mezhep kurdu? Ve hatta bunu da boş verin, neden kendi döneminde yaşayan Ehlibeyt imamlarından (a.s) kaçındı?

Peki ya Hz. Ali'yi ilk kez dördüncü halife olarak tanıyan ve onu Hülefa-i Raşidîn'den sayan Ahmed b. Hanbel'e ne demeli?

"Peygamber'in sahabeleri arasında onca fazileti olan Ali (a.s) kadar hiç kimsenin hakkında sahih senetli hadis rivayet edilmemiştir" diyen Ahmed b. Hanbel, dönemindeki âlimler onun hakkında "Fakih biri değildir" demesine rağmen bir mezhep kurmuş ve ona Hanbelî adını vermiştir.

Şeyh Ebu Zühre onun hakkında şöyle yazar: "Geçmiştekilerin çoğu Ahmed b. Hanbel'i fakih saymamıştır. Ahmed b. Hanbel'in zamanına yakın bir dönemde yaşayan İbn-i Kuteybe ve İbn-i Cerir Taberî onu fakih olarak görmeyenler arasındadır."[123]

İbn-i Teymiye, Hanbelî mezhebine kendi görüşlerini de ekleyerek bu mezhebi yaygınlaştırmıştır. Örneğin; kabir ziyaretini ve üzerinde yapılar yapmayı haram kılmış, Ehlibeyt'e tevessül etmeyi yasaklamış ve tüm bunları şirk olarak nitelendirmiştir.

İşte dört mezhep, işte kurucuları ve işte bunların Peygamber Ehlibeyt'i hakkındaki görüşleri!

Allah katında çirkin bir davranış olmakla beraber bunlar bazı sözler söylüyor, ama ona amel etmiyorlar. Çünkü bu mezhepleri kendileri kurmamış ve bu bidatleri onlar çıkarmamıştır. Aslında onlar sadece Emevî ve Abbasîlerin takipçileridirler. Bu mezhepleri zalim halifelerin yardımıyla kurmuşlardır. Doğal olarak da ölümlerinden sonra bu mezhepler onların adıyla anılmıştır. Bu konuları daha sonra da inceleyeceğiz.

Hidayet imamları olan Ehlibeyt zamanında yaşamış, ama onlardan yüz çevirmiş, onların nuruyla aydınlanmamış, Ehlibeyt'in bizzat dedelerinden (Peygamber efendimizden) naklettikleri hadisleri kenara itip başkalarının rivayetlerini esas almış ve hatta bu konuda Yahudi asıllı Kâbu'l-Ahbar ve Ebu Hureyre Dûsî'nin rivayetlerine öncelik vermiş bu mezhep imamlarına şaşırmamak mümkün mü? Hâlbuki İmam Ali (a.s) Ebu Hureyre hakkında şöyle buyurmuştur: "Peygamber hakkında insanların en yalancısı Ebu Hureyre'dir." Hatta Ayşe dahi Ebu Hureyre hakkında aynı sözü söylemiştir.

Onların yaptıkları bunlarla da kalmamış, Nasıbîliği ve Hz. Ali'ye düşmanlığıyla bilinen Abdullah b. Ömer'i Ehlibeyt'ten öne geçirmişlerdir. Oysaki Abdullah, müminlerin emiri Hz. Ali'ye biat etmekten kaçınmış, onun yerine sapkınların öncüsü olan Haccac b. Yusuf'a biat etmiştir.

Yine, Muaviye'nin hile ve entrikalarında bir numaralı yardımcısı ve müşaviri olan Amr b. As gibi birini Ehlibeyt'ten üstün tutmuşlardır.

Bu insanların, şahsî görüşlerine dayanarak Allah'ın dininde kendilerine nasıl kanun koyuculuk hakkı verdiklerine; Peygamber sünnetini nasıl ayaklar altına aldıklarına ve kıyas,[124] istihsan,[125] sedd-i zerai',[126] mesalih-i mürsele[127] vb. gibi daha birçok bidatlerle Ehlibeyt'e karşı nasıl savaştıklarına hâlâ şaşırmamak mümkün mü?

Allah ve Peygamberi (s.a.a) dini kemale erdirmeyi düşünmediler de bu konuda "Gerisini siz yapın; canınızın istediği helal, istemediği de haram olsun!" mu dediler? Dört mezhebin kurucusuna mutlaka uyma konusunda Ehlisünnet'in elinde, Allah'ın kitabından veya Peygamber'in (s.a.a) sünnetinden yazılı bir belge mi var?

Ben, bu konuda bütün dünyayla tartışmaya hazırım. Varsa, Allah'ın kitabından veya Peygamber'in sünnetinden bir delil göstersinler. Vallahi gösteremezler. Hatta bu konuda omuz omuza verseler dahi delil gösterecek bir şey bulamazlar.

Allah'a ant olsun ki, Allah'ın kitabında ve Peygamber'in sünnetinde, Ehlibeyt imamlarına uymamızı gerektiren delillerden başkası yoktur. Bilakis bu konuda hakikati aydınlatan göz alıcı sayısız deliller vardır.

"Öyleyse ibret alın, ey görmekte olanlar!"[128]

"Doğrusu gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler kör olur."[129]


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet Mezheplerinin Yayılmasındaki Sır

Sünnî mezheplerin, iktidar sahibi hükümetlerin istekleri doğrultusunda ve özellikle onlar tarafından çıkarıldığını tüm araştırmacılar bilir. Halk, kendi hükümdarlarının yanında olduğu için onların taraftarı da çok olmuştur.

Tarih boyunca onlarca mezhep kurulmuş, ama hükümetler tarafından desteklenmediği için çabuk yok olmuştur. Ûzaî, Hasan Basrî, Ebu Uyeyne, İbn-i Ebî Zueyb, Süfyan Surî, İbn-i Ebî Davud, Leys b. Sâd ve daha birçoklarının kurduğu mezhepler, bu mezheplerdendir.

Örneğin Malik b. Enes'in arkadaşı olan Leys b. Sâd, Malik'ten daha bilgi ve daha fakih biri olmasına rağmen[130] kurduğu mezhep, diğer mezheplere karışarak kaybolmuştur. Yine bu konuda Ahmed b. Hanbel şöyle der: "İbn-i Ebu Zueyb, Malik b. Enes'ten daha bilgiliydi. Ama Malik, insanları elemekte daha ustaydı."[131]

Tarihe dönüp baktığımızda görürüz ki Malikî mezhebinin kurucusu olan Malik b. Enes, devlete yakınlaşmış, onlarla uyum içerisinde olmuş ve onlarla hareket ederek yol kat etmiştir. Bundan dolayı büyük bir nüfuza sahip oldu ve şöhret buldu. Kimi zaman zor kullanarak, kimi zaman da parayla bu mezhep daha da genişledi. Özellikle Endülüs'teki öğrencisi Yahya b. Yahya, Endülüs hükümdarıyla dost olabilmek için çok çaba sarf etmiş, sonunda onunla akraba olmuştu. Bunun akabinde hükümdar, kadı atama işini ona havale etmiş, o da tüm kadıları Malikî olan dostları arasından atamıştı.

Hanefî Mezhebi'nin hızlı bir şekilde yayılmasının sebebi ise, Ebu Hanife'nin ölümünden sonra samimi olduğu iki öğrencisi Ebu Yusuf ile Muhammed b. Hasan Şeybanî'nin o dönemlerde Harun Reşid'in yakınlarından olmalarıydı. Bunlar, Harun'un hükümetini sağlamlaştırmak için onunla işbirliği içindeydiler. Zevkine düşkünlüğüyle tanınan Harun, bu iki kişinin izni olmadan hiç kimsenin fetva vermesine veya yargıda bulunmasına izin vermezdi. Onlar da fetva ve yargı makamına, Hanefî Mezhebi'ne mensup olan kadıları atıyorlardı. Böylece âlimlerin en büyüğü Ebu Hanife, mezheplerin en büyüğü de Hanefî Mezhebi sayıldı. Oysaki Ebu Hanife'nin dönemindeki âlimler onu kâfirlik ve dinsizlikle suçluyorlardı. Ahmed b. Hanbel ve Ebul Hasan Eş'arî, bu şekilde düşünenler arasındaydı.

Şafiî Mezhebi ise yok olmaya doğru yüz tutmuşken bir anda canlanmış ve güç kazanmıştı. Bunun arkasında da yine devlet vardı. Mısır'ın Fatımî Şiası olduğu dönemlerde Selahaddin Eyyubî, Şafiî olmuştu. Selahaddin Eyyubî, Şiîleri takip ediyor, fişliyor, fırsatını bulunca da koyun gibi boğazlıyordu.

Hanbelî Mezhebi de Mutasım'ın zamanında Abbasîler tarafından desteklenmeseydi, diğerleri gibi o da yok olup gidecekti. Kurân'ın mahluk olduğuna inanan Ahmed b. Hanbel, bu görüşünden vazgeçerek bir Nasıbî (Ehlibeyt düşmanı) olan Mütevekkil'in yanında büyük bir makam elde etti. Bu mezhep, geçtiğimiz yüzyıl, Şeyh Muhammed b. Abdülvahhab'ın zamanında tekrar kuvvet kazandı. Bu gelişme, Muhammed b. Abdülvahhab'ın, misyoner sömürgecilerin desteğiyle, Suudî hânedânıyla masaya oturmasıyla başladı. Suudîler, Muhammed b. Abdülvahhab'ın görüşlerini hemen kabul ederek onun mezhebini Arabistan ve Hicaz'a yaydı.

Hanbelî Mezhebi üç imama isnat ediliyordu:

1-Fakih olmadığını kendi dahi itiraf eden ve sadece hadis rivayet ettiğini söyleyen Ebu Hanife.

2-"Şeyhülislam" ve "Müceddidu's-Sünnet" olarak adlandırılan, döneminin alimleri tarafından "Peygamberimize tevessül ettiklerinden dolayı bütün Müslümanlar müşriktir!" dediği için kâfir ilan edilen İbn-i Teymiye.

3-Önceleri Hanbelî Mezhebi'ni yeniden dirilten, İbn-i Teymiye'nin görüşlerini kendine esas edinen ve sonraları Ahmed b. Hanbel'in adını unutturan, İngiltereli misyoner sömürgeciler tarafından geçtiğimiz yüzyılda Ortadoğu'da yetiştirilen ve artık mezhebinin adı Hanbelî değil de Vahabîlik olarak anılan Muhammed b. Abdülvahhab.

Hiç şüphesiz, bu mezheplerin yayılmasında ve yaygınlaştırılmasında yatan asıl sebep, hükümdarlardı. Ve yine hiç şüphesiz, bu hükümdarların tamamı Ehlibeyt (a.s) düşmanıydı. Çünkü onlar, sürekli Ehlibeyt'i, mevcudiyetlerini ve hükümdarlıklarını ortadan kaldıracak bir tehlike olarak görüyorlardı. Dolayısıyla onları daima halktan uzak tutmaya ve küçük düşürmeye çalışıyor, onların yolundan gidenleri de öldürüyorlardı.

Bu hükümdarlar, siyasetleriyle bağdaşan fetvalar vermek üzere bazı alimleri öne sürdüler. Çünkü halk, sürekli dinî meselelerle yüz yüzeydi ve onlara ihtiyaç duyuyordu. Din ve dinî meseleler hakkında bilgileri olmayan sözde "İslam" halifeleri de bir bakıma bu alimlere muhtaç idi. Sonuçta onlar da alim bulmak ve hükümetleri adına insanlara fetva dağıtmak durumundaydı. Böylece halka "Din başka, siyaset başka" imajını vereceklerdi. Halife hükmeden bir siyasetçi, fakih de bir din adamı olacaktı. Nitekim günümüzde de bütün İslam ülkelerinin devlet başkanları aynı siyaseti uygulamaktadırlar. Devlet siyasetine ters düşmeyecek birini müftü veya başka bir isimle halkın mercii haline getiriyor, dinî ve fıkhî meselelerde fetva yetkisi veriyorlar. Gerçekte ise bu kişi, devletin ona dikte ettiği hükümden başka bir hüküm veremiyor. Çünkü devlet ona bu hakkı tanımıyor ve ancak razı olduğu hükümlerin verilmesini istiyor. Veya en azından verilen fetvaların devlet siyasetiyle çelişmemesini istiyor.

Bu oluşum aslında ilk üç halife döneminde meydana gelmiştir. Onlar resmen din ve devlet işlerini birbirinden ayırmasalar da siyasetlerini yürütebilmek için din adına fetvalar vermişlerdir. Bir yere kadar Peygamber'i (s.a.a) gören ve onunla oturmuşluğu olan bu halifeler, siyasetlerine zarar vermeyecek Peygamber sünnetlerini öğrenmiş ve bunlarla göz boyamışlardı.

Muaviye hicretin 9. yılında Müslüman oldu. Sahih rivayetlere göre Peygamberimizi uzun bir süre görmemişti. Dolayısıyla sünnet konusunda pek fazla bilgisi yoktu. Bu yüzden çareyi Ebu Hureyre ve Amr b. As gibi sahabeleri istihdam etmekte bulmuş, onlara diledikleri gibi fetva verebileceklerini söylemişti.

Onun ardından Emevî ve Abbasîler de aynı siyaseti ya da onların deyimiyle bu "güzel bidati" devam ettirdiler. Tahta geçen her hükümdarın yanında, devlet siyasetiyle ters düşmeyen kadıları atama işini yapan bir baş kadı (kadılar kadısı) olur, bunlar, saltanatın temelini sağlamlaştırmaya çalışırlardı.

Bu kadıların, efendileri olan halifeleri razı edebilmek için Allah'ı nasıl gazaplandırdıklarını artık siz düşünün! Hal böyle olunca, pak Ehlibeyt imamlarının (a.s) neden siyasetten uzaklaştırıldıklarını daha iyi anlıyoruz. Nitekim tarih boyunca hiçbir Ehlibeyt imamının bir kadılık makamına oturtulduğu görülmemiştir.

Eğer Ehlisünnet'in dört mezhebinin nasıl hükümdarlar tarafından desteklendiğini ve bu vesileyle yayıldığını araştırmak istiyorsak, sadece Malikî Mezhebi'nin ortaya çıkmasındaki sır perdesini aralamamız yeterli olacaktır.

Malik, sadece Muvatta adlı kitabıyla meşhur oldu. Bu kitabı kendisinin yazdığı ve Kurân'dan sonra en doğru kitap olduğu söylenir. Hatta bazı Ehlisünnet âlimleri onun Sahih-i Buharî'den daha iyi ve daha üstün olduğuna inanır.

Malik'in şöhret sınırı o kadar genişledi ki insanlar onun hakkında "Malik'in olduğu yerde (Medine) başka birine fetva vermek düşer mi?" demeye başladı. Sonra da ona "Daru'l-Hicret" (insanların ilim öğrenmek için evine hicret ettiği ve sünneti öğrendiği makam) dendi.

Malik, "İnsanlardan zorla biat almak haramdır" şeklinde bir fetva vermiş, dönemin Medine valisi Cafer b. Süleyman, ona bu fetvasından dolayı yetmiş kırbaç vurmuştur.

Malikîler her ne kadar bu olaya dayanarak Malik'in, dönemin hükümdarlarıyla muhalefet içinde olduğunu ispatlamaya çalışsalar da bu, doğru değildir. Çünkü bu olayı anlatanlar, olayın devamını da açıklamışlardır. Şimdi, bu olayı rivayet edilen şekliyle naklediyoruz:

«İbn-i Kuteybe şöyle yazar: Rivayet edilir ki, Cafer'in Malik'e yaptıkları ve onu kırbaçladığı haberi Ebu Cafer Mensur'un kulağına çattığında bu olaya üzülmüş, ona karşı yapılan bu davranışı oldukça kötü ve çirkin bulduğunu belirtmişti. Mensur, daha sonra bir mektup yazarak Cafer b. Süleyman'ı görevinden azletti ve onu çıplak bir deveye bindirerek Bağdat'a getirtti. Daha sonra Malik b. Enes'e de bir mektup yazarak onu Bağdat'a çağırdı. Ama Malik özür içeren bir mektup göndererek bu teklifi reddetti. Bunun üzerine Mensur, bir mektup daha yazarak şöyle dedi: "Önümüzdeki yıl hac merasimi için geldiğimde benim yanıma gel. Çünkü bu yıl hac yolculuğuna çıkmayı düşünüyorum."»[132]

Eğer müminlerin emiri (!) diye çağrılan Abbasî halifesi Ebu Cafer Mensur, sırf Malik'i dövdüğü için amcasının oğlu Cafer b. Süleyman'ı Medine valiliğinden azletmişse, bu konu daha esrarengiz bir hâl almış oluyor. Zira Cafer b. Süleyman, amcasının oğlu Ebu Cafer Mensur'un hilafetini sağlamlaştırmak için Malik'i dövmüştü. Dolayısıyla onun azledilmesi ve çıplak deveyle Bağdat'a getirtilmesi yerine daha fazla saygıyla anılması veya terfi ettirilmesi gerekiyordu. Ama görüyoruz ki Mensur bunun tam tersini yaparak onu görevinden azlediyor, en kötü bir şekilde yanına getirtiyor ve bir mektup yazarak Malik'in gönlünü almaya çalışıyor. Bu, şaşılacak bir şey!

Buradan anlaşılıyor ki Medine valisi ahmakça bir harekette bulunmuş, Malik'in halife yanında saygın ve güvenilir biri olduğunu anlayamamıştır. Eğer Malik'in Mensur'la böyle bir yakınlığı söz konusu olmasaydı, halkı zorla kendine biat ettiren Mensur, bunu üzerine alınarak öz amcasının oğlunu valilikten azletmezdi.

Bu tür olaylara günümüzde de rastlamak mümkündür. Bazen devlet erkânından biri, halktan birine hakaret ediyor, rejimi güvence altına almak için onu hapse attırıyor, ardından hapse attırılan kişinin söz gelimi devlet başkanının veya eşinin akrabası olduğu anlaşılıyor, derken hapse atan kişi görevden uzaklaştırılıyor. Bazen de bu kimseler, görevden alınma veya uzaklaştırılmaların sebebini dahi bilemiyor.

Söz açılmışken, burada, Fransa'nın Tunus'u işgal ettiği zaman gerçekleşen bir olayı anlatayım: İsaviye tarikatının şeyhi, müritleriyle birlikte akşamları davul eşliğinde yüksek sesle kaside okurlar, yaya olarak cadde ve sokaklardan geçerek evliyalardan birinin türbesine giderlerdi. Bu, onların devamlı yaptıkları bir gelenekti.

Bir gece, tarikat üyeleri aynı geleneklerini icra ederken Fransız bir polisin kaldığı evin önünden geçerler. Fransız polis, çıkan gürültüden rahatsız olur ve öfkeyle evinden dışarı çıkar. Yasalara göre komşuya saygı amacıyla gece saat 22.00'dan itibaren gürültü yapmak yasak olduğu için polis bu gerekçeyle onların davullarını kırar ve kalabalığı dağıtır.

Bu olay bir süre sonra Fransa'nın Tunus temsilcisi tarafından duyulur ve Fransız polis kısa sürede görevinden alınır. Daha sonra İsaviye Tarikatı şeyhi temsilciliğe davet edilir ve ondan özür dilenir. Yapılanları telafi etmek ve verilen hasarı gidermek amacıyla ona bol miktarda para verilir.

Yakınlarından birinin "Neden böyle yaptın?" diye sorması üzerine temsilci şöyle cevap verir: "Bize göre bu vahşilerin davul çalarak boş sözlerle meşgul olmaları ve akrep yemeleri, onların bizimle uğraşmalarından daha iyidir. Çünkü biz, onların haklarını (Tunus'u) ellerinden aldık."

Şimdi tekrar konumuza dönelim. Malik'in kendisi, halife Mensur'la yaptığı görüşmeyi bakın nasıl anlatıyor:


 

 

 

 

 

 

Malik'in Ebu Cafer Mensur'la Görüşmesi

Bu rivayeti büyük tarihçi İbn-i Kuteybe, Tarihu'l-Hulefa adlı kitabında, Malik'in kendi ağzından nakletmiştir. Dolayısıyla çok iyi dikkat etmemiz gerekiyor:

«Malik şöyle yazıyor: Mina'ya gittiğimde padişah çadırlarına rastladım. Bizzat gidip (halifeyle görüşmek için) izin istedim. Görüşmelerden sorumlu şahıs beni içeri alarak izin verdi. Ona "Müminlerin emirinin çadırına vardığımızda bana haber ver" dedim. Beni o çadırlardan bu çadırlara dolaştırıp durdu. Her çadırda kılıçlı ve mızraklı askerler vardı. Nihayet sorumlu şahıs, "İşte (halifenin çadırı) bu!" dedi ve geri çekildi. İçeri girdiğimde halife oradaydı. Tahtından inmiş, kenarda duran halının üzerinde oturmuştu. Üzerinde sıradan insanların giydiği mütevazı bir elbise vardı. O, tüm bunları bana karşı mütevazı görünmek için yapmıştı. Çadırda ikimizden ve hemen yanı başında elinde kılıçla duran adamdan başka kimse yoktu. Yanına yaklaştığımda beni karşılayıp yanına oturttu. O sürekli "buraya (otur)" gibi işaretler yaparken ben de "şurada oturacağım" gibi işaretle cevap vermeye çalışıyordum. Sonunda beni yanına oturttu ve dizlerini dizlerime yapıştırdı. Ardından ilk söylediği söz şu oldu: "Ey Ebu Abdullah! Allah'a ant olsun ki senin kırbaçlanmanı ben emretmedim. Bundan haberim bile yoktu. Sonradan öğrendim. Ama öğrendiğimde buna asla razı olmadım. (Malik'in dövülmesini kast ediyor.)

Ben her halükârda Allah'a hamd ettim, resulüne selam gönderdim ve bana yapılanlar konusunda onun suçsuz olduğuna inandığımı bildirdim.

Mensur, "Ey Ebu Abdullah! Sen şu Haremeyn halkının arasında bulunduğun sürece onların işleri yolundadır. Öyle zannediyorum ki, senin sayende bu halk Allah'ın azabından yana güvendedir. Allah senin sayende büyük belayı onlardan uzaklaştırmıştır. Zira benim bildiğim kadarıyla onlar herkesten daha çok fitne ve kargaşaya meyilliler, ama buna güçleri yetmiyor. Her neredeyseler Allah onları öldürsün! Ben bu Allah düşmanını çıplak bir deveye bindirerek Medine'den getirtip hor karşılanmasını ve dar bir yerde hapsedilmesini emrettim. Sana verdiği cezanın kat kat fazlasını ona vermek istiyorum." dedi. Bunun üzerine ben, "Allah müminlerin emiri Mensur'u selamet etsin; ben onu Resulullah'la ve seninle olan akrabalık bağı için affettim" deyince, Mensur, "Allah da seni bağışlasın ve sana rahmet etsin!" dedi.

Daha sonra benimle geçmiş âlimler hakkında konuştu. İnsanları herkesten daha iyi tanıdığını gördüm. İlimden ve fıkıhtan söz açınca ihtilaf ve ittifak edilen konularda yine herkesten daha bilgili olduğunu gördüm. Bütün rivayetleri biliyor, duyduğu her şeyi güzel anlıyordu.

Sonra bana dönerek: "Ey Ebu Abdullah! İlmi tedvin et ve geliştir. Bu konuda çeşitli kitaplar yaz. Abdullah b. Ömer'in insanları zorluğa sevk eden hükümlerinden, Abdullah b. Abbas'ın kolaylığa iten hükümlerinden ve Abdullah b. Mesud'un sıra dışı fetvalarından kaçın; sen orta yolu seç. İmamların ve sahabenin ortak oldukları konuları yaz. Böylece Allah'ın yardımıyla insanlar senin ilmini ve kitaplarını öğrenip her yerde yaysınlar. Biz de bu kitaplara muhalefet edilmemesi ve ona göre hüküm verilmesi için gerekeni yapacağız."

(Malik der ki:) Dedim ki: "Allah sizi korusun; Irak halkı bizim ilmimizi beğenmiyor ve bu konuda bizi dikkate almıyor." Bunun üzerine Mensur şöyle dedi: "Biz onları bu konuda mecbur edeceğiz. Kılıçla kafalarını vuracak, kırbaçlarımızla bellerini bükeceğiz. Sen bir an önce bu kitapları yaz. Oğlum Muhammed Mehdi önümüzdeki yıl Medine'ye gelecek. O geldiğinde Allah'ın izniyle bu kitaplar bitmiş olsun!"

Malik der ki: Biz öylece oturmuştuk. Ansızın içeri küçük bir çocuk girdi. Bana bakıp korktu ve geri geri gitmeye başladı. Ebu Cafer (Mensur) ona dönerek "Buraya gel, canım! Bu, Hicazlıların fakihi Ebu Abdullah'tır" dedi. Sonra da bana dönerek, "Ey Ebu Abdullah, bu çocuğun neden korktuğunu ve geri çekildiğini biliyor musun?" diye sordu. "Hayır" deyince şöyle cevap verdi: "Yemin ederim ki sana bu kadar yakın oturmamdan korktu. Çünkü hiç kimsenin yanında beni böyle otururken görmemişti."

Malik der ki: Mensur daha sonra bana bin dinar saf altın ve pahalı giyecekler verilmesini emretti. Bin dinar da oğluma verdi. Daha sonra izin alarak dışarı çıktık. Birbirimizle vedalaşırken bana dua etti.

Yolda ilerlerken Mensur'un kölelerinden biri geldi. Elinde değerli bir elbise vardı. Adetleri gereği onu omzuma attı. Birine elbise hediye etmek isteseler, kim olursa olsun böyle yaparlardı. Hediyeyi alan kimse de onu giyip halkın arasına çıkar, daha sonra kölesine bağışlardı. Köle, elbiseyi üzerime attığında adeta omzum çöktü. Onunla halkın arasına girmek istemiyordum. Mensur arkadan (kölesine) seslenerek "O elbiseyi Ebu Abdullah'ın çadırına kadar sen götür!" dedi…»[133]

Bu Konuda Bir İnceleme

İmam Malik ile zalim halife Ebu Cafer Mensur arasındaki samimi görüşmeyi inceleyecek olursak, şu sonuçlar ortaya çıkar:

1-Abbasî halifesi, kendi amcazadesi olan Medine valisini kötü bir şekilde görevinden azledip cezalandırıyor; sonra da amcazadesinin yaptıklarından ötürü Malik'ten özür diliyor. Olanlardan haberinin olmadığını ve bu konuda herhangi bir telkinde bulunmadığını söyleyerek doğru söylediğine dair yemin ediyor ve olanların kabul edilir bir şey olmadığını belirtiyor.

Tüm bunlar ikisinin de aynı görüşte olduğunu ve Malik'in, Mensur nezdinde yüce bir makama sahip olduğunu göstermektedir. Zira görüyoruz ki Mensur onu sıradan bir halk elbisesiyle karşılıyor ve dizinin dibine oturtuyor. Öyle ki bunu gören küçük çocuk, daha önce babasını kimseyle böylesine samimi görmediği tepki gösteriyor.

2-Mensur'un Malik'e hitaben "Sen şu Haremeyn halkının arasında bulunduğun sürece onların işleri yolundadır. Öyle zannediyorum ki, senin sayende bu halk Allah'ın azabından yana güvendedir. Allah senin sayende büyük belayı onlardan uzaklaştırmıştır…" demesinden de şunu anlıyoruz ki, Haremeyn halkı zalim halifeye karşı ayaklanmak istemiş, ama Malik, "Allah'a, Peygamber'e ve emir sahiplerine (ulu'l-emr) itaat etmek vaciptir" gibi birkaç fetva vererek onları sakinleştirmiş, halk bu fetvayla ikna olmuş, halife de onlarla savaşmaktan vazgeçmişti. Böylece Allah, bu fetvayla halifenin kasaplık yapmasına izin vermemiştir.[134]

Bundan dolayıdır ki Mensur, "…Onlar herkesten daha çok fitne ve kargaşaya meyilliler, ama buna güçleri yetmiyor. Her neredeyseler Allah onları öldürsün!" demiştir.

3-Halife, Malik'i İslam ülkelerinin her yerinde fakih olarak tanıtılması ve mezhebinin zorla da olsa yayılması konusunda gerekeni yapacağını belirtmiştir. "Biz bu kitaplara muhalefet edilmemesi ve ona göre hüküm verilmesi için gerekeni yapacağız" diyen Mensur, bu sözüyle halktan zorla ahit alacağını, dolayısıyla kimsenin buna muhalefet edemeyeceğini vurgulamak istiyordu. Korkutma politikası için de şunları söylüyordu: "Biz onları bu konuda mecbur edeceğiz. Kılıçla kafalarını vuracak, kırbaçlarımızla bellerini bükeceğiz."

Tüm bunlar, zamane sultanlarının Şiîlere yönelik saldırganlığının ne hadlere vardığını, Ehlibeyt imamlarından vazgeçip Malik gibi kimselere yönelmeleri için onlara ne denli zulümler işlendiğini açıkça ortaya koymaktadır.

4-Bu konuşmadan anlaşıldığı kadarıyla Malik ile Ebu Cafer Mensur'un sahabeler ve hilafeti zorla ele geçiren halifeler hakkındaki görüşleri aynıydı ve onları "hepsi aynı düzeyde olan ama herkesten daha üstün kimseler" olarak görüyorlardı.

Malik'in, "Daha sonra benimle geçmiş âlimler hakkında konuştu. İnsanları herkesten daha iyi tanıdığını gördüm. İlimden ve fıkıhtan söz açınca ihtilaf ve ittifak edilen konularda yine herkesten daha bilgili olduğunu gördüm…" şeklindeki anlatımına bakılacak olursa, Ebu Cafer Mensur da onun hakkında aynını düşünüyordu. Çünkü o da çoğu yerde onu bu sözlerle övmüştü. Nitekim daha önceki görüşmelerinde Mensur, Malik'e hitaben şöyle demişti: "Allah'a ant olsun ki müminlerin emirinden sonra senden daha âlim ve daha fakih birini görmedim!" Doğal olarak burada müminlerin emirinden kastı, Mensur'un bizzat kendisiydi.

Yukarıda anlatılanlardan çıkarılacak bir diğer sonuç, Malik'in de Nasibî olmasıdır. Zira Malik, asla İmam Ali'nin hilafetini resmen tanımamıştır. Çünkü daha önce de dediğimiz gibi, İmam Ali'yi dördüncü halife olarak ilk tanıyan kişi Ahmed b. Hanbel olmuştu ve o, bunu yaptığında çoğu kişi ona itiraz etmişti. Şu da bir gerçek ki Malik, Ahmed b. Hanbel'den çok önceleri yaşamış bir kimseydi.

Bundan da öteye, Malik, hadisleri naklederken bunları bir Nasibî olan Abdullah b. Ömer'e dayandırıyordu. Üstelik kendi de rivayet etmiştir ki: "Onlar Peygamber (s.a.a) zamanında kimseyi Ebubekir'e, ondan sonra Ömer'e, ondan sonra da Osman'a eşit görmüyordu. Geriye kalan diğer sahabeleri de eşit görüyorlardı." Buna rağmen Malik'in hadislerini isnat ettiği en önemli kimse Abdullah b. Ömer idi. Gerek Muvatta, gerekse Fıkıh adlı kitaplarında, en çok rivayet yine ona dayanıyor.

5-Mensur, Malik'e hitaben şöyle demişti: "İlmi tedvin et ve geliştir. Bu konuda çeşitli kitaplar yaz. Abdullah b. Ömer'in insanları zorluğa sevk eden hükümlerinden, Abdullah b. Abbas'ın kolaylığa iten hükümlerinden ve Abdullah b. Mesud'un sıra dışı fetvalarından kaçın; sen orta yolu seç. İmamların ve sahabenin ortak oldukları konuları yaz. Böylece Allah'ın yardımıyla insanlar senin ilmini ve kitaplarını öğrenip her yerde yaysınlar. Biz de bu kitaplara muhalefet edilmemesi ve ona göre hüküm verilmesi için gerekeni yapacağız."

Bu sözlerden anlaşılıyor ki, Ehlisünnet ve'l-Cemaat mezhebi Abdullah b. Ömer'in insanları sıkıntıya sevk eden hükümleri, İbn-i Abbas'ın kolaylık sağlayan hükümleri ve İbn-i Mesud'un sıra dışı fetvalarıyla yoğrulmuş bir mezhepti. Ama Ebu Cafer Mensur'un Malik'ten istediği gidişat, yine Malik'in seçtiği ve orta yol olarak öngördüğü, halifelerin (Ebubekir, Ömer, Osman) ve sahabelerin gidişatıydı. Ama nedense bu yol üzerinde pak imamlardan rivayet edilen tek bir Peygamber sünneti dahi bulunmuyordu.

Ehlibeyt imamlarından bazıları gerek Mensur, gerekse Malik döneminde yaşamışlardı. Ama Mensur, onları siyaset meydanından uzak tutmaya çalışıyor ve bir an evvel yaşamlarına son vermek için fırsat kolluyordu.

6-Görüldüğü gibi sünnet hakkında tedvin edilen, sahabe ve tabiînin rivayetlerini içeren ilk kitap, bizzat halifenin emriyle kaleme alınmıştır. Böylece halife, yeri geldiğinde kılıçla insanlardan biat alacak, insanları ona uymaya zorlayacaktı.

Demek ki rivayetler, mutlaka Emevî ve Abbasîlerin elinde olmalıydı. Çünkü ancak bu şekilde rivayetleri kendi menfaatleri doğrultusunda kullanabilecek, hükümetlerini güçlendirebilecek ve insanları rahmet Peygamberinin getirdiği asıl İslam'dan uzak tutabileceklerdi.

7-Malik, nedense Irak halkından korktuğunu söylüyordu. Çünkü Irak halkı Ali b. Ebu Talib'in (a.s) Şiî'lerinden oluşuyor, İmam Ali'nin ve onun pak evlatlarının fıkhını benimsiyordu. Dolayısıyla Malik gibilere itina etmiyorlardı. Çünkü onlar, bazı Ehlisünnet âlimlerinin Ehlibeyt'e muhalif olduklarını, halifenin yanında yer aldıklarını ve dinlerini dinar ve dirhemlere sattıklarını savunuyorlardı.

İşte bundan dolayıdır ki Malik, Mensur'a şöyle şikâyette bulunmuştu: "Allah sizi korusun; Irak halkı bizim ilmimizi beğenmiyor ve bu konuda bizi dikkate almıyor." Mensur da kibirlenerek şöyle cevap vermişti: "Biz onları bu konuda mecbur edeceğiz. Kılıçla kafalarını vuracak, kırbaçlarımızla bellerini bükeceğiz!"

İşte bu sözlerle hükümetlerin oluşturduğu mezheplerin nasıl hızlı bir şekilde yayıldığı daha iyi anlaşılmış oluyor. Bunların hangi mezhepler olduğunu sormak bile yanlış!

Daha da ilginç olanı ise şudur: Ebu Hanife Malik ile, Malik de Ebu Hanife ile muhaliftir. Aynı zamanda Ebu Hanife ve Malik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel ile; Şafiî ve Ahmed de Ebu Hanife ve Malik ile muhaliftirler. Çok az mesele dışında hiçbir konuda dört mezhep imamlarının ortak görüşü yoktur. Yine de kendilerine Ehlisünnet ve'l-Cemaat diyorlar. Böyle cemaat mi olur? Bu, ne cemaatidir? Maliki mi, Hanefî mi, Şafiî mi, yoksa Hanbelî mi? Ne bu, ne de şu! Bu, ancak ve ancak Ebusüfyan oğlu Muaviye'nin, Hz. Ali'ye lanet okuma temelleri üzerine kurduğu ve onların da kabul ettiği bir cemaattir.

Neden dört mezhep etrafında toplanan âlimler bir konu hakkında birkaç farklı fetva verilmesini kabul ediyorlar da bu dört mezhebin dışında olan başka bir müçtehit fetva verdiğinde onu tekfir ediyor ve İslam'dan dışlıyorlar? Eğer akıl ehli iseler, neden Şia ile aralarında olan ihtilaflarını kendi içlerinde var olan bir ihtilaf gibi görmüyorlar? Bu, insafa sığar mı?

Tabii ya… Şia'nın suçu bağışlanacak gibi değil! Çünkü Şiîler Peygamber (s.a.a) ümmeti arasında müminlerin emiri Hz. Ali'den daha üstün birini tanımıyorlar. Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in tahammül edemediği ve bütün ihtilafların kaynağı işte, bu meseledir. Çünkü Ehlisünnet ve'l-Cemaat sadece bir konuda ortaktır. O da Ali'yi (a.s) hilafetten men etmek ve faziletlerini örtbas etmek.

8-Görüyoruz ki halifeler zorbalıkla Müslümanların mal varlıklarına el koymuş ve bunları, vicdanlarını satın aldıkları sözde âlimlere ve yakınlarına cömertçe dağıtmıştır. Nitekim Malik de bunu itiraf etmiştir. Çünkü Malik, halkın bir şey anlamaması için alenî bağışlardan hoşlanmadığını belirtmiştir. Bunu şu sözünden anlıyoruz: "Köle, elbiseyi üzerime attığında adeta omzum çöktü. Onunla halkın arasına girmek istemiyordum."

Mensur da bunu fark ettiği için kölesine seslenerek "O elbiseyi Ebu Abdullah'ın çadırına kadar sen götür!" demiş, insanların bu olaydan kuşkulanmamasını istemiştir.

Bunlar, Malik'in itiraf ettiği konulardır. İtiraf etmediklerini de Allah bilir!


 

 

 

 

 

 

Abbasî Hükümdarı Tarafından Âlimlerin Sınanması

Abbasî halifesi Ebu Cafer Mensur, büyük siyasetçilerdendi. İnsanların akıl ve vicdanlarını nasıl satın alacağını çok iyi biliyordu. Bazen tehditle, bazen de teşvikle halk üzerindeki etkisini güçlendiriyordu. Nitekim Malik ile arasında geçen konuşma, onun bu özelliğini ortaya çıkarmaktadır. Özellikle Medine valisinin Malik'i kırbaçladıktan sonra Mensur'un Malik'e gösterdiği yakınlık, onun çok daha öncelerden Malik ile dost olduğunu gösteriyor.

Malik, bir keresinde de bu olaydan on beş yıl önce, yani Mensur'un yeni halife olduğu dönemlerde onunla görüşmüştü.[135] Bu görüşme sırasında aralarında şöyle bir konuşma geçti:

"Mensur: Ey Ebu Abdullah! Ben bir rüya gördüm.

Malik: Allah müminlerin emirini doğru düşünmeye hidayet etsin! Acaba müminlerin emiri ne görmüştür?

Mensur: Sana bu evde yer vermiştim ve sen, Allah'ın evini mamurlaştırıyordun. Ben de insanlara sana uymaları konusunda baskı yapıyordum. Her şehrin ve ülkenin halkıyla, hac mevsiminde elçilerini sana göndermeleri hususunda anlaşma yapıyordum. Böylece sen onları din konusunda doğru yola hidayet edecektin. İlim sadece Medine halkına mahsustur ve sen onların en âlimisin."[136]

İbn-i Kuteybe der ki:

«Ebu Cafer Mensur halife olduğu zaman Malik b. Enes, İbn-i Ebî Zueyb ve İbn-i Sem'ân'ı bir araya getirerek onlara, "Size göre ben nasıl biriyim? Adil hükümdarlardan mıyım, yoksa zalim hükümdarlardan mı?" diye sordu. (Onlar da şöyle söylediler:)

Malik: Ey müminlerin emiri! Allah'ı, Peygamberini ve senin Peygamber'e olan yakınlığını vesile edinerek beni bu sorunun cevabından muaf tutmanı istiyorum.

Mensur: Müminlerin emiri seni bağışladı.

İbn-i Sem'ân: Allah'a ant olsun ki sen en üstün insansın; hacca gidiyor, cihat ediyor, yollardaki güvenliği sağlıyorsun. Zayıf insanlar seninle kendini güvende hissediyor ve güçlüler onlara dokunamıyor. Din, seninle ayaktadır. İnsanların en üstünü ve hükümdarların en adili sensin!

İbn-i Ebî Zueyb: Allah'a ant olsun ki benim nezdimde sen insanların en kötüsüsün. Allah ve Peygamberinin malını gasp etmişsin. (Peygamber'in) yakınlarının, yetimlerin ve fakirlerin hakkını onlara geri vermiyorsun. Zayıf insanları zavallı ettin, güçlüleri ise zor durumda bıraktın. Mallarını ellerinden aldın. Yarın Allah'a ne cevap vereceksin?

Mensur: Sen ne söylediğinin farkında mısın? Kiminle konuştuğuna bir bak!

İbn-i Ebî Zueyb: Evet, bakıyorum ve kılıçları görüyorum. Canımın ortada olduğunun farkındayım. Ama ölüm kesindir; ne kadar çabuk olursa, o kadar iyidir!

Bu konuşmaların ardından Mensur, İbn-i Ebî Zueyb'i ve İbn-i Sem'ân'ı dışarı attırdı ve Malik ile yalnız kaldı. Ona (hayatına dair) güvence vererek şunları söyledi: Ey Ebu Abdullah! Rahat ve huzurlu bir şekilde şehrine geri dön. Eğer bizden bir şey isteyecek olursan, bil ki biz, kimseyi senden üstün görmüyor ve kimseyi senden üstün tutmuyoruz…

İbn-i Kuteybe şöyle devem ediyor: Ertesi gün Ebu Cafer Mensur, özel askerleri eşliğinde her biri için, (Malik, İbn-i Ebu Zueyb ve İbn-i Sem'ân) içinde beş bin dinar bulunan keseler yolladı ve görevliye şunları tembih etti: Onların her birine bir kese ver. Malik b. Enes alsa da almasa da ona dokunma; o almasa da olur. Ama İbn-i Ebu Zueyb eğer alırsa, başını kes ve bana getir; almayacak olursa da bırak, gitsin. İbn-i Sem'ân almazsa onun da başını kes ve bana getir. Eğer alırsa, yolu açık olsun!

Malik der ki: Görevli adam para keselerini getirdiğinde İbn-i Sem'ân aldı ve kurtuldu; İbn-i Ebî Zueyb almadı ve kurtuldu; ama Allah'a ant olsun ki benim paraya ihtiyacım vardı, o yüzden ben de aldım.»[137]

Bu, Abbasî halifelerinin benimsemiş olduğu yöntemlerden biriydi. O dönemlerde halkın onları övgüyle anması ve Peygamber'e (s.a.a) yakınlıklarından dolayı halk tarafından ihtiram gösterilmesi için bunu özellikle yapılması gereken bir siyaset olarak görüyorlardı. Bu sebepledir ki halife, Malik'in gayesini anlamış, hoşuna gitmiş ve nasıl cevap verirse versin, onu muaf tutmuştu.

İkincileri olan İbn-i Sem'ân ise, ölüm tehdidi altında olduğu için inanılmaz derecede halifeyi övdü. Zira orada cellatlar vardı ve halifenin emrini bekliyorlardı.

Üçüncü kişi olan İbn-i Ebî Zueyb ise, cesur ve korkusuz biriydi. Allah yolunda kınanmaktan korkmuyordu. Allah'ın, resulünün, ve Müslüman ümmetin hayrını isteyen imanlı, muhlis ve doğru sözlü bir kimseydi. Ölümü pahasına hakikatleri söyledi ve halifenin hilelerini bir bir ortaya çıkardı. Ölümle tehdit edildiğinde dahi buna hazırlıklı olduğunu söyledi.

İşte bu nedenledir ki halife özellikle diğer iki kişiyi imtihan edip Malik'i kendi haline bıraktı ve bu yüzden görevliyi, "Malik b. Enes alsa da almasa da ona dokunma; o almasa da olur!" diye tembihledi.

Ebu Cafer Mensur, önde gelen siyasetçilerden ve hilekârlardandı. Malik'in konumunu üst düzeye çıkardı ve mezhebini, hâkimiyetinin resmi mezhebi hâline getirdi. Diğer taraftan da ondan daha bilgili olan[138] İbn-i Ebî Zueyb'in mezhebini ortadan kaldırdı. Ayrıca Şafiî'ye göre Leys b. Sâd da Malik'ten daha bilgiliydi.[139]

O günler hakkında gerçek şudur ki, İmam Cafer Sadık (a.s) herkesten daha üstün, daha bilgili ve daha fakihti. Nitekim hepsi bunu itiraf etmişti.[140]

Acaba bu ümmetten hiç kimsenin ilim ve amel konusunda onunla eşit olduğunu söylemeye cesareti olabilir mi? Veya fazilet ve şerefte ona yetişebilecek kimse var mı? O, Resulullah'tan (s.a.a) sonra halkın en üstünü, en bilgini ve en fakihi olan Ali b. Ebu Talib'in (a.s) torunudur. Ne var ki gördükleriniz ancak siyasetten ibarettir: Kimilerini üstün gösteren ve kimilerini alçaltan bir siyaset… Ve yine gördükleriniz bir servetin neticesidir: Kimilerini öne geçiren ve kimilerini de geri iten bir servet...

Burada önemli olan, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'e ait dört mezhebin de dönemin siyasetçileri tarafından çeşitli hile ve entrikalarla ortaya çıkarılmış olduğunun apaçık ve ezici delillerle gözler önüne serilmiş olmasıdır.

Bu konu hakkında daha fazla bilgi isteyenler için merhum Şeyh Esed Haydar'ın kaleme aldığı el-İmamu's-Sadık ve'l-Mezahibu'l-Erbaa adlı kitabı mütalaa etmelerini tavsiye ederiz. Sözü edilen kitabı okuduğunuzda İmam Malik'in, halifeler tarafından ne kadar sevildiğini ve onlar arasında ne denli etkili olduğunu göreceksiniz. Öyle ki, Şafiî, İmam Malik'in evine gidebilmek için Medine valisini aracı koyduğunda vali ona şöyle demişti: "Malik'in evinin kapısında beklemektense Medine'den Mekke'ye yürüyerek gitmeyi tercih ederim. Çünkü Malik'in kapısında eziklik hissettiğim kadar başka hiçbir yerde eziklik hissetmiyorum."

Ahmed Emin Mısrî, Zuhuru'l-İslam adlı kitabında şöyle der: "Ehlisünnet mezheplerini güçlendirmede devletlerin çok önemli rolleri olmuştur. Hükümetler güçlü olduklarında ve bir mezhebi desteklediklerinde halk da o mezhebe meyleder. Böylece devlet yıkılıncaya dek bu mezhep de ayakta kalır."[141]

Biz, İmam Cafer Sadık'ın (a.s) mezhebini Ehlibeyt mezhebi olarak görüyoruz. Gerçi biz, "mezhep" takısını diğerleri kullandığı için kullanıyoruz. Bize göre Müslümanlar tarafından söylenegelen mezhep takısı doğru değildir. Çünkü biz, Ehlibeyt'in sürdürdüğü dinin, Hz. Muhammed'in (s.a.a) getirdiği dinin ta kendisi olduğuna inanıyoruz. Ne var ki bu orijinal din, hiçbir devlet tarafından desteklenmedi ve hiçbir güç onu resmen kabul etmedi. Bilakis bütün halifeler onu yok etmek ve halkı ondan uzak tutmak için ellerinden geleni yaptılar.

Eğer bu mutlak karanlık bulutlar aralanmış ve Ehlibeyt mektebi tarih boyunca kendine yardımcılar bulmuşsa bu, Allah'ın Müslümanlara olan lütuf ve bereketinin bir göstergesidir. Çünkü Allah'ın nuru üflemeyle sönmez, kılıçlar onu yok edemez ve yalancı tebliğciler onu gideremez. Allah'a karşı kimse "Biz bilmiyorduk; haberimiz yoktu!" şeklinde mazeret sunamayacak. Çünkü aydın yol, ortadadır.

Peygamberimizin vefatından sonra Ehlibeyt'ini takip edenlerin sayısı parmakla sayılabilecek kadar az idi. Tarih akışı içerisinde zamanla çoğalmaya başladı. Zira bu bereketli ağacın kökü yeryüzünde, dalları da gökyüzündedir ve Allah'ın izniyle her zaman meyve vermektedir. Allah için olan her şey kalıcı ve daimîdir.

Kureyş, Hz. Muhammed'in (s.a.a) tebliğinin ilk dönemlerinde onu yok etmeye çalışıyordu. Ama Allah'ın yardımı ve Ebu Talib'in fedakârlıklarıyla Kureyşliler hedeflerine ulaşamadılar. Onlar, "Muhammed'in soyu kesiktir, er ya da geç ölecek ve ondan kurtulacağız!" diyerek bununla teselli bulmaya çalışıyorlardı. Ama âlemlerin rabbi ona Kevser'i (Hz. Fatıma'yı) vermişti. Peygamberimizin Hasan ve Hüseyin adlarında iki torunu oldu. İnananlara, kıyam etseler de etmeseler de bu ikisinin imamları olduklarını müjdeledi. (İmam Ali ve İmam Hasan'dan sonra) İmam Hüseyin'in neslinden gelen bütün imamlar, Kureyş'in geleceği için bir tehlike olarak görüldü.

Kureyş, bunları sevmezdi. Hz. Muhammed'in (s.a.a) vefatından sonra Ehlibeyt'i ortadan kaldırmaya çalıştı. Hz. Fatıma'nın evini odunlarla kuşattı. Eğer Ali'nin (a.s) sabrı ve barışı olmasaydı, Ehlibeyt'i yok edeceklerdi. Böylece İslam o gün son bulacaktı.

Kureyş sakinleşmiş ve rahatlamıştı. Çünkü hilafeti artık ellerinde bulmuşlardı. Hz. Muhammed'in (s.a.a) Ehlibeyt'inden onların menfaatlerini tehdit edecek kimse kalmamıştı. Hilafet Ali'ye kucak açınca bu kez Kureyş yine savaşa başvurdu. O öldürülünceye dek bu fitneler yatışmak bilmedi. Nihayet hilafet Kureyş'in en alçak insanına teslim edildi. Böylece bir kez daha hükümdarlık sistemi geri döndü.

İmam Hüseyin (a.s) Yezid'e biat etmek istemeyince Kureyş bir kez daha yerinden fırladı. Peygamber soyunu ortadan kaldırmak için büyük çaplı fitneler çıkardı. Öyle ki Kureyş, onların adlarını dahi duymaya tahammül gösteremiyor, isimleriyle birlikte onları yok etmek istiyordu.

Sonunda Kerbela katliamını gerçekleştirdiler. Henüz süt içen bebekler dahi bu savaşta katledildi. Nübüvvet ağacının kökünü tamamen kesmek istiyorlardı. Ama Allah-u Taâla resulüne verdiği sözü gerçekleştirmiş, bu savaşta Ali b. Hüseyin'i (İmam Zeynelabidin) muhafaza etmişti. Diğer imamlar onun soyundan dünyaya geldi ve yeryüzü doğusuyla, batısıyla onun nesliyle doldu. Böylece "Kevser" vaadi gerçekleşmiş oldu. Dünyanın her yerinde Resul-i Ekrem'in (s.a.a) evlatlarına veya eserlerine rastlamak mümkündür. Bugün, insanlar onları seviyor ve saygı gösteriyorlar. Tarihteki bütün hilelere rağmen Caferî Şiîlerin sayısı bugün yaklaşık 250 milyondur. Bu insanlar, Peygamber (s.a.a) ve Ehlibeyt'ini (a.s) takip ederek Allah'a yakınlaşmak istiyor ve böylece Resul-i Ekrem'in şefaatine nail olmayı umuyorlar.

Bu nüfusu hiçbir Ehlisünnet mezhebinde görmek mümkün değildir. Hâlbuki bütün devletler tarih boyunca bu mezhepleri desteklemiş ve zorla taraftar toplamaya çalışmışlardır.

"…Onlar tuzak kurarlarken Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en iyisidir."[142]

Kâhinlerin, "İsrailoğullarından bir çocuk dünyaya gelecek ve senin saltanatını yıkacak" demesi üzerine Firavun, İsrailoğullarından yeni doğan çocukların öldürülmesi emrini vermemiş miydi? Ama Allah, Musa'yı (a.s) Firavun'un hilelerinden koruyarak onu öyle bir yere getirdi ki, Firavun'un yanında yetişti ve bu çocuk, onun saltanatına son verdi. Demek ki Allah'ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.

O dönemlerin Firavun'u olan Muaviye de İmam Ali'ye lanet okutuyor, onu öldürmeye çalışıyordu. Ali evlatlarını ve Ali dostlarını öldürtmek için elinden geleni yapmadı mı? Hatta sadece İmam Ali'nin faziletlerini nakletmeyi bile yasaklamamış mıydı? Hayatı boyunca hile ve kurnazlıklarıyla cahiliyet dönemini geri getirmeye ve Allah'ın nurunu söndürmeye çalıştı. Ama tuzak kuranların en hayırlısı yüce Allah, tüm entrikalara rağmen Hz. Ali'nin (a.s) adını her yerde yüceltti. Bugün bütün Müslümanlar, hatta Yahudi ve Hıristiyanlar dahi İmam Ali'nin (a.s) faziletlerinden bahsediyorlar. Milyonlarca insan bugün İmam Ali'nin mezarının başında onu ziyaret ediyor, gözyaşı döküyor. Görenleri şaşkına çeviren muhteşem bir türbesi var ve bu türbe her gün onun âşıklarıyla dolup taşıyor. Öte yandan kendine saltanat kuran ve halkı fesadıyla yöneten imparator Muaviye'nin adı ise yok oldu. Bugün insanların zihninde Muaviye'den yana bir hatıra var mı? Veya insanların ziyaretçi akınına uğradığı ziyaret edilebilecek bir mezarı var mı? Yıkık ve karanlık bir kabirden başka bir şeyi yok. Batılın sadece geçici bir görünümü var; kalıcı olan ise haktır. Ey akıl sahipleri, artık ibret alın!

Allah'a hamdolsun ki bize Şiîlerin gerçek sünnet ehli olduğunu gösterdi. Çünkü Şiîler Ehlibeyt'in takipçileridirler ve Ehlibeyt, Peygamber (s.a.a) evinin içini herkesten daha iyi bilir. Allah'ın seçtiği ve kutsal kitap ilmini verdiği kimseler onlardır.

Yine Allah'a hamdolsun ki, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in, aslında geçmişte yaşayan halifelerin bidatlerine ve sünnetlerine bağlandığını bize gösterdi. Onlar hâlâ o bidat ve sünnetlere bağlılar ve iddia ettikleri konularda herhangi bir delile sahip değiller.


 

 

 

 

 

 

Şia'ya Göre Sakaleyn Hadisi

Sadece Şia'nın gerçek sünnet ehli olduğuna gösteren açık delillerden biri de Resul-i Ekrem'in buyurmuş olduğu Sakaleyn Hadisi'dir. Allah resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Ben sizin aranızda iki ağır emanet bırakıyorum: Biri Allah'ın kitabı, diğeri de Ehlibeyt'imdir. Bunlara sarıldığınız sürece benden sonra asla sapmazsınız. Onlardan öne geçmeye çalışmayın, helak olursunuz; geri de kalmayın, yine helak olursunuz. Onlara bir şey öğretmeye de kalkışmayın. Zira onlar sizden daha bilgilidirler."[143]

Bazı rivayetlerde de şöyle gelmiştir: "Her şeyden haberdar olan Allah, bu ikisinin, Kevser Havuzu'nun başında benimle buluşuncaya dek hiçbir zaman birbirlerinden ayrılmayacağını bana bildirmiştir."

Bu Sakaleyn Hadisi'ni Ehlisünnet ve'l-Cemaat, sahih ve müsned kitapları başta olmak üzere senetleriyle birlikte yirmiden fazla kitapta nakletmişlerdir. Şia da bu hadisi tüm hadis kitaplarında nakletmiştir.

Görüldüğü gibi bu hadis açıkça belirtmektedir ki, Ehlisünnet ve'l-Cemaat, doğru yoldan sapmıştır. İki emanete birden sarılmamıştır. Hidayet karşısında helaki seçmiştir. Ebu Hanife, Malik, Şafiî ve İbn-i Hanbel'in Ehlibeyt'ten daha bilgili olduklarını sanmışlar, böylece Ehlibeyt'in önüne geçmeye çalışmışlardır. Onları Ehlibeyt'e tercih etmişler ve Ehlibeyt'i kenara itmişlerdir.

Bazıları "Biz Kurân-ı Kerim'e sarılmışız" deseler de bu, doğru değildir. Çünkü Kurân'da anlaşılır ayetler olduğu gibi tefsire ve açıklamaya ihtiyaç duyulan ayetler de vardır. Tıpkı sünnetlerin doğru sözlü ravilere ve şerh ehline ihtiyacı olduğu gibi… Dolayısıyla bu problemin çözümü için Ehlibeyt'e, yani Peygamber'in (s.a.a) pak neslinden gelen imamlara müracaat etmekten başka çare yoktur. Zaten Peygamberimiz de bize bunu emretmiştir.

Bazı hadisleri incelediğimizde İmam Ali'yi terk edenlerin Kurân'ı terk ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

"Kurân Ali iledir ve Ali Kurân iledir; bu ikisi Kevser Havuzu başında benimle buluşuncaya dek birbirlerinden ayrılmaz."[144]

"Ali hak ile hak da Ali iledir; Kıyamet günü Kevser Havuzu'na varıncaya dek asla birbirlerinden ayrılmazlar."[145]

Bu hadislere binaen İmam Ali'yi terk eden, Kurân'ın gerçek tefsirini terk etmiş; ona sırt çeviren, hakka sırt çevirmiş ve batılı öncü edinmiştir. Gerçek de şu ki, haktan başka ne varsa, batıldır.

Biz inanıyoruz ki Ehlisünnet ve'l-Cemaat, İmam Ali'yi (a.s) terk etmekle Kurân ve sünneti de terk etmiş oldu. Böylece Resul-i Ekrem'in (s.a.a) önceden haber verdiği "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak ve bunlardan sadece biri haktır, diğerleri sapacaktır" şeklindeki hadisi de gerçekleşmiş oluyor. Kurtuluşa eren bu grup, hakkın temsilci olan Ali'nin (a.s) takipçileridir. Zira Ali'nin takipçileri onun düşmanlarıyla savaşmış, dostlarıyla dost olmuş, Ali ilminden faydalanmış, evlatlarının yolunu izlemiş ve onları kendilerine öncü kabul etmiştir.

"Şüphesiz, iman edip, salih ameller işleyenler var ya; işte onlar yaratıkların en hayırlısıdırlar. Rableri katında onların mükâfatı, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte bu mükâfat, Rablerine derin saygı duyanlara mahsustur."[146]


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet'e Göre Sakaleyn Hadisi

Bundan önce de belirttiğimiz gibi mezkûr hadisi Ehlisünnet ve'l-Cemaat âlimleri yirmiden fazla kitapta yazmış ve doğruluğunu itiraf etmişlerdir. Onlar bu hadisin doğruluğunu itiraf etmekle kendi yanlışlıklarını doğrulamış oluyorlar. Çünkü Ehlibeyt'e sarılmamış, haklarında Allah ve resulünün beyanatı bulunmayan temelsiz mezheplere bağlanmışlardır.

Emevî ve Abbasîlerin uzun yıllar önce yıkılmasına ve kitle iletişim araçlarının bunca gelişmesine rağmen Ehlisünnet ve'l-Cemaat âlimlerinin hâlâ tövbe etmeyip Allah'a yönelmemeleri bize çok şaşırtıcı gelmektedir. Hâlbuki önceki yanlışlıklarından dönüp Allah'a yönelseler, şu ayetin kapsamına gireceklerdir:

"Gerçekten ben, tövbe eden, inanan, salih amellerde bulunan ve sonra doğru yola ulaşan kimseyi hiç şüphesiz bağışlarım."[147]

Geçmişteki insanlar kılıç zoruyla ve tehditlerle hâkim yönetime uymak zorunda kalıyorlardı, diyelim; ama bugünkü insanların ne özrü olabilir? Oysaki bugün, devletlerin dinle bir ilişiği yok. Hatta Demokrasi ve insan hakları gibi şeylerle övünüyorlar. Demokrasinin insanlara sunduğu yeniliklerden biri de düşünce ve inanç özgürlüğüdür.

Hal böyleyken geriye sadece bir bahaneleri kalıyor; o da Ehlisünnet ve'l-Cemaat âlimlerinin Sakaleyn Hadisi'ne olan itirazlarıdır. Şöyle diyorlar: "Bu hadis, 'Ben sizin aranızda Allah'ın kitabını ve sünnetimi bırakıyorum' şeklinde de rivayet edilmiştir."[148]

Bunlara en azından şunu söyleyebiliriz: Sizler ilmin ölçülerinden, ortaya delil koymaktan ve iddianızı ispat etmekten uzaksınız. Nitekim ileriki konularda bunları hep birlikte göreceğiz.


 

 

 

 

 

 

Allah'ın Kitabı ve İtretim Mi Yoksa Allah'ın Kitabı ve Sünnetim Mi?

Biz, bu konuda Doğrularla Birlikte adlı kitabımızda geniş olarak açıklama yapmıştık. Özetle şunu söylememiz yeterli olur: Bu iki hadis, aslında birbiriyle çelişmez. Zira Peygamber'in (s.a.a) sünnetini dahi en iyi bilen yine Ehlibeyt (a.s) idi. Ali b. Ebu Talib (a.s) Peygamber sünnetinin kapısıdır. Hadisleri nakletmede en liyakatli kimse odur. Ebu Hureyre veya Kâbu'l-Ahbar Vahab b. Münebbih değil.

Yine de tekrarın faydalı olacağını düşündüğümüz için konuyu biraz daha açalım. Belki Doğrularla Birlikte adlı kitabımızı okumayanlar olabilir ya da okuyanlar, burada farklı bir açıklamaya daha rastlayabilir. Böylece okuyucular, bu kitapta "Allah'ın kitabı ve itretim (Ehlibeyti'm)" hadisinin asıl ve sağlam hadis olduğunu, halifelerin bu hadisten itretim (Ehlibeyt'im) kelimesini çıkarıp yerine "sünnetim" kelimesini ekleyerek Ehlibeyt'i tarih sayfasından silmeye çalıştıklarını daha iyi anlayacaklardır.

Dikkat edilecek olursa, "Allah'ın kitabı ve sünnetim" hadisi, Ehlisünnet ve'l-Cemaat nezdinde sahih değildir. Çünkü onlar sahih kitaplarında Peygamberimizin (s.a.a) hadis yazmayı yasakladığını rivayet etmişlerdir. O zaman söylesinler bakalım; yazılmamış ve anlatılmamış bir sünnete Müslümanlar nasıl inansın, nasıl sarılsınlar? Peygamber (s.a.a) hem yazılmasını, hem de anlatılmasını yasakladığı bir şeye insanları nasıl sevk edebilir? Daha da önemlisi, eğer "Allah'ın kitabı ve sünnetim" hadisini doğru kabul edersek, o zaman nasıl olur da Ömer b. Hattab, Allah'ın resulüne muhalefet ederek "Allah'ın kitabı bize yeter!" diyebilir? Ve eğer Peygamberimiz yazılmış bir sünneti geriye bırakmışsa, o halde neden Ebubekir ve Ömer bu hadisleri yakıp insanları hadis yazmaktan men etmişlerdir? Ve eğer bu hadis doğruysa, Peygamber'in (s.a.a) vefatından sonra neden Ebubekir minberde, "Allah resulünden hiçbir şey rivayet etmeyin. (Bundan dolayı) biri size bir şey soracak olursa, deyin ki: Allah'ın kitabı aramızdadır; helalini helal sayın, haramlarından da kaçının!"[149] demiştir?

Eğer "Allah'ın kitabı ve sünnetim" hadisi doğruysa, neden Ebubekir zekât vermeyenlerle savaşmış ve Peygamber'in sünnetini ayaklar altına almıştır? Hâlbuki Peygamberimiz şöyle buyurmamış mıdır? "La ilâhe illallah diyen herkesin canı ve malı güvendedir, hesabı da Allah iledir."

Eğer "Allah'ın kitabı ve sünnetim" hadisi doğruysa, neden Ebubekir, Ömer ve beraberindekiler Hz. Fatıma'nın evine saldırarak ona saygısızlık ettiler? Neden evini içindekilerle birlikte yakmakla tehdit ettiler?

Onlar Resul-i Ekrem'in (s.a.a) şu sözünü duymamışlar mıydı? "Fatıma bedenimin bir parçasıdır; onu gazaplandıran beni gazaplandırmıştır ve onu inciten beni incitmiştir."

Evet, Allah'a ant olsun ki onlar bu sözü duymuş ve çok iyi anlamışlardı. Ehlibeyt hakkında Allah'ın şu sözünü de mi duymamışlardı?

"De ki: Ben risaletime karşılık akrabalarıma sevgiden başka sizden hiçbir ücret istemiyorum."[150]

Bu ayet Fatıma, kocası ve iki oğlu (a.s) hakkında nazil olmuştur. Acaba buradaki Ehlibeyt sevgisinden maksat onlara saldırmak, tehdit etmek ve evlerini ateşe vermek midir? Bunu yaparken kapıyı öyle ittirmişlerdi ki Fatıma'nın karnındaki bebek düşük olarak dünyaya geldi. Anam-babam Fatıma'ya feda olsun!

Eğer "Allah'ın kitabı ve sünnetim" hadisi doğru ise, neden Muaviye ve yandaşları İmam Ali'ye (a.s) lanet okuyup bu çirkin geleneği Emevî hükümdarlığı boyunca devam ettirdiler? Acaba Allah'ın, Peygamber'e (s.a.a) olduğu gibi Ali'ye de selam gönderilmesi konusunda emrini duymamışlar mıydı? Onlar, Peygamberimizin şu hadisini duymamışlar mıydı? "Ali'ye küfreden bana küfretmiştir ve bana küfreden Allah'a küfretmiştir."[151]

Eğer "Allah'ın kitabı ve sünnetim" hadisi doğru ise, o halde neden bu sünnet sahabenin çoğundan gizli tutuldu, öğrenilmedi ve sünnet var olduğu halde şahsî görüşlere dayanılarak fetvalar verildi?

Eğer Peygamber (s.a.a) insanlar arasında kitap ve sünneti bırakarak onların sapmalarını önlemek istemişse, o zaman Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in çıkardığı onca bidate ne gerek vardı? Zira Peygamberimizin de buyurduğu gibi her bidat sapkınlıktır ve her sapkınlığın sonu ateştir.

Bunlara ilave olarak, akıl sahibi ve araştırmacılar Peygamberimizi, sünnetini iyi korumadığı için eleştirmişler, Ehlisünnet düşüncesine göre haklı olarak, "Neden Peygamber (s.a.a) sünneti toplamadığı, ihtilaf, tahrif ve safsatalara karşı tedbir almadığı halde 'Ben sizin aranızda iki ağır emanet bırakıyorum; biri Allah'ın kitabı, diğeri sünetim-dir' şeklinde açıklamada bulunmuştur?" demişlerdir.

Şimdi bu akıl sahiplerine "Peygamber (s.a.a), sünnetin yazılmasına izin vermemiştir" dersek, haklı olarak bize gülmezler mi? Tabii ki gülerler. Çünkü bu, mantıklı değil. Müslümanlara sünneti yazmayı yasakladığı halde "Ben size sünnetimi bırakıyorum" nasıl diyebilir ki?

Dahası, asırlardır yazılagelen sünnete rağmen yine de nasih, mensuh, has, umum, muhkem, müteşabih vb. ayetler içeren Kurân-ı Kerim ile sünnet arasında pek fark yoktur. Sünnet de Kurân gibidir. Aralarındaki fark, Kurân'ın tamamının doğru olmasıdır. Çünkü Allah, onu koruduğunu beyan etmiştir. Daha doğrusu Kurân yazılmıştır, ama sünnet hakkında uydurulanlar, doğrularından daha fazladır. Dolayısıyla Peygamberimizin sünnetinin bize doğru olarak ulaşması ve doğrularıyla yanlışların birbirinden ayırt edilebilmesi için her şeyden önce bir masuma ihtiyaç vardır. Masum olmayan biri allame de olsa, sonuçta bu görevi layıkıyla yerine getiremeyecektir.

Kurân ve sünnet birlikte olsa bile yine de insanlık, bunların hükümlerini bilen, ilimlerine vakıf olan ve Peygamber'den sonra ümmetin ihtilafa düştüğü hususlarda onlara yol gösteren usta bir âlime muhtaçtır.

Görmez misiniz ki, Allah-u Taâla dahi Kurân-ı Kerim'de onun bir açıklayıcısı olması gerektiğini belirtmiştir:

"…Sana da zikri (Kurân'ı) indirdik; insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye."[152]

Eğer Peygamberimiz (s.a.a) nazil olan ayetleri açıklamasaydı, Kurân kendi dillerinde nazil olsa bile insanlar Allah'ın hükümlerini bilemezlerdi.

Bu, herkesin bildiği çok açık bir meseledir. Mesela Kurân'da namaz, oruç, hac vb. gibi vacip ameller emredilmiş olmasına rağmen Müslümanların yine de Peygamber'in açıklamalarına ihtiyacı vardır. Çünkü namazı nasıl kılacaklarını, zekâtı ne şekilde vereceklerini, oruç hükümleri ve hac amellerini insanlar ancak Peygamber'den öğrenebilirlerdi ve o olmasaydı bunları bilemezlerdi.

Hakkında hiçbir ihtilaf bulunmayan ve içine batıl karışma olasılığı olmayan Kurân'ın dahi bir açıklayıcıya ihtiyacı varken, hakkında çokça ihtilaf edilen, tahrif, uydurma ve gerçeklerin birbirine karıştığı Peygamber sünneti için nasıl olur da bir açıklayıcıya ihtiyaç olmaz? Demek oluyor ki, sünnetin açıklayıcıya olan ihtiyacı Kurân'dan daha fazladır.

Aklıselim olan herkes peygamberlerin en azından şöyle bir tedbir aldıklarını düşünmelidir: Ölümünden sonra nübüvvet ve risaletinin baki kalmasını isteyen her peygamber, kendisinden sonra yerine bir halife belirler ve bu kimse, onun öğretilerini halka anlatır. Dolayısıyla her peygamberin bir halifesi vardır.

Bu nedenledir ki, Peygamberimiz de (s.a.a) Ali b. Ebu Talib'i (a.s) çocuk yaştan itibaren kendi ahlakıyla yetiştirmiş ve ümmet içerisinde onu halifesi olarak bırakmıştır. Ona öncekilerin ve sonrakilerin ilmini öğretmiş, hiç kimseye vermediği sırları ona vermiştir. İnsanları defalarca ona yönlendirerek şöyle buyurmuştur:

"Benim kardeşim, vasim ve halifem budur."

"Peygamberlerin en üstünü benim, Ali de halifelerin ve benden sonraki insanların en üstünüdür."

"Ben nazil olan Kurân('ı kabullendirmek) için savaştım, Ali de onun yorumu için savaşacak ve ümmetimi ihtilaf ettikleri konularda aydınlatacaktır."

"Ali'den başkası benim adıma size mesaj ulaştırmaz. Benden sonra bütün müminlerin efendisi odur."

"Benim katımda Ali, Musa katındaki Harun gibidir. O bendendir, ben de ondanım. İlmimin kapısı da odur."

Tüm bu rivayetler Ehlisünnet ve'l-Cemaat katında sahihtir ve hepsini sahih kabul etmişlerdir. Bu konuda daha fazla bilgi için bkz: el-Müracaat, Hüseyin Razî tahkikiyle.

Peygamber efendimizin hayatını konu alan siyer kitaplarında yazılanlara ve yine ilmî ve tarihî delillere bakacak olursak, İmam Ali'nin (a.s), sahabelerin tek ilim mercii olduğunu kesin bir şekilde görmek mümkündür. İster âlim olsun, ister cahil herkes ona müracaat ederdi. Sadece şu örnek yeterlidir ki, Ehlisünnet'in "ümmetin bilgini" diye adlandırdığı İbn-i Abbas, Hz. Ali'nin öğrencisiydi. İbn-i Abbas, onun mektebinde ilim öğrenmişti. Bu da bütün Müslümanların, ilimlerini Hz. Ali'den aldıklarını gösterir.[153]

Eğer "Allah'ın kitabı ve sünnetim" hadisiyle "Allah'ın kitabı ve itretim (Ehlibeyt'im)" hadisi arasından birini seçmek istersek, ikinci hadisi tercih etmemiz gerekecektir. Zira ancak bu tercihle Kurân ve sünneti doğru bir şekilde öğrenebiliriz. Sadece birinci tercihi kabul edersek, hem Kurân, hem de sünnet konusunda tereddütte kalırız. Bu konularda bizim için meçhul kalan hükümleri aydınlatacak ve merciimiz olacak birine ihtiyaç duyarız. Ulemanın ihtilaf ettiği, bir çıkış yolu bulamadığı, yer yer birbirlerinin tersine hüküm verdiği göz önüne getirilirse bir yere varamayız. Hal böyleyken şu veya bu âlimin sözünü esas almak ya da şu veya bu mezhebin görüşüne uymak, taassuptan öteye gitmeyen ve delile dayalı olmayan asılsız bir iş olacaktır. Yüce Allah Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:

"Onların çoğunluğu zandan başkasına uymaz. Gerçekten zan ise, haktan hiçbir şeyi sağlayamaz. Şüphesiz Allah, onların işlemekte olduklarını bilendir."[154]

Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bir örnek daha vermek istiyorum. Yüce Allah Kurân-ı Kerim'de, abdest hakkında şöyle buyurmuştur:

"Meshedin başınızı ve ayaklarınızı da (üzerindeki) çıkıntılara kadar…"[155]

Bu ayete baktığımızda ilk aklımıza gelen şey, başımızı mesheder gibi ayaklarımızın da meshedilmesi gerektiğidir. Ama Müslümanların işine bakın ki, bu konuda dahi ihtilaf etmişlerdir. Ehlisünnet ve'l-Ce-maat'in tamamı ayaklarını yıkarken Şiîler de ayaklarını meshetmek-tedirler. Bu durumda neyin doğru, neyin yanlış olduğunu nasıl anlayacağız?

Ehlisünnet'in alim ve müfessirlerine baktığımızda, bunların kendi aralarında dahi ihtilaf ettiklerini görüyoruz. Ayette geçen "erculekum" (ayaklarınızı) kelimesini bazıları "üstün" (ــَ) işaretiyle okumuş, bazıları da "esre" (ــِ) işaretiyle. Diyorlar ki: Her iki şekilde de okun-ması sahihtir; "erculekum" şeklinde okuyanlar ayakların yıkanmasını, "erculikum" şeklinde okuyanlar da meshedilmesini vacip bilmiş olur.

Oysaki Arap edebiyatına vakıf olan edebiyatçı bir Ehlisünnet alimi[156] bakınız ne diyor: "Her iki kıraat de meshi vacip kılar. Çünkü 'ercul' kelimesi mahallen mensub veya mecrurdur. Kurân bize meshetmeyi emrediyor, ama sünnet bize ayaklarımızı yıkamayı emretmiştir."

Görüyor musunuz, saygıdeğer okuyucular? Ehlisünnet âlimleri bu konuda bizi aydınlatamamışlardır. Kendi sözleri dahi oldukça karışık ve anlaşılır gibi değil. Hatta bunlar kafamızı daha da karıştırmışlardır. Nasıl olur da sünnet, Kurân ile muhalif olabilir? Bu, olacak iş mi?

Peygamberimizin Kurân ile muhalefet etmesi asla mümkün olamaz. Kurân meshi emrederken Peygamber ayaklarını yıkayamaz. Eğer Peygamberimiz abdest alırken ayaklarını yıkamışsa, özellikle ilimde öncü olan Ali b. Ebu Talib, İbn-i Abbas, Hasan, Hüseyin, Huzeyfe b. Yeman, Enes b. Malik vb. sahabeler ve yine ayeti "erculikum" olarak okuyan diğer tüm sahabeler ona muhalefet edemezdi. Ve yine Peygamber'in pak Ehlibeyt'ine (a.s) uyan ve daima onlarla birlikte olan Şiîler, neden bunu inkâr edip "Hayır, meshetmemiz gerekir!" desinler ki?

O halde çözüm yolu nedir?

Sayın okuyucu! Güvenilir biri olsa da Müslüman bir kimse basit bir konu hakkında nasıl da çelişki içerisinde kalıyor ve doğru hüküm ile yanlış hükmü birbirinden ayırt edemiyor, görüyor musunuz? Ehlisünnet ve'l-Cemaat alimleri arasındaki ihtilafların ne derecede olduğunu bilmeniz açısından bu konuyu bilerek ve örnek olarak göstermiştim. Onlar, Peygamber efendimizin (s.a.a) 23 yıl boyunca her gün defalarca tekrar ettiği basit bir amel hakkında bile ihtilaf etmişlerdir. Avam tabakasından bilge insanlara kadar Peygamberimizin tüm dostlarının bilmesi gereken bu mesele hakkında Ehlisünnet alimleri ayetin kıraatinde ihtilaf ediyor ve bazen "erculekum", bazen de "erculikum" okuyarak bundan çeşitli hükümler çıkarıyorlar.

Bir harekenin (esre, üstün, ötre) farklı okunmasıyla ondan çıkacak hükümlerin bile değişebildiğini bütün herkes bilmektedir. Kurân'da bu kadar ihtilaf ettiklerine göre sünnette daha fazla ihtilaf etmeleri doğaldır.

O halde çözüm yolu nedir?

Eğer Allah'ın hükümlerini ve Peygamber'in sünnetini bize açıklayacak güvenilir kimselere müracaat etmenin gerekli olduğu sonucuna varacak olursak, bu durumda karşımıza ikinci bir soru çıkar: Bu şahıs kim olmalıdır? Çünkü Kurân ve sünnet sesizdir ve konuşmaz. Abdest ayetinde gördüğümüz gibi, onları birkaç şekilde yorumlamak mümkün olabiliyor.

Şimdi, ey aziz okuyucu! Her ikimiz de Kurân ve sünneti bize doğru bir şekilde anlatacak güvenilir kimselere başvurulması gerektiği konusunda hemfikiriz. Geriye sadece bir şey kalıyor: O da bu kimselerin kimler olduğu konusu.

Eğer bunların, başta Peygamberimizin (s.a.a) sahabeleri olmak üzere ümmetin alimleri olduğunu söyleyecek olursak, geriye dönmemiz gerekecek. Çünkü daha önce onların basit bir abdest meselesinde nasıl bir ihtilafa düştüklerini görmüştük. Ayrıca birkaç sayfa geride sahabelerin birbirlerini nasıl tekfir ettiklerini ve hatta birbirleriyle nasıl savaştıklarını da gördük. Öyleyse sahabelerin de hepsine güvenmemiz mümkün değil. Çünkü bu durumda da hangisinin hak yolda, hangisinin batıl yolda olduğunu bilmemiz gerekir. Dolayısıyla bizim sorunumuz hâlâ çözülmüş olmuyor.

Eğer dört mezhep imamlarına müracaat edelim derseniz, bildiğiniz gibi onlar da kendi aralarında birçok konuda ihtilaf etmişlerdir. Mesela, biri namazda "Bismillah" demenin mekruh olduğunu savunurken bir başkası da "Bismillah" denmediği takdirde namazın batıl olacağını söylüyor. Üstelik, daha önce de anlattığımız gibi, bunlar Peygamber (s.a.a) döneminden çok sonraları yaşamış insanlardır. Bırakın Peygamberimizi, onlar sahabeleri dahi görmemişlerdir. Ayrıca onların mezheplerinin zalim halifeler tarafından tesis edildiğini de ispat etmiştik. Dolayısıyla geriye sadece bir yol kalmaktadır. O da Peygamber efendimizin (s.a.a) tertemiz Ehlibeyt imamlarına (a.s) müracaat etmektir.

Allah, onları tertemiz kılmış ve her türlü pisliği onlardan uzak tutmuştur. Onlar öyle kimselerdir ki ilim ve amelde, takva ve fazilette kimse onlara erişemez. Onlar yalan ve hatadan uzaktırlar. Bu, Kurân'ın açık ayeti ve Peygamberimizin tartışmasız hadisiyle ispatlanmıştır:

"Ancak ve ancak Allah, ey Ehlibeyt, sizden her çeşit pisliği gidermek ve sizi tam bir temizlikle tertemiz bir hale getirmek diler."[157]

"Ben sizin aranızda iki ağır emanet bırakıyorum: Biri Allah'ın kitabı, diğeri de Ehlibeyt'imdir. Bunlara sarıldığınız sürece benden sonra asla sapmazsınız. Onlardan öne geçmeye çalışmayın, helak olursunuz; geri de kalmayın, yine helak olursunuz. Onlara bir şey öğretmeye de kalkışmayın. Zira onlar sizden daha bilgilidirler."[158]

Allah-u Taâla Kurân ve din ilmini onlara bağışlamıştır. Peygamber efendimiz (s.a.a) insanların neye ihtiyacı varsa, hepsini Ehlibeyt imamlarına öğretmiş, ümmetini bu imamlara yönlendirmiş ve şöyle buyurmuştur: "Benim Ehlibeyt'im Nuh'un gemisi gibidir. Ona binen kurtulur, yüz çeviren boğulur."

Ehlisünnet ve'l-Cemaat âlimlerinden İbn-i Hacer, bu hadisin sahih olduğunu itiraf ettikten sonra şöyle söylemiştir: "Onların gemiye benzetilmesinden maksat şudur: Kim onları severse, Peygamberimizin zahmetleri karşılığında onlara saygı duyarsa ve bilginlerinin gösterdiği yolda giderse, Allah ile muhalefet etme karanlığından kurtulur. Ve kim onlardan ayrılırsa, nankörlük deryasında boğulur; asilik çöllerinde helak olup gider."[159]

Tüm bunlara ilave olarak, tarih boyunca, İslam ümmeti içerisinde, Peygamberimizin (s.a.a) tertemiz Ehlibeyt'inden (a.s) daha bilgili olduğunu iddia eden tek bir kişi dahi çıkmamış; Ehlibeyt imamlarına bir kelime dahi öğrettiğini iddia eden olmamıştır.

Aziz okuyucularımız; bu konu hakkında geniş bilgi almak istiyorsanız, el-Müracaat ve el-Gadir adlı kitaplara müracaat etmenizi tavsiye ederim. Gerçi benim burada yazdıklarımın okuyucularımız için yeterli olduğu kanısındayım. Zira "Allah'ın kitabı ve itretim (Ehlibeyt'im)" hadisi karşısında akıl ve vicdan, ister istemez teslim olmaktadır.

Onca yazılanlardan sonra kısaca özetlemek gerekirse, delilleriyle birlikte bir kez daha şunu anladık ki, İmamiye Şia'sı, Peygamber (s.a.a) sünnetinin gerçek takipçisidir. Ehlisünnet ve'l-Cemaat ise, Şafiî mezhebi mensubu İbn-i Hacer'in de dediği gibi onları doğru yoldan uzaklaştıran, karanlıklara iten, nankörlük deryasında boğulma durumuna getiren ve asilik çöllerinde helake sürükleyen öncülerinin takipçileridir.

Ve biz, hâlis kullarını hidayet ettiği için âlemlerin rabbi Allah'a hamd ediyoruz.


 

 

 

 

 

 

Şia Fıkhının Kaynakları

İmamiye Şia'sının fıkhını inceleyenler, onların, yeni gündeme gelen meseleler dışında tüm meselelerde on iki Ehlibeyt imamı (a.s) vasıtasıyla Peygamberimizin (s.a.a) fıkhına müracaat ettiklerini görürler. Şia'ya göre fıkıh kaynağı ikidir ve üçüncüsü yoktur: Kurân ve sünnet. Yani birinci kaynak Kurân-ı Kerim ve ikinci kaynak Peygamberimizin (s.a.a) sünnetidir. Geçmişten günümüze Şiîlerin ve hatta Ehlibeyt imamlarının fıkhî görüşü bu şekildedir. Onlardan hiçbiri kendi görüşüne göre amel etmemiş veya kendince bir hüküm çıkarmamıştır.

Halk, İmam Ali'yi halife seçtiğinde ona, "Ebubekir ve Ömer'in yöntemiyle hükmet!" demiş, İmam bu şartı kabul etmeyerek "Ben, Allah'ın kitabına ve Peygamber'in (s.a.a) sünnetine göre hükmederim" buyurmuştu.[160]

Biz, ileriki konularda da Hz. Ali'nin bu esasa daima bağlı kaldığını ve ondan asla yüz çevirmediğini açıklığa kavuşturacağız. İmam Ali halkı sünnete geri döndürmek için çok çaba sarf etmiş, hatta bu yüzden halifeler tarafından öfkeyle karşılanmış, iyi ile kötüyü ayırt edemeyen halk da İmam'dan yana incinmişti. Zira İmam Ali (a.s) bunu bir görev olarak görüyor ve Peygamber sünneti konusunda kararlılığını gözler önüne seriyordu.

İmam Bâkır (a.s) daima şöyle buyururdu: "Eğer biz kendi yanımızdan size bir şey söyleyecek olsaydık hem kendimiz sapardık, hem de sizler sapardınız. Ama biz, Allah'ın açık ayetleriyle ve Peygamber'in (s.a.a) sünnetine göre sizinle konuşuyoruz."

İmam Bâkır, yine şöyle buyurmuştu: "Ey Cabir! Biz sadece kendi görüşümüze dayalı fetva vermiyoruz. Eğer kendi görüşümüze göre fetva verseydik zavallı olurduk. Fakat biz, Allah resulünden bize kalan rivayetleri tıpkı altın ve gümüş gibi evimizde koruyor, sizinle onlar aracılığıyla konuşuyoruz."

İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: "Allah'a ant olsun ki, biz kendi kalbimizden geçenlerle veya kendi şahsî görüşlerimize dayanarak sizinle konuşmuyoruz. Biz Allah'ın sözünden başka sizlere hiçbir şey söylemiyoruz. Size verdiğimiz haberler Allah resulündendir ve bunlara kendimizden bir şey ilave etmiyoruz."

Gerek araştırmacılar, gerekse ilim ehli insanlar Ehlibeyt'ten bunu böyle kabul etmişler; onların kıyas, içtihat, istihsan vb. gibi Kurân ve sünnet dışı bir yola başvurduklarını asla kaydetmemişlerdir.

Asrımızın büyük mercilerinden Seyyid Muhammed Bâkır es-Sadr, ibadetler ve fıkhî muameleler hakkında yazmış olduğu el-Fetave'l-Vaziha adlı ilmihal kitabında şöyle der:

Açık fetvaları nasıl elde ettiğimize dair kısa da olsa birtakım açıklamalarda bulunmayı gerekli görüyoruz. Bunlar, hadis naklinde doğru sözlü ve takva ehli bazı ravilerin çeşitli yollarla bizlere ulaştırdığı değerli rivayetlerden ibarettir.[161]

Ne var ki kıyas, istihsan vb. gibi farklı yollara müracaat etmemizi caiz kılabilecek herhangi şerî bir dayanak ve güvence yoktur. Aklî delile uyma konusunda ise müçtehitler ve ahbarîler ihtilaf etmişlerdir. Biz, aklî delile göre amel edilebileceğini kabul ediyoruz. Çünkü aklî delille ispat olunabilen bir şey aynı zamanda Kurân ve sünnetle de ispat edilebilir.

İcmaa gelince; bize göre icma, Kurân ve sünnete ilave olabilecek farklı bir kaynak değildir. Sadece bazen bir şeylerin ispatı konusunda destek amaçlı ondan faydalanıyoruz.

Sonuç itibariyle bize göre asıl ve temel olan, Kurân ve sünnettir. Yüce Allah'tan bu ikisinin takipçileri olmayı bize nasip etmesini diliyoruz. O ikisine sarılan asla kopmayan sağlam bir ipe sarılmıştır. Şüphesiz, Allah işitendir, bilendir.[162]

Evet, ötelerden beri biz bu oluşumu Şia arasında daima hâkim gördük. Şiîler bu ikisinden başkasına güvenmezler. Hiçbir Şiî imamı, kıyasa veya istihsana dayalı bir fetva vermemiştir.

Bu konuda Ebu Hanife ile İmam Cafer Sadık arasında geçen bir hikâye meşhurdur. İmam, kıyasla fetva veren Ebu Hanife'ye hitaben şöyle buyurmuştu: "Allah'ın dininde kıyas etme. Çünkü şeriat kıyasla yoğrulursa din yok olur. İlk kıyas eden şeytan idi ve Âdem (a.s) hakkında Allah'a, 'Ben ondan daha üstünüm; çünkü beni ateşten, onu da topraktan yarattın!' demişti."

Bu kaynaklar, İmam Ali'nin (a.s) döneminden günümüze kadar Şiîlerin müracaat ettikleri kaynaklar idi. Şimdi de Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in kaynaklarına bir göz atalım:


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat Fıkhının Kaynakları

Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in fıkıh kaynaklarını incelediğimizde onların çoğunun Kurân ve sünnet sınırlarından çok uzakta olduklarını görmekteyiz. Kitap ve sünnetin dışında halifelerin sünneti, sahabe ve tabiînin sünneti, "Sevafi'l-Ümera" diye adlandırdıkları hükümdarların sünneti, kıyas, istihsan, sedd-i zera'î, icma vb. gibi kaynaklara müracaat ederler. Görüldüğü gibi, Ehlisünnet'e göre Allah'ın dinine bu on kaynak hükmetmektedir.

Buraya kadar yazdıklarımızın asılsız olmadığını göstermek ve yazdıklarımızın saçmalık değil de gerçeklerden ibaret olduğunu ortaya koymak için birkaç örnek vereceğiz.

Biz, Ehlisünnet ile ilk iki kaynak, yani Kurân ve sünnet konusunda tartışmayacağız. Çünkü bu ikisi hakkında aynı görüşteyiz, hatta bizler bu ikisine uymayı vacip olarak görüyoruz. Hem naklî deliller, hem de akıl ve icma zaten bunu gerektiriyor.

Allah-u Taâla, Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:

"Allah Resulü size ne verdiyse alın onu ve size neyi yasakladıysa sakının ondan."[163]

"Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadının o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur."[164]

Bunlar gibi daha birçok ayet, dinî hükümlerin ancak Allah'ın kitabından ve Peygamber'in (s.a.a) sünnetinden elde edileceğini göstermektedir. Bizim itiraz ettiğimiz nokta ise, Ehlisünnet'in kendi yanlarından çıkarttıkları diğer kaynaklardır. Şimdi bu farklı kaynakları hep birlikte inceleyelim:

1- Hülefa-i Raşidîn'in Sünneti

Onlar, bu konuda şu hadisi delil olarak göstermektedirler: "Benim sünnetimi ve benden sonra Hülefa-i Raşidîn'in sünnetini takip edin; ona sarılın ve onu dişiniz-tırnağınızla koruyun."[165]

Biz, Doğrularla Birlikte adlı kitabımızda Hülefa-i Raşidîn'den kastın Ehlibeyt imamları olduğunu ispatlamıştık. Yine de o kitabı okumamış olanlar için birkaç delil getireceğiz:

Buharî, Müslim ve diğer bütün hadisçiler, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) halifelerini on ikiyle sınırladığını rivayet etmişlerdir. Nitekim Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur: "Benim halifelerim on iki kişidir ve hepsi de Kureyş'tendir."

Bu sahih hadis, bize Hülefa-i Raşidîn'in Ehlibeyt imamları olduğunu göstermektedir. Halifeliği zorla gasp eden halifeler veya ümmete saltanatla hükmeden zalim hükümdarlar Hülefa-i Raşidîn olamazlar.

Hal böyleyken, kim diyebilir ki: Maksat, ister Şia'nın dediği gibi Ehlibeyt imamları olan on iki kişi olsun, ister Sünnîlerin dediği gibi dört halife olsun, her halükârda fıkhın kaynağı üçtür; Kurân, sünnet ve halifelerin sünneti?

Bu bakış açısı Ehlisünnet mezhebine göre doğrudur, ama Şia'ya göre yanlıştır. Zira daha önce de anlattığımız gibi Ehlibeyt imamları sünnete hiçbir şey eklememişler, onu bizzat Resul-i Ekrem'den öğrenmişler, korumuşlar ve gerektiğinde insanlara aktarmışlardır.

Ne var ki Ehlisünnet ve'l-Cemaat, Kurân ve sünnete muhalif olsa da fıkıh kitaplarını Ebubekir ve Ömer'in sünnetlerine dayanarak, onların hükümleriyle doldurmuşlardır.

Bu hadiste Peygamber'in (s.a.a) maksadının Ebubekir ve Ömer olmadığı konusunda bizi emin kılan şeylerden biri de, Hz. Ali'nin, hükümeti ele alırken onların sünnetini kabul etmemesi ve sahabenin bu konuda ısrar etmesi olmuştur. Eğer Peygamber'in maksadı Ebubekir ve Ömer olsaydı, Hz. Ali, onların sünnetini reddederek Resul-i Ekrem'in bu sözünü ayakları altına almazdı. Demek ki ne Ebubekir, ne de Ömer Hülefa-i Raşidîn'den değildi. Oysaki Ehlisünnet ve'l-Cemaat, bir zamanlar Ebubekir, Ömer ve Osman'dan başka kimseyi Hülefa-i Raşidîn'den saymıyordu. Zira İmam Ali'yi o dönemlerde halife olarak dahi görmüyorlardı. Yıllarca minberlerde ona lanet okunduktan sonra ona "Halife" demeye başlandı. O halde nasıl oluyor da Ehlisünnet ve'l-Cemaat onun da sünnetini takip ettiğini iddia ediyor?

Celaluddin Suyutî'nin Tarihu'l-Hülefa adlı kitabını gözden geçirecek olursak savunduğumuz görüşün ne kadar doğru olduğunu bir kez daha görmüş oluruz. Suyutî, Hâcib b. Halife'den naklen şöyle yazar: Ömer b. Abdülaziz'i halka bir şeyler söylerken gördüm. Onlara şöyle sesleniyordu: "Bilesiniz ki Allah resulünün ve onun iki yardımcısının sünneti bizim dinimizdir. Bizler, o sünnetlerin takipçisiyiz. Onlardan başka hiçbir sünneti kabul etmiyoruz."[166]

Gerçek şu ki, gerek sahabelerin, gerekse Emevî ve Abbasî halifelerinin inancına göre Ebubekir, Ömer ve Osman'ın yaptıkları din olarak görülüyor, onlara amel edilmesi ve bu sınırların korunması gerektiğine inanılıyordu. Daha önce de değindiğimiz gibi, eğer ilk üç halifenin Peygamber sünnetinin yayılmasını engellediklerini göz önüne getirecek olursak, geriye sadece tek bir sünnet kaldığını görürüz. O da bu üç halifenin kendi sünnetleridir.

2- Sahabelerin Sünneti

Birçok delile göre Ehlisünnet ve'l-Cemaat, istisnasız olarak bütün sahabenin sünnetine uymaktadır. Doğrularla Birlikte adlı kitabımızda bu konuyu geniş bir şekilde ele almış ve onların, bu inançlarına delil olarak şu uydurma hadisi gösterdiklerini belirtmiştik. Onlara göre Peygamberimiz güya şöyle buyurmuştur: "Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız, kurtulursunuz."

İbn-i Kayyim Cuziyye, bu hadise dayanarak sahabenin görüşünün hüccet olduğunu savunmaktadır.[167]

Şeyh Ebu Zühre de bu hakikati itiraf ederek şöyle diyor: "Görüyoruz ki Ehlisünnet fakihleri, sahabenin tüm fetvalarına amel ediyorlar." Başka bir yerde de sözüne şunları ekliyor: "Fakihlerin büyük çoğunluğu sahabenin sözlerini ve fetvalarını delil olarak göstermişlerdir."[168] Ama İbn-i Kayyim Cuziyye, bu fakihler topluluğunun görüşünü kırk altı farklı yorumla onaylıyor ve bunların sağlam deliller olduğunu iddia ediyor…

Biz, Şeyh Ebu Zühre'ye diyoruz ki: Kurân ve sünnet ile muhalefet eden bir delil nasıl sağlam olabilir? İbn-i Kayyim'in getirdiği tüm deliller tıpkı örümcek ağı gibi zayıftır ve onları dağıtıp parçalayan bizzat kendin oldun. Çünkü sen şöyle diyordun: "Biz görüyoruz ki Şevkanî şöyle diyor: Aslında sahabenin sözü hüccet değildir. Çünkü yüce Allah, Muhammed'den (s.a.a) başka peygamber göndermemiştir ve bizim ondan başka peygamberimiz yoktur. Sahabeler ve O'ndan sonra gelenlerin hepsi, Kurân ve sünnetle gelen dini yaymakla görevlidirler. 'Allah'ın dininde bu ikisinden başka deliller de vardır' diyen, dinde olmayan bir şey söylemiş, Allah'ın emretmediği bir şeyi yasallaştırmıştır."[169]

Hak sözü söylediği, mezhepçiliğin etkisi altında kalmadığı ve savunduğu sözü Ehlibeyt imamlarının savunduğu sözle aynı olduğu için selam olsun Şevkanî'ye. Eğer amelleri de savunduğu gibiyse Allah ondan razı olsun ve onu razı etsin.

3- Tabiînin Sünneti

Ehlisünnet ve'l-Cemaat, "Eser Alimleri" de denilen tabiînin sünnetini de kabul etmektedir. Evzaî, Süfyan Surî, Hasan Basrî, İbn-i Uyeyne ve daha birçokları, dört mezhep imamlarının içtihadına göre amel etmek konusunda ittifak etmişlerdir. Oysaki bu imamlar tabiînin tabilerindendir.

Peki ya aşağıdaki olaylara ne demeli?

Sahabeler çoğu vakit yaptıkları şeyin yanlış olduğunu kendileri itiraf etmişler, "Kendi söylediklerimize kendimiz dahi inanmıyoruz" demişlerdir.

Bir sorunun cevabında Ebubekir şöyle demiştir: "Ben kendi görüşümü söylerim; eğer doğruysa Allah'tandır, yanlışsa da ya benden ya da şeytandandır!"

Ömer, arkadaşlarına hitaben şöyle söylemiştir: "Bazen benim size verdiğim emirler sizin yararınıza olmayabilir, bazen de yararınıza olan bir şeyi size yasaklayabilirim!"[170]

Eğer bunların ilmi bu kadarsa ve kesinlikle hakkın yerini alamayan zanlarına göre hareket etmişlerse İslam'ı bilen bir kimse için onların sözlerini ve fiillerini sünnet olarak kabul etmek veya fıkhî bir dayanak göstermek nasıl reva olabilir? Tüm bunlardan sonra "Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir" hadisinin bir inandırıcılığı kalır mı? Peygamberimizin meclisinde bulunup onun ilminden faydalananlar böyle olursa Peygamber'den (s.a.a) sonra dünyaya gelenler, ilimlerini bu sahabelerden alanlar ve fitnelerle dolu dönemde yaşayanlar için ne diyebiliriz?

Eğer dört mezhep imamları da Allah'ın dininde şahsî görüşlerine yer veriyorlar ve açıkça yanlış olabileceğini söyleyebiliyorlarsa ve hatta içlerinden biri "Bana göre doğru olan şudur, ama diğerlerinin görüşü de doğru olabilir" diyebiliyorsa, Müslümanlar kendilerini nasıl onlara uymak zorunda hissedebilir?

4- Hükümdarların Sünneti

Ehlisünnet ve'l-Cemaat bu yönteme "Sevafi'l-Ümera" adını vermiştir. Delil olarak da şu ayeti gösterirler:

" Ey inananlar! Allah'a, Resulüne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin."[171]

Onlara göre ayette geçen "ulu'l-emr" (emir sahipleri)nden kasıt, hükümdarlardır. Bu hükümdar ister zorla başa geçmiş olsun, ister halkın iradesiyle, sonuçta içimizdeki bir emir sahibidir. Onlara göre hükümdarı başımıza geçiren Allah'tır. Dolayısıyla ona uymak ve sünnetine tabi olmak vaciptir.

İbn-i Hazm Zahirî, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in bu görüşü hakkında onlara hitaben şöyle der:

"Sizin bu sözünüze göre hükümdarlar Allah ve resulünün hükümlerini azaltıp çoğaltabilirler. Ama ümmetin icmaına göre dinden bir şey azaltmak veya ona bir şey eklemek kişiyi kâfir eder."[172]

Zehebî de İbn-i Hazm'e hitaben şöyle yazar:

"Bu sözün doğru olmadığı ortadadır. Çünkü Davud b. Ali ve taraftarları dışında ümmetin tamamı, emir sahiplerinin, aynı konuda açık bir ayet olmadığı sürece kendi görüşlerine göre hüküm ve fetva verebileceği konusunda ittifak etmiştir. Derler ki: Açık ayet ve sünnet gereği onların içtihat hakkı yoktur. Dolayısıyla onlar dinin izin verdiği yerlerde ekleme yapabilirler. Ama her istediklerini ortadan kaldıramazlar."

Biz de Zehebî'ye şunları söylüyoruz: Davud b. Ali ve taraftarlarını ayrı tuttuğun halde nasıl olur da "Ümmet icma etmiştir" diyebilirsin? Neden onun taraftarlarının isimlerini açıklamıyorsun? Neden bu iddiada Şia ve Ehlibeyt imamlarının görüşüne yer vermemişsin? Sence onlar İslam ümmetinden değiller mi? Yoksa hükümdarlara hoş gözükmek ve onlar tarafından paraya ve şöhrete kavuşmak için mi bunları söylüyorsun? İslam adına hükümdarlık yapan kimseler, sınır tanıyacak kadar açık Kurân ayetleri ve Peygamber sünneti hakkında yeterli bilgiye sahipler miydi ki?

İlk iki halife dahi (Ebubekir ve Ömer) açık Kurân ayetlerine ve sahih sünnete rağmen onlarla muhalefet etme yetkisini kendilerinde görmüşlerse, onlardan sonra gelenler farklılaşan, değiştirilen ve etkisi kaybolan Peygamber sünnetine nasıl olur da bağlı kalabilirler?

Ehlisünnet ve'l-Cemaat fakihleri, "Hükümdarlar Allah'ın dininde istediklerini yapabilirler" dedikten sonra Zehebî'nin bu fetvaya uyması şaşılacak bir durum olmasa gerek.

Tabakatu'l-Fukaha adlı kitapta Said b. Cubeyr'in şu rivayeti yer alır: "Abdullah b. Ömer'e, îlâ'nın[173] hükmünü sordum. 'İbn-i Ömer şöyle veya böyle dedi, demeleri için mi soruyorsun?' dedi. Evet, çünkü senin sözün bizim için ikna edici oluyor, dedim. Bunun üzerine İbn-i Ömer şöyle dedi: Bu konuda hükümdarların görüşünü almak gerek. Çünkü bu konuda söz hakkı Allah'a, resulüne ve bu ikisinden haber verenlere aittir."

Said b. Cubeyr'den şöyle dediği nakledilir: "Raca b. Hayat, Şam'ın önde gelen fakihlerinden sayılırdı. Ama ne zaman ona bir şey sorsam, Şamlılar gibi 'Abdülmelik b. Mervan bu konuda şöyle veya böyle der' derdi."[174]

İbn-i Sâd'a ait Tabakat'ta, Müseyyib b. Rafi'nin şöyle dediği rivayet edilir: "Kurân ve sünnette olmayan bir meseleyle karşılaşıldığında hüküm "Savafi'l-Ümera"ya havale edilir. Onlar bu mesele için ilim ehlini bir araya toplarlar. Neye hükmetseler, hak olan odur."

Ama biz, Kurân'ın sözünü diyoruz:

"Eğer hak, onların isteklerine uyacak olsaydı, gökler ve yer mutlaka bozulur giderdi. Bilakis onlara hakkı getirdik; ne var ki çoğu haktan hoşlanmaz."[175]

5- Diğer Kaynaklar

Bu kaynaklar içerisinde en meşhur olanları kıyas,[176] istihsan,[177] istishab,[178] sedd-i zerai'[179] ve icmadır.[180] Ebu Hanife, hadisleri kenara itip kıyasa dayalı hüküm vermekle; Malik, Medine halkının örfüne ve sedd-i zerai'e göre hüküm vermekle; Şafiî de sahabenin fetvalarına uymakla meşhur olmuştur. Ayrıca Şafiî, sahabeler arasında bir derecelendirme yapmış, Ehlisünnet tarafından "aşere-i mübeşşire" olarak bilinen cennetle müjdelenen on sahabeye öncelik vermiş, sonra muhacirleri, sonra ensarı, sonra da Mekke'nin fethinden sonra Müslüman olanları üstün saymıştır. Şafiî'nin Mekkeli yeni Müslümanlardan kastı, Peygamberimizin fetihten sonra canlarını bağışladığı ve daha sonra Müslüman olan kimselerdir.[181]

Ahmed b. Hanbel de ne şekilde olursa olsun, sahabenin görüşüne ve içtihadına bağlı kalmakla meşhur idi. Hatib el-Bağdadî, onun hakkında şöyle der: "Adamın biri Ahmed b. Hanbel'e helal ve haram hakkında bir şey sordu. Bunun üzerine Ahmed b. Hanbel ona şöyle cevap verdi: Allah sana sağlık versin; git başkasına sor, fakihlere sor, Ebu Sûr'a sor!"[182]

Muruzî de Ahmed b. Hanbel'in şöyle dediğini nakletmiştir: "Artık hadisten yana rahatladık. Halkın sorularına gelince; bir daha bana soru soracak olurlarsa onlara cevap vermeyeceğim."[183]

Hiç şüphesiz, istisnasız tüm sahabenin adil olduğu görüşünü Ahmed b. Hanbel ortaya atmış, onun bu görüşü Ehlisünnet ve'l-Cemaat ekolünde etkili olmuştur.

Hatib, Tarih-i Bağdad adlı kitabının ikinci cildinde, Muhammed b. Abdurrahman Sayrufi'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Ahmed b. Hanbel'e, 'Allah resulünün ashabı bir konuda ihtilaf ederse, bize göre daha doğru söyleyen herhangi birisine uyabilir miyiz?' diye sordum. 'Allah resulünün sahabeleri hakkında görüş belirtmek caiz değildir' dedi. 'O halde doğru olan nedir?' diye sordum. 'Hangisine istersen ona uyabilirsin' dedi."

Biz de diyoruz ki: Hakkı batıldan ayıramayan bir insanı taklit etmek reva mıdır? Ne ilginçtir ki Ahmed b. Hanbel fetva vermekten kaçındığını söylüyor, ama iş sahabelere gelince "Hangisine istersen hiç düşünmeden uyabilirsin" şeklinde rahatlıkla fetva verebiliyor!

Şia ile Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in fıkıh kaynaklarını kısaca incelemiş olduk. Bu incelemeden sonra ortaya çıkan açık ve net sonuç şudur ki, Peygamberimizin (s.a.a) sünnetine bağlı kalan, onu hiçbir şeye değişmeyen ve sünneti kendisine şiar edinen bir grup varsa, o da Şia'dır. Hatta Şia muhalifleri dahi buna tanıklık etmişlerdir. Ama Ehlisünnet ve'l-Cemaat her sahabenin, her tabiînin ve her hükümdarın sünnetine uymayı bir ekol hâline getirmiştir. Onların kendi sözleri ve kendi kitapları bile aleyhlerine tanıklık etmektedir.

İleriki bölümlerde bu konuyu daha da genişletecek ve onların, Peygamber sünnetiyle bir ilişkisi olmadığını yakından göreceğiz. Buraya kadar sonucu okuyucularımıza bırakıyoruz. Gerçek sünnet ehlinin ve gerçek bidat ehlinin kimler olduğuna siz karar verin!


 

 

 

 

 

 

Konuyu Tamamlayan Önemli Noktalar

Şiîler her zaman fıkıh kaynağı olarak Kurân ve sünnete bağlı kalmışlar ve kendilerinden ona bir şey ilave etmemişlerdir. Zira Ehlibeyt imamlarının yanında ihtiyaç duyulan her konuda yeteri kadar nass mevcut idi.

Bazı bu meseleyi şaşkınlıkla karşılayarak şöyle diyor: Nasıl olur da Ehlibeyt imamları aradan onca zaman geçmesine rağmen halkın tüm ihtiyaçlarını karşılayacak nassı ellerinde bulundurabiliyorlar?

Bu gerçeği gözler önüne serebilmek için birkaç konuya işaret etmemiz gerekiyor:

"O (öyle bir ilahtır ki), dinini bütün dinlere üstün kılmak için resulünü hidayet ve hak din ile gönderdi."[184] ayeti gereğince Müslüman bir kimse, Hz. Muhammed'in (s.a.a) Allah tarafından diğer semavî dinleri tekmil etmek ve insanlara yol göstermek üzere gönderildiğine, artık ondan sonra peygamber gelmeyeceğine ve hayatın ondan sonra da devam ettiğine inanıyorsa…

"Allah katında hak din İslam'dır."[185] "Kim, İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecektir."[186] ayetleri gereğince Müslüman bir kimse, tüm davranışlarında ve konuşmalarında kulların Allah'a itaat etmesi gerektiğine inanıyorsa, o halde Allah'ın hükümleri kapsamlı olmak zorundadır. Ancak bu takdirde insanlar karşılaştıkları zorlukları aşabilir, tehditler karşısında ayakta durabilir ve hedeflerine ulaşabilirler. Nitekim Allah-u Taâla bu hakikat hakkında şöyle buyurmaktadır: "Biz, bu kitapta (Kurân) hiçbir şeyi eksik bırakmadık."[187]

Bundan dolayı, Allah'ın kitabında değinilmeyen bir şey kalmamıştır. Ama insan azıcık aklıyla Allah'ın değindiği her şeyi idrak edemez. Bu söylenenler delile dayalıdır ve ancak bilge insanlar bilirler. Zira yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O'nu hamd ile tespih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tespihini anlamazsınız."[188]

Ayette geçen "hiçbir şey yoktur" ibaresi, canlı-cansız tüm varlıkları içine almaktadır. Yani insanlar, hayvanlar ve tüm cansız varlıklar Allah'ı tespih etmektedirler. İnsan, hayvanlar ve bitkiler gibi canlı varlıkların tespihini kabul edebilir, ama taş gibi cansız varlıkların tespihini kabul edemez. Hâlbuki Allah, şöyle buyurmaktadır:

"Biz, dağları onun emrine vermiştik. Akşam sabah onunla beraber tespih ederlerdi."[189]

Eğer bu ayeti kabul ediyor ve ona iman ediyorsak, anlamıyor olsak da insanların ihtiyaç duyduğu tüm meselelerin kıyamet gününe kadar Kurân'da var olduğuna inanmamız gerekir. Ama bu kitabın nazil olduğu kimseye, yani onu her yönüyle idrak eden Peygamberimize (s.a.a) müracaat edersek o başka…

Allah-u Taâla yine şöyle buyurmaktadır: "Ve biz sana her şeyi açıklayan kitabı gönderdik."[190]

Eğer bu ayeti kabul ediyor ve ona inanıyorsak, tüm bilgilerin Allah tarafından Peygamber'e (s.a.a) verildiğine ve Peygamber'in de bu bilgileri insanlara aktarmakla görevlendirildiğine inanmamız gerekir. O halde bunu da kabul etmek zorundayız ki, Resul-i Ekrem (s.a.a), kıyamet gününe kadar ihtiyaç duyulabilecek her şeyi insanlara söylemiş, söylenmedik bir şey bırakmamıştır.

Eğer bu açıklamalar bize ulaşmamışsa bu, bizim gevşekliğimizden, güçsüzlüğümüzden veya düşüncesizliğimizdendir. Yahut da bizi Peygamber'e ulaştıran aracıların ihanetindendir. Veyahut da Peygamberimizin anlatmasına rağmen sahabelerin, anlatılanları iyice anlayamamasındandır. Ama Allah-u Taâla olası tüm ihtimalleri biliyordu ve dininin yok olmasına izin vermemişti. Kulları arasından öncü imamlar seçmiş, kitap ilmini onlara miras bırakmış, insanların Allah katında bahaneleri olmaması için onları Kurân'ı açıklamakla görevlendirmişti.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Sonra kitabı seçkin kullarımıza miras bıraktık."[191]

Evet, Resul-i Ekrem (s.a.a) insanların ihtiyaç duydukları tüm meseleleri açıklamış, bu ilmini, kıyamet gününe kadar insanlara açıklamak üzere vasisi olan İmam Ali'ye (a.s) miras bırakmıştır. Çünkü İmam Ali, onu sahabelerden ayırt eden farklı özelliklere sahipti. Oldukça zekiydi. Anlatılanları çok çabuk kavrıyordu ve güçlü bir hafızası vardı. Bu yüzden Peygamberimiz bildiği her şeyi ona öğretmiş, ümmetini ona yönlendirmiş ve onu ilminin kapısı olarak tanıtmıştı.

Bazıları şöyle der: "Resul-i Ekrem herkes için gelmiştir. Dolayısıyla ilmini bir kişiye ihtisas edip de diğerlerini bundan mahrum bırakamaz!"

Bu itiraz karşısında cevap şudur: Peygamberimizin bu konuda yapabileceği bir şey yoktur. O, emir alan bir kuldur. Allah ona neyi emrediyorsa o da onu yapar. İslam, tevhit dinidir ve bu esas üzere kurulmuştur. Bu, her şeyde böyledir. Bundan dolayı halkı tek bir hâkim etrafında toplamak gerekir. Bu konu oldukça açık ve bilinen bir şeydir. Nitekim Kurân, akıl ve vicdan da buna tanıklık eder. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka ilah olsaydı ikisi de muhakkak bozulup giderdi."[192]

"Onunla beraber hiçbir ilah da yoktur. Aksi takdirde her ilah kendi yarattığını götürürdü ve onlardan bazıları bazılarına üstün gelirdi."[193]

Aynı şekilde eğer Allah, aynı anda iki mürsel peygamber göndermiş olsaydı, insanlar iki ümmete ayrılır, işin sonu gruplaşmaya ve ayrımcılığa varırdı.

Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Hiçbir ümmet yoktur ki içinde bir korkutucu/uyarıcı olmasın."[194]

Her peygamberin vasisi vardı ve bu vasi, ümmetin dağılmasını engellemek ve insanları bir arada toplamakla görevliydi. Allah'a ant olsun ki bu, oldukça tabiî bir şeydir. Âlimiyle, cahiliyle, müminiyle, kâfiriyle herkes bu gerçeği bilir. Görmüyor musunuz; her kabile, her hizip ve her devletin bir başkanı var ve bu başkanlar halklarına rehberlik ediyorlar? Hiçbir topluluk aynı anda iki başkan tarafından yönetilemez.

Bu nedenledir ki Allah, kulları arasından elçiler seçmiş, onları insanlara öncü kılmış ve insanları Allah'ın emirlerine davet etmek üzere onları görevlendirmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesi ile İmrân ailesini seçti ve onları âlemlere üstün kıldı."[195]

Ve Allah, son peygamberi olan Hz. Muhammed'in (s.a.a) vasileri olarak tertemiz Ehlibeyt imamlarını seçti. Onların hepsi İbrahim'in (a.s) soyundandır ve hepsi birbirlerinin evlatlarıdır. Peygamberimizin, "Benden sonra halifelerim on iki kişidir ve hepsi de Kureyş'-tendir"[196] diyerek tanıttığı gerçek halifeler işte bunlardır.

Her zamanın bir imamı vardır ve zamanının imamını tanımadan ölen, cahiliye ölümü üzere ölmüş sayılır.

Yüce Allah bir imam seçmiş, onu temiz ve masum kılmış, ona ilim vermiştir. Allah tarafından ilim ve hikmet, ancak liyakati olanlara verilir.

Asıl mevzua bakacak olursak, İmamların, halkın ihtiyaç duyduğu tüm konuları bildiğini ve bunların Kurân ile sünnette yer alan nasslara dayandığını görmekteyiz. Bu nasslar, kıyamet gününe kadar insanların karşılaşmış olduğu ve olacağı tüm meselelere cevap verebilir düzeydedir. İslam ümmeti içerisinde Ehlibeyt imamları dışında hiç kimse böyle bir iddiada bulunamamıştır. Çünkü onlar, Peygamber'in (s.a.a) anlattığı ve Ali b. Ebu Talib'in (a.s) kaleme aldığı sahifeye sahipler. Ve bu sahifede hiçbir mesele eksik bırakılmamıştır.

Daha önce bu sahifenin Camia adlı bir kitap olduğunu, İmam Ali'nin onu yanında taşıdığını ve Buharî ile Müslim'in Sahih'lerinde bu kitaba işaret ettiklerini yazmıştık. Dolayısıyla hiçbir Müslüman bu gerçeği inkâr edemez, yalanlayamaz.

Sözün kısası, Ehlibeyt imamlarına sarılan Şia, dinî meselelerde Kurân ve sünnete dayalı nasslara göre hüküm vermektedir ve şimdiye kadar başka şeylere yönelmeyi gerektirecek hiçbir zorlukla karşılaşmamıştır. En azından on iki imamın içinde bulunduğu üç asır boyunca bu, böyle olmuştur.

Ne var ki Ehlisünnet ve'l-Cemaat, (işin daha başında) içtihat, kıyas vb. şeylere yönelmek zorunda kalmıştır. Çünkü ellerinde yeterli ölçüde nass yoktu veya ilk halifeden itibaren öncü olarak kabul ettikleri kişiler bu tür bilgilere sahip değillerdi.

Eğer onların halifeleri Peygamber'den kalan nassları yakarak insanların onlara ulaşmasını engellemeye çalışmışlarsa veya öncülerinden biri "Kurân bize yeter!" diyerek sünneti kenara itmişse, elbette ki takipçileri de nasslara ulaşmakta ve hatta Kurân'ı açıklamakta zorlanacaklardır.

Hepimiz biliyoruz ki hükmü açıkça ortada olan Kurân ayetleri çok azdır ve hatta onlar dahi Peygamber'in açıklamasına muhtaçtır. Nitekim Kurân-ı Kerim şöyle buyurmaktadır: "İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için sana bu Zikr'i (Kurân'ı) indirdik."[197]

Hükümlerini ve hedeflerini anlatabilmek için sünnete ihtiyaç duyan Kurân, sünnetten yoksun kalırsa; Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in öncüleri, Kurân'ı beyan eden sünneti yakmışlarsa; o zaman ellerinde bir nass da kalmış olmuyor ki Kurân, vasisi olan sünneti açıklamış olsun!

Çaresiz, içtihat ve kıyasa başvurdular; âlimleriyle meşveret edip istihsana ve anlık menfaatlere yöneldiler. Her şeye rağmen onların bu tavrı bize doğal geliyor. Çünkü nassları yakılmıştı ve bundan başka çareleri de kalmamıştı.


 

 

 

 

 

 

Şia'da Taklit ve Mercilik

Mükellef olan her Müslüman, eğer kendi müçtehit değilse (yani dinî hükümleri Kurân ve sünnetten elde edebilecek bilgilere sahip değilse) ilim, adalet, takva, züht vb. gibi özelliklerin tümüne sahip olan herkesten daha bilge bir müçtehidi taklit etmek (ona uymak) zorundadır. Nitekim Allah-u Taâla şöyle buyurmaktadır:

"Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun."[198]

Bu konuyu dikkatle incelediğimizde İmamiye Şiîlerinin zamana uyum sağladıklarını görmekteyiz. Mercilik silsilesi hiçbir zaman kesilmemiş, Peygamberimiz döneminden günümüze kadar devam etmiştir.

Şiîler, Ehlibeyt imamlarını bugüne kadar takip etmişlerdir. İmamlar dönemi üç asırdan fazla sürmüş, hiçbiri bir diğeriyle ihtilaf etmemiştir. Çünkü onlar Allah'ın kitabı ve Peygamber'in sünnetine göre hüküm veriyorlardı ve asla kıyasa veya şahsî görüşlerine yönelmiyorlardı. Zaten eğer şahsî görüşlerine göre amel edecek olsalardı, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'te de görüldüğü gibi onların da arasında birçok ihtilaf olurdu.

Buradan şu sonuç çıkıyor: Hanefî, Malikî, Şafiî ve Hanbelî olmak üzere tüm Ehlisünnet ve'l-Cemaat mezhepleri, Peygamberimiz döneminden çok sonraları dünyaya gelen ve Peygamberimizle bağı bulunmayan kurucuların görüşleri üzerine inşa edilmiştir. Ama İmamiye Şiîlerinin mezhebi, on iki imam vasıtasıyla, tevatür yoluyla bize ulaşmıştır. Bu imamların hepsi Peygamberimizin (s.a.a) soyundan gelmişler, hadisleri babadan oğla nakletmişler ve başka kaynak kullanmadan direkt Peygamberimize dayandırmışlardır. Mesela onlardan biri bir hadis naklettiğinde şöyle derdi: "Bu hadisi babamdan işittim, o da babasından işitti, o da dedem Emirü'l-Mümimin Ali'den (a.s) işitti, o da Resulullah'tan (s.a.a) işitti, Resulullah da bu hadisi Cebrail'den (a.s) işitti, Cebrail'in sözü Allah'ın sözüdür."

"Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı."[199]

Daha sonra masum imamın gaybet dönemine sıra geldi. İmamlar, bu dönemde insanları tüm şartlara haiz olan bilge fakihlere yönlendirdiler. O günden bugüne fakih müçtehitler çıktı ve bu silsile asla kesilmedi. Her dönemde ümmet içerisinde insanların müracaat ettiği müçtehitler oldu. Bu müçtehitlerin Kurân ve sünnetten elde ettikleri hükümleri içeren ilmihal kitapları vardı.

Bize göre içtihat, günlük hayatta karşılaşılan yeni meselelerde olur. Çünkü bugün bilim ve teknoloji gelişmiş, kalp nakli, organ nakli, tüp bebek, banka muameleleri vb. gibi yeni meseleler ortaya çıkmıştır.

Bu müçtehitler arasında en bilge müçtehit, Şia'nın büyük müçtehidi (uzma) olarak adlandırılır. Diğer müçtehitler de ona saygı gösterirler.

Şia, her zaman için güncel meseleleri bilen ve hayatta olan müçtehidi taklit eder; ona sorular sorar, o da cevap verir.

Kısaca Şia, her zaman için İslam'ın iki temeli olan Kurân ve sünnete bağlı kalmış, Ehlibeyt imamlarından (s.a.a) geriye kalan nasslardan faydalanmıştır. Şia uleması asla kıyasa ve şahsî görüşlere ihtiyaç duymamıştır. Çünkü daha önce de dediğimiz gibi Şia, başta İmam Ali olmak üzere bütün Ehlibeyt imamlarının öncülüğünde hadis yasağına aldırış etmeyerek Peygamberimizin sünnetini bir arada toplamış ve onu korumuştur.

Biz, Ayetullah Şehit Sadr'ın, risalesinde Kurân ve sünnetin dışında başka hiçbir şeye güvenilmeyeceğini belirttiğini söylemiştik. Şehit Sadr'ın sözünü hatırlatmamızdaki amaç sadece bir örnek vermekti. Çünkü Şia'nın bütün müçtehitleri istisnasız olarak aynı sözü söylemektedir.

Şia'da mercilik ve şerî taklit meselesi hakkında yaptığımız bu kısa incelemenin ardından şunu söyleyebiliriz ki, asıl Kurân ve sünnet ehli Şiîlerdir. Şia, bu sünneti, direkt olarak Peygamber'den alan, onun ardından ümmetin ikinci rehberi olan, Peygamberimiz tarafından ilim şehrinin kapısı ve Kurân tarafından Peygamber'in nefsi (kendi)[200] olarak tabir edilen Hz. Ali'den almıştır.

Kim bu şehre kapısından girerse berrak bir kaynağa ulaşır, kâsesini onunla doldurur, dertlerine derman bulur ve asla ayrılamayacağı sağlam bir ipe sarılır. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:

"Evlere kapılarından giriniz."[201]

Çünkü kim kapıdan başka bir yolla evlere girmek isterse "hırsız" olarak adlandırılır. Hal böyle olunca eve giremez, Peygamber'in (s.a.a) sünnetini elde edemez ve Allah'a itaat etmediğinden dolayı onun tarafından cezalandırılır.


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'te Taklit ve Mercilik

Ehlisünnet ve'l-Cemaat'te taklit ve mercilik konusunu ne zaman inceleyecek olsak, "bunları nasıl Peygamber'in (s.a.a) sünnetiyle bağdaştırabiliriz?" diye şaşırıp kalıyoruz. Hepimiz biliyoruz ki Ehlisünnet ve'l-Cemaat, Peygamber'i görmeyen ve onunla hiç konuşmayan dört mezhep imamlarını, yani Ebu Hanife, Malik, Şafiî ve Ahmed b. Hanbel'i taklit ediyor. Halbuki Şia, hayatı boyunca daima Peygamber'in yanında yer alan Hz. Ali'yi taklit eder. Ondan sonra cennet gençlerinin efendileri olan İmam Hasan ve İmam Hüseyin'i, onlardan sonra İmam Zeynelabidin'i, ondan sonra oğlu Muhammed Bâkır ve torunu İmam Cafer Sadık'ı taklit etmiştir (Allah'ın selamı onlara olsun).

Peygamber'den sonraki bu kısa dönemde Ehlisünnet ve'l-Cemaat ortada yoktu. Neredeydi Ehlisünnet ve'l-Cemaat? İmamları kimdi? Peygamber sonrasında bu dört mezhep ortaya çıkıncaya kadar insanlar helal ve haram konusunda ne yapıyorlardı? Nedense tarih dahi bunları sorgulamamıştır.

Bir süre sonra dört mezhep, birbiri ardınca tarih sayfasında görünmeye başladı. Her biri Abbasî halifelerinin desteğiyle şekillendi ve ilgi görmeye başladı. Sonra da kurnazca ve aldatıcı bir sloganla bu dört mezhep Ehlisünnet ve'l-Cemaat adıyla bir çatı altında toplandı. Ehlibeyt'i (a.s) benimsemeyen ve onlara muhalif olan gruplar bu slogan altında birleştiler. İlk üç halifenin taraftarları, Emevîler ve ardından da Abbasîler bu alanda birleşince ister istemez halk da onlara uydu. Çünkü zamane hükümetleri bazen teşvikle, bazen de tehditle halkı buna zorluyordu.

Aradan bir süre daha geçti. Dört mezhep imamları birbiri ardınca hayata veda ettiler. Onların vefatından sonra Ehlisünnet ve'l-Cemaat, kendi âlimlerine içtihat kapısını kapadı. Herkesi bu ölü müçtehitleri taklit etmeye çağırdılar, taraftarları da bunu kabul etti.

Belki de içtihat kapısının kapatılması, hükümdarların korkularından kaynaklanan bir önlem olabilirdi. Çünkü özgür düşünceler ve şahsî görüşler zamanla onların saltanatını tehlikeye atabilirdi.

Böylece Ehlisünnet ve'l-Cemaat mensupları hiç görmedikleri ve tanımadıkları ölü müçtehitleri taklit etmek zorunda kaldılar. Hâlbuki onların ne adaletini, ne takvasını, ne de ilim düzeyini ortaya koyacak güven verici bir bilgiye sahip de değillerdi. Sadece her grup kendi öncüleri için birtakım hayali faziletler uydurmuş, diğerleri de onlarla gönlünü hoş tutmuştu. Üstelik bu faziletlerin çoğu rüyadan, hayalden ve zandan öteye geçmez. Kısacası her grup, elinde olan bilgilerle gönlünü hoş tutuyor.

Eğer bugün kültürlü ve eğitimli Ehlisünnet ve'l-Cemaat mensupları geçmiştekilerin bu mezhep kurucuları hakkında rivayet ettikleri inanılmaz taşlamaları, çelişkili konuşmaları ve birbirlerini tekfir edecek kadar ileriye varan kavgaları görecek olsalardı, inançlarını bir kez daha gözden geçirmeleri gerektiğini anlar ve doğru yolu bulurlardı.

Bundan da geçelim; nasıl olur da akıllı bir Müslüman böyle bir zamanda bugünkü meselelerden haberdar olmayan ve soru sorduğunda cevap alamayacağı ölü bir müçtehidi taklit edebilir? Eminim Malik, Ebu Hanife ve diğerleri kıyamet gününde Ehlisünnet ve'l-Cemaat'ten uzak duracak, "Allah'ım! Bizi bunların yaptıkları şeyler yüzünden cezalandırma. Çünkü ne onlar bizi gördü, ne de biz onları. Biz asla onlara bizi taklit etmeniz vaciptir, demedik!" diyeceklerdir.

Bilemiyorum, eğer Allah-u Taâla Sakaleyn Hadisi'ni soracak olursa Ehlisünnet ve'l-Cemaat ne cevap verecek? Sonra Peygamber gelir, bu hadisi söylediğine dair şahitlik eder ve onlar da bunu reddedemezlerse, "Kusurumuza bakma ey Allah'ın resulü, biz kendi büyüklerimize ve önderlerimize uyduk!" mu diyecekler?

Ve yine Peygamberimiz, "Kurân'da veya benim sünnetimde şu dört mezhebin takipçisi olmanızı gerektiren herhangi bir emir var mıydı?" diye soracak olsa, ne cevap verecekler?

Cevap ortada. Zaten çok fazla bilgi de gerektirmiyor. Çünkü ne Kurân-ı Kerim'de, ne de sünnette bu konu hakkında bir bilgi yoktur. Bilakis Kurân ve sünnette tertemiz Ehlibeyt'e (a.s) uymayı ve onlardan uzaklaşmamayı gerektiren açık bilgiler mevcuttur.

Belki de onlar, "Rabbimiz! Gördük ve duyduk; o halde bizi (dünyaya) geri gönder de iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık!"[202] diyecekler. Ama onlara verilecek cevap şu olacaktır: "Asla! Bu, ancak ağzınızdan çıkan kuru sözden ibaret." Ve Peygamberimiz de şöyle diyecektir: "Allah'ım! Benim ümmetim Kurân'ı yalnız bıraktı. Ben onları Ehlibeyt'imi takip etmeleri konusunda uyarmıştım. Onları sevmeleri gerektiğine dair senin buyurmuş olduğun sözü de onlara ilettim. Ama onlar benimle olan biatlerini bozdular. Ehlibeyt'imle olan akrabalık bağımı önemsemediler. Evlatlarımı öldürdüler. Ehlibeyt'ime ihtiram göstermediler. Allah'ım, onları benim şefaatimden mahrum kıl!"

Ve yine burada görüyoruz ki, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in gerçek anlamda Peygamber'e karşı sevgi ve dostluk bağı bulunmamaktadır. Zira Ehlibeyt'ten ayrılan Kurân'dan ayrılmıştır ve Kurân'dan ayrılanın yardımcısı bulunmaz:

"O gün, zalim kimse ellerini ısırıp şöyle der: Keşke peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Yazıklar olsun bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur'an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan daima insanı yalnız bırakır."[203]


 

 

 

 

 

 

Şia'ya Göre Gerçek Hülefa-i Raşidin

Onlar, Peygamber efendimizin tertemiz soyundan gelen on iki masumdur ve sıralaması şöyledir:

1-Emirü'l-Müminin Ali b. Ebu Talib (a.s): Takva ehlinin önderi, içi de dışı da temiz olanların öncüsü, dinin efendisi, Allah'ın aslanı, savaş meydanlarının galibi ve ilim şehrinin kapısıdır. Akılları, gönülleri ve canları kendine sevdalı kılmış, kalpleri aydınlatmıştır. Eğer o, Resul-i Ekrem'den (s.a.a) sonra olmasaydı, İslam baki kalmazdı.

2-İmam Ebu Muhammed Hasan b. Ali (a.s): Cennet gençlerinin efendisi ve Peygamber bostanının ümmet arasındaki gülüdür. Halk arasında takvası, iyiliği ve eminliğiyle tanınırdı.

3-İmam Ebu Abdullah Hüseyin b. Ali (a.s): Cennet gençlerinin efendisi, Peygamber bostanının gülü, şehitlerin efendisi ve Kerbela şehididir. Atası Resul-i Ekrem'in ümmetini ıslah etmek için Kerbela'da canını feda etmiştir.

4-İmam Ali b. Hüseyin (a.s): Lakabı Zeynelabidin'dir (abitlerin süsü). Secde edenlerin efendisidir.

5-İmam Muhammed b. Ali (a.s): Lakabı Bâkır'dır (ilmi yaran ve ortaya çıkaran). Secde edenlerin efendisidir.

6-İmam Cafer b. Muhammed (a.s): Lakabı Sadık'tır. Geçmiş ilimleri aydınlatmış, gelecek ilimlere ışık tutmuştur.

7-İmam Musa b. Cafer (a.s): Lakabı Kâzım'dır (öfkesini hazmeden). Peygamber soyunun ilim hazinesidir.

8-İmam Ali b. Musa (a.s): Lakabı Rıza'dır. Çocuk yaşta ilim ve hikmet sahibiydi.

9-İmam Muhammed b. Ali (a.s): Lakabı Cevad'dır (cömert). Cömertlik ve erdemliliğin efendisidir.

10-İmam Ali b. Muhammed (a.s): Lakabı Hâdi'dir (hidayet eden). Fazilet ve hidayet sahibidir.

11-İmam Hasan b. Ali (a.s): Lakabı Askerî'dir. Züht ve takva öncüsüdür.

12-İmam Muhammed b. Hasan (a.s): Lakabı Mehdi'dir (hidayet eden ve hidayet olunmuş). Hâlen hayatta olan ve zuhuru beklenen imamdır. Yeryüzü zulüm ve adaletsizlikle dolduktan sonra ortaya çıkacak, huzur ve adaleti her yana hâkim kılacak, İsa (a.s) onun arkasında namaz kılacak, Allah onunla nurunu tamamlayacak ve müminlerin yüzünü güldürecektir.

Bunlar, sayıları on ikiyle sınırlı olan Ehlibeyt imamlarıdır. İmamiye, İsna Aşeriye (on ikiler) veya Caferiye Şiası diyenler varsa da kastedilen bu imamlardır. Ümmet içerisinde Şia'dan başka hiçbir grup onların imametine inanmaz.

Bu gerçek imamların makamına, faziletine, yüceliğine ve paklığına işaret eden Meveddet, Tathir, Mübahele, Ebrar, Salavat vb. gibi (sayıları yüzlerce olan) ayetlere göz gezdirdiğimizde onlar hakkındaki gerçekler daha da belirginleşmiş olacaktır.

Peygamberimizin onların ismeti, fazileti ve bu ümmete öncülüğü hakkında söylemiş olduğu hadislere de göz gezdirdiğimizde artık tam bir yakinle onların imametini kabul ediyoruz. Ve görüyoruz ki, onlar, bu ümmeti sapıklıktan kurtaran ve yegâne kurtuluş yolunu gösteren gerçek öncülerdir. Ve yine anlıyoruz ki, Şia haktır. Zira Şiîler, Allah'ın sapasağlam ipi olan Ehlibeyt sevgisine sarılmışlardır. Bu temel sarsılmaz ve yıkılmaz bir temeldir. Şia bu vesileyle kurtuluş gemisine binmiş, boğulma tehlikesinden kurtulmuştur.

Kısaca, tüm bu yazılanlardan sonra emin bir şekilde diyebiliyoruz ki; İmamiye Şia'sı Muhammedî (s.a.a) sünnetin takipçisidir:

"Andolsun ki sen bundan gaflette idin; derken biz gözündeki perdeyi kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir."[204]


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'e Göre Hülefa-i Raşidin

Bunlar, Peygamberimizin (s.a.a) vefatından hemen sonra hilafet koltuğuna oturan dört kişidir. Ehlisünnet ve'l-Cemaat, onların birbirine olan üstünlüğünü halifelik sırasına göre sıralandırır ve onları halktan üstün tutar. Aslında bu sözleri şimdilerde duyuyoruz. Çünkü daha önce de değindiğimiz gibi onlar İmam Ali'yi sıradan bir halife olarak dahi görmüyorlardı. Kaldı ki Hülefa-i Raşidîn'den saysınlar. Ahmed b. Hanbel, iki buçuk asır sonra Hz. Ali'yi halifeler kervanına ilave etti ve daha öncesinde İslam topraklarına ait bütün minberlerde ve Emevîler döneminde ona lanet okunuyordu.

Okuyucunun bundan emin olabilmesi ve bu acı hakikati ispatlamak için aşağıdaki noktalara dikkat edelim:

Daha önce Abdullah b. Ömer'in, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in önde gelen fakihlerinden olduğunu söylemiştik. Malik, Muvatta adlı kitabında; Buharî ve Müslim, Sahih'lerinde ve diğer muhaddisler kendi kitaplarında onun sözlerine itimat etmişlerdir.

Bu adam önde gelen Nasibîlerdendi. Tarihte açıkça Ali (a.s) düşmanlığıyla tanınan biridir. Yine tarih bize şunu gösteriyor ki; Abdullah b. Ömer, Hz. Ali'ye biat etmemekle kalmayıp onun yerine gayet istekli bir şekilde Allah ve Peygamber (s.a.a) düşmanı olan melun Haccac'a biat etti.[205]

Abdullah b. Ömer'in, "Ali'nin hiçbir üstünlüğü yoktur!" diyerek onu Osman'dan daha aşağı sıraya koyması, aslında onun İmam Ali'ye olan kininin açık bir göstergesidir. Daha önce de gördüğümüz gibi o; Ebubekir, Ömer ve Osman'ı tercih ediyor, ama sıra İmam Ali'ye gelince, onu çarşıda gezen insanlardan daha aşağı görüyordu.

Burada değinilmesi gereken bir hakikat daha var. Hadisçiler ve tarih yazarları Abdullah b. Ömer'in psikolojik yapısını ve başta İmam Ali (a.s) olmak üzere tüm Ehlibeyt (a.s) imamlarına olan düşmanlığını açık ve net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Abdullah b. Ömer, "Benden sonraki halifeler on iki kişidir" şeklindeki nebevî hadisin tefsirinde şöyle der: "Bu ümmetin on iki halifesi olacaktır. Bu kimseler şunlardır: Ebubekir Sıddık, Ömer Faruk, Osman Zinnureyn, kutsal toprakların padişahları Muaviye ve oğlu, Seffah, Selam, Mensur, Cabir, Mehdi, Emin ve Emir-i Usb. Bunların hepsi Benî Kâb b. Luvî kabilesindendir ve hilafete layık kimselerdir. Onlar gibi kimse bulunmaz!!"[206]

Siz, ey vicdan sahipleri! Okuyun ve görün! Görün ki, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in önde gelen fakihlerinden Ömer b. Abdullah nasıl da hakikatleri saptırıyor? Nasıl da Muaviye'yi, oğlu Yezid'i ve Seffah'ı insanların en iyisi olarak addediyor? Bu, bir şey değilmiş gibi bir de "Hepsi hilafete layık kimselerdir, onlar gibisi bulunmaz" diyor!! Gözünü kin ve cehalet kör etmiştir onun; basiretini ise düşmanlık bulutları…[207]

Ona göre İmam Ali'nin (a.s) hiçbir üstünlüğü yokmuş ve savaşta Peygamberimizin (s.a.a) azat ettiği Muaviye, küfür ehli Yezid ve cani Seffah İmam'dan daha üstünmüş! Bak şu işe, başımıza taş yağacak!

Elhak ki Abdullah b. Ömer babasının gerçek oğluymuş. Her şey kendi yerinde olmalıdır. Buna hiç şaşırmamak lazım. Çünkü çömlekten neyin kokusu gelirse, içindeki de odur. Babası da İmam Ali'yi hilafet sahnesinden silebilmek için elinden geleni yapmış, onu insanların gözünde küçük düşürmeye çalışmıştı. Babasının ardından Abdullah da öfkesinin önüne geçemedi. Osman'ın ölümünün ardından muhacir ve ensar İmam Ali'yi (a.s) halife seçerken o, buna yanaşmadı. Hadis okuyor, okuduğu hadislerde de İmam Ali'nin güya avamdan bir farkı olmadığını ve herhangi bir üstünlüğünün de bulunmadığını ima etmeye çalışıyordu.

Abdullah b. Ömer, Emevî hükümeti için çok emek sarf etmiş biridir. Peygamberimize ihanet ederek hilafet tacını başına geçiren Muaviye, Yezid, Seffah ve Mensur gibi fısk ehli tüm Emevî hükümdarların halifeliklerini kabul etti. Halifeliği Kurân ve sünnete ait nasslara dayanan ve halkın iradesiyle halife olan İmam Ali gibi ilimde ve imanda herkesin parmakla gösterdiği asıl müminlerin emirini reddetti. Bu, ilginç değil mi?

İleriki konularda da yine Abdullah b. Ömer'den bahsedeceğiz. Onun gerçek yüzünü daha fazla ortaya koymaya çalışacağız. Gerçi şimdiye kadar yazdıklarımız onun itibar ve adaletini ortadan kaldırmaya yetiyor, ama gelin, görün ki Ehlisünnet ve'l-Cemaat ondan vazgeçmek bilmiyor. Zaten o değil miydi, Ehlisünnet ve'l-Cemaat ekolünü Ehlibeyt muhalifliğiyle tesis eden?

Siz, dünyanın neresine giderseniz gidin, doğu-batı her yeri gezin, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'e ait bir mescitte namaz kılın ve onların âlimleriyle konuşun; göreceksiniz ki bu mescit imamları hâlâ şöyle diyorlar: "Abdullah b. Ömer radiyallahu anh'tan rivayet edilir ki…"


 

 

 

 

 

 

Peygamberimiz Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'in Fıkhını Benimsemiyor

Şimdiye kadar Şia'nın Ehlibeyt imamlarına (a.s) uyarak kesinlikle kıyasa ve şahsî görüşlere yönelmediğini, hatta bu iki ameli haram saydığını, zira bunun Peygamber'den kalan nassa ters olduğunu, ama bunun karşısında ellerinde yeterince nass bulunmayan Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in, birtakım yasaklamalar ve hadis yakmalardan sonra kendilerini şahsî görüşlere ve kıyasa mecbur ettiklerini okumuş, görmüştük.

İçtihat ve şahsî görüş taraftarları bir yandan hadisleri yakarken bir yandan da Peygamberimiz (s.a.a) adına yalan hadisler uydurarak kendilerini güçlendirmeye çalıştılar. Hakkı batıl, batılı hak gibi gösterebilmek için şu tür rivayetler uydurdular:

«Peygamber (s.a.a) Muaz b. Cebel'i Yemen'e gönderdiği zaman ona sordu: Eğer senden hakemlik yapmanı isteseler nasıl hakemlik yaparsın?

Muaz cevap verdi: Allah'ın kitabıyla hakemlik yaparım.

Peygamber (s.a.a) yine sordu: Eğer Allah'ın kitabında bir şey bulamazsan, o zaman ne yaparsın?

Muaz cevap verdi: Peygamber'in (s.a.a) sünnetine müracaat ederim.

Peygamberimiz tekrar sordu: Eğer sünnette de bulamazsan ne yaparsın?

Muaz yine cevap verdi: Onda da bulamazsam kendi görüşüme göre hareket ederim.

Bunun üzerine Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: Peygamber'in elçisini Allah ve Resulünün rızası doğrultusunda amel etmeye muvaffak kılan Allah'a şükürler olsun!»

Bu rivayet batıldır ve Resul-i Ekrem'in (s.a.a) böyle bir şeyi söylemiş olması mümkün değildir. Peygamberimiz, nasıl "Eğer Kurân ve sünnette bulamazsan ne yaparsın?" diye sorabilir? Hâlbuki Allah, Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:

"Ve biz sana her şeyi açıklayan kitabı gönderdik."[208]

"Biz, Kurân'da hiçbir şeyi eksik bırakmadık."[209]

"Allah Resulü size ne verdiyse alın onu ve size neyi yasakladıysa sakının ondan."[210]

"Biz sana kitabı, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye bir gerçek olarak indirdik"[211]

O halde Peygamberimiz, nasıl Muaz'a böyle sorular sorabilir? Hâşâ bunlar hem Peygamber'in, hem de Allah'ın yetersiz kaldıklarını ve bütün hükümleri beyan etmediklerini itiraf etmek demek değil midir?

Bazıları, "Belki de Muaz bu sözü Kurân henüz tamamen nazil olmadan önce söylemiştir" diye düşünebilir. Cevap olarak diyoruz ki: Bu düşünce yine de yanlıştır. Çünkü:

1-Muaz cevap verirken "Allah'ın kitabıyla hakemlik yaparım" diyor. Bu da demek oluyor ki Kurân, kitap olarak tamamen nazil olmuştu.

2-Peygamberimizin bu cevabı, Allah'ın hükmünü ve Peygamber'in sünnetini bilmeyenleri, öğrenme ve öğretme zahmetinden alıkoyarak şahsî görüşlerine ve canlarının istediği şekilde hüküm vermelerine sevk ediyor.

3-Yüce Allah Kurân-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:

"Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte kâfirler onlardır!"[212]

"Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte zalimler onlardır!"[213]

"Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte fasıklar onlardır!"[214]

4-Allah'ın hükmünü bilmeyen bir kimsenin zaten fetva verme gibi bir yetkisi yoktur. Fetva verebilmesi için Allah ve resulünün hükümlerini öğrenmesi gerekir. Nitekim Allah, bu konuda şöyle buyurmaktadır:

"Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadının o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur."[215]

Peygamberimiz (s.a.a) bile tek bir meselede dahi kendi görüşünü belirtmemiş veya kıyasa yönelmemiştir. Zaten ihtiyaç olan durumlarda Cebrail (a.s) nazil olur, Allah'ın hükümlerini bildirirdi. Bu konuda söylediklerimize ters düşen bütün rivayetler uydurma ve sahte rivayetlerdir.

Konu hakkında daha fazla güven sağlayabilmek için Ehlisünnet'in sahih kaynaklarından örnek vereceğiz. Buharî, Sahih'inde senediyle birlikte şöyle bir hadis nakletmiştir: "Peygamber (s.a.a) ne zaman bir soruyla karşılaşsa, vahiy gelinceye kadar 'bilmiyorum' veya 'vacip değildir' demezdi. Asla şahsî görüşüne veya kıyasa dayanarak konuşmadı. Çünkü Allah ona, 'Allah'ın sana gösterdiği gibi hükmedesin…'[216] buyurmuştur."[217]

Evet, alemlerin rabbi ve hükmedenlerin hakimi yüce Allah, Peygamber'ine (s.a.a) şöyle buyuruyor:

"Sana da kendinden önceki Kitabı doğrulayıcı ve onu kollayıp koruyucu olarak Kitabı hak üzere indirdik. Artık onların aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet."[218]

"Biz sana kitabı, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye bir gerçek olarak indirdik"[219]

Peygamberimiz dahi kıyasa veya kendi şahsî görüşlerine göre hüküm verme yetkisine sahip değilken, onun ne kıyasa ne de şahsî görüşlere başvurmadığını kendi sahih kitaplarında yazan Ehlisünnet ve'l-Cemaat mensupları nasıl oluyor da böyle bir şeye cevaz verebiliyorlar? Ve nasıl oluyor da Allah'ın hükmü ve Peygamber'in sünnetiyle muhalefet edebiliyorlar? Ve nasıl oluyor da her şeye rağmen yine de "Sünnet ehli biziz!" diyebiliyorlar? Sizce de bu, şaşılacak bir şey değil mi?

Önemli Bir Hatırlatma

Buraya kadar bahsettiğimiz Ehlisünnet ve'l-Cemaat'ten kastımız bugünkü Müslümanlar değildir. Çünkü günümüzdeki Müslümanların suçsuz olduğunu defalarca yazmıştık. Şu da bir gerçek ki, geçmiştekilerin işlediği suçu günümüz Müslümanlarına yükleyemeyiz. Bugünkü Müslümanlar ancak tarihte oynanan oyunların kurbanı olmuşlardır. Emevî ve Abbasîlerin Peygamber sünnetini yok edip cahiliye adetlerini geri getirmek için kurdukları planların kurbanı…

Ben de bir zamanlar onların kervanında yol almaktaydım. Bu batıl rehberlerin izini takip ediyordum. Ama Allah-u Taâla büyük bir minnetle beni kurtuluş gemisine hidayet etti. Biz sadece elimizi Allah'a açıp bütün İslam ümmetini bu yola hidayet etmesini ve haktan başka geride bir yol bırakmamasını temenni ediyoruz.

Belki bazıları, "Sahabeleri eleştirmek Müslümanların duygularının sarsılmasına neden olur; zira Müslümanların çoğu sahabeleri Peygamber'den (s.a.a) sonra en üstün insanlar olarak görmektedir" şeklinde düşünebilir.

Gerçek şu ki, Müslümanlar öncelikli olarak Allah'a ve Peygamberine (s.a.a) inanmak zorundadır. Onlar ne emretmişlerse o yapılmalı, çizdikleri yoldan öteye gidilmemelidir. Gerek Müslümanların, gerekse sahabelerin kurtuluşu da bundadır. Kim bu sınırları çiğnerse, ister Peygamber'in oğlu olsun, ister amcasının oğlu sonu ateştir.

Eğer biz sahabelerin hayatını incelemiş, aralarındaki tartışmaları, kavgaları ve çekişmeleri kitabımızda yansıtmışsak, bunlar inancımızı öğrenmemiz için yapmamız gereken şeylerdir. Çünkü tarih boyunca ümmet arasındaki ihtilafın ve çekilen sıkıntıların kaynağı onlar olmuşlardır.


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet'in Ehlibeyt'le Olan İhtilafı

Hangi araştırmacı olursa olsun, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in tertemiz Peygamber Ehlibeyt'iyle düşmanlık ettiğini, peşinden gittikleri bu öncülerin gerçekte Ehlibeyt'le savaşan ve onları lanetleyen kimseler olduklarını, onları öldürmeyi hedeflediklerini ve onlara ait eserleri tamamen ortadan kaldırmaya çalıştıklarını gördüğünde şoke oluyor, oldukları yerde kalakalıyorlar.

Bu yüzden Ehlisünnet ve'l-Cemaat nerede Haricî ve Nasibî olan Osman taraftarı bir hadisçi görse onu güvenilir ve adil bilir, buna karşın Ehlibeyt'in (a.s) izinden giden ve Şia olduğu anlaşılan hadisçileri de olmadık şeylerle itham eder.

Sizler de gördünüz; kitaplarında yer alan Ali b. Ebu Talib'e (a.s) ait açık ve net rivayetleri nasıl da yalanlıyor, ravilerini nasıl da zayıflıkla itham ediyor, sonra da göz göre göre "Falan şahıs hadisin senedinde olduğu için zayıftır; çünkü o Rafizî'dir[220] (Şiîdir)" deniyor.

Yine Ehlisünnet ve'l-Cemaat ilk üç halifenin üstünlüğü hakkında nakledilen uydurma hadisleri, ravileri Nasibî de olsa kabul edebiliyor. Çünkü onlara göre Nasibîlik (Ehlibeyt düşmanlığı), ortaya attıkları farklı sünnette mutaassıplık anlamına geliyor.

İbn-i Hacer, Ehlibeyt'e olan düşmanlığıyla meşhur olan Abdullah b. İdris Ezdî hakkında şöyle der: "O, Ehlisünnet ve'l-Cemaat konusunda oldukça mutaassıp bir Osman yanlısıydı."[221]

Yine, Abdullah b. Avn Basrî hakkında da şöyle yazar: "O, güvenilir biridir. İbadet ehli ve mutaassıp bir sünnet taraftarıydı. Bidatçilere karşı oldukça sertti. İbn-i Sâd, onun Osman yanlısı olduğunu söylemiştir."[222]

Yine der ki: "İbrahim b. Yakup Cüzcanî, Hz. Ali'ye düşmanlığıyla bilinen Harizî mezhebine mensuptu. Yani Hariz b. Osman Dımeşkî'nin takipçisiydi. İbn-i Hayyan, onun hakkında 'O, sünnetin sağlam takipçilerinden biridir' demiştir."[223]

Burada bir konuya daha değinmemiz yerinde olacaktır: Sünnete sıkıca sarıldığı ve hadis öğrenmek için insanların evinin çevresinde toplandığı rivayet edilen bu Nasibî, küçük bir kız çocuğunun eline civciv verir, sokak sokak dolaşıp onu birilerine kestirmesini, boğazlayacak kimse bulamadığı takdirde geri dönerken "Kimse bu civcivi boğazlamaya yanaşmadı" demesini emreder, kız geri dönüp bu cümleyi söylediğinde o da etrafındakilere dönerek, "Görüyor musunuz ey insanlar! Kimse bu civcivin öldürülmesine kıyamadığı halde Ali bir günde, güpegündüz yirmi binin üzerinde Müslüman'ın canına kıymıştır!" diye bağırırdı.

İşte Nasibîler bu tür hilelerle insanları hakikatten uzaklaştırmaya çalışmışlar, Ali düşmanlığını kalplere böyle yerleştirmişler, Peygamber'in tertemiz Ehlibeyt'ine (a.s) lanet okumayı ve onlara küfretmeyi bu şekilde reva görmüşlerdi.

Siz de görüyorsunuz ki bu tür düşünceler hâlen de var. Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in iddiasının aksine, bugün Ehlibeyt'i sevdiklerini söylüyor, Hz. Ali'nin adı zikredildiğinde "Kerremellahu vecheh" diyerek kendilerince Allah'ın rızasını kazanmak istiyorlar. Ama yine de Hz. Ali'nin fazileti hakkında bir hadis rivayet ettiğinizde birbirlerine bakıp kaş göz işareti yapıyor, gülüyor, sizi alaya alıyor ve hatta sizi Şiîlikle veya dinde bidat ve aşırılıkla suçluyorlar! Buna karşın ne zaman Ebubekir, Ömer veya başka bir sahabe hakkında uydurma bir fazilet söyleseniz anlattıklarınızı kabul eder, can kulağıyla sizi dinler ve ilminizin genişliğinden dolayı size saygı gösterirler.

Bu, onlara Selef-i Salihîn adını verdikleri kimselerden kalan bir gelenektir. Tarihçilerin yazdığına göre Ahmed b. Hanbel Ebubekir, Ömer ve Osman'ı eleştiren her hadisçiyi zayıf olarak addederdi. Ama bir Nasibî olan İbrahim Cüzcanî'ye çok değer verir, ona mektup yazar, onun mektuplarını minberlerinde okur ve bunları insanlara delil olarak sunardı.

İmam Ali'nin (a.s) dördüncü halife olduğunu söyleyip halka kabul ettiren Ahmed b. Hanbel böyle bir tutum sergilediğine göre faziletlerini kabul etmeyen ve Hz. Ali'ye minberlerinde lanet okuyan diğerleri ne yapıyordu, Allah bilir!

Dâr-u Kutnî şöyle der: "Ehlisünnet'in önde gelen mütekellimlerinden İbn-i Kuteybe, teşbihe yönelmiş ve Ehlibeyt'e sırt çevirmişti."[224]

Bu rivayetlerden anlaşıldığı kadarıyla Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in çoğu, Peygamber Ehlibeyt'ine (a.s) sırt çevirmişti.

Hadis ehli (Ehlisünnet) tarafında "sünneti ihya eden"(!) diye nitelendirilen, Ahmed b. Hanbel'e fevkalade saygı gösteren ve insanlar arasında yargıda bulunacak kadıları onun emriyle göreve getiren Abbasî halifesi Mütevekkil, ne ilginçtir ki İmam Ali'nin en büyük düşmanlarındandı. Onun Ehlibeyt düşmanlığı öylesine ilerlemişti ki öfkesinin önüne geçememiş, İmam Hüseyin'in (a.s) türbesini yerle bir etmiş, halkı İmam'ın türbesini ziyaret etmekten alıkoymuştu.

Harezmî, Resail'inde şöyle yazar: "Mütevekkil sadece Ebu Talib soyuna küfreden ve Nasibî mezhebini güçlendiren kimselere hediye verir, bağışta bulunurdu."[225]

Nasibîliğin bildiğimiz Ehlisünnet ve'l-Cemaat mezhebinin ta kendisi olduğunu söylememize gerek yok sanırım. Zira Nasibîliğin en güçlü savunucusu olan Mütevekkil, kendilerinin de itirafına göre "sünnet"in ihya edicisiymiş! İyi düşünün!

İbn-i Kesir şöyle yazar: "Ehlisünnet ve'l-Cemaat, Âmeş'in (İmam Ali'nin fazileti hakkında nakledilen) Tayr Hadisi'ni[226] rivayet ettiğini duyunca onu mescitten kovup ayak bastığı yerleri yıkadı."[227]

Aynı grup, Tarih-i Taberî olarak bilinen meşhur tarih kitabının yazarı Muhammed b. Cerir Taberî'nin cenazesinin defnedilmemesi için elinden geleni yapmıştı. Çünkü Taberî, "Ben kimin mevlası isem bu Ali de onun mevlasıdır" şeklindeki Gadir-i Hum hadisini tüm senet ve ravileriyle bir kitapta toplamış ve bu hadisin mütevatir olduğunu ispat etmişti.

İbn-i Kesir yine şöyle yazar: "Onun kitaplarından birini gördüm. Gadir-i Hum hadislerini iki ciltlik büyük bir kitapta toplamıştı. Bir başka kitabında da Tayr Hadisi'nin (senetlerini) toplamıştı."[228]

İbn-i Hacer de Lisanu'l-Mizan adlı eserinde Taberî hakkında şöyle yazar: "O, büyük bir öncü ve müfessirdir. Güvenilir ve doğru sözlüdür. Biraz Şia'ya karşı sevgisi var, ama bunun ona bir zararı olmaz."[229]

Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in öncü hadisçilerinden ve Sihah yazarlarından olan İmam Nesaî de Müminlerin Emiri İmam Ali'nin (a.s) faziletlerini içeren Fazail adlı kitabını yazdığında "Peki, Muaviye'nin faziletleri nerede?" diye sormuşlar, "Ben, Peygamberimizin onun fazileti hakkında bir şey buyurduğunu duymadım; bildiğim tek şey var, o da Peygamberimiz onun hakkında şöyle buyurduğudur: Allah onun karnını doyurmasın!"diye cevap verince bayılıncaya kadar bacak arasına vurmuşlardı. Sonuçta Nesaî bu darbeler yüzünden hayata veda etti.

İbn-i Kesir, Tarih'inde 303 yılında Bağdat'ta meydana gelen olaylar[230] hakkında şöyle yazar: "Bir grup Sünnî, bir kadını dört ayaklı bir hayvanın üzerine oturtmuş ona Ayşe diye sesleniyordu. Yanında da iki kişi vardı. Onlara da Talha ve Zübeyr ismini vermişlerdi. Hep birlikte 'Biz Ali'nin dostlarıyla savaşacağız!' diye bağırıyorlardı. Onların bu (aptalca) davranışları yüzünden birçok insan öldü."[231]

Şimdilerde bu olayın aynı Hindistan'da yaşanmaktadır. Aşura merasimlerinde Hz. Hüseyin'i ve Kerbela şehitlerini anmak için sokaklara dökülen Şiîleri bu merasimlerinden vazgeçirebilmek için Ehlisünnet ve'l-Cemaat'e ait bazı gruplar onlarla çatışmaya giriyor ve birçok masum insan bu olaylar neticesinde hayatını kaybediyor.

Tüm bu araştırmalar neticesinde hep şunu gördük: İmam Ali (a.s) ile düşmanlık eden ve Ehlibeyt'e karşı savaş açan Nasibîler, kendilerini Ehlisünnet ve'l-Cemaat olarak tanıtıyorlardı. Ve yine şunu gördük ki onların sünnetten maksatları başka şeylerdi.

Açıktır ki, Peygamber'in tertemiz soyu olan Ehlibeyt'e düşmanlık eden Peygamber'in (s.a.a) zatına düşmanlık etmiş, ona düşmanlık eden de Allah'a düşmanlık etmiştir. Yine açıktır ki, Allah, Peygamber'i (s.a.a) ve Peygamber'in Ehlibeyt'iyle (a.s) düşmanlık eden kimse ne Allah'ın kuludur ne de sünnet taraftarıdır. Oysaki ilahî sünnet Allah'ı, Peygamber'ini ve Ehlibeyt'i sevmeyi ve onların yolundan gitmeyi gerektirir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurur:

"De ki: Ben risaletime karşılık akrabalarıma sevgiden başka sizden hiçbir ücret istemiyorum."[232]

Muaviye nerede, Ali nerede? Sapkın öncüler nerede, hidayet öncüleri nerede? Ehlisünnet ve'l-Cemaat nerede, Şia nerede?

"Bu, insanlara bir açıklamadır, sakınanları doğru yola sevk etmektir ve öğüttür onlara."[233]


 

 

 

 

 

 

Peygamber'e Salâvatın Tahrifi

Ehlisünnet ve'l-Cemaat, hangi konuda olursa olsun Ehlibeyt'in faziletlerini ortaya koyan tüm hadis ve rivayetleri tahrifsiz bırakmamıştır. Onlar tarafından Peygamber Ehlibeyt'ine (a.s) yapılan haksızlıklardan biri de hiç kuşkusuz, Resul-i Ekrem (s.a.a) döneminde okunan salâvatın değiştirilmesi olmuştur.

«Buharî, Müslim ve diğer Ehlisünnet hadisçileri rivayet ederler ki: Sahabeler, "Şüphe yok ki Allah ve melekleri, Peygamber'e salâvat getirir; ey inanlar, siz de ona salâvat getirin, tam bir teslimiyetle selam verin."[234] ayeti nazil olduğunda Peygamber'in yanına gelerek, "Sana nasıl salat ve selam etmemiz gerektiğini bilmiyoruz, bunu bize göster" dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu: "Allahumme salli alâ Muhammed ve alâ âl-i Muhammed, kemâ salleyte alâ İbrahim ve alâ âl-i İbrahim, inneke hamîdun mecîd."»[235]

Bazıları bu rivayete şöyle ilavede bulunmuştur. Peygamberimiz "Bana eksik salâvat getirmeyin" buyurmuş, "Ey Peygamber, eksik salâvat nedir?" diye sorulunca da "Allahumme salli alâ Muhammed, deyip susmanızdır; Allah kâmildir ve kâmil olmayan bir şeyi kabul etmez" diye cevap vermiştir.

İşte bu nedenledir ki İmam Şafiî, açıkça şöyle söylemiştir: "Kim Ehlibeyt'e salâvat getirmezse namazı batıldır."

Dar-ı Kutnî, senetleriyle Ebu Mesud Ensarî'den naklen Peygamberimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kim namaz kılar da içinde bana ve Ehlibeyt'ime salâvat getirmezse namazı kabul olmaz."[236]

İbn-i Hacer de es-Savaiku'l-Muhrika'da şöyle yazar: "Deylemî kendi senediyle Peygamber'den şöyle nakletmiştir: Muhammed (s.a.a) ve Ehlibeyt'ine (a.s) salavat getirmedikçe hiçbir dua gökyüzüne yükselmez."[237]

Taberanî, el-Mucemu'l-Evsat adlı eserinde İmam Ali'den (a.s) şöyle rivayet etmiştir: "Muhammed ve Âl-i Muhammed'e salavat getirilmedikçe okunan dualar durdurulur."[238]

Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in sahih kitaplarında yazılı olan bu gerçekleri gördükten, Peygamberimize nasıl selam verilmesi gerektiğini ve salâvat getirilmediği takdirde namazın kabul olmadığını öğrendikten sonra artık Allah aşkına siz söyleyin: Sadece bu gerçek bile Muhammed ve Âl-i Muhammed'in üstünlüğüne yetmez mi? Sadece bu salavat meselesi bile onların insanlar için Allah'a yakınlaşma vesileleri olduklarını göstermez mi?

Ne var ki Ehlisünnet ve'l-Cemaat bu özelliğin sadece onlara has olduğunu çekemedi. Bu işin önemini ve başlarına açacağı belayı sezinlemişti. Zira gerek ilk üç halife, gerekse tüm sahabeler, haklarında ne kadar hadis ve rivayet uydurulursa uydurulsun hiçbirinin faziletinin Ehlibeyt'ten öteye geçemeyeceğini çok iyi biliyordu. Çünkü onların da namazlarının kabul olabilmesi için Peygamber'den sonra Ali b. Ebu Talib'e (a.s) salâvat getirmeleri gerekiyordu. Zira Ali b. Ebu Talib, hiç kuşkusuz Âl-i Muhammed'in efendisi ve baş tacıydı. Dolayısıyla bu fazileti tahrif etmek için bir takım entrikalara başvurdular. Bu amaçla hadise bir şeyler ilave ettiler. Böylece öncülerinin sahabeler arasındaki konumunu korumaya çalıştılar. Daha İslam tarihinin ilk dönemlerinde salâvatı eksik bıraktılar. Üstelik öyle bir salâvat icat ettiler ki içinde ne Muhammed, ne Peygamber, ne de Resulullah var. Sadece "Sallallahu aleyhi ve sellem" diyorlar ve Âl-i Muhammed'e (s.a.a) hiç değinmiyorlar.

Onlardan biriyle konuşur da Muhammed'e (s.a.a) salâvat getirmesini isterseniz, "Sallallahu aleyhi ve sellem" diyecek ve Âl-i Muhammed'e hiç değinmeyecektir. Hatta bazen onu bile öyle hızlı ve karışık diyorlar ki dinleyici, "salli ve sellem"den başka bir şey duyamıyor. Ama siz bir Arap veya Fars Şiî'den bunu isterseniz gayet anlaşılır bir şekilde size şöyle söyleyecektir: "Allahumme salli alâ Muhammed ve âl-i Muhammed."

Ehlisünnet ve'l-Cemaat'e ait kitaplarda Peygamberimizin (s.a.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allahumme salli alâ Muhammed ve âl-i Muhammed, deyin. Bunu şimdiki zaman ve gelecek zaman kiplerinde Allah'a dua niteliğinde söyleyin." Ama her şeye rağmen "Sallallahu aleyhi ve sellem" diyorlar. Yani geçmiş zaman kipini kullanıyor, bir dua cümlesi şeklinde değil de bir haber cümlesi şeklinde söylüyor ve "Âl"den yana bir zikir kullanmıyorlar.

Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in öncülerinden Muaviye b. Ebusüfyan, Hz. Muhammed'in (s.a.a) adını ezandan kaldırabilmek için uğraşırken[239] onun takipçilerinin de Resul-i Ekrem'e (s.a.a) getirilen salâvatın kısaltılması ve değiştirilmesi için uğraşmış olmaları pek şaşırtıcı olmasa gerek. Eğer ellerinden gelseydi salâvatın tamamını kaldırırlardı ama bu iş asla gerçekleştirilemedi, gerçekleştirilemez de.

Bugün tüm konuşmacılar, özellikle de Vahabiler işte bu tahrif edilen salâvatı kullanıyor ve onu eksik olarak söylüyorlar. Buna bir ilave yapmak istediklerinde de "Ve alâ ashabihi ecmain" (bütün ashabına) veya "Ve alâ ashâbihi't-tayyibine't-tahirîn" (tertemiz ashabına) cümlelerini ilave ediyorlar. Böylece Ehlibeyt (a.s) hakkında nazil olan Tathir Ayeti'nin hem Ehlibeyt hem de ashap hakkında nazil olduğunu veya ikisinin derecesinin de aynı olduğunu ima etmeye çalışıyorlar.

Onlar bu tahrif ve hileyi, Ehlibeyt düşmanı olan ilk büyük fakihleri Abdullah b. Ömer'den miras almışlardır. Nitekim Malik, Muvatta adlı eserinde rivayet eder ki: "Abdullah b. Ömer, Resul-i Ekrem'in (s.a.a) mezarının başında durur, Peygamber'e, Ebubekir'e ve Ömer'e salâvat getirirdi."[240]

Saygıdeğer okuyucu! Eğer işin gerçeğini düşünecek olursanız, ilave edilen bu kısmın, yani sahabeye salâvat getirmenin ne Kurân'da ne de sünnette olmadığını görürsünüz. Oysa Kurân, sadece Muhammed ve Âl-i Muhammed'e (s.a.a) salavat getirmeyi emretmiştir. Üstelik bu emir, herkesten önce sahabeye nazil olmuştur. Çünkü onlar herkesten önce Kurân'ın emirlerini icra etmekle mükellef idiler.

Siz bu ilaveyi Ehlisünnet ve'l-Cemaat'ten başka bir grupta bulamazsınız. Nice bidatler var ki bunlar dine mal edildi ve ona "sünnet" adı verildi. Bunu yaparken de amaçları birilerinin faziletlerini dikkate almamak veya bir hakikatin üstünü örtmek oldu.

"Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kâfirler hoşlanmasa da Allah nurunu tamamlayacaktır."[241]


 

 

 

 

 

 

Hakikatlerin Ortaya Çıkardığı Yalanlar

Bu bölümde özgür ve akıl sahibi kimselerin taassubu bir kenara bırakıp gözlerini açmalarını, hakikatleri düşünerek derk etmelerini ve doğru yolu bulmalarını umuyoruz. Biz bu insanlara Ehlisünnet ve'l-Cemaat önderlerinin Peygamber'in (s.a.a) sünnetine açıkça muhalefet ettiklerini ve kasıtlı bir şekilde nebevî sünnete sırt çevirdiklerini söylerken elbette ki onlar bunu hemen kabul etmeyeceklerdir.

Müslüman bir kimse duyduğu her söze kanmamalıdır. Çünkü yalan övgüler ve yalan faziletler insanı hidayetten uzaklaştırabilir. Ama gelin görün ki, biz bu kitapta Ehlisünnet'in kendi sahih kaynaklarından ve kendi tarihlerinden bilgi verdik. Diğer kitaplarımızda acele ettiğimizden dolayı bazı konuları geniş olarak ele alamamıştık. Ama bu kitapta konuları biraz daha fazla genişleterek hakikat güneşini siyah bulutların ardından çıkarıp karanlıkların yerini aydınlığa çevirmeye çalıştık. Daha önce de dediğimiz gibi, tekrar, faydalıdır. Tarihteki olayları çeşitli şekillerde anlattığımızda okuyucu daha fazla yararlanabiliyor.

Biz, bu kitapta Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in, fıkıh ve ilimde zirvede olduklarını sandıklarını ve Ehlibeyt'ten üstün olduklarına inandıkları önderlerini ele aldık. Bunu yaparken Muaviye, Yezid,[242] Amr b. As, İbn-i Mervan ve Mugire b. Şûbe gibi fasıklığında şüphe edilmeyen sahabelerin yaptıklarına ve geniş hayatlarına değinmedik.

Bütün Arap ve İslam ülkelerini gezdiğinizde etrafınıza bir bakın. Ehlisünnet mensupları, bu insanları yüce insanlar olarak tanıyor ve tanıtıyorlar. Caddelere ve sokaklara onların isimlerini veriyorlar. Kişiliklerini, siyasetlerini ve ahlaklarını öven kitaplar yazıyor, hilafetlerini doğru biliyorlar.

Her şeye rağmen biz, onların yaptıklarına değinerek vaktimizi zayi etmek istemiyoruz. Zaten tarih onlar hakkında gerekeni yazmıştır. Biz, sadece Ehlisünnet'in gözünde dürüstlüğü, adaleti ve takvasıyla meşhur olan ve yine Ehlisünnet'e göre güvenilir olarak addedilen insanları kaleme almayı tercih ettik. Gerçekte onların Peygamber sünnetini nasıl değiştirdiklerini anlatmaya çalıştık. Çünkü onlar, çıkardıkları bidatlerle Peygamber ümmetinin parçalanıp bölünmesine neden oldular. Peygamberimizin oluşturduğu esenlik yurdunu viraneye çevirdiler. Oysaki Peygamberimiz, bütün ömrünü hakikî İslam'ı oluşturabilmek için harcamış ve bu yolda mücadele vermişti.

Ben, Ehlisünnet ve'l-Cemaat öncüleri içerisinde, İslam tarihinin akışını değiştiren, ümmetin parçalanmasında parmağı olan ve tarihte etkin rol oynayan on iki kişiyi seçtim.


 

 

 

 

 

 

Ehlisünnet Ve'l-Cemaat'in Öncüleri

Şimdi de bu on iki kişiye değinelim:

1- Ebubekir b. Ebu Kuhafe

2- Ömer b. Hattab

3- Osman b. Affan

4- Talha b. Ubeydullah

5- Zübeyr b. Evvam

6- Sad b. Ebi Vakkas

7- Abdurrahman b. Avf

8- Ebubekir'in kızı Ayşe

9- Halid b. Velid

10- Ebu Hureyre Dusî

11- Abdullah b. Ömer

12- Abdullah b. Zübeyr

 

Yukarıda belirttiğim bu on iki kişiyi, Ehlisünnet'in takdirle andığı birçok şahsiyetin arasından seçtim. Çünkü Ehlisünnet arasında en çok adı geçen ve en çok övülen şahsiyetler bu on iki kişidir. Ehlisünnet'e göre bu şahsiyetlerin çok fazla rivayetleri varmış ve ilimleri de çokmuş. Şimdi bu şahsiyetleri kısaca tanımaya çalışacağız. Onların, isteyerek veya istemeyerek Peygamber'in (s.a.a) sünnetine nasıl muhalefet ettiklerini gözler önüne serelim ki, araştırma yapan bir şahıs hakikati bilsin.

Ehlisünnet ve'l-Cemaat, aslında var olmayan bir şeyi ispatlamaya çalışarak, sadece kendilerinin hak olduğuna, diğerlerinin de sapıklıkta olduğuna inanır.

1- Ebubekir b. Ebu Kuhafe (Sıddık)

Daha önceki çalışmalarımızda belirttiğimiz gibi Ebubekir, Peygamberimizden (s.a.a) beş yüz hadis toplamış, onları yakarak halka şöyle demişti: "Allah resulünden hiçbir şey rivayet etmeyin. (Bundan dolayı) biri size bir şey soracak olursa, deyin ki: Allah'ın kitabı aramızdadır; helalini helal sayın, haramlarından da kaçının!"[243]

-Aynı şekilde, Peygamberimiz vasiyetini yazmak isterken ona muhalefet ederek Ömer'in sözünü desteklemiş ve: "Resulullah sayıklıyor, Kurân bize yeter!" demiştir.

-Hz. Ali'nin (a.s) Peygamberimizin halifesi olduğuna dair rivayeti de görmezden gelerek hilafet makamını gasp etmiştir.

-Usame'nin ordusuyla gitmeyerek Peygamber'e muhalefet etmiştir.

-Peygamber'in (s.a.a) Hz. Fatıma (s.a) hakkındaki sünnetini çiğneyerek onu rencide etmiş, öfkesini üzerine almıştır.

-Zekât vermeyen Müslümanları öldürerek yine Peygamber'in bu konudaki sünnetini ayaklar altına almıştır.

-İyas b. Abdullah olayında da sünnete muhalefet ederek, onu (elleri bağlı olarak) ateşe atmıştır. Oysaki Peygamberimiz, ateşe atarak insanları cezalandırmayı yasaklamıştı.

-Peygamberimizin Müellefetü'l-Kulûb hakkındaki sünnetini ihlal etmiş, bu konuda Ömer'in görüşüne uyarak bu hakkı vermemiştir.

-Peygamberimizin kurallarını çiğneyerek halifelik makamını Müslümanlara danışmadan Ömer'e devretmiştir.

Peygamberimizin kuralı sayılan bunlar gibi daha birçok şeyi ayaklar altına almıştır. Bu gerçekler Ehlisünnet'in kendi tarih kitaplarında ispatlanmıştır. Âlimlerin dediği gibi, "Peygamber'in her fiili, sözü ve ikrarı" onun sünneti ise, demek ki Ebubekir bunların hepsine muhalefet etmiştir. Örnek olarak:

1-Peygamber'in Sözüyle Muhalefet:

a) Peygamberimizin sözlerinden biri şudur: "Fatıma benim bedenimin parçasıdır. Onu gazaplandıran beni gazaplandırmıştır." Bildiğimiz gibi Fatıma (s.a) vefat ettiğinde Ebubekir'e kızgındı. Buharî, bunu Sahih'inde nakletmiştir.

b) Peygamberimiz, Usame'nin komutanlığını reddeden grup hakkında, "Usame'nin ordusuna katılmayanlara Allah lanet etsin!" buyurmuştur. O, böyle buyurduğu halde bir grup ashap Usame ile gitmeye razı olmadı. Ebubekir de Usame'nin ordusuna katılmayanlar arasındaydı.

2- Peygamber'in Fiiliyle Muhalefet:

Resul-i Ekrem'in (s.a.a) fiillerinden biri de Müellefetü'l-Kulûb'a[244] Allah'ın emri gereği iyilikle davranmasıydı. Zekâttan onlara belli bir pay veriyordu. Ama Ebubekir, Kurân-ı Kerim'in açık olarak tanıdığı bu haktan onları mahrum etti ve Ömer'i razı edebilmek için Peygamber'in bu işiyle de muhalefet etmiş oldu. Zira Ömer, "Bizim size ihtiyacımız yoktur!" demişti.

3- Peygamber'in İkrarıyla Muhalefet:

Peygamberimizin onayladıkları şeylerden biri de sünnetinin yazılmasına ve halk arasında yayılmasına izin vermesiydi. Ama Ebubekir, bunların yazılmasını ve söylenmesini yasaklayarak onları yaktırmıştı.

Bunlara ilave olarak, Kurân'ın birçok hükmünü de bilmiyordu. Nitekim Kurân'da hükmü geçen kelale[245] meselesini sorduklarında şöyle demişti: "Ben kendi görüşümü söylüyorum; eğer doğruysa Allah'tandır, yanlışsa da ya benden ya da şeytandandır!"[246]

Allah aşkına nasıl şaşırmayalım? Müslümanların halifesi, Allah-u Teala'nın kitabında beyan etmesine ve Peygamber'in (s.a.a) bizzat açıklamasına rağmen kendisine "kelale"nin hükmü sorulduğunda, kitabı ve sünneti bir kenara bırakıp kendi şahsî görüşüne dayanarak fetva veriyor! Üstüne üstlük, Şeytan'ın onun görüşlerinde etkili olduğunu itiraf ediyor. Müslümanların halifesi Ebubekir'in böyle bir sözü söylemiş olması aslında pek de şaşırtıcı değildir. Çünkü kendisi defalarca şöyle söylemiştir: "Benim bir şeytanım var; sürekli damarlarımda ve derimde geziniyor!"

İslam âlimleri, "Kurân karşısında kendi şahsî görüşleriyle konuşan kâfirdir" derler. Peygamberimiz dahi asla kendi şahsî görüşüne ve kıyasa göre konuşmamıştır. Bundan da öte, Ebubekir şöyle diyordu: "Beni sünneti uygulamak konusunda zorlamayın. Çünkü benim buna gücüm yetmez!"

Eğer Ebubekir'in sünneti uygulamaya gücü yoksa onun takipçileri ve dostları nasıl oluyor da sünnet ehli olduklarını iddia edebiliyorlar? Belki de Ebubekir, bu söylemiyle Peygamber'in sünnetinden ne denli uzaklaştığını itiraf etmiştir. Aksi taktirde Allah-u Taâla'nın şu sözünü nasıl tefsir edebilirdik ki:

"O, size dinde bir zorluk yüklemedi."[247]

"Allah sizin için kolaylığı ister, güçlüğü istemez."[248]

"Allah hiç kimseye gücünün yetmeyeceği bir şey yüklemez."[249]

"Allah Resulü size ne verdiyse alın onu ve size neyi yasakladıysa sakının ondan."[250]

Ebubekir'in "Benim Peygamber sünnetine gücüm yetmez!" sözü, aslında bu ayetlerin reddidir. Peygamber'in ilk halifesi Ebubekir, o günkü şartlar altında sünneti yerine getirememişse, bugünkü Müslümanların Kurân ve sünnette emredilen hükümleri yerine getirmeleri nasıl beklenebilir?

Bunca şeye rağmen görüyoruz ki, Ebubekir, cevabı çok kolay ve hükmü çok açık olan meselelerde bile, sıradan insanlardan geri kalıyor, bunu telafi etmek için Peygamber sünnetiyle muhalefet ediyordu. Hatta Ebubekir, Peygamberimizin yaptığı ve yapılmasını önemle tavsiye ettiği "hac mevsiminde kurban kesme işini" bile yapmıyordu. Hâlbuki bütün Müslümanlar bu mevsimde kurban kesmenin önemli bir sünnet olduğunu çok iyi biliyordu.

Peki Müslümanların halifesi nasıl oluyor da böylesine önemli bir sünneti yerine getirmiyordu?

Şafiî, Umm adlı kitabında, Ebubekir ve Ömer'in hacda kurban kesmediklerini yazmış, buna gerekçe olarak da "Halk eğer onlara katılacak olsaydı, bunun vacip bir amel olduğunu sanacaktı; o yüzden onlar bunu istemediler" demiştir. Aynı rivayete diğer hadisçiler de kitaplarında yer vermiştir.[251]

Bu, yanlış ve delilsiz bir gerekçedir. Zira sahabeler kurban kesmenin vacip değil, sünnet olduğunu Peygamberimizden (s.a.a) öğrenmişlerdi. İnsanların kurban kesmeyi vacip sanacaklarını farz etsek bile, bunun zararı ne olurdu ki? O halde Ömer, teravih namazına (Peygamberimizin bu namazı cemaatle kılmayı yasaklamış olmasına rağmen) cemaatle kılma bidatini ilave ederken insanların bu namazın vacip olduğunu sanacaklarını neden hiç düşünmemişti? Gelin, görün ki bugün Ehlisünnet'in çoğu, bu namazın cemaatle kılınmasının vacip olduğunu zannetmektedir.

Ömer ve Ebubekir'in kurban kesme konusunda Peygamberimizin sünnetini terk etmeleri ve önemsiz bir işmiş gibi davranmaları, belki de halka Peygamber'in her sünnetini yapmanın vacip olmadığını göstermek içindi.

Böylece Ömer'in "Kurân bize yeter!" şeklindeki sözüyle Ebubekir'-in "Allah resulünden hiçbir şey rivayet etmeyin. (Bundan dolayı) biri size bir şey soracak olursa, deyin ki: Allah'ın kitabı aramızdadır; helalini helal sayın, haramlarından da kaçının!" şeklindeki sözü, onların sergilediği bu tutumlarla tamamen bağdaşmış oluyor. Dolayısıyla kurban kesmek hususunda birisi Ebubekir'e Peygamberimizin sünnetinden delil getirecek olsa, Ebubekir'in cevabı şu olacaktı: "Sakın Peygamber'in hadislerinden bir şey nakletme ve kurban kesmenin hükmünü bana Allah'ın kitabından göster!"

Araştırmacı bir insan için Peygamberimizin sünnetinin neden meçhul kaldığı, neden terk edildiği, Allah'ın hükümlerinin şahsî görüşlere ve kıyaslara göre neden değiştirildiği artık daha net bir biçimde ortaya çıkmış oldu.

Aslında bunlar, Ebubekir'in sünnete karşı nasıl bir tutum sergilediğini, Peygamberimizin sünnetinin yakılmasına nasıl müsamaha gösterdiğini, hatta bizzat kendi eliyle nasıl aşağıladığını gözler önüne seren birkaç tarihî delilden ibarettir. Eğer bu konuları daha geniş bir şekilde incelemek istesek, başlı başına bir kitap bile yazabiliriz.

İlim seviyesi ancak bu kadar olan ve Peygamber'in (s.a.a) sünnetiyle işi olmayan bir insana Müslümanlar nasıl güvenebilir ve onun taraftarlarına "sünnet ehli" demek nasıl mümkün olabilir?

Gerçek sünnet ehli hiçbir zaman sünneti görmezlikten gelip onu hafife almaz. Aksine sünneti takip eder ve ona saygı gösterir. Nitekim Allah-u Taâla Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır.

"De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.' (Ve) de ki: 'Allah'a ve resulüne itaat edin!' Eğer dönerlerse muhakkak ki Allah, kâfirleri sevmez."[252]

2- Ömer b. Hattab (Faruk)

Daha önceki kitaplarımızda da belirttiğimiz gibi Peygamber efendimizin değerli sünnetine muhalefet edenlerin önde gelenlerinden biri de Ömer'dir.

Allah-u Taâla'nın, "O heva ve heves üzere konuşmaz, ne söylerse vahiydir."[253] ayetine rağmen Ömer, Resul-i Ekrem (s.a.a) hakkında hayâsızca "Allah'ın Peygamberi sayıklıyor, Allah'ın kitabı bize yeter!" demiş, böylece bu ümmetin gerçek sünnetten kopmasına ve yön değiştirmesine neden olmuştur.[254]

Peygamberimizin sevgili kızı Hz. Fatıma'yı incitmiş, evine saldırmış ve Muhsin adındaki altı aylık çocuğunun düşük olarak dünyaya gelmesine sebep olmuştur. Ömer, Peygamberimizin yazılmış olan hadislerini toplattırıp yakmış, insanların hadis nakletmelerini yasaklamış, hayatı boyunca sünneti çiğnemiş ve Peygamberimize muhalefet etmiştir. Örnek verecek olursak.

1-Peygamberimiz, Usame'nin ordusuna herkesin katılmasını emrettiği halde Ömer katılmamıştır.

2-Kurân'da belirtilen Müellefetü'l-Kulûb'un hakkını sahiplerine vermeyerek Kurân ve sünnete muhalefet etti.

3-Hac mutası ve Nisa mutası konusunda Kurân ve sünnete muhalefet etmiştir.

4-Aynı mecliste üç kez boşamada bulunmak doğru olmadığı halde Kurân ve sünnete muhalefet ederek bunu doğru kabul etmiştir.

5-Teyemmümün farz olduğu durumlarda Kurân ve sünnete muhalefet ederek şöyle demiştir: "Su olmadığı zaman namaz vacip değildir!"

6-Müslümanların özel işlerinde casusluk yapmama konusunda Kurân ve sünnetle muhalefet etmiş, bu bidati dine ilave etmiştir.

7- Ezanın bir bölümünü azaltmış, kendi yanından eklemeler yapmış, bu konuda sünnete muhalefet etmiştir.

8-Halid b. Velid'i adam öldürme ve zina suçlarından cezalandıracağını söylediği halde cezalandırmamış, Kurân ve sünnete muhalefet etmiştir.

9-Peygamber efendimizin, nafile namazlarını cemaatle kılmayı yasaklamasına rağmen o, teravih namazının cemaatle kılınmasını emretmiştir.

10- Devletin Beytü'l-Mal'dan bağışta bulunması konusunda sünnetle muhalefet etmiş, halk arasında alt ve üst tabakaların oluşmasına sebep olmuştur.

11-Yine Peygamber sünnetinde değişiklik yaparak Yüksek Şura Meclisi oluşturmuş, bu şuranın başına da Abdurrahman b. Avf'ı getirmiştir.

Şaşılacak şey budur ki, bütün bunlara rağmen Ehlisünnet ve'l-Cemaat onu masumluk derecesine kadar çıkarır, adaletin onunla birlikte öldüğünü savunur ve şöyle der: "Ömer'i mezara koydukları zaman sorgu sual melekleri gelmiş, (ona rabbinin kim olduğunu sorduklarında) Ömer sinirlenmiş ve öfkesinden, '(Benim değil,) sizin rabbiniz kimdir?' diye bağırmıştır!"

Ehlisünnet'e göre Ömer, Faruk'tur; yani Allah onunla hak ile batılın arasını ayırmıştır. Her zaman Peygamber'in sünnetine muhalefet eden, sinirliliği ve kabalığıyla meşhur olmuş birisi için bu tür faziletleri yamamak, Emevîlerin Müslümanlarla alay ettiklerinin bir işareti değil midir?[255]

Emevîler, Kurân ve sünnete muhalefetleri ile adeta şunu ima etmeye çalışıyorlardı: "Artık Muhammed'in devri sona erdi, bizim devrimiz başladı. Din ve sünnet adına istediğimiz kuralı koyabiliriz. Ne istersek söyleriz. Sizlerin ve peygamberinizin hoşuna gitmese de artık bizim kölemiz oldunuz!"

Acaba bu tavırlar intikam değil midir? Böylece Ümeyye oğullarının komutanlığında Kureyş'in hâkimiyeti yenilenmiş olmadı mı?

Eğer Ömer b. Hattab Peygamber sünnetini ortadan kaldırmaya çalışıyor, onu alaya alıyor ve Peygamber'in (s.a.a) huzurunda dahi onunla muhalefet ediyor idiyse, doğal olarak Kureyş'in Ömer'i önder seçmesine ve onu üstün tutmasına şaşmamak gerekir. Çünkü o, İslam'ın zuhurundan sonra muhalefet kahramanı ve Kureyş'in sözcüsü olmuştu. Peygamberimizin vefatından sonra sürekli arzuladıkları eski cahiliyet adetlerine geri dönebilmek ve yönetimi elde ederek istediklerini yapabilmek için Ömer'i ön plana çıkardılar. Bu da gösteriyor ki, Ömer'in, hilafeti döneminde Peygamber'in sünnetine muhalefet etmesi bir tesadüf değildi.

Ömer, Makam-ı İbrahim'i cahiliyet döneminde bulunduğu yerden daha da geriye çekmişti. İbn-i Sâd, Tabakatü'l-Kübra'da ve tarihçiler kendi kitaplarında şöyle yazmışlardır: "Resul-i Ekrem (s.a.a) Mekke'yi fethettiği zaman Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (a.s) zamanında olduğu gibi Makam-ı İbrahim'i Kâbe ile birleştirdi. Zira Araplar cahiliyet döneminde onu Kâbe'den geriye çekmiş ve bugünkü yerine koymuşlardı. Ömer de hilafeti zamanında onu tekrar cahiliye zamanındaki yerine çekti. Oysaki Peygamberimizin ve Ebubekir'in zamanında Kâbe'ye yakındı.[256]

Allah aşkına siz söyleyin; Ömer'in, Peygamber sünnetini terk edip cahiliyet geleneğini geri getirmesi için gerekçesi neydi? Bildiğiniz gibi Kureyş, Peygamberimize çok muhalefet etmişti. Peygamberimizden sonra cahiliyet kurallarını geri getirmek ve nebevî sünneti yok etmek için neden Ömer'i başa getirip onun için fazilet üstüne fazilet uydurmasınlar ki?

Ebubekir'in bizzat kendisi onu hilafete getirmesine rağmen sünnete muhalefet etme konusunda Ömer'e yetişememiş, ona oranla daha zayıf kalmıştı. Nitekim Buharî de bu konuya değinmiştir. Ama Ömer hilafete geçtikten sonra sünnete muhalefet etme konusunda büyük başarılar göstermiş, üstün zekâsını gözler önüne sermişti.

Bunlar Ömer'in bidatlerinden sadece birkaçıydı. Eğer Ömer'in bidatlerini, şahsî görüşleriyle ortaya koyduğu hükümlerini ve insanları nasıl bu hükümlere uymaya zorladığını yazacak olursak, yine başlı başına bir kitap yazmamız gerekecektir. Ancak biz, sadece özetle bazı konulara değindik.

Belki bazıları, "Nasıl olur da Ömer Allah'ın kitabına ve Peygamber'in (s.a.a) sünnetine muhalefet eder? Halbuki Allah, Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur: "Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadının o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur."[257] diye düşünebilir.

Evet, bugün insanların çoğu böyle diyerek Ömer'in sünnete muhalefet ettiğine inanmamaktadır. Ancak biz şöyle diyoruz: Bunlar Ömer'i sevenlerin ve farkında olmadan onu Peygamber'den üstün tutanların itirazlarıdır. Eğer bizim söylediklerimiz yanlışsa, o zaman Ehlisünnet'in sahih bildiği hiçbir kitaba itibar etmemeleri gerekir. Bu da Ehlisünnet inançlarının hiçbir delile dayanmadığını gösterir. Çünkü burada ne söylenmişse hepsi onların güvenilir olarak addettiği kitaplardan alınmıştır.

Tarihî olayların çoğu, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in iktidarda olduğu dönemlerde kaydedilmiştir. Hiç kuşkusuz, o dönemin Ehlisünnet'i Ömer'i çok seviyor ve ona saygı duyuyordu. Tarihî olayları anlatan bu kitaplar doğru ise ki, doğru olduğunu iddia ediyorlar, o zaman Ömer'in sünnete karşı muhalefetlerini ve uygulamalarını da kabul etmek zorundadırlar.

Günümüzde hadis ve tarih âlimlerinin kabul ettiği tarihî olayları anlatan rivayetlere bir çare bulamıyor ve çözemiyorlar. Bundan dolayı hiçbir delile dayanmayan basit gerekçeler getirerek Kurân ve sünnete karşı yapılmış olan muhalefetleri savunmaya gayret gösteriyorlar. Hatta bazıları daha da ileri giderek bütün bu muhalefetleri ve bidatleri sanki bir faziletmiş gibi anlatıyor. Sanki hâşâ Allah ve Resulü Müslümanların faydasına olan şeyleri bilmiyorlardı da, Ömer b. Hattab onları keşfetti ve kendi hilafeti döneminde ortaya çıkardı!

Bu, Allah ve resulüne yapılabilecek en büyük ihanettir ve asla kabul edilemez. O yüzden Allah'tan isterim ki, beni peygamberlerin sonuncusu ve resullerin efendisi Hz. Muhammed'in (s.a.a) sünneti ve onun pak Ehlibeyti'nin yolu üzere ruhumu alsın.

3- Osman b. Affan (Zinnureyn)

Ömer b. Hattab ve Abdurrahman b. Avf'ın yaptırımlarıyla hilafet makamına oturan üçüncü kişidir. Abdurrahman b. Avf, "Allah'ın kitabı, Peygamber'in sünneti ve daha önceki iki halifenin yöntemine göre" halifelikte bulunması şartıyla hilafeti ona sunmuş, o da kabul etmişti.

Ben bizzat ikinci şart konusunda, yani Peygamber'in (s.a.a) sünnetine amel edilmesi konusunda samimiyetin olduğuna pek inanmıyorum. Çünkü Abdurrahman b. Avf, Ebubekir ve Ömer'in Peygamber sünnetine amel etmediklerini herkesten iyi biliyordu. Onlar şahsî görüşlerine dayanarak hilafet ediyorlardı. Eğer Hz. Ali'nin çabaları olmasaydı, Peygamber'in sünneti o ikisinin zamanında gitgide yok olacaktı. Aynı şart Müminlerin Emiri Hz. Ali'ye de sunuldu. Yani Allah'ın kitabı ve daha önceki iki halifenin sünnetine göre hilafet edilecekti. Ama İmam Ali (a.s) "Peygamber'in sünneti ve Allah'ın kitabına göre hilafet ederim" deyince ondan imtina edildi. Zira Hz. Ali (a.s), Peygamber'in sünnetini yeniden diriltecekti.

Sonunda Osman kazandı. Böylece Ömer ile Ebubekir'in yolunu tuttu. Zira onlar defalarca "Peygamber'in sünnetine ihtiyacımız yok; Allah'ın kitabı bize yeter; onunun helalini helal, haramını da haram sayarız!" demişlerdi.

Abdurrahman, "Öncekilerin sünnetine göre hareket et" derken Osman bunun ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordu. Önceki halifeler gibi hüküm verirken şahsî içtihatlarına göre amel etmeliydi. Zira önceki iki halifenin de Peygamber'den sonraki yöntemi buydu. Ancak Osman bu konuda iki arkadaşından daha da öteye gitti ve özgürce fetva vermeye başladı. Bu duruma sahabeler daha fazla tahammül edemediler. Abdurrahman b. Avf'a müracaat ederek, "Bunlar hep senin yaptıkların yüzünden başımıza geldi!" dediler. İtiraz ve muhalefetler çoğalınca Osman, sahabeler arasında bir konuşma yaptı. Onlara "Ömer içtihat ederken neden itiraz etmiyordunuz? Yoksa sizi kır kırbacıyla korkuttuğu için mi sesiniz çıkmıyordu?" diye çıkıştı.

İbn-i Kuteybe şöyle rivayet eder: "Halk Osman'a itiraz etmeye başlayınca Osman da minbere çıkarak şöyle seslendi: Ey muhacir ve ensar! Sizin bana itiraz ettiğiniz ve bu yüzden düşmanlık güttüğünüz konulara bakıyorum da, aynılarını Ömer yapınca kabul etmiştiniz. Ama o sizi alt ediyor, geri püskürtüyordu. Hatta kimse ona gözünün ucuyla bile bakamıyordu. Bilesiniz ki benim arkam ondan daha güçlü ve çoktur!"[258]

Benim şahsî inancıma göre sahabe, muhacir ve ensarın itirazı onun içtihatlarına yönelik değildi. Çünkü onlar daha ilk günden bu tür içtihatlara alışıktı. Bilakis onların itirazı, Osman tarafından kendilerinin bir kenara itilmesi ve onların yerine önemli devlet makamlarına yakınları ve akrabalarını getirmiş olmasıydı. Nitekim Osman da onları bir bir azlediyor, daha düne kadar İslam ve Müslümanlarla savaşan Ümeyye oğullarını işin başına getiriyordu.

Muhacir ve ensar, Ebubekir ve Ömer karşısında susmuştu. Çünkü onlar devlet işlerinde her makamı muhacir ve ensara bırakmıştı. Ama Osman onların çoğunu kenara itip Ümeyye oğullarına hadsiz hesapsız bağışlarda bulundu. Bu yüzden de sahabeler, daima ona itirazda bulundu ve o öldürülünceye kadar da itirazlarına devam ettiler.

Nitekim Peygamberimiz, bu olayları daha önceden haber vermiş ve şöyle buyurmuştu: "Benden sonra müşrik olmanızdan korkmuyorum, dünya işleri yüzünden birbirinizle rekabet içerisinde olmanızdan korkuyorum."

İmam Ali (a.s) buyuruyor ki: "Onlar sanki Allah'ın şu ayetini hiç duymamışlardı: 'İşte ahiret yurdu; biz onu yeryüzünde böbürlenmek ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere veririz. (En iyi) sonuç, sakınanlarındır.'[259] Evet, Allah'a ant olsun ki onlar bunu duymuşlardı ve biliyorlardı. Ama dünya onların gözünde güzel görünüyordu ve dünya süsü onların gönlünü fethetmişti."

Bu bir gerçektir. Muhacir ve ensarın sırf Peygamber'in sünnetiyle muhalefet ettiği için Osman'a itiraz ettiğini düşünecek olursak, o zaman "Ebubekir ve Ömer'e neden itiraz etmediler?" diye düşünmemiz gerekecektir.

Diyelim ki Osman'ın da dediği gibi onun Ebubekir ve Ömer'den daha çok yardımcısı vardı. Her halükârda Osman, Ümeyye oğullarının önderiydi ve Ümeyye oğulları, Peygamber'e Ebubekir ve Ömer'in kabilelerinden daha yakındı. Ayrıca nüfuzları ve güçleri daha çoktu. Soy-sop bakımından da daha üstün idiler.

Diğer taraftan, sahabeler, bile bile sünneti ayaklar altına alan Ebubekir ve Ömer'e hiç itiraz etmemiş, bilakis onların sünnetine uymuşlardı. Dolayısıyla Ebubekir ve Ömer'in içtihatlarına göz yumdukları gibi Osman'a da göz yummamayı gerektiren bir neden yoktu.

Bunun delili ise şudur: Sahabeler, Osman'ın Peygamber sünnetini değiştirdiği birçok yerde hazır bulunuyordu. Örneğin, Osman yolculukta namazı tam olarak kılar, halkı lebbeyk demekten men eder, namazda Allah-u Ekber demez, hacda temettü etmeyi yasaklar ve kimse de ona itiraz etmezdi. İleride de göreceğimiz gibi Hz. Ali'den başkası ona bu konuda muhalefet etmemiştir. Sahabeler, Peygamberimizin sünnetini bildikleri halde açıkça onunla muhalefet ediyor, böylece Osman'ı razı etmeye çalışıyordu.

Beyhakî, Sünen-i Kübra adlı kitabında Abdurrahman b. Yezid'den şöyle rivayet eder: "Abdullah b. Mesud ile beraberdik. Mina Mescid'ine varınca 'Müminlerin emiri (yani Osman) kaç rekât namaz kıldı?' diye sordu. 'Dört rekât' denilince o da dört rekât namaz kıldı."

Ravi diyor ki: Ona, 'Sen Peygamber'in burada iki rekât namaz kıldığını ve Ebubekir'in de böyle yaptığını söylememiş miydin?' diye itiraz ettik. Bunun üzerine 'Evet, şimdi de öyle diyorum; ama Osman imamdır, ben onunla muhalefet edemem, ihtilaf kötüdür!' diye cevap verdi."[260]

Okuyun da görün! Nasıl oluyor da sahabelerin önde gelenlerinden biri olan bu şahıs, Osman ile muhalefeti kötü sayıyor da iş Peygamber'le muhalefete gelince bunu bir güzellikmiş gibi görebiliyor. Bunca şeyden sonra yine de sahabelerin Peygamber sünnetini korumak için Osman'a itiraz ettiklerini söyleyebilir miyiz?

Süfyan b. Uyeyne, Cafer b. Muhammed'den şöyle rivayet ediyor: "Osman, Mina'da hastalandığında Ali (a.s) onun yanına gitti. Derken, 'Namazı sen kıldır' dediler. Ali (a.s) 'Ben, Peygamber'in namazı gibi iki rekât kıldırırım' dedi. Orada bulunanlar, 'Hayır, müminlerin emiri Osman gibi dört rekât kıldır' deyince Ali onlarla namaz kılmayı kabul etmedi."[261]

Ne kadar şaşırılacak bir olay, değil mi? Binlerce sahabenin bir arada olduğu hac mevsiminde, Mina'da, apaçık bir şekilde Peygamber'in sünnetini ayaklar altına alıyorlar ve Osman'ın bidatlerinden başka bir şeyi kabul etmiyorlar. Eğer Abdullah bin Mesud, Osman ile muhalefeti kötü saymış ve bizzat kendisi Peygamberimizin Mina'da namazı iki rekât olarak kıldığını rivayet etmesine rağmen iki rekâtlık namazı dört rekât olarak kılmışsa, belki de Osman'ın içtihadını kabul eden ve nebevî sünneti kenara iten binlerce kişilik bu sahabe topluluğundan çekindiğinden dolayı yapmıştır!

O halde yat kalk da, halkın kınamasına ve dışlamasına aldırış etmeyerek canı pahasına Peygamber'in (s.a.a) sünnetinden başka bir şeyi kabul etmeyen İmam Ali'ye dua et, selam gönder.

Belki şu rivayeti de hatırlatmak gerekir: Abdullah b. Ömer der ki, "Yolculukta namaz iki rekâttır. Kim bu sünnetle muhalefet ederse kâfirdir."[262]

Abdullah b. Ömer'in bu rivayetine göre halife Osman ve onunla birlikte bu bidate uyarak yolculukta namazı tam kılan tüm sahabeler kâfir olmuş oluyor. Ama ileriki konularda da göreceksiniz ki, Abdullah b. Ömer başkaları hakkında böyle derken kendi de aynı suçu işlemiş, bu hüküm onu da içine almıştır.

Buharî, Sahih'inde aynen şöyle nakleder: «Duyduğuma göre, Osman ile Ali (radiyallahu anhuma) Mekke-Medine yolu arasında sohbet etmişler. Osman, Temettü haccı ile hac ve umre için lebbeyk demeyi yasaklamış. Ali bunu duyunca her ikisi için de lebbeyk demiş ve lebbeyk demenin her ikisi için de gerekli olduğunu savunmuş. Osman, "Neden benim engellediğim şeyleri yapıyorsun?" diye sorunca Ali şöyle cevap vermiş: "Ben kimsenin sözünü dinleyip de Resulullah'ın sünnetini terk etmem."»[263]

Müslümanların halifesinin apaçık bir şekilde Peygamber sünnetiyle muhalefet etmesi, halkı onu yapmaktan alıkoyması ve Ali b. Ebu Talib'den başka kimsenin buna karşı çıkmaması ilginç değil mi? Ali (a.s) ölümü pahasına dahi olsa Peygamber'in sünnetini terk etmezken diğerleri nerede?

Allah aşkına söyleyin: Peygamber sünnetinin İmam Ali'den başka bir temsilcisi var mıydı? Her ne kadar hükümet ona zorluk çıkardıysa ve sahabe onun arkasında durmadıysa da o, Peygamber'in sünnetini terk etmedi. Allah'ın selamı onun üzerine olsun.

Peygamber'in sünnetini yeniden canlandırabilmek ve halkı onun etrafında toplayabilmek için Hz. Ali'nin (a.s) ne denli çaba harcadığına Ehlisünnet'in kendi sahih kitapları dahi şahitlik etmiştir. Ne var ki kendi deyimiyle, "İtaat edecek kimsesi olmayanın çaresi de yoktur."

O günlerde İmam'ın (a.s) sözünü dinleyen ve amel eden kimse yoktu. Sadece Şiîler onun sözünü dinliyor, ona itaat ediyor ve bir sorunları olduğunda ona müracaat ediyordu.

Buraya kadar sahabenin, "Peygamber'in sünnetini değiştirdiği için" Osman'a itiraz etmediklerini öğrenmiş olduk. Bilakis, Ehlisünnet'in sahih olarak addettiği kitaplar aracılığıyla onların da çoğu zaman Peygamber sünnetiyle muhalefet içerisinde olduklarını ve hatta Osman'ın bidatleriyle dahi uyum sağladıklarını gördük. Kısaca, dünyevî makamları ellerinden gidince ona karşı ayaklandıklarını; biraz ekmek elde etmek, biraz şöhret kazanmak, biraz da insanları komuta edebilmek için onunla muhalefet ettiklerini anlamış olduk.

İmam Ali'ye (a.s) fırsat tanımadan ona karşı savaş açan işte bu kimselerdir. Çünkü Ali (a.s) onlara makam vermemiş, arka çıkmamış, üstüne üstlük Beytü'l-Mal'dan haksız yere almış oldukları paraları ihtiyaç sahiplerine verebilmek için onlardan geri istemişti. O halde elinizi vicdanınıza götürün de kendiniz karar verin.

"Allah, size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Böylece Allah size ne güzel öğüt veriyor. Doğrusu, Allah işitendir, görendir."[264]

4- Talha b. Ubeydullah

Meşhur sahabelerdendir. Ömer b. Hattab'ın hilafete layık gördüğü altı kişiden biridir. Ömer, onun hakkında, "Mutluyken mümin, öfkeliyken kâfir, bir gün insan, bir gün de şeytandır" demiştir. Ehlisünnet ve'l-Cemaat'e göre de Peygamber'in (s.a.a) cennetle müjdelediği on kişiden biridir.

Bu şahıs hakkında tarih sayfalarını karıştırdığımızda onun dünya malına aşırı derecede düşkün olduğunu ve bu uğurda dinini bile sattığını anlatan birtakım bilgilere rastlarız.

Talha, Resulullah'ın eşlerinden biri hakkında şöyle demişti: "Eğer Resulullah ölürse Ayşe ile evleneceğim; çünkü o, benim amcamın kızıdır." Bu söz Resulullah'ın kulağına vardığında çok rahatsız olmuştu.

Hicap ayeti nazil olduktan sonra tüm kadınlar hicaba bürününce Talha yine şöyle dedi: "Acaba Muhammed bizim amcakızlarımızı da mı bize karşı giydirecek? O, bizden sonra hanımlarımızla evlenebiliyorken biz neden o öldükten sonra onun hanımlarıyla evlenmeyelim?"[265]

Peygamberimiz bu sözleri duyunca incindi ve akabinde de şu ayet nazil oldu:

"Sizin Allah Resulüne eziyet etmeniz ve ondan sonra eşlerini nikâhlamanız asla (caiz) olmaz. Bu, Allah katında çok büyük bir günahtır."[266]

Ebubekir vasiyetinde kendisinden sonra Ömer'i halife olarak atadığını belirttiğinde, Talha; "Sert ve kaba birini başımıza geçirip giderken Allah'a ne cevap vereceksin?" diye çıkışmış, Ebubekir de ağır küfürlerle ona karşılık vermiştir.[267]

Ama görüyoruz ki aynı Talha, ikinci halife iktidara geçtikten sonra susuyor, ne yaparsa rıza gösteriyor ve hatta onun sadık dostlarından oluveriyor. Daha sonraki zamanını da kendine mal-mülk biriktirmeye, gulam ve cariye satın almaya adıyor.

Özellikle Ömer onu kendinden sonra hilafet makamına aday gösterdikten sonra Talha hep o anı arzu ededurdu ve halife olacağı günü iple çekmeye başladı.

Talha da diğerleri gibi Hz. Ali'yi yalnız bırakıp Osman b. Affan'ın yandaşları arasına katılanlardandı. Çünkü Ali (a.s) hilafete geçecek olursa, hiçbir ümidi kalmayacağını biliyordu.

Nitekim İmam Ali (a.s) bu konuda şöyle buyurmuştur. "Onlardan biri kininden ötürü yüz çevirdi, diğeri damadına oy verdi, diğerinin rezillikleri de zaten ortadaydı…"

Muhammed Abduh, İmam'a ait bu ibarenin şerhinde şöyle demiştir: "Talha, Osman'a aşırı ilgi duyardı. Çünkü aralarında akrabalık bağı vardı. Nitekim raviler de böyle nakletmişlerdir. Onun Ali'yle olan düşmanlığı Osman'a yönelmesi için yeterliydi. Zira Talha, Benî Temim kabilesindendi. Benî Haşim ile Benî Temim kabileleri birbirlerine pek sıcak bakmıyorlardı. Çünkü Ebubekir, onların (Benî Temim) kabilesi arasından halife olmuştu."[268]

Hiç şüphesiz Talha, Gadir-i Hum'da biat eden sahabelerden biriydi. Peygamberimizin Ali (a.s) hakkında; "Ben kimin mevlası isem bu Ali'de onun mevlasıdır" ve "Ali hak iledir, hak da Ali iledir" sözünü duymuştu. Hayber savaşında bulunmuş ve Peygamber'in bayrağı Hz. Ali'ye (a.s) vererek şöyle dediğini görmüştü: "O, Allah'ı ve resulünü sever, Allah ve resulü de onu sever." Ve yine İmam Ali'nin (a.s) Peygamber'e (s.a.a) olan nispetinin Harun'un Musa'ya olan nispeti gibi olduğunu anlamıştı. Ve o, Hz. Ali (a.s) hakkında nice faziletleri daha biliyordu.

Ama onun derin kini ve hasedi kalbini doldurmuştu. Kabilecilik taassubu ile Ebubekir'in, yani amcasının kızı Ayşe'nin taraftarlığını yapmaktan başka bir şey bilmiyordu.

Evet, Talha Osman'ın yanında yer aldı ve ona biat etti. Çünkü Osman ona her zaman bağışta bulunuyordu. Hilafete geçtiğinde Müslümanlara ait Beytü'l-Mal'ın[269] kapılarını Talha'ya öylesine açtı ki, haddi hesabı yoktu.[270]

Talha'nın mal varlığı, hayvanları ve köleleri öylesine artıyordu ki, gün geldi, sadece Irak'taki hububat gelirinden günde bin dinar (altın para) kazanmaya başladı.

İbn-i Sâd, Tabakat adlı eserinde şöyle yazar: Talha dünyadan gittiğinde mal varlığı otuz milyon dirhem (gümüş para) idi. Bunun 2 milyon 200 bini dirhem, 200 bini de dinar idi. Diğer mal varlıkları (gayrimenkul) ise bağ ve arazilerden ibaretti."[271]

Her şeye rağmen tüm bunlar Talha'nın isyan etme sebeplerindendi. Yakın dostu Osman'ı ortadan kaldırmak için diğerlerini kışkırtıyor, böylece onun yerine hilafet koltuğuna oturmayı hedefliyordu.

Belki de onu hilafet için iştahlandıran ve bu arzuyu gönlüne yerleştiren, Ümmül Müminin Ayşe olmuştu. Çünkü Osman'ın hilafetini sonlandıran en önemli etken oydu. Osman'ı ortadan kaldırmak için elinden geleni yapmıştı. Amcası oğlu Talha'nın hilafete geçeceği konusunda en ufak bir şüphesi dahi yoktu. Osman'ın öldürüldüğünü ve insanların Talha'ya biat ettiklerini duyduğunda çok sevindi ve şöyle dedi: "Şu uzun sakallı ihtiyar def olup gitsin! Ne mutlu reşit çocukların babasına! Ne mutlu amcamın oğluna! Ne mutlu babasına! Allah'a ant olsun ki onlar Talha'nın bu makama layık olduğunu biliyorlardı."

Evet, onca şeyden sonra Talha da Osman'ı böyle ödüllendirmişti işte. Onun sayesinde zengin oldu, sonra da hilafete gözünü dikte ve bu makam için onu öldürdü. Halkı ona karşı öylesine kışkırtmıştı ki Osman'ın evi kuşatma altına alındığında evine su bile götürmelerine izin vermiyordu.

İbn-i Ebil Hadid der ki: "Osman kuşatıldığı zaman şöyle diyordu: "Yazıklar olsun bana! Ben, Hazremî'nin oğluna (Talha'ya) ne bağışlar yapmıştım, ama o benim kanımı dökmek istiyor ve insanları beni öldürmeye zorluyor. Allah'ım, onu muradına erdirme ve isyankârlığının neticesini ona tattır!"

Evet, başlangıçta Osman'ın taraftarı olan, hilafeti İmam Ali'nin (a.s) elinden alabilmek için Osman'ı öne süren, Osman'ın verdiği altın ve gümüşlerle bu kez de insanları Osman'a karşı ayaklandıran, ölüm fermanını veren ve hatta bir yudum suyu dahi ona çok gören Talha'dan başkası değildi. Hatta Osman'ın cansız bedenini getirdiklerinde onun Müslüman mezarlığına defnedilmesine engel olmuş, bir Yahudi mezarlığı olan Haşş-i Kevkeb Mezarlığı'na defnettirmişti.[272]

Osman'ın öldürülmesi olayından hemen sonra (gelişen olaylar neticesinde) İmam Ali'ye (a.s) ilk biat eden de yine Talha olmuştu. Ne var ki daha sonra biatinden döndü ve Mekke'deki amcasının kızı Ayşe'ye katıldı. Bu kez de Osman'ın intikamını Hz. Ali'den almaya kalkıştı. Fesüphanallah! Bundan daha büyük bir iftira olabilir mi?

Bazı tarihçiler Hz. Ali'ye (a.s) olan biatinden neden döndüğünü şöyle açıklamışlardır: "Hz. Ali Talha'yı Kufe ve etrafındaki illerin valiliğine atamaya yanaşmadı. Bunun üzerine Talha da biatini bozarak dün biat ettiği imama ertesi gün savaş ilan etti."

Görüldüğü gibi bu tavırlar baştan ayağa dünyaya tapan ve ahiretini dünyasına satan kimselerin psikolojisini sergiliyor. Böyle bir yapıya sahip kimse mal, mülk, makam ve paradan başka bir şey düşünmez.

Tâhâ Hüseyin şöyle der: "Talha düzen karşıtları arasında bir numuneydi. Zenginliği ve gücü varken razı idi, ancak daha fazlasını istediğinde muhalefete kalkıştı, öldürdü ve öldü."[273]

İşte bu adam, bir önceki gün İmam Ali'ye (a.s) biat edip bir sonraki gün biatinden dönerek Resul-i Ekrem'in (s.a.a) hanımı Ayşe'yi Basra'ya kadar çeken kimsedir. Hz. Ali'nin biatinden insanları döndürmek için onları tehdit eden, masum insanların kanını akıtan, özgürce biat ettiği halde zamanının imamına muhalefet edip onunla savaşan kimse…

Her şeye rağmen İmam Ali (a.s) savaştan önce ona bir elçi göndererek, "Bana biat etmemiş miydin, biatinden dönmene sebep olan şey nedir?" diye sormuş, Talha "Osman'ın kanı" diye cevap verince İmam, "O halde hangimiz Osman'ın kanına daha yakınsa Allah onu öldürsün!" diye buyurmuştu.

İbn-i Asakir'in rivayetinde şöyle geçer: «İmam Ali (a.s) ona şöyle dedi: "Ey Talha! Seni Allah katında şahitliğe çağırıyorum; Allah Resulünün şöyle buyurduğunu duymadın mı: "Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allah'ım, Ali'nin dostuyla dost, düşmanıyla da düşman ol!" Talha, "Evet, bunları duydum" deyince Hz. Ali, "Öyleyse neden benimle savaşıyorsun?" diye sordu. Talha, "Osman'ın dökülen kanının intikamını almak için" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ali (a.s) şöyle dedi: "O halde hangimiz Osman'ın kanına daha yakınsak Allah onu öldürsün!"»

Allah da İmam Ali'nin (a.s) duasını kabul etti ve Talha aynı gün öldürüldü. Talha'yı, Hz. Ali (a.s) ile savaşmak için getiren Mervan b. Hakem öldürmüştü.

Talha öyle bir kişiliğe sahipti ki, fitne yaratmakta ve hakikatleri örtbas etmekte üstüne yoktu. Hiçbir anlaşmayı kabul etmiyor, kendi anlaşmalarına vefa göstermiyor ve hakkın sesine kulak asmıyordu. İmam Ali (a.s) ona hakkı göstermesine rağmen Talha ondan yüz çevirdi. Beraberindekilerle birlikte azgınlıklarına devam etti ve onun bu fitneleri yüzünden Osman'ın kanıyla alakası bile olmayan birçok insan öldürüldü. Öldürülen masum insanlar hayatı boyunca Basra'dan dışarı çıkmamış, hatta Osman'ı bir kere dahi görmemiş insanlardı.

İbn-i Ebil Hadid şöyle yazmıştır:

«Talha Basra'ya geldiğinde Abdullah b. Hekim et-Temimî yanına gelerek göndermiş olduğu mektuplar hakkında görüşme talebinde bulundu. Abdullah: "Ey Ebu Muhammed (Talha)! Bunlar senin bize göndermiş olduğun mektuplar değil mi?" diye sordu. Talha, "Evet" deyince Abdullah şöyle devam etti: "Dün, 'Osman'ı öldürün ve onu hilafetten azledin!' diye mektup gönderiyordun; şimdi de onu öldürüp yanımıza geliyor ve suçu bizim üzerimize mi atıyorsun? Allah'a ant olsun ki kendi söylediklerine kendin de inanmıyorsundur. Sadece dünyalık peşinde olduğunu biliyorum. Aşırı gitme! Eğer Osman'ın katillerini biliyor idiysen neden özgürce Ali'ye biat ettin, sonra da biatinden dönüp bizi de fitnelerine bulaştırmak için buralara geldin?"»[274]

Ehlisünnet ve'l-Cemaat, tarih ve sünen kitaplarında Talha b. Ubeydullah hakkında işte bu gerçekleri yazmıştır. Ama tüm bunlara rağmen Ehlisünnet, bu adamı cennetle müjdelenen on kişiden biri olarak tanımaktan da geri kalmaz.

Ehlisünnet galiba cenneti Hilton Oteli zannediyor! Öyle ya, oraya milyonerler de giriyor fakirler de, katiller de giriyor maktuller de, zalimler de giriyor mazlumlar da, müminler de giriyor münafıklar da, iyiler de giriyor kötüler de… Şimdi bu adamlar Hilton otelinde bir araya gelir gibi cennette de mi bir araya gelecekler?

"Onlardan her biri nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?"[275]

"Yoksa biz iman edip de iyi işler yapanları yeryüzünde bozguncuk yapanlar gibi mi tutacağız veya Allah'tan korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?"[276]

"İnanan kimseyle fasık bir olur mu hiç? Bunlar asla bir tutulmaz."[277]

"İman edip de iyi işler yapanlara gelince; onlar için yaptıklarına karşılık varıp kalacakları cennet konakları vardır. Yoldan çıkanların varacakları yer ise ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde geri çevrilirler. Onlara, 'Yalanlayıp durduğunuz cehennem ateşini tadın artık!' denir."[278]

5- Zübeyr b. Avvam

Önde gelen sahabelerden, ilk hicret edenlerden ve aynı zamanda Peygamberimizin yakın akrabalarındandır. Abdülmüttalib'in kızı Safiye'nin (Resul-i Ekrem'in halası) oğludur. Zübeyr, Ebubekir'in bir diğer kızı Esma (Ayşe'nin kız kardeşi) ile evlenmiş, Ömer b. Hattab'ın hilafete aday gösterdiği kimseler arasına girmişti.[279] Zübeyr de Ehlisünnet ve'l-Cemaat'e göre cennetle müjdelenen on kişiden biriydi.

Talha'nın adının geçtiği her yerde onun adına da rastlamak mümkündür. Tarihte Talha nerede anılmışsa Zübeyr de onun yanında ve Zübeyr nerede anılmışsa Talha da onun yanında anılmıştır. O da dünyaya meyledenler arasındaydı.

Taberî'nin dediğine göre Zübeyr öldükten sonra elli bin dinar nakit para, bin at, bin köle, bazı mülkler ve Basra, Kûfe Mısır vb. şehirlerdeki birçok arazisini geriye miras olarak bırakmıştı.

Tâhâ Hüseyin bu konuda şöyle der: "Tarihçiler arasında Zübeyr'in mirası hakkında ihtilaf vardır. En az söyleyenler, mirasçılarının 35 milyon dinarlık bir mal varlığını aralarında paylaştıklarını yazarlar. Ortalama hesaplayan bazıları da bunu 40 milyon dinar olarak nakletmişlerdir."

Yine de pek şaşırmamak gerekir. Çünkü Zübeyr'in Fustat, İskenderiye, Basra, Kûfe ve daha birçok yerde arazileri; Medine'de on bir evi ve bunlara ilave olarak da tahıl ambarları ve diğer mal varlıkları vardı.[280] Ama Buharî'nin rivayetine göre Zübeyr, 5 milyon 200 bin dinar miras bırakmıştı.[281]

Bizim bu incelemelerle sahabeyi sorgulamak gibi bir niyetimiz yok. Belki de bütün bu mal varlıkları helal yoldan elde edilmiştir! Ama Talha ve Zübeyr'in dünyaya olan düşkünlüklerini ve bu konudaki hırslarını gördüğümüzde Hz. Ali'yle (a.s) olan biatlerini neden bozduklarını daha iyi anlıyoruz. Çünkü Hz. Ali (a.s), Osman'ın Beytü'l-Mal'dan haksız yere verdiği malları onlardan geri istiyordu. Daha da öteye, halife olduğunda ilk işi, insanları tekrar Peygamber'in sünnetine geri döndürmek oldu. Bu konudaki ıslahatlara önce Beytü'l-malın doğru bir şekilde dağıtılmasını sağlayarak başladı. İster Arap olsun, ister acem her Müslüman'a üç dinar dağıtılmasını kararlaştırmıştı. İşte, Peygamber'in hayatı boyunca uyguladığı sünnet de bu idi.

İmam Ali (a.s) böylece Ömer b. Hattab'ın bidatini de ortadan kaldırmış oluyordu. Çünkü Ömer, Arapları acemlerden daha üstün tutar, acemlere verilenin iki katını Araplara verirdi.

Halkın Hz. Ali'ye (a.s) karşı tavır almasını sağlamak için onların ortadan kaldırılan bu bidati gerekçe olarak göstermeleri yeterli geliyordu. Çünkü sahabeler Peygamber'in sünneti yerine Ömer'in bidatini daha çok seviyorlardı. Biz, Kureyş'in Ömer'i sevmesindeki sebepleri açıklarken bu noktaya değinmeyi unutmuştuk. Ömer Kureyş'i diğer Müslümanlardan daha üstün tutuyor, Arap milliyetini diğer milliyetlerden üstün görüyordu. Onun döneminde milliyetçilik, kabilecilik ve burjuvacılık Müslümanlar arasında bir bidat olarak kaldı.

Peygamber efendimizin vefatından yirmi beş yıl geçtikten sonra Hz. Ali (a.s) Kureyş'i nasıl tekrar eski hâline, yani Peygamber zamanına geri döndürecekti? Peygamberimiz, Bilal Habeşî ile amcası Abbas'ı bir görür, Beytü'l-Mal'dan her ikisine de aynı miktarda maaş verirdi. Ne var ki Kureyş, Peygamberimizin bu sünnetini bile kabul etmiyordu.

Peygamberimizin hayatını incelediğimizde sırf bu eşitlik yüzünden birçok yerde Kureyş'in ona muhalefet ettiğini görüyoruz. İşte bu sebepten dolayı Talha ve Zübeyr, Müminlerin Emiri Hz. Ali'ye (a.s) karşı geldi. Çünkü İmam Ali (a.s) Beytü'l-Mal'dan diğerlerine ne veriyor idiyse onlara da aynını veriyordu. İstedikleri makamı onlara vermediği gibi haksız yere topladıkları mallardan ötürü de onları hesaba çekmek ve onlardan alacağı malları fakir halka geri vermek istiyordu.

İmam Ali'nin hükümeti çerçevesinde Basra valisi olamayacağını, kendisine herhangi bir makam verilmeyeceğini ve efsanevi servetine el konulacağını anlayan Zübeyr, her şeyini kaybedeceği korkusuyla arkadaşı Talha ile birlikte Hz. Ali'ye (a.s) müracaat etmiş, umre haccı bahanesiyle şehirden çıkmak için izin istemişlerdi. Onların hangi amaçla şehirden çıkmak istediklerini sezinleyen İmam (a.s), "Allah'a ant olsun ki onlar umre değil, hile peşindeler!" buyurmuştur.

Neticede Zübeyr de baldızı Ayşe'ye katıldı. Talha'yla birlikte Ayşe'yi Basra'ya kadar götürdüler. Ayşe Hav'eb denilen yerde köpeklerin havlama seslerini duyunca geri dönmek istedi. Ancak Talha ve Zübeyr, oranın Hev'eb olmadığına dair elli kişiye para vererek yalancı şahitlik yaptırdılar. Böylece müminlerin annesi, Allah'a ve kocasına itaatsizlik etmeye devam edecek, onlarla birlikte yoluna devam edecekti. Ayşe çok iyi biliyordu ki, bulunduğu konum insanları etki altında bırakmak için Talha ve Zübeyr'in konumundan çok daha önemliydi. Onlar, çeyrek asır boyunca Ayşe'yi Allah resulünün biricik sevgilisi, eşi ve Ebubekir'in sevgili kızı olarak tanıttılar ve halka dinin yarısının onda olduğu mesajını verdiler.

Ne ilginçtir ki seçkin sahabeler Zübeyr'i Osman'ı öldürmekle suçlarken Zübeyr de Osman'ın intikamını almak için kıyama kalkışıyordu. Nitekim İmim Ali (a.s) savaş meydanında ona hitaben şöyle buyurmuştu: "Osman'ı sen öldürdüğün halde onun intikamını benden mi almak istiyorsun?"[282]

Mesudî de bu konuda şöyle der: «Hz. Ali, Zübeyr'e "Ne ilginç! Ey Zübeyr, bu ayaklanmanın sebebi nedir?" diye sordu. Zübeyr, "Osman'ın intikamı" deyince Ali (a.s), "O halde hangimiz Osman'ın kanına daha yakınsak Allah da onu öldürsün!" diye cevap verdi.»

Hakim, Müstedrek'inde şöyle yazmıştır: «Talha ve Zübeyr Basra'ya vardıklarında halk onlara niçin geldiklerini sordu. Osman'ın intikamını almak için geldiklerini söyleyince Hüseyin şöyle dedi: "Fesüphanallah! Sizce bu halk 'Osman'ı öldürecek biri varsa o da sizsiniz' demeyecek kadar akılsız mı?"»

Zübeyr de tıpkı dostu Talha gibi Osman'ı aldatmıştı. Halkı onu öldürmeye teşvik etti, sonra da kendi isteğiyle İmim Ali'ye biat etti ve aradan birkaç gün geçtikten sonra biatinden geri döndü. O da Basra'ya giderek Osman'ın intikamını almak istiyordu. Basra'ya vardığında orada çıkan olaylara ve işlenen suçlara ortak oldu. Taraftarlarıyla birlikte yetmişten fazla şehir muhafızını öldürdü. Beytü'l-Mal'ı yağmaladı.

Tarihçilerin yazdığına göre, Basra'ya geldiklerinde vali Osman b. Hanif ile bir anlaşma imzaladılar. Bu anlaşmaya göre Ali Basra'ya gelinceye kadar ona dokunmayacaklardı. Ancak sözlerinde durmadılar. Osman b. Hanif halka yatsı namazını kıldırırken saldırıya geçtiler. Orada bulunan herkesi, ellerini ve ayaklarını bağladıktan sonra kılıçtan geçirdiler. Osman b. Hanif'i de öldürmek istiyorlardı. Ancak Osman'ın kardeşi Sehl b. Hanif Medine valisiydi ve onu öldürdükleri takdirde Medine'deki ailelerine zarar verebilir düşüncesiyle bundan vazgeçmek zorunda kaldılar. Yine de aşırı derecede döverek saçını ve sakalını yoldular. Sonra da hapsedip olabildiğince işkence yaptılar. Bununla da kalmayıp Beytü'l-Mal'a saldırdılar. Orada bulunan kırk görevliyi öldürdüler.

Tâhâ Hüseyin bu ihaneti şöyle anlatır: "Bu güruh sadece Ali ile olan anlaşmasını bozmakla kalmamış, Osman b. Hanif ile yapılan ateşkes anlaşmasını da ayaklar altına almıştı. Daha da ileri giderek Beytü'l-Mal'ın yağmalanmasına, valinin zindana atılmasına ve askerlerin öldürülmesine karşı çıkan herkesi öldürdüler."[283]

Hz. Ali (a.s) Basra'ya geldiğinde onlarla hemen savaşmadı. Önce onları Kurân'a davet etti. Bunu kabul etmeyerek onlara Kuran'ı sunan elçiyi öldürdüler. Buna rağmen İmam (a.s) onlarla tekrar konuşmayı denedi ve Talha'yla konuştuğu gibi Zübeyr'i de muhatap alarak şöyle dedi: "Ey Zübeyr! Hatırlıyor musun; sen ve Allah resulü birlikte Benî Ganem kabilesinin arasından geçiyordunuz. Derken Resul-i Ekrem bana dönerek gülümsedi, ben de ona gülümsedim. Sen, 'Ebu Talib'in oğlu kibrinden vazgeçmiyor!' deyince Resul-i Ekrem (s.a.a) sana, 'Sus, onda kibir olmaz; gün gelecek, sen ona zulmedecek ve onunla savaşacaksın!' diye karşılık vermişti?"[284]

İbn-i Ebil Hadid, İmam Ali'nin (a.s) bir hutbesinde şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Allah'ım, Zübeyr benimle olan akrabalık bağını kopardı; bana olan biatini bozdu ve düşmanıma yardım etti. Öyleyse kendi bildiğin gibi onun şerrini benden uzak tut!"[285]

İmam Ali'nin (a.s) Nehcü'l-Belaga'da Talha ve Zübeyr hakkında şöyle buyurduğu yazılıdır: "Allah'ım, bu ikisi benden koptu ve bana zulmetti. Biatlerinden döndüler ve insanları benim aleyhime kışkırttılar. Öyleyse neyi bağlamışlarsa sen aç, neyi umut etmişlerse umutlarını suya düşür, yaptıkları ve arzu ettikleri bütün kötülükleri onlara göster. Savaşmadan önce tövbe etmelerini istedim ve onlarla savaşmakta acele etmedim. Yine de onlar iyiliğe yanaşmayıp esenliği kabul etmediler."[286]

Savaş henüz başlamadan önce onlara yazdığı bir mektupta şöyle buyuruyordu: "Ey büyükler! Gelin, düşüncenizden vazgeçin. Buraya kadar yaptıklarınız sizin için sadece utançtı. Ama bundan sonra sizi hem utanç, hem cehennem ateşi bekliyor olacak. Allahaısmarladık!"[287]

Bu acı gerçek Zübeyr'in akıbetini gözler önüne seriyor. Her ne kadar bazı tarih yazarları onun hakkında 'Hz. Ali ona Peygamberimizin hadisini hatırlatınca savaştan ayrıldı ve Seba' Vadisi'ne gitti; İbn-i Cermuz da onu burada öldürdü' diye yazmışsa da bunun ona faydası yoktu. Çünkü Peygamberimiz daha önce gelecekten haber vermiş; "Sen Ali'yle savaşacak ve ona zulmedeceksin" buyurmuştu.

Bazı tarihçilere göre de Hz. Ali (a.s) ona Peygamber'in sözünü hatırlattığında Zübeyr savaştan ayrıldı, ama oğlu Abdullah onu korkaklıkla suçlayınca galeyana gelip tekrar savaştı, ölünceye kadar da savaştan ayrılmadı.

Bu söz gerçeğe daha yakın gibi. Zaten hadis de gaipten haber veriyor. Peygamberimiz, Kurân-ı Kerim gereğince heva ve hevesiyle konuşmayacağına göre Zübeyr'in yaptıkları ortadadır. Eğer gerçekten pişman olmuşsa ve tövbe etmişse, o halde neden Peygamber'in buyruğuna amel etmemiş? "Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allah'ım, onun dostlarıyla dost, düşmanlarıyla da düşman ol! Ona yardım edene sen de yardım et. Onu yalnız bırakanı sen de yalnız bırak!" Bu hadis gereğince neden Hz. Ali'ye (a.s) yardım etmedi? Neden onun gönlünü almadı? Diyelim ki, o zaman bunu yapamadı; peki neden savaşmak için getirdiği halkı bir araya toplayıp onlara gerçeği anlatmadı? Peygamberin sözünü unuttuğunu, hakikati şimdi hatırladığını neden söylemedi? Neden savaştan vazgeçmeyerek günahsız Müslümanların kanının dökülmesine sebep oldu?

Görüyoruz ki, o, bunların hiçbirini yapmadı. Çünkü Zübeyr'in tövbe konusu bir uydurmadan ibaretti. Belki de Ali'nin hak ve Zübeyr'in batıl olduğunu görenler, şaşkınlıklarını bu şekilde telafi etmeye çalışmışlar, çareyi bu rivayeti uydurmada bulmuşlardı. Talha ve Zübeyr'i cennete sokabilmek ve onların sonunu iyi gösterebilmek için Merven'ın Talha'yı öldürmesi gibi hikâyeler uydurdular. Zaten onlar istediklerini cennete, istediklerini de cehenneme sokuyorlar.

Bu rivayetin yalan olduğunu gösteren delillerden biri de Hz. Ali'nin (a.s), onları savaştan alıkoymak için yazmış olduğu şu mektuptu; mektupta kısaca şöyle diyordu: "…Buraya kadar yaptıklarınız sizin için sadece utançtı. Ama bundan sonra sizi hem utanç, hem cehennem ateşi bekliyor olacak…"[288] Kimse onların İmam (a.s)'a cevap verdiklerini, emrini dinlediklerini veya mektubuna cevap yazdıklarını nakletmemiş ve söylememiştir. Daha da öteye, İmam (a.s) onları savaştan önce Kurân'a uymaya davet etmişti, ama onlar bunu kabul etmemiş ve Kurân'ı getiren elçiyi öldürmüşlerdi. Bunun üzerine Hz. Ali de (a.s) onlarla savaşmayı helal kılmıştı.

Bazı tarihçilerin yazmış olduğu gülünç hikâyeleri okursanız, hakikatten ne kadar uzakta olduklarını ve gerçeği anlayamadıklarını göreceksiniz. Bazıları der ki:

«Zübeyr, Ammar b. Yasir'in Hz. Ali'yle birlikte savaşa geldiğini öğrenince "Ah, ben perişan oldum, belim büküldü!" diye hayıflanmış, bedeni titremiş ve kılıcı elinden düşmüştü. Yanındakilerden biri bu manzarayı görünce, "Yazıklar olsun bana! Yanında yaşamayı ve yanında ölmeyi arzu ettiğim Zübeyr bu mu? Allah'a ant olsun ki tüm bunlar Peygamber'den (s.a.a) duyduğu hadis yüzünden oldu!"»[289]

Bu rivayeti uydurmakla Zübeyr'in, Peygamberimizin "Ne ilginç ki Ammar'ı azgın bir topluluk öldürecek!" şeklindeki hadisini hatırladığını, bu yüzden bedeninin titremeye başladığını ve azgın topluluk olmaktan korktuğunu ima etmek istemişlerdir. Bunlar bizi akılsız yerine koyup bizi alaya almaya çalışıyorlar. Ama Allah'a şükürler olsun ki bizim aklımız tam ve doğrudur. Onların bu sözünü kabul etmiyoruz. Çünkü nasıl olur da Zübeyr, Peygamberimizin "Ammar'ı azgın bir topluluk öldürecek!" hadisinden korkar da Hz. Ali (a.s) hakkında duyduğu çok sayıda hadisi bildiği halde bunlardan korkmaz? Acaba Ammar, Zübeyr'e göre Ali'den daha mı üstündü? Acaba Zübeyr, Peygamberimizin şöyle buyurduğunu duymamış mıydı?

"Ey Ali! Seni müminden başkası sevmez ve münafıktan başkası seninle düşmanlık etmez."

"Ali hak iledir, hak da Ali iledir. O nereye giderse hak da onunla gider."

"Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır. Allah'ım, onun dostlarıyla dost, düşmanlarıyla da düşman ol! Ona yardım edene sen de yardım et. Onu yalnız bırakanı sen de yalnız bırak!"

"Ey Ali! Kim seninle savaşırsa ben de onunla savaşırım ve kim seninle barış içerisinde olursa ben de onunla barış içerisinde olurum."

"Bayrağı öyle birine vereceğim ki, o, Allah'ı ve Peygamber'ini sever; Allah ve Peygamber'i de onu sever."

"Ben nazil olan Kurân('ı kabullendirmek) için savaştım, Ali de onun yorumu için savaşacak ve ümmetimi ihtilaf ettikleri konularda aydınlatacaktır."

"Ey Ali! Seninle ahitleşiyorum. Ama (şunu bil ki) sana karşı ahitlerinden dönenler, zulmedenler ve ayaklanma çıkaranlar olacak ve sen onlarla savaşacaksın."

Bu konular hakkında buyurduğu son söz de Zübeyr'e hitaben söylediği hadisi olmuştu: "Sen Ali'yle savaşacak ve ona zulmedeceksin!" Zübeyr bütün bu hakikatleri nasıl olur da bilemez? Hâlbuki bunları Peygamber'den akrabalık bağı olmayan insanlar bile duymuştu ve biliyorlardı. Ne var ki o, bunları görmezlikten geldi. Üstelik o hem Peygamber'in (s.a.a) hem de Hz. Ali'nin (a.s) halalarının oğluydu. Bu tür uydurmalar ancak gerçekleri kulak ardı eden ölü zihniyetlerin ürünü olabilir. Tarihin gerçeklerini göremiyor ve halk için yalancı bahaneler uydurarak Talha ve Zübeyr'i zorla cennetle müjdelenen (!) on kişinin arasına sokmaya çalışıyorlar.

"Bu ancak onların kuruntusudur. De ki: Eğer doğru söylüyorsanız, delilinizi getirin." [290]

"Bizim ayetlerimizi yalanlayan ve onlara inanmaya tenezzül etmeyenler var ya, işte onlara gök kapıları açılmayacak ve deve, iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir! İşte suçluları böyle cezalandırırız."[291]

6- Sad b. Ebi Vakkas

Sahabenin büyüklerinden ve İslam tarihinde adından çokça bahsedilen kimselerdendir. İlk muhacirlerdendir. Bedir Savaşı'na da katılmıştır. Ömer b. Hattab'ın hilafete layık gördüğü altı kişiden biri olmakla beraber, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'e göre cennetle müjdelenen on kişiden de biridir.

Ömer b. Hattab döneminde Kadisiye Savaşı'nın kahramanlarından idi. Bir rivayete göre sahabelerden bazıları onun nesebi konusunda şüpheliydi ve bu yüzden yer yer bu meseleyi gündem yaparak onu üzdükleri de olurdu. Bir başka rivayete göre de Peygamberimiz (s.a.a) onun soyunu belirlemiş ve Zühre oğullarından olduğunu söylemiştir.

İbn-i Kuteybe el-İmamet ve's-Siyaset adlı eserinde şöyle rivayet eder: Zühre oğulları, Peygamber'in vefatından sonra Sâd b. Ebi Vakkas ve  Abdurrahman b. Avf'ın etrafında bir araya geldi. Hepsi Peygamber Mescidi'nde oturuyordu. Derken Ebubekir ile Ebu Ubeyde geldi. Bunun üzerine Ömer onlara dönerek, "Neden ayrı ayrı halkalar oluşturmuşsunuz? Kalkın ve Ebubekir'e biat edin. Ben ve ensar da ona biat ettik." Sâd, Abdurrahman ve Zühre oğulları bu sözün ardından kalkıp Ebubekir'e biat ettiler.[292]

Bir rivayete göre, Ömer b. Hattab onu valilikten azletti ama kendisinden sonraki halifeye "Eğer o halife olarak seçilmezse ona arka çık ve makam ver; çünkü onu herhangi bir hıyanetinden dolayı azletmedim" şeklinde vasiyette bulundu. Osman da halife olduktan sonra bu vasiyete uydu ve onu Kufe valisi yaptı.

Sâd b. Ebi Vakkas, ölümünden sonra diğer sahabelere nazaran geride fazla bir servet bırakmamıştı. Yazılanlara göre, ölümünden sonra geride bıraktığı mal varlığı 300 bini buluyordu. Ayrıca o, Osman'ın öldürülmesi olayına hiç karışmadı. Talha ve Zübeyr gibi halkı bu işe yönlendirmedi.

İbn-i Kuteybe Tarihu'l-Hulefa adlı kitabında şöyle yazar: Amr b. As, Sad b. Ebi Vakkas'a yazdığı bir mektupta Osman'ın nasıl öldürüldüğünü ve bunu kimim yaptığını sormuş, Sâd da ona şöyle bir cevap yazmıştı:

"Osman'ın nasıl öldürüldüğünü soruyorsan sana şöyle diyeyim: Osman, Ayşe'nin kılıfından çıkardığı, Talha'nın bilediği, Ebu Talib oğlunun zehirle yoğurduğu kılıçla öldürüldü. Zübeyr de eliyle Osman'ı göstererek bu duruma seyirci kaldı. Bize gelince; elimizi elimizin üstüne koyup (bekledik). Eğer isteseydik onu koruyabilirdik. Ama Osman birtakım değişiklikler yapmış, kendi de değişmişti. İyi işleri de vardı, kötü işleri de. Eğer iyi bir iş yapmışsak zaten iyidir; ama kötü bir iş yapmışsak Allah bizi affetsin.

Yine de sana söylüyorum; Zübeyr yenik düşecek. Çünkü ailesinin sözü onda etkili oluyor. Talha'ya gelince; o da hilafet için yırtınabildiği kadar yırtınıyor!.."[293]

İşin ilginç yanı, Sâd b. Ebi Vakkas da Müminlerin Emiri İmam Ali'ye (a.s) biat etmekten kaçınmış, ona yardımcı olmamıştı. Hâlbuki onun hakkaniyetini ve faziletlerini pekâlâ biliyordu. Nitekim bizzat kendisi de İmam Ali (a.s) hakkında birkaç fazilet nakletmiş, Buharî ve Müslim Sahih'lerinde bu rivayetlere yer vermişlerdir.

Sâd der ki: Resul-i Ekrem'i (s.a.a) Ali (a.s) hakkında üç sıfat beyan ederken duydum; eğer onlardan biri bende olsaydı benim için bütün sarı ve kızıl nimetlerden daha hayırlıydı:

1-Onun için şöyle dediğini duydum: "Onun bana olan yakınlığı, Harun'un Musa'ya olan yakınlığı gibidir. Ama benden sonra peygamber yoktur."

2-Yine şöyle buyurduğunu duydum: "Yarın bayrağı öyle birine vereceğim ki o, Allah ve resulünü sever; Allah ve resulü de onu sever."

3-Ve yine şöyle buyurduğunu duydum: "Ey insanlar! Sizin mevlanız kimdir?" Halk, "Allah ve resulüdür" diye cevap verince üç kez aynı soruyu sordu ve aynı cevabı aldı. Daha sonra Ali'nin elini tutup yukarı kaldırdı ve şöyle seslendi: (O halde) ben kimin mevlasıysam, bu Ali de onun mevlasıdır. Allah'ım, onun dostlarına dost, düşmanlarına düşman ol!"[294]

Sahih-i Müslim'de şöyle nakledilmiştir: «Sâd b. Ebi Vakkas der ki, Resul-i Ekrem (s.a.a), Ali'ye (a.s) şöyle buyuruyordu: "Senin bana olan yakınlığının Harun'un Musa'ya olan yakınlığı kadar olmasını istemez misin? Ancak benden sonra peygamber yoktur." Ve yine Hayber Savaşı'nda şöyle diyordu: "Bayrağı öyle birine vereceğim ki, o, Allah'ı ve Peygamber'ini sever; Allah ve Peygamber'i de onu sever." Biz hepimiz boynumuzu uzatıp "Acaba kimi çağıracak" diye merakla baktık. O sırada "Ali'yi çağırın!" diye seslendiğini duyduk…

"Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: Geliniz, sizler ve bizler de dâhil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lânet dileyelim."[295] ayeti nazil olduğunda Resul-i Ekrem (s.a.a) Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin'i çağırıp, "Allah'ım, bunlar benim Ehlibeyt'imdir" buyurdu.»[296]

Nasıl oluyor da Sad b. Ebi Vakkas Hz. Ali hakkında bunca hakikati bildiği halde ona biat etmekten kaçınıyor? Sâd, Peygamberimizin "Ben kimin mevlası (efendisi) isem Ali de onun mevlasıdır; Allah'ım onun dostuyla dost, düşmanıyla da düşman ol" hadisini duyduğu ve üstelik bizzat kendisi bu hadisi rivayet ettiği halde nasıl oluyor da onunla dost olmuyor veya ona yardım etmiyor? Nasıl oluyor da Sâd, Peygamber'in (s.a.a) şu sözünü unutabiliyor? "Zamane imamına biat etmeden ölen kimse cahiliyet ölümü üzere ölmüştür." Nitekim bu rivayeti Abdullah b. Ömer nakletmiştir. Ama her şeye rağmen Sâd b. Ebi Vakkas cahiliye ölümü üzere ölmüş oluyor. Zira Sâd da Müminlerin Emiri Hz. Ali'ye biat etmemiştir.

Tarihçilerin yazdığına göre, «Sâd, bir gün Hz. Ali'nin yanına gelerek özür diledi. "Ey Müminlerin Emiri! Allah'a ant olsun ki ümmet arasında hilafete en layık kimse sensin; din ve dünya işlerinde en iyi ve en güvenilir kimsenin sen olduğunda da şüphem yoktur. Ama öyle kişiler seninle düşmanlık ediyor ki, eğer sana biat etmemi istiyorsan bana bir kılıç ver. Öyle bir kılıç ki dili olsun ve "Bunu al, şunu bırak!" diyebilsin." dedi. Bunun üzerine İmam (a.s) ona şöyle cevap verdi: "Sence diğerleri sözlerinde ve davranışlarında Kurân'a muhalefet ettiler mi? Muhacir ve ensar Peygamber'in sünnetine ve Allah'ın kitabına amel etmem koşuluyla benimle biatleştiler. İster biat et, ister git evinde otur. Ben seni bu iş için zorlamam."»[297]

Acaba Sâd b. Ebu Vakkas'ın bu durumu şaşırtıcı değil mi? Bir yandan İmam Ali'nin hilafete daha layık olduğuna, din ve dünya işlerinde güvenilirliğine şehadet ederken bir yandan da hem biat etmek, hem de hak ile batılı birbirinden ayırt etmek için dili olan bir kılıç istiyor. Sizce bu, akıllı insanların kabul edebileceği bir şey midir? Bu iki zıt fiilin bir yerde birleşmesi mümkün mü? İçi boş bir keşmekeş değil de nedir? Bizzat kendisi bu konuda Peygamber'den en az beşten fazla hadis rivayet etmesine rağmen buna inanmıyor.

Acaba Sâd; Ebubekir, Ömer ve Osman'ın biatlerinde fitne ve ayaklanma çıkmaması için "Kim onlara biat etmezse öldürülsün!" diye emir verildiğinde orada hazır değil miydi?

Sâd, hiçbir şart koşmaksızın Osman'a biat etti. Abdurrahman b. Avf'ın İmam Ali'ye (a.s) kılıç kaldırarak "Sakın elimize bir bahane verme, yoksa kılıçtan başka bir şey göremezsin!" diye tehdit savurduğunu da duymuştu.[298]

Yine Sâd, Ebubekir'e biat edildiği sırada orada hazır idi ve Hz. Ali'nin (a.s) biat etmediğini ama buna karşılık Ömer'in İmam'a "Allah'a yemin ederim ki biat etmeyecek olursan kılıçla boynunu vururum!" dediğini görmüştü.[299]

Sâd b. Ebu Vakkas, Abdullah b. Ömer, Usame b. Zeyd ve Muhammed b. Seleme gibileri, Peygamber halifesi olan Hz. Ali'ye (a.s) biat etmeme cesaretini nereden alıyorlardı?

Görüyoruz ki Ömer b. Hattab bu beş kişiyi Ali'yle (a.s) rakip olmaları için seçmişti. Onlar da yapmalarını istediği planı aynen icra ediyorlardı. Bu plan da ancak ve ancak Ali'nin (a.s) hilafete geçmesini engellemekti.

Abdurrahman kendi damadı Osman'ı hilafete seçti ve İmam Ali'yi kabul etmediği takdirde ölümle tehdit etti. Zira Ömer, terazinin bir kefesini Abdurrahman için ağırlaştırırken diğer kefesini de diğerleri için boş bırakmıştı. Abdurrahman b. Avf ve Osman b. Affan'ın ölümlerinden sonra İmam Ali'nin karşısında hilafet için üç canlı rakip kalmıştı: Talha, Zübeyr ve Sad. Bunlar muhacir ve ensarın tamamının biat için İmam Ali'ye koştuklarını görünce içlerindeki kini sineye çekerek onun için problem yaratmaya başladılar ve onu rahat bırakmadılar. Talha ve Zübeyr, İmamla savaş yolunu seçtiler, Sad ise onu yalnız bıraktı.

Unutmayalım ki Osman ölmeden önce İmam Ali için tehlikeli bir rakip hazırlayıp gitmişti. Bu daha hilekâr ve kurnazdı. Askerleri ve gücü de çoktu. Osman onun için hilafet yolunu açık bırakmıştı. İslam ülkelerinin en önemlilerini 20 yıldan daha fazla süreliğine onun emrine vermişti. Oysaki bütün İslam ülkelerinin gelirlerinin üçte ikisinden fazlası bu bölgelerden toplanıyordu.

Bu rakip, din ve ahlak tanımayan Muaviye'den başkası değildi. Hilafet makamına varabilmek için her yola başvurabilecek ve her şeyi yapabilecek biriydi. Tüm bunlara rağmen Ali (a.s) diğer halifelerin yaptığı gibi halkı zorla kendisine biat etmeye çağırmadı. Daima Kurân ve sünnete bağlı kaldı. Bunlar üzerinde hiçbir değişiklik yapmadı. Sâd b. Ebu Vakkas'a da aynen böyle buyurmamış mıydı: "Sence diğerleri sözlerinde ve davranışlarında Kurân'a muhalefet ettiler mi? Muhacir ve ensar Peygamber'in sünnetine ve Allah'ın kitabına amel etmem koşuluyla benimle biatleştiler. İster biat et, ister git, evinde otur. Ben seni bu iş için zorlamam."

Ne mutlu  sana ey Ebu Talib'in oğlu, ey başkalarının ortadan kaldırdığı Kurân ve sünneti yeniden canlandıran kimse! İşte, elimizdeki Kurân senin hakkında bize şöyle buyuruyor:

"Şüphe yok ki seninle biatleşenler, ancak Allah ile biatleşmişlerdir; Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir; artık kim dönerse zararı kendi nefsinedir ve kim Allah ile ahitleştiği şeyde durursa ona, yakında büyük bir mükâfat verilecektir."[300]

Ve Allah şöyle buyuruyor:

"Sen insanları mümin oluncaya kadar zorlayıp duracak mısın?"[301]

Dinde zorlama yoktur. İslam'da kimse zorla imana çağrılamaz. Allah-u Taâla da Peygamber'ine (s.a.a) "Git, iman edinceye kadar insanlarla savaş!" şeklinde bir emir vermemiştir. Ama halifeler ve sahabeler Peygamber'den sonra kendilerine biat etmeyenleri öldürdüler. Hz. Fatıma'yı (s.a) dahi biate zorlamış, evdekileri biat etmek üzere dışarı çıkarmadıkları takdirde içindekilerle birlikte evlerini ateşe vermekle tehdit etmişlerdi. Peygamber'in (s.a.a) kendisinden sonra halife olarak tayin ettiği İmam Ali'yi (a.s) biate zorlamış, aksi takdirde onu da ölümle tehdit etmişlerdi. Onlar Hz. Fatıma ve Hz. Ali gibi şahsiyetler hakkında bu kadar ileri gittiklerine göre Ammar, Selman, Bilal vb. gibi diğer mustazaf sahabelere neler yapmışlardır, artık siz düşünün.

Önemli olan Sâd b. Ebu Vakkas'ın İmam Ali'ye biat etmemesidir. Muaviye onu İmam Ali'ye (a.s) karşı küfretmeye zorlamasına rağmen her ne kadar o bunu yapmamışsa da (nitekim bu konu Sahih-i Müslim'de de geçmiştir) bu, onun cennete girmesi için yeterli bir neden değildir. Çünkü Sâd kendine ayrı bir yol çizmiş, tarafsızlığı (İtizal Mezhebi)[302] benimsemiş ve "Ben sana karşı değilim, seninle de değilim" şiarıyla yeni bir mezhep kurmuştur. Oysaki İslam, bu mezhebi kabul etmez ve "Hakkın dışındaki her şey sapıklıktır" der.

Allahın kitabı ve Peygamber'in sünneti böyle bir fitnenin habercisiydi. Daha önceden böyle bir şeyin olacağını bildikleri için bunun sınırlarını çizmişlerdi. Böylece hidayete eren için de, sapıklığa düşen için de deliller açık ve net olmalıydı.

Resul-i Ekrem (s.a.a) İmam Ali (a.s) hakkındaki her şeyi şu sözle açıklamıştır: "Allah'ım, onun dostlarıyla dost, düşmanlarıyla da düşman ol. Yardımcılarına yardım et ve onu yalnız bırakanı sen de yalnız bırak. O nereye giderse gitsin hakkı onunla beraber kıl."

İmam Ali (a.s), Sad'ın ona biat etmemesinin sebebini Şıkşıkiye Hutbesi'nde şöyle açıklamıştır: "Onların arasından bir kişi kininden ötürü diğerine yöneldi."

Muhammed Abduh, bu cümlenin şerhinde şöyle der: "Sad b. Ebi Vakkas, sahip olduğu mal varlığından dolayı Hz. Ali'ye küskündü. Sâd'ın annesi Hamne ise, Ebusüfyan b. Ümeyye b. Abduşems'in kızıydı ve Ali (a.s) bu ailenin önde gelen büyüklerinin birçoğunu öldürmüştü."[303]

Sâd'ın derin kin ve nefreti gözlerini kör etmişti. Ali düşmanlarına tanıdığı hakkı ona da tanıyamazdı. Rivayet edilir ki, Kûfe'ye vali olarak atandığında orada halka hitaben "İnsanların en iyisine, yani Osman'a itaat edin!" şeklinde bir konuşma yapmıştı.

Sad b. Ebi Vakkas, Osman'ın hayatta olduğu dönemde ve hatta ölümünden sonra bile onun taraftarlığını yapmıştı. Amr b. As'a yazdığı mektupta neden İmam Ali'ye (a.s) iftirada bulunduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor! Zira o, mektubunda şöyle diyordu: "Osman, Ayşe'nin kılıfından çıkardığı, Talha'nın bilediği, Ebu Talib oğlunun zehirle yoğurduğu kılıçla öldürüldü…"

Bu, iftira ve yalandır. Tarih de buna şahitlik etmiştir ki, Osman ne zaman zor durumda kalsa İmam Ali'den (a.s) başka kimseyi yanında bulamazdı. Sâd'ın bu vefasız davranışlarından anlıyoruz ki, o, İmam'ın (a.s) vasıflandırdığı gibi gözünü kin bürümüş bir kimseydi. Her ne kadar Ali'nin (a.s) hak olduğunu bilse de, hakkın ona geri verilmesine izin vermedi. Öylece aylak ve başıboş kaldı. Bir taraftan vicdanı onu azarlarken asıl imanı kalbinde saklamaya çalışıyor, bir taraftan da hasta kalbi cahiliyet zamanından kalma kinler yüzünden ona galip geliyordu. Sonunda nefsi vicdanına galip geldi ve onu hakka yardım etmekten alıkoydu.

Tarihçiler birçok yerde bu konuya değinmişlerdir. Mesela, İbn-i Kesir, Tarih adlı eserinde şöyle yazar:

«Bir gün Sâd b. Ebu Vakkas, Muaviye b. Ebu Süfyan'ın yanına gitti. Muaviye, "Neden Ali ile savaşmadın?" diye sorunca Sâd şöyle cevap verdi: "Başımın üzerinden bir karayel geçti. Ah-vah ederek devemi yere yatırdım. Sonunda karayel üzerimden geçip gitti. Ben de önümü görünce yoluma devam ettim."

Muaviye, "Allah'ın kitabında ah-vah diye bir tabir yoktur. Bilakis Allah şöyle buyurur: 'İnananlardan iki grup, birbiriyle savaşa girişirse hemen aralarını bulun, bir bölüğü, öbürüne saldırırsa o saldırganlarla, Allah'ın emrine itaat edinceye dek savaşın'[304]Allah'a ant olsun ki sen adaleti olan toplulukla değildin ve zalime karşı da savaşmadın." diye cevap verdi. Bu söz üzerine Sâd, "Ben Peygamber'in, hakkında "Senin bana nispetin, Harun'un Musa'ya nispeti gibidir. Ama tek fark, benden sonra Peygamber yoktur" buyurduğu bir kişiye karşı savaşamazdım." yanıtını verdi.

Muaviye: "Senden başka bu hadisi duyan var mı?"  diye sordu.

Sâd: "Falanca şahıslar ve Ümmü Seleme" diye cevap verdi.

Bunun üzerine Muaviye hemen ayağa kalkarak bunu Ümmü Seleme'ye de sordu. Aynı hadisi Ümmü Seleme de tekrarlayınca Muaviye şöyle dedi: "Eğer Ali hakkındaki bu hadisi daha önce duymuş olsaydım, o ölünceye veya ben ölünceye kadar kendimi onun hizmetine adardım."»[305]

Mesudî de kendi Tarih'inde Muaviye ve Sâd arasındaki bu konuşmayı şöyle yazmıştır:

Sad, bu hadisi Muaviye'ye söyleyince Muaviye şöyle cevap verdi: "Sana hiçbir zaman bu kadar kızmamıştım. Neden ona yardım etmedin? Neden ona biat etmedin? Eğer Ali hakkındaki bu hadisi Peygamber'den ben duymuş olsaydım, yaşadığım sürece Ali'nin hizmetkârı olurdum."[306]

Sâd b. Ebu Vakkas'ın, Hz. Ali'nin (a.s) faziletine yönelik Muaviye'ye naklettiği bu hadis, İmam hakkında nakledilen yüzlerce hadis gibi hep aynı doğrultuda olan hadislerdir. Hepsi de İmam Ali'nin (a.s) Peygamber'den sonra İslam'ı yönetecek tek kişi olduğunu ve ondan başka hiç kimsenin bu işe liyakati olmadığını vurgular. Bu böyle olduğu sürece, tüm Müslümanlar yaşantıları boyunca ona hizmet etmelidirler.

Muaviye'nin "Eğer ben bu hadisi daha önce duysaydım, ömrüm boyunca Ali'nin hizmetkârı olurdum" dediği bu söz, bir hakikattir ve inanan herkes onun hizmetkârı olmakla iftihar etmelidir.

Ne var ki Muaviye bu sözü Sâd b. Ebu Vakkas'ı küçümsemek ve azarlamak maksadıyla söylemiştir. Çünkü Sâd, bir yandan Hz. Ali (a.s) ile savaşmamış, diğer yandan da Muaviye'ye yardımcı olmamıştı. Nitekim Muaviye, Hz. Ali'nin (a.s) faziletiyle ilgili bu hadis gibi daha birçok hadis biliyordu. O, İmam'ın (a.s) Peygamber'den sonra hilafet makamına en layık kişi olduğunu da biliyordu. Zira Muhammed b. Ebubekir'e yazmış olduğu mektupta da bu konuya değinmişti. İleriki konularda bu mektuba yer vereceğiz.

Acaba Muaviye, Sâd ve Ümmü Seleme'den bu hadisi duyduktan sonra İmam Ali'ye (a.s) lanet okumaya ve onunla düşmanlık etmeye son vermiş miydi? Asla! Bilakis yapmış olduğu kötülüklere devam ederek kendi günahlarıyla gurur duydu. İmam Ali ve ailesine lanet okudu, lanet okutturdu ve halkı da buna mecbur kıldı. Çocuklar küçük yaştan bu zihniyetle büyüdüler ve büyükler de bu zihniyetle yaşlandılar. Bu durum seksen yıl bu şekilde devam etti.

"Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: Geliniz, sizler ve bizler de dâhil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lânet dileyelim."[307]

7- Abdurrahman b. Avf

Cahiliyet dönemindeki adı Abdu Amr olan Abdurrahman b. Avf, daha sonra adı Peygamberimiz tarafından değiştirilerek Abdurrahman oldu. Zühre oğullarındandı ve Sâd b. Ebu Vakkas'ın amcasının oğluydu. Sahabenin büyüklerinden ve ilk hicret edenlerdendi. Peygamberimizle birlikte bütün savaşlara katılmıştı. Ömer b. Hattab'ın hilafet için aday gösterdiği altı kişiden biriydi. Ömer onu bu altı kişilik grubun başkanı seçmiş, "Ne zaman aranızda ihtilaf çıkarsa Abdurrahman b. Avf'ın olduğu tarafı seçin" demişti. Ehlisünnet ve'l-Cemaat'e göre o da cennetle müjdelenen on kişiden biriydi.

Abdurrahman, Kureyş'in en zengin gümrükçülerindendi. Öldüğünde mirasçılarına büyük bir mal varlığı bırakmıştı. Bazı tarihçilere göre; 1000 deve, 100 at, 10 bin koyun ve üzerinde yirmi devenin su taşıdığı birçok arazi bırakmış, dört karısı da ondan sonra 84'er bin dinarlık miras almışlardı.[308]

Abdurrahman b. Avf, aynı zamanda Osman b. Affan'ın da damadı idi. Ukbe b. Ebu Muît'in kızı Ümmü Kulsum'la, yani Osman'ın anne tarafından üvey kız kardeşiyle evlenmişti.

Tarih kitaplarında da gördüğümüz gibi, İmam Ali'nin (a.s) hilafetten uzaklaştırılmasında önemli rolü oldu. Zira Abdurrahman, kabul etmeyeceğini bildiği halde Hz. Ali'ye Ebubekir ve Ömer'in sünnetine bağlı kalmayı şart koşmuştu. Ne var ki onların davranışları Kuran ve sünnetle bağdaşmıyordu ve bu yüzden de İmam Ali (a.s) bu şartı geri çevirdi.

Abdurrahman b. Avf'ın sadece bu özelliği, onun cahiliye bidatlerini korumaya çalıştığını, sünnetten uzak olduğunu ve Resul-i Ekrem'in (s.a.a) pak Ehlibeyt'ine (a.s) yönelik oynanan oyunlarda etkin rol alarak hilafetin Kureyş'e geçmesini sağlamaya çalıştığını ispat etmeye yeter. Onlar, hilafet makamını kullanarak istediklerini yapabilmeyi hedefliyorlardı.

Buharî, Sahih'inde, halkın imamla nasıl biatleştiğini konu alan bölümde, Musevvir'in şöyle dediğini nakleder:

«Abdurrahman, bir gece yarısı bize gelip kapıyı çaldı. Yatağımdan kalkıp kapıyı açtım. Beni karşısında görünce şöyle dedi: "Gördüğüm kadarıyla yatıyorsun. Allah'a yemin olsun ki bu gece gözüme uyku girmedi. Git, Zübeyr ile Sâd'ı çağır. Onlarla bir konuda meşveret edeceğim."

Onları çağırdım ve bir müddet onlarla görüştü. Daha sonra "Ali'yi de çağır" dedi. Onu da çağırdım. Onunla da görüştükten sonra Ali (a.s) kalkmak istedi. Ama Abdurrahman ondan oturmasını istiyordu. Anlaşıldığı kadarıyla Abdurrahman, herhangi bir nedenden dolayı Ali'den korkuyordu. Daha sonra benden Osman'ı da çağırmamı istedi. Osman gelince onunla da çokça konuştu. Ezan sesiyle birlikte birbirlerinden ayrıldılar. Halk sabah namazını kıldıktan sonra bu grup minberin yanında toplandı. Şehirdeki muhacir, ensar ve ordu komutanlarını da çağırdılar. O yıl onlar Ömer ile birlikte hacca gitmişlerdi. Herkes bir araya toplandıktan sonra, Abdurrahman Kelime-i Şehadet getirip şunları söyledi: "Ey Ali! Ben halkı yokladım ve gördüm ki, onlar Osman'dan başkasını istemiyorlar. O halde kendi aleyhinde kimsenin eline bir bahane verme." Sonra Osman'a dönerek; "Ben sana Allah'ın kitabına, Peygamber'in sünnetine ve önceki halifelerin yöntemlerine uyman koşuluyla biat ediyorum" dedi. Daha sonra orada bulunan muhacir, ensar, ordu komutanları ve bazı Müslümanlar Osman'a biat ettiler.»[309]

Araştırmacı birisi, Buharî'nin bu rivayetinden, bu işlerin hepsinin bir gecede planlandığını ve Abdurrahman'ın ne kadar zeki ve kurnaz olduğunu anlayabilir. Demek ki Ömer onu boş yere seçmemiş!

Rivayetin sahibi Musevvir'in sözüne dikkat çekmek istiyorum. Diyor ki: "…Daha sonra 'Ali'yi de çağır' dedi. Onu da çağırdım. Onunla da görüştükten sonra Ali (a.s) kalkmak istedi. Ama Abdurrahman ondan oturmasını istiyordu…"

Bu söz bize Abdurrahman b. Avf'ın, hilafet konusunda İmam Ali'ye (a.s) ümit verdiğini gösteriyor. İmam'ın bu sahte şurada yer almasını sağlamak istiyordu. Çünkü aksi halde ümmet ikiye bölünecekti. Nitekim Sakife'de de böyle yapmışlardı. Zaten Musevvir'in şu sözü bu ihtimali daha da güçlendirmektedir: "…Anlaşıldığı kadarıyla Abdurrahman, herhangi bir nedenden dolayı Ali'den korkuyordu…"

Bu yüzden de hileye başvurdu. Geceleyin Ali'yi çağırıp hilafet için onu tebrik etti. Ona güven verdi. Sabah olunca da ordu komutanları, kabile reisleri ve Kureyş'in ileri gelenlerinden destek alarak onların huzurunda ansızın taraf değiştirdi. Sonra da "Halk, Osman'dan başkasını kabul etmiyor" dedi. Bunu o da kabul etmek zorundaydı. Aksi takdirde onların eline bahane vermiş olacaktı. Yani kısacası, İmam Ali'yi (a.s) öldüreceklerdi.

Şimdi rivayetin son kısmını dikkatle okuyun. Musevvir şöyle diyor: "Herkes toplandıktan sonra Abdurrahman Kelime-i Şehadet getirdi ve şöyle dedi: 'Ey Ali! Ben halkı yokladım ve gördüm ki, onlar Osman'dan başkasını istemiyorlar. O halde kendi aleyhinde kimsenin eline bir bahane verme...'

Abdurrahman neden onca insan içerisinden İmam Ali'yi muhatap aldı? Veya neden "Ey Ali, ey Talha ve ey Zübeyr!" diye seslenmedi? Demek ki bu iş, bir gecede planlanmıştı ve bu grup, baştan beri Osman'ı başa getirmeyi ve Ali'yi (a.s)'ı kenara itmeyi hedefliyordu.

Biz yakin edebiliriz ki, onların hepsi Ali'den (a.s) korkuyordu. Çünkü eğer Ali (a.s) hilafete geçecek olsa, adaletle hükmedecek, Allah'ın kitabını ve Peygamber'in (s.a.a) sünnetini yeniden canlandıracaktı. Böyle olunca da Ömer b. Hattab'ın halkı sınıflandırmak konusundaki bidatlerini ortadan kaldıracaktı. Nitekim Ömer ölmeden önce Ali tehlikesine karşı onları uyararak şöyle demişti: "Eğer bu işi doğru ellere teslim ederseniz, onu doğru yola yönlendirir."

Evet, doğru yol Peygamber'in sünneti idi, ama Ömer ile Kureyş onu beğenmiyordu. Eğer Peygamber sünnetini isteselerdi kendilerini hak yola hidayet etmesi için Ali'yi işin başına getirirlerdi. Zira İmam Ali, Peygamber'in halifesiydi. Ne var ki onlar diken tohumu ektiler ve hüsrandan başka bir şey dermediler.

Abdurrahman bin Avf'ın planları nereye vardı ve son olarak neler yaptı? Gelin, hep birlikte görelim:

Tarihçilerin yazdığına göre; Abdurrahman bin Avf, Osman'ın ilk iki halifenin sünnetiyle hareket etmediğini, yüksek makamları kendi yakınlarına verdiğini ve akrabalarına servetler bağışladığını gördüğünde çok pişman olmuş, yanına giderek onu azarlamış ve şöyle demiştir: "Ebubekir ve Ömer gibi hükümet edesin diye seni ben başa getirdim.[310] Ama sen onlarla muhalefet ettin. Akrabalarına çokça bağışta bulundun. Onları Müslümanların boynuna bindirdin!" Osman, "Ömer Allah yolunda akrabalarıyla bağını koparmıştı, ben de Allah yolunda onlarla bağı kuruyorum!" diye cevap verince Abdurrahman, "Allah'a ant olsun ki artık seninle konuşmayacağım!" dedi ve ölünceye dek de onunla konuşmadı. Hatta ölüm döşeğinde bile Osman'a küskündü. Hastalandığı zaman Osman ziyaretine gelmiş, Abdurrahman ondan yüz çevirmiş, duvara bakmış ve onunla konuşmamıştı.[311]

İbn-i Ebil Hadid Mutezilî, Şerh-i Nehcü'l-Belaga'da şöyle der: "Ali (a.s) seçim gününde öfkelenmişti. Abdurrahman b. Avf'ın hile yaptığını anlayınca şöyle dedi: "Allah'a ant olsun ki, bu işi ancak dostunun dostundan umduğu şeyi sen de umduğun için yaptın. Allah ikinizin arasını bozsun!"[312]

İmam Ali (a.s) bu sözüyle şunu ima etmeye çalışıyordu: Abdurrah-man, Ebubekir'in Ömer'e yaptığı gibi Osman'ın da kendisinden sonra onu halife yapmasını umut ediyordu.

Ali (a.s) ona şöyle dedi: "Öyle bir süt sağ ki, sana da faydası olsun ve bayrağı öyle birine ver ki yarın aynını sana geri verebilsin." İmam, bu çok manalı cümleyle bir müddet sonra onların aralarının bozulacağını ve birbirlerine gireceklerini haber vermek istiyordu. Nitekim bu doğrultuda da dua etmişti.

Sonuç olarak Allah, İmam'ın (a.s) duasını duymuş, çok geçmeden o ikisi arasında düşmanlık ve kin ortaya çıkarmıştı. Abdurrahman kendi damadına düşman oldu ve ölünceye kadar da onunla konuşmadı. Hatta kendi cenazesine namaz kılmasını bile istemedi.

Yine görüyoruz ki Hz. Ali (a.s), hilafeti feda ederek amcasının oğlu ve din kardeşi olan Muhammed b. Abdullah'ın (s.a.a) sünnetinin korunmasını sağlayan tek şahıstı.

Saygıdeğer okuyucu! Hiç şüphesiz buraya kadar Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in hakikatini ve bu cemaati oluşturan kimselerin kimler olduğunu anlamışsınızdır. Mümin, sade ve saygıdeğerdir, ama bir delikten iki kere sokulmaz.

8- Ebubekir'in Kızı Ayşe ( Ümmül Müminin)

Peygamberimizin hanımı ve müminlerin annesidir. Hicretten iki veya üç yıl sonra Peygamberimiz onunla evlenmiştir. Meşhur görüşe göre Peygamberimiz vefat ettiğinde Ayşe on sekiz yaşında idi. Peygamber'in bütün hanımları için "Ümmül Müminin" (müminlerin annesi) lakabı geçerlidir. Mesela şöyle denir: Ümmül müminin Hatice, ümmül müminin Hafsa ve ümmül müminin Mariya…

Bu noktaya değinmemin özel bir nedeni vardı. Çünkü insanların çoğu "ümmül müminin" lakabının Peygamber'in bütün hanımları için geçerli olduğunu bilmiyor. Zira Ehlisünnet hadislerinin hepsi Ayşe'den rivayet ediliyor ve Peygamberimizin diğer hanımları hakkında bir şey rivayet edecek olsalar yine Ayşe'nin rivayetlerine müracaat ediyorlar. Adeta dinlerinin yarısı Ayşe'den veya başka bir deyişle Hümeyra'dan[313] (al yanaklı) öğreniyorlar. Sanki ümmül müminin lakabı Peygamber hanımları arasında sadece Ayşe için geçerliymiş gibi…

Oysa Allah-u Taâla, Peygamberimizin vefatından sonra onun bütün eşleriyle evlenmeyi tüm Müslümanlara haram kılmış ve şöyle buyurmuştur:

"Sizin Allah Resulüne eziyet etmeniz ve ondan sonra eşlerini nikâhlamanız asla (caiz) olmaz. Bu, Allah katında çok büyük bir günahtır."[314]

"Peygamber, müminlere canlarından daha ileridir. Onun eşleri de onların anneleridir."[315]

Daha önce de söylediğimiz gibi, Talha "Muhammed (s.a.a) öldüğünde amcamın kızı Ayşe'yle ben evleneceğim" demiş, bu sözüyle Peygamberimizi incitmiş ve Allah-u Taâla da yukarıdaki ayetle müminlere, "Peygamber eşleriyle evlenmek, tıpkı annelerinizle evlenmek gibi size haramdır" mesajını vermiştir.

Dikkat etmek gerekirse, Ayşe kısırdı ve çocuğu da olmuyordu. İslam tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biriydi ve Müslümanların dikkatini üzerine çekmeyi başarmıştı. Zira bazı şahsiyetlerin hilafete geçmesinde, bazılarının azledilmesinde, bazılarının şahsiyetinin ön plana çıkmasında ve bazılarının da gözden düşmesinde önemli bir rol oynamıştı. Birkaç savaşa katılmış, bazı savaşlarda önderlik etmiş ve erkekleri yönetmişti. Kabile reislerine mektuplar gönderir, onlara emir ve nehiylerde bulunurdu. Bazı ordu komutanlarını görevden alır, yerlerine başkalarını atardı. Cemel Savaşı'nda da asıl komutan oydu. Talha ve Zübeyr ise, onun emirlerine göre hareket ediyordu.

Biz, burada, Ayşe'nin hayatını çeşitli yönleriyle incelemek amacında değiliz. Bu konuyu araştırmak isteyen olursa Zikir Ehline Sorun adlı kitabımıza bakabilir. Burada, onun yaptığı içtihatlara ve değiştirmiş olduğu Peygamber sünnetlerine değinmek istiyoruz. Zira Ehlisünnet ve'l-Cemaat mensupları Ebubekir, Ömer ve Ayşe gibi öncülerini pak Ehlibeyt (a.s) imamlarından üstün tutuyorlar. Bu yüzden de haklarında örnekler vermemiz, nasıl bir kişiliğe ve nasıl bir inanca sahip olduklarını anlatmamız gerekir.

Bunların yaptıkları kabilecilikten başka bir şey değildi. Peygamber'in (s.a.a) sünnetini yok etmiş, nişanelerini ortadan kaldırmış ve ışığını söndürmüşlerdi.  Ali (a.s) ve Ehlibeyt imamları bunların karşısında olmasaydı, bugün Peygamberimizin sünnetinden geriye pek fazla bir şey kalmayacaktı.

Daha önce Ayşe'nin, Peygamber sünnetini görmezden geldiğini, onu önemsemediğini ve Hz. Ali hakkında Resul-i Ekrem'den birçok hadis işitmesine rağmen aksine hareket ettiğini söylemiştik. Ayşe, Allah ve Peygamber'inin emrine karşı gelerek evinden dışarı çıkmış, kötü sonuçlar doğuran Cemel savaşını yönetmiş ve sonuçta binlerce günahsız insanın kanının dökülmesine vesile olmuştu. Osman b. Hanif ile yapmış olduğu barış anlaşmasını da ayaklar altına alarak adamlarını yakalatmış, ellerini bağlatmış, elleri bağlı bir şekilde yanına getirildiklerinde hepsinin ölüm emrini vermişti. Sanki Peygamberimizin şu sözünü duymamıştı: "Bir Müslüman'a sövmek takvasızlık, onu öldürmek veya onunla savaşmak küfürdür."[316]

Bizler Ümmül Müminin'in başlattığı savaşları, sebep olduğu can ve mal kayıplarını görmezden gelerek Allah'ın dini hakkında ortaya koyduğu şahsî görüşlerini ve içtihatlarını inceleyeceğiz.

Ne ilginçtir ki kendisi de bir sahabe olduğu halde aynı dönemde yaşayan insanlar karşılaştıkları meselelerde ona müracaat ediyor, görüşlerini hüccet kabul ediyor ve "dinlerinin yarısını" ondan öğreniyorlarmış!

Buharî kendi Sahih'inde taksir (dört rekâtlı namazları yarım kılmak) bölümünde Zührî'den, o da Urve'den, o da Ayşe'den şöyle naklediyor: «"Namaz ilk vacip olduğunda iki rekâttı. Yolculukta namaz iki rekât olarak kaldı. Ama hazır durumda dört rekâta çıktı."

Zührî der ki: Urve'ye, "Peki neden Ayşe yolculukta namazı dört rekât tam olarak kılıyor?" diye sordum. Urve şöyle cevap verdi: "O da Osman gibi içtihat etmiş."»[317]

Sizin için de şaşılacak bir durum değil mi? Nasıl oluyor da Ümmül Müminin olan Peygamber hanımı, kendisi nakledip doğrulamasına rağmen Resulullah'ın sünnetini bir kenara bırakıp, öldürmeleri için insanları üzerine kışkırttığı Osman'ın bidatlerine amel ediyor? Hâlbuki Peygamber'in gömleği henüz eskimemişti. Ama Ayşe onun sünnetini eskitti ve unutturdu.

Evet, bu işi Osman zamanında yaptı. Ama Muaviye zamanında da görüşünü değiştirdi. Osman'ı öldürmesi için halkı kışkırttı. Halkın Osman'ı öldürüp biat için Ali'ye koştuğunu duyunca bir kez daha görüşünü değiştirdi ve zorla da olsa Osman için ağlayıp, bu kez de Osman'ın kanının intikamını almak için ayaklanma başlattı.

Bu rivayetten de anlaşılıyor ki Ayşe, Muaviye zamanında seferdeyken namazlarını tam olarak (dört rekât) kılıyordu. Ama Muaviye, velinimeti olan Osman'ın bidatlerini gündemde tutup, yaşatabilmek için onun gibi dört rekât kılıyordu. Zaten halk da hükmedicilerin sözlerini dinliyordu. Ayşe de Muaviye ile düşman olduktan sonra onunla barışan halktan biriydi. Hâlbuki Muaviye, Ayşe'nin kardeşi olan Muhammed b. Ebubekir'i feci şekilde öldürmüş, bedenini paramparça etmişti.

Bunca şeye rağmen müşterek dünya menfaatleri düşmanları bir araya getirebiliyordu. Bu ortak emeller yüzünden Muaviye kendisini ona yakınlaştırdı ve o da Muaviye'ye yakınlaştı. Muaviye, sık sık ona hediyeler ve paralar gönderiyordu. Bu konuda tarihçiler şunları söylüyorlar:

«Muaviye Medine'ye geldiğinde Ayşe'yle de görüşmüş olmak için onun yanına gitti. Oturur oturmaz Ayşe ona, "Ey Muaviye, kardeşim Muhammed'in intikamını almak için evde adam saklamadığımdan nasıl emin olabildin?" diye sordu. Muaviye, "Ben insanların güven yurdu olarak bildiği emin bir eve geldim" dedi.

Ayşe, "Hicr b. Adiyy ve dostlarını öldürürken hiç mi Allah'tan korkmadın?" diye sorunca Muaviye şu cevabı verdi: "Onları öldüren kimse aleyhinde şahitlik yapan kimselerdi."»[318]

Tarihçilerin yazdığına göre Muaviye, Ayşe'ye çeşitli hediyeler ve elbiseler gönderiyordu, o da bu hediyeleri sandığında saklıyordu. Öyle ki bir seferinde Muaviye ona yüz bin[319] (dinar veya dirhem) göndermişti.[320]

Bir keresinde de Ayşe Mekke'de iken Muaviye ona, değeri yüz bin (dinar veya dirhem) olan bir gerdanlık göndermişti. Ayrıca Ayşe'nin on sekiz bin dinarlık borcunu yine Muaviye ödemiş, halka bağışladığı her şeyi yine Muaviye temin etmişti.[321]

Zikir Ehline Sorun adlı kitabımızda da yazdığımız üzere, Ayşe bozduğu bir yeminin kefareti olarak bir günde kırk köle azat etmişti.[322] Benî Ümeyye'nin vali ve komutanları da ona para ve bazı hediyeler gönderirlerdi.[323]

Muaviye ile Ayşe arasındaki yakınlaşmadan söz açılmışken, ne zaman aralarına düşmanlık girdiğini ve eğer düşman olmuşlarsa ne zaman birbirlerine yaklaştıklarını da belirtelim.

Muaviye'yi hükümete ortak eden ilk kişi Ebubekir olmuştu. Kardeşinin ölümünden sonra onu Şam'a vali olarak atadı. Bundan dolayı Muaviye, her yerde Ebubekir'in kendisine yaptığı iyiliklerden bahsederdi. O olmasaydı, Muaviye hilafeti rüyasında bile göremezdi.

Muaviye, öncü büyüklerinin hazırladığı entrikalarda yer almış, Peygamber sünnetini ve Ehlibeyt'ini (a.s) ortadan kaldırmak için bu grupla birlikte çalışmıştır. Onlar bu işleri aralarında paylaşmışlardı. Öncekiler sünneti ateşe vermişler, Ehlibeyt'i ortadan kaldırma işini de Muaviye'ye bırakmışlardı. Muaviye, mücadelesini sonuna kadar götürdü. Bu amaçla işini kolaylıkla yapabilmek için halka zorla Ehlibeyte lanet okuttu. Onun hileleri sonucu Haricîler, Hz. Ali'ye (a.s) karşı ayaklandılar ve bu fitneler neticesinde de İmam Ali'yi (a.s) ve İmam Hasan'ı (a.s) şehit ettiler. İmam Hasan'ın öldürülmesi için zehri gönderen Muaviye idi. O, bunlarla yetinmeyip kendinden sonra yerine oğlu Yezit melununu bıraktı ve o da babasının işini devralarak Ehlibeyt'ten geri kalanları şehit etti.

Aslında Ayşe ile Muaviye arasında düşmanlık yoktu. Ayşe'nin "Ey Muaviye, kardeşim Muhammed'in intikamını almak için evde adam saklamadığımdan nasıl emin olabildin?" sözü de şakadan başka bir niyetle söylenmemişti. Çünkü Muhammed b. Ebubekir, Cemel Savaşı'nda, Hz. Ali'nin yanında yer almış, Ayşe'ye karşı savaşmıştı. Dolayısıyla Ayşe, onun kanının dökülmesini bizzat kendi helal kılmıştı. Zaten anneleri de ayrıydı ve onu sevmiyordu.

Onun İmam Ali'ye (a.s) karşı inanılmaz bir düşmanlığı vardı. Bilemiyorum, acaba düşmanlıkta hangisi daha ileriydi: İmam Ali ile savaşan, ona küfreden, lanet okutan ve nurunu söndürmek isteyen Muaviye mi, yoksa yine İmam ile savaşan, adını ağzına bile almayan, namını ortadan kaldırmaya çalışan ve o hazretin ölüm haberini alınca şükür secdesine kapanan Ayşe mi?

Ayşe, İmam Ali'den (a.s) sonra onun evlatlarıyla da düşmanlıktan geri kalmadı. Öyle ki, İmam Hasan (a.s) şehit edildikten sonra dahi cenazesinin dedesi Resul-i Ekrem'in (s.a.a) mezarının yanına defnedilmesine izin vermedi. Feryatlarla evden çıkmış, bir katıra binmiş, Haşim oğullarına karşı Ümeyye oğullarından yardım istemiş, "Sevmediğim bir kimseyi evimde istemiyorum!" diye bağırmıştı. Böylece yeni bir savaş çıkarmak istiyordu. Hatta yakınlarından biri ona şöyle demişti: "Kızıl bir deveye bindiğin gün bize yetmiyormuş gibi şimdi de haki bir katıra binerek ne yapmaya çalışıyorsun; halk bize ne der sonra?"

Ayşe, Ümeyye oğullarının hükümeti zamanında uzun süre yaşamış, onların minberlerde Ali'ye (a.s) ve Ehlibeyt'e lanet okumalarına şahitlik etmiş ve ne yazık ki buna hiçbir şekilde muhalefet etmemişti. Belki de aksine, onları gizlice bu işe teşvik ediyordu.

Ahmet b. Hanbel, Müsned'inde şöyle yazar: Adamın biri Ayşe'nin yanına gelerek Ali ve Ammar hakkında ileri geri konuşmaya başladı. Bunun üzerine Ayşe şu cevabı verdi: "Ali hakkında sana bir diyeceğim yok. Ama Ammar hakkında Peygamber'in şöyle dediğini duydum: Eğer Ammar'ı iki şeyden birini seçmeye zorlasalar, o, en zor olanı seçer."[324]

Bu yüzden Ayşe'nin Peygamber sünnetini yok etmeye çalışması, Muaviye'yi ve Ümeyye oğullarını razı edebilmek için Osman'ın bidatini sahiplenmesi ve seferde namazı tam kılması pek de şaşılacak şey olmasa gerek. O, hem yolculukta, hem de hazırda namazlarını tam kılıyor, halk da dinlerinin yarısını (!) ondan öğreniyordu.

Ayşe'nin fetvasına göre, yetişkin erkeklere de süt verilebilirdi. Erkekler kadınların memesinden süt emebilir, böylece onlara mahrem olabilirlerdi.[325]

İmam Malik'in Muvatta adlı kitabında öyle bir rivayet var ki, kadın erkek tüm inananların tüylerini diken diken eder. Rivayete göre; Ayşe, erkekleri kız kardeşi Ümmü Kulsum'a ve erkek kardeşinin kızlarına gönderir, onlardan süt emzirir, böylece Ümmül Müminin Ayşe, onlarla hicapsız olarak görüşmeyi kendine helal bilirdi.[326] Çünkü Ayşe'nin içtihadına göre bu erkekler artık ona mahrem oluyorlardı!

Düşünün bir kere… Müslüman bir erkek eve geliyor, ansızın karısının yanında yabancı birini, onun göğüslerini ellerken görüyor. Sonra da karısı ona, "Kocacığım, yanlış anlama! Bize mahrem olabilmesi ve eve rahat gelip gidebilmesi için ona süt veriyorum; artık bu adam da bizim evladımız sayılır!" diyor. Zavallı koca da bu durumu mecburen kabulleniyor. Çünkü Ümmül Müminin Ayşe'nin bidatine, her ne kadar kendisine zor da gelse uymak zorundadır.

Ben burada, araştırmacıların dikkatini bu büyük musibete çekmek istiyorum. Çünkü sadece bu musibet, hakikatin ortaya çıkmasında ve hak ile batılın birbirinden ayırt edilmesinde başlı başına önemli bir etkendir. Buradan da şu sonuca varıyoruz ki; Ehlisünnet ve'l-Cemaat, Allah'a, onun göndermediği şeylere dayanarak tapıyor. Bunlar hiçbir surette araştırma yapmıyorlar. Eğer bu bidatlerin iç yüzünü anlasalar, onlardan nefret edecek ve kendi istekleriyle onları terk edeceklerdir.

Ben özgürce düşünebilen öyle Ehlisünnet âlimlerine rastladım ki, yetişkin insanların emzirilmesi hakkındaki rivayeti gördüklerinde şaşkına dönmüş, "Biz neden bu hadisi daha önce görmedik!" diye hayıflanmışlardı.[327]

Bu ilginç rivayetler, Şia'nın uydurduğu rivayetler değil, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in sahih kitaplarında yer alan rivayetlerdir. Ama gelin görün ki, Ehlisünnet mensupları dahi henüz bu rivayetleri duymamışlardır. Üstelik bunları okuyanları da kâfir bilmektedirler.

"Allah, kâfir olanlara, Nuh'un ve Lut'un karısıyla örnek getirmededir; ikisi de, temiz kullarımızdan ikisinin nikâhı altındaydı, derken onlara karşı hainlikte bulundular da o iki temiz kul, hiçbir suretle onları Allah'ın cezasından kurtaramadı ve onlara 'Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin ateşe!' dendi."[328]

9- Halid b. Velid

Asıl adı Halid b. Velid b. Mugîre'dir. Mahzum oğullarındandır. Ehlisünnet ve'l-Cemaat onu "Seyfullah", yani "Allah'ın Kılıcı" olarak adlandırmıştır. Babası önde gelen zenginlerdendi. Öyle ki, servetinin haddi hesabı yoktu.

Abbas Mahmud Akkat, bu konuda şöyle der: (Halid b. Velid'in babası) kendi zamanındaki herkesten daha zengindi. Ve her çeşit zenginlikleri vardı. Altınları, gümüşleri, bağları, asma ağaçları, ticaretleri, hizmetçileri, köleleri ve cariyeleri herkesten daha çoktu. Bu yüzden onu, döneminin tek zengini anlamında "vahîd" diye çağırırlardı.[329]

Kurân-ı Kerim, Velid b. Mugîre'yi cehennem ateşi ile tehdit etmiş, onun için en kötü yeri vaat etmiştir. Nitekim Allah-u Taâla onun hakkında şöyle buyurur:

 "Benimle tek olarak (vahîd) yarattığım şu adamı yalnız bırak. Ona uzun uzadıya mal verdim. Gözlerinin önünde duran oğullar verdim. Ona imkân üstüne imkân tanıdım. Hâlâ da gözünü dikmiş artırmamızı umuyor. Asla! Çünkü o, ayetlerimize karşı inatçı kesildi. Pek yakında onu sıkıntılara sokacağım. Doğrusu o, iyice bir düşündü ve kendince ölçtü-biçti. Geberesice, nasıl da ölçtü-biçti! Sonra gene de geberesice, nasıl da ölçütü-biçti! Sonra baktı. Sonra surat astı ve kaşlarını çattı. Sonra da arkasını dönüp kibirlendi. 'Bu, ötelerden beri söylenegelen büyüden başka bir şey değil; bu, ancak bir insan sözüdür!' dedi. Ben de onu Saqar'a[330] atacağım."[331]

Derler ki: Velid, Peygamberimizin (s.a.a) yanına gelerek, yeni dini yaymaktan vazgeçmesi karşılığında ona mal ve servet vaat etti. O sırada şu ayet nazil oldu:

"(Ey Muhammed!) Eğriye doğruya hep yemin edene, fakir olana, daima ayıplayana, laf getirip götürene, hayra engel olana, hakka tecavüz edene, günahkâra, bütün bunlardan sonra halka karşı kaba davranana ve kötülülükleriyle maruf olana mal ve oğul sahibi olmasından dolayı itaat etme. Ayetlerimiz ona okunduğu zaman 'Bunlar, eskilerin masalları' der. Biz, yakında onun burnu üzerine damga vurup işaretleyeceğiz."[332]

Velid, kendisini peygamberliğe Hz. Muhammed'den (s.a.a) daha layık görür ve şöyle derdi: Nasıl olur da peygamberlik ve Kurân, fakir Muhammed'e iner de Kureyş'in büyüğü ve efendisi olan benim gibi biri bundan mahrum kalır?

İşte, Halid b. Velid, bu inançla İslam'a ve Peygamber'e düşmanlık üzere yetiştirildi. Bu İslam, babasını akılsız biri olarak nitelendirmiş, tacını ve tahtını elinden almıştı. Bu nedenle de Halid, tüm savaşlarda Peygamber'in karşısında savaştı.

Hiç şüphesiz Halid de babası gibi kendisini peygamberliğe yetim ve fakir olan Muhammed'den (s.a.a) daha layık görüyordu. Çünkü o da babası gibi Kureyş'in büyüklerindendi. Eğer Kurân ve peygamberlik onun babasına inmiş olsaydı, bu, Halid'in de çok işine yarayacaktı. Peygamberlik de padişahlık gibi miras işi olurdu. Tıpkı Hz. Süleyman'ın Davud'a miras bıraktığı gibi. Allah-u Taâla onların bu düşüncesini şu ayetle ispat ediyor:

"Kendilerine gerçek gelince; 'Bu, büyüdür, biz onu tanımayız' dediler. Ve yine, 'Bu Kurân'ın iki kentin büyüklerinden birine[333] inmesi gerekmez miydi?' dediler."[334]

Şaşırmaya hiç gerek yok! O, Hz. Muhammed'in (s.a.a) tebliğini bozmak için her yola başvuruyor, servetiyle orduları donatıp Uhud Savaşı'nda Peygamber'in karşısına çıkarıyor ve onu ortadan kaldırmak için pusuda bekliyordu. Hudeybiye Barış Antlaşması'nın imzalandığı günlerde Peygamber'e suikast düzenlemeye çalışmış, ama yüce Allah elçisini koruyarak onun planlarını suya düşürmüştü.

Halid ile birlikte Kureyş'in diğer büyükleri, Peygamber'i alt edemeyeceklerini anlamışlardı. Halkın kitleler halinde İslam'a girdiğini gördüklerinde hayıflanıyorlardı. Artık bir oldubittiyle yüz yüze kaldıklarını fark etmişlerdi. Çok geç bir süre sonra, yani hicretin 8. yılında, Mekke'nin fethinden dört ay önce Müslüman oldu.

Halid, Müslümanlığına Peygamber'e itaatsizlikle başladı. Resul-i Ekrem (s.a.a) Mekke'nin fethi sırasında savaşmayı yasaklamış olmasına rağmen Halid, çoğu Kureyşli olan otuzu aşkın kişiyi öldürdü.

Her ne kadar onu savunmak isteyenler, "Bu kimseler onun Mekke'ye girmesine izin vermediler, ona kılıç çektiler" vb. gibi bahaneler ileri sürmüşlerse de bu mazeretler yine de savaş çıkarmak için geçerli sebep olamaz. Çünkü Peygamber, savaşmayı yasaklamıştı. Eğer Halid isteseydi, Mekke'ye hiç kan dökmeden başka kapıdan da girebilirdi. Nitekim diğerleri de bunu yapmıştı. En azından Peygamber'in yanına bir elçi göndererek savaşmak konusunda onunla danışabilirdi. Ama o hiç birini yapmadı. Peygamber'in kesin emri karşısında (üstelik hayatta olduğu halde) içtihat etmeyi (!) tercih etti.

Ne zaman nass karşısında içtihattan söz açılsa, şunu da belirtmeliyiz ki bu manada içtihat, Allah ve Resulü'nün emirlerinden yüz çevirmek ve onlara itaat etmemek demektir. "Nass karşısında içtihat" ıstılahını tekrarlarken de bu konunun anlaşılır olduğunu düşünüyoruz. Aslında daha da anlaşılır olması için şöyle demeliyiz: Halid, kendi şahsî görüşüyle nassa karşı içtihat etti. Şimdi, şu ayete bir bakalım:

"Âdem, Rabbinin emrine karşı geldi de ne yapacağını şaşırdı."[335]

Allah, Hz. Âdem'e (a.s) o ağaçtan yemeyi yasaklamış, ama o yemişti. Şimdi biz, burada, "Âdem emir karşısında içtihat etti!" diyebilir miyiz? Biz diyoruz ki, her Müslüman kendi sınırlarını tanımalı, şahsî görüşlerini Allah ve Resulü'nden bize ulaşan hiçbir emirle karıştırmamalıdır. Çünkü bu iş, apaçık sapıklıktır.

Allah-u Taâla meleklere "Adem'e secde edin!" derken bu, bir emirdi. "Onlar da secde ettiler."[336] Yani emir verildi ve olumlu cevap alındı. Ama sıra İblis'e gelince şahsî görüşüne uyup içtihat etti ve "Ben ondan daha üstünüm; o halde nasıl ona secde ederim?" dedi. İşte burada yüz çevirme ve itaatsizlik vardır. İster Âdem üstün olsun, ister İblis; sonuçta Allah öyle emretmiştir. Nitekim Allah şöyle buyurur:

"Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadının o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur."[337]

İmam Sadık (a.s) da Ebu Hanife'ye şöyle buyurmuştu: "Kıyas yapma. Çünkü dinde kıyas edersen, dini de yok edersin. Unutma ki, ilk kıyas eden Şeytan idi; 'Ben ondan daha üstünüm, çünkü beni ateşten yarattın, onu da topraktan' demişti."

İmam Sadık (a.s) burada aynı konuya işaret ediyor. "Dinde kıyas yapma, yoksa dini yok edersin" derken kıyasın doğru olmadığını en güzel bir biçimde anlatmak istemiştir. Öyle ya, eğer herkes nasslar karşısında kendi görüşüne uyacak olsa, dinden geriye bir şey kalmaz. Nitekim Allah-u Taâla da şöyle buyurmaktadır:

"Eğer hak, onların keyiflerine uysaydı, gökler, yer ve bunların içinde bulunan kimseler bozulur giderdi."[338]

İçtihat hakkında yaptığımız bu kısa incelemeden sonra, tekrar Halid'e dönelim: Halid b. Velid, bir kez daha Peygamberimizin emrine yüz çevirmişti. Bu olay, Cuzeyme oğullarını İslam'a davet etmesi için Peygamberimiz tarafından görevlendirilirken yaşanmıştı. Peygamberimiz, daha önce de olduğu gibi savaşma izni vermemişti.

Cuzeyme oğulları davetin ardından Müslüman oldular. Ne var ki Halid, hileye başvurarak onları kılıçtan geçirdi. Abdurrahman bin Avf da bu olayda Halid ile beraberdi. Halid b. Velid'in, daha önce Cuzey-me oğulları tarafından öldürülen iki amcasının intikamını almak gerekçesiyle onları öldürdüğünü iddia ediyordu.[339]

Peygamberimiz, bu çirkin olayı duyduğunda Halid'in yaptıklarından beri olduğunu üç kez yineledi ve daha sonra İmam Ali'ye çok miktarda para vererek ölenlerin diyetini vermek üzere Cuzeym oğullarına gönderdi.

Her ne kadar Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in bahanecileri bu olaya çeşitli bahaneler getirseler de Halid b.Velid'in hayatı, Allah ve Resulü'nün emirlerine karşı geldiği olaylarla doludur. Bu konuda araştırma yapanlar, onun Ebubekir zamanında Yemame halkına neler yaptığını, Malik b. Nuveyre'yi ve kabilesini nasıl aldattığını mütalaa etmişlerdir: Halid, onları Müslüman oldukları halde ellerini bağlayarak öldürmüş, aynı gece Malik'in karısına yaklaşmış ve onunla cinsel ilişkiye girmişti.[340] Bu işi yaparken ne İslam'ın kanunlarını, ne de Arapların haysiyetini dikkate almadı. Ömer, fıkıhta dilediği fetvaları vermesine rağmen onun bu çirkin işini saklayamadı ve onu Allah düşmanı ilan edip recmetmeyle tehdit etti.

Araştırmacılar tarihe doğru bir şekilde baktıklarında, yapıcı eleştirilerle incelediklerinde ve mezhep taassubunu bir kenara bıraktıklarında açık ve net bir şekilde hakikati göreceklerdir. Onlar, Peygamber'in dilinden nakledilen uydurulmuş hadislerle şahısları değerlendirmemelidirler. Çünkü Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in oluşumunu sağlayan Emevîler, tarihteki olayları sadece bir uydurma hadisle dikkatlerden uzaklaştırabiliyor ve bu şekilde araştırmacıların hakikate ulaşmasını engelleyebiliyorlardı.

Nasıl da kolayca uydurabiliyorlar: Güya Peygamberimiz, Halid b. Velid'e "Hoş geldin, ey Allah'ın kılıcı" demiş! Nedense bu uydurma hadis, sade yürekli Müslümanların kalbinde yer edebiliyor. Çünkü onlar, Ümeyye oğullarının hile ve entrikalarından habersizler. Ve ne yazık ki bu uydurma hadis sayesinde artık Halid hakkında söylenen her hakikat, bir şekilde çeşitli özürlerle örtbas ediliyor. Buna, "insanlar üzerinde psikolojik etki bırakmak" denir. Bu, dermansız bir derttir; insanı haktan uzaklaştırır, gerçekleri altüst eder.

Örneğin, Peygamberimizin (s.a.a) amcası Ebu Talib hakkında "Kâfir olarak öldü" diyorlar ve buna Resul-i Ekrem'e isnat ettikleri uydurma bir hadisi ilave ediyorlar. Güya Peygamberimiz onun hakkında şöyle buyurmuş: "Ebu Talib, cehennemin pek derin olmayan bir yerindedir; beyni oranın verdiği sıcaklıkla kaynar durur!" Bu uydurma hadisten dolayı Ehlisünnet ve'l-Cemaat, Ebu Talib'in müşrik olarak öldüğüne ve cehenneme gideceğine inanır. Bunun dışında akla dayalı bir tahlil yapmak ve değerlendirmede bulunmak istemezler. Bununla iktifa ederler.

Ebu Talib'in hayatı boyunca İslam yolunda yaptığı cihatlarını, mücadelelerini, yeğeninin İslam'ı en iyi şekilde tebliğ edebilmesi için ortaya koyduğu fedakârlıklarını, bu yüzden kendi kabilesiyle düşman olduğunu, üç yıl yeğeni Hz. Muhammed (s.a.a) ve oğlu İmam Ali (a.s) ile birlikte bir derenin kenarında yaşamaya ve ağaç yaprakları yemeye razı olduğunu ve bunlar gibi daha nice kahramanlıklarını nasıl görmezden gelebilirler? Onun inancını ortaya koyan şiirlerini de mi okumamışlar? Peygamberimiz bizzat amcasının guslünü kendisi yerine getirmiş, kendi gömleğini onun için kefen olarak kullanmış, mezarına girerek defnetmiş ve o yılı "Hüzün Yılı" olarak adlandırmışken nasıl bunları düşünmezler? Hâlbuki Peygamberimiz o yılı "Hüzün Yılı" olarak ilan ettikten sonra şöyle buyurmuştu: "Allah'a ant olsun ki, amcam ölene kadar Kureyş bana bir şey yapamadı. Allah-u Taâla bana şöyle buyurdu: Bu şehri terk et; zira yardımcın artık öldü." Bu olaydan sonra da Mekke'ye hicret etti.

Bu örneklerden biri de şudur: Mekke'nin fethinden sonra Müslüman olan Muaviye'nin babası Ebusüfyan b. Harb hakkında Peygamberimiz, "Ebusüfyan'ın evine giren güvendedir" buyurmuştu.

İçinde herhangi bir fazilet bulunmadığı halde Ehlisünnet ve'l-Cemaat bu hadisi Ebusüfyan'ın iyi bir Müslüman olduğuna yoruyor, şu an cennette olduğuna ve İslam'ın onun önceki hayatına örtü olduğuna inanıyor. Yine burada aklî delilleri kabul etmeyip hakikate ulaşmak istemiyor, bu hadisle Ebusüfyan'ın geçmişte Peygamber'e ve dinine yaptığı tüm kötülükleri görmezden geliyorlar. Peygamber'i yok etmek için yaptığı savaşları, bu savaşlara yaptığı onca harcamaları ve kendisinin bu savaşlardaki komutanlıklarını nedense hep unutuyorlar!

Kaldı ki, onun Peygamber'e olan kinini de unutmamak gerekir.

Ebusüfyan'ı Peygamber'in huzuruna getirdiklerinde "Müslüman ol, yoksa boynunu vururuz!" dediler. Bunun üzerine o da "Eşhedu en lâ ilâhe illallah" dedi. "Eşhedu enne Muhammeden resulullah" da de!" dediklerinde, "Bu konuda henüz şüphem var!" diye cevap verdi.

Teslim olduktan sonra Peygamber'in yanına her geldiğinde kendi kendine, "Bu adam neyle bana galip geldi?" diye söylenir, Peygamber de ona şöyle buyururdu: "Allah'ın yardımıyla sana galip geldim, ey Ebusüfyan!"

Ben bu iki örneği İslam'ın hakikatini kendimiz anlayalım diye verdim. Biraz da olsa, araştırmacıların insanlar üzerinde ne kadar psikolojik etki bıraktığını ve onları nasıl haktan alıkoyduğunu anlamış olduk.

Ehlisünnet ve'l-Cemaat, sahabe hakkında uydurduğu yalan hadislerle halkın gözünde onlara değer kazandırmaya çalışır, hiç kimsenin onları sorgulamasına ve eleştirmesine izin vermez. İnsanlar onların Peygamber tarafından cennetle müjdelendiklerine inandıktan sonra artık aleyhlerinde söylenen neyi kabul ederler ki? Her ne yaparlarsa yapsınlar, onların gözünde doğrudur ve onların işlerini iyi gösterebilmek için bir kaçış yolu hazırlamışlardır. Bundan dolayıdır ki, kendi büyüklerinin her birine bir lakap uydurmuşlar ve bu lakapların Peygamber tarafından verildiğini iddia etmişlerdir. Birine "Sıddık", birine "Faruk", birine "Zinnureyn" diyor, birini "Peygamber Aşığı", birini "Peygamber Havarisi", birini "Ümmetin Emini", birini "İslam'ın Rivayetçisi", birini "Vahiy Kâtibi", bir diğerini de "Allah'ın Keskin Kılıcı" olarak anıyorlar. Lakap üstüne lakaplar zinciri böylece sürüp gidiyor.

Aslında bu lakapların hiçbir faydası yoktur. Bunlar, Allah katında ve hak terazisi karşısında yalnızca sizlerin ve atalarınızın verdiği isimlerdir. Onlar Allah tarafından gönderilmemişlerdir. Faydası ve zararı olan tek şey, insanların kendi amelleridir. Tarih, ameller için en iyi şahittir. Onunla insanın şahsiyeti ve değeri ortaya çıkar. Tarihle insanlar hakkında söylenmiş yalanlar aşikâr olur. İşte, bu konu da Hz. Ali'nin (a.s) şu sözünü tasdik eder: "Hakkı tanı, hakka uyanı da tanırsın."

Bizler tarihi okuduk, Halid b. Velid'in yaptığı işleri gördük. Artık hak ile batılı tanıyoruz. Öyleyse onu "Allah'ın Keskin Kılıcı" olarak adlandıramayız. Ancak şu soruyu sorabiliriz: Acaba Allah Resulü onu ne zaman bu isimle çağırdı? Acaba Mekke'nin fethi sırasında, Peygamberimizin "Kimsenin kanı akmayacak" dediğini bildiği halde Mekke halkıyla savaşarak onların bir kaçını öldürdüğü zaman mı? Yoksa Zeyd b. Harise ile Mute'ye gittiklerinde, Peygamberimiz, "Zeyd öldürülürse komutanınız Cafer b. Ebu Talib'dir; o da öldürülürse Abdullah b. Revaha'dır" derken mi?

Oysaki Peygamberimiz (s.a.a) dördüncü isim olarak bile onun ismini anmamıştı ve sözü edilen üç kişi savaş meydanında öldürüldükten sonra Halid, geriye kalan askerlerle birlikte savaş meydanından kaçmıştı.

Yoksa Huneyn Savaşı'na giderken mi Peygamberimiz ona bu ismi verdi? Bu savaşta on iki bin asker onun emri altındaydı. Ama o kaçtı ve Peygamber'i on iki kişiyle savaş meydanında yalnız bıraktı. Nitekim Allah-u Taâla bu konuda şöyle buyurur:

"Kim o gün savaşmak için bir tarafa çekilmek ya da başka bir birliğe katılmak dışında arkasını döner (kaçar)sa o, Allah'tan bir gazaba uğrar; onun yeri cehennemdir; o ne kötü varılacak bir yerdir!"[341]

Allah, bir yandan böyle buyururken, diğer yandan nasıl olur da kendi kılıcının kaçmasına izin verebilir? Gel de şaşırma!

Benim inancıma göre, Halid, Peygamber zamanında bu lakabı hiç almadı ve Peygamber de bunu hiç mi hiç kullanmadı. Bu ismi ona, hilafetine karşı ayaklanma çıkaranları yatıştırması ve dilediğini yapabilmesi için Ebubekir vermişti. Hatta Ömer, buna karşı çıkarak "Halid'in kılıcı biraz acımasız ve zulmedicidir!" demişti. Zira Ömer, onu yakından tanıyor ve biliyordu. Ebubekir de Ömer'e şöyle dedi: "Halid, Allah'ın, düşmanları üzerine çektiği ilahi bir kılıçtır! O tevil (içtihat) etmiş ve hata yapmıştır."[342] İşte, bu lakap da buradan kaynaklanıyor.

Taberî, er-Riyazu'n-Nazra kitabında şöyle yazar: "Selim oğulları mürtet olmuşlardı. Ebubekir de Halid b. Velid'i onlara gönderdi. Halid, onlardan bir grubu bir ahırda toplayarak ateşe verdi. Bu haber Ömer'in kulağına vardığında Ebubekir'in yanına gidip: "Bir adamın sanki Allah'mış gibi insanları azaplandırmasına nasıl izin veriyorsun?" diye itiraz etti. Ebubekir şöyle cevap verdi: "Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın düşmanlarına karşı çektiği kılıcı, Allah kınına sokmadığı sürece ben de kınına sokmam." Daha sonra da onu Museyleme Savaşı için görevlendirdi.[343]

Ehlisünnet bu yüzden Halid'i "Allah'ın Keskin Kılıcı" olarak adlandırıyor. Herhalde bu lakap, Allah Resulü'nün emirlerine yüz çevirdiği, sünnetini ayaklar altına aldığı ve halkı ateşe verdiği için olsa gerek!

Buharî kendi Sahih'inde, Peygamberimizin şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Allah'tan başka kimse ateşle azap edemez."  Ve yine şöyle buyurur: "Ancak ateşin rabbi ateşle cezalandırır."[344]

Daha önce de yazdığımız gibi, Ebubekir de ölmeden önce şöyle demişti: "Keşke bir haydut olan İyas b. Abdullah'ı ateşte yakmasaydım da onu kılıçla öldürseydim!"

Keşke o zaman biri çıksaydı da Ömer b. Hattab'a sorsaydı: Madem Allah'tan başka kimsenin kimseyi ateşe vermeye hakkı olmadığını biliyordun, o zaman neden Peygamber'in vefatından sonra, "Zehra'nın evinde olanlar biat için dışarı çıkmazlarsa evi ve içindekileri ateşe vereceğim!" diye yemin ettin? Eğer Ali (a.s) teslim olmayıp da evdekileri dışarı çıkarmasaydı niyetini muhakkak yerine getirecektin!

Bazen ben de şaşırıyorum: Nasıl oluyor da Ömer, Ebubekir ile muhalefet ediyor ve buna rağmen Ebubekir, Ömer'i yok sayarak onun muhalefetlerini görmezden geliyor? Bu, gerçekten çok şaşırtıcı bir durumdur. Zira daha önce de gördüğümüz gibi Ebubekir, Ömer'in karşısında durmazdı. Buna gücü de yoktu. Nitekim kendisi defalarca Ömer'e şöyle demişti: "Ben sana dedim; sen bu iş için benden daha güçlüsün. Ama sen bana üstün geldin (sonunda senin dediğin oldu)."

Bir keresinde de Ömer, Müellefetü'l-Kulûb, yani gönülleri İslam'a yakınlaştırılmaya çalışılan kâfirlerle yaptığı antlaşmaya tükürerek onu yırtmıştı. Bunun üzerine onu Ebubekir'e şikâyet ettiler. "Halife sen misin, yoksa Ömer mi?" diye çıkıştılar. Ebubekir de, "Eğer Allah isterse odur!" diye cevap verdi.

Bu yüzden diyorum ki; Halid'in çirkin işlerine tek muhalif, belki de sadece Ali b. Ebu Talib idi. Ama tarihçiler ve ilk raviler onun ismini anmaktan pek hoşlanmıyorlardı. Onu Ömer olarak değiştirmişlerdi. Bazı rivayetlerin senedinde "Ebu Zeynep" adında birinden veya bazen de "adamın biri"nden söz ederler. Bu kişi, olsa olsa Ali'dir ve ondan başkası olamaz.  Ama anlaşılan onlar Ali'nin (a.s) adını açıkça anmak istemiyorlardı ve bu yüzden de kimliğini gizlemişlerdi.

Bazı tarihçiler, Ömer'in Halid ile düşman olduğunu, hatta onu görmeye bile tahammülü olmadığını yazar, buna neden olarak da Halid'in savaşlardaki galibiyetleriyle halkın gönlünü çaldığını ve Ömer'in bunu çekemediğini söylerler. Cahiliyet döneminde Halid ile Ömer'in güreş tuttuklarını ve bu güreşte Halid'in Ömer'in ayağını kırdığını yazanlar da vardır.

Her şeye rağmen Hz. Ali'nin tek itiraz eden kişi olduğu konusu, sadece bir varsayımdan ibaret değildir. Önemli olan şudur ki; Ömer, hilafete geçtiğinde Halid'i kenara aldı ama recm etme konusundaki tehdidini gerçekleştirmedi. İkisi de kabalık ve kendini beğenmişlikte aynı sırayı paylaşıyorlardı. İkisi de kaba ve taş kalpli idiler. İkisi de gerek Peygamber zamanında, gerekse daha sonra Peygamber sünnetiyle muhalefet ettiler ve onu yok etmek için çaba harcadılar.

Halid, Ömer ve Ebubekir'le, Peygamber'in vefatından sonra Ali'yi (a.s) öldürmek için anlaşma yapmışlardı.[345] Ama Allah-u Taâla Hz. Ali'yi (a.s) ilahî görevini ifa etmesi için korudu ve kurtardı.

Halid b. Velid'in şahsiyetini bir kez daha inceleyerek, onun Peygamber sünnetine herkesten daha uzak olduğunu, Peygamber'in sünnetiyle çeliştiğini, onu arkasına aldığını, Kurân ve sünnete hiçbir şekilde önem vermediğini görmüş olduk.

10- Ebu Hureyre Dusî

Resul-i Ekrem'in (s.a.a) ömrünün sonlarına doğru Müslüman olan sahabelerden biridir. İbn-i Sâd'ın Tabakat adlı kitabında bildirdiğine göre, Ebu Hureyre fazilet bakımından dokuzuncu veya onuncu sıralardadır. Hicretin yedinci yılının sonlarına doğru Peygamber'le tanıştı. Tarihçilerin dediğine göre onun Peygamber'le birlikteliği üç yıldan fazla değildir.[346]

Bazı tarihçiler de bu sürenin iki yıldan az olduğunu bildirmişlerdir. Çünkü Peygamberimiz onu İbn-i Hazremî ile birlikte Bahreyn'e gönderdi. Peygamberimiz vefat ettiğinde o Bahreyn'deydi.

Ebu Hureyre ne cihadıyla, ne de yiğitliğiyle meşhur biri değildi. Siyasetçilerden ve düşünürlerden veya hafızası güçlü fakihlerden de değildi. Üstelik okuma yazması da yoktu. Peygamber'in yanına karnını doyurmak maksadıyla gelmişti. Nitekim onunla ilk kez bu amaçla tanıştığını kendi de itiraf eder. Peygamberimiz de ona Suffe ehlinin[347] yanında yer vermişti. Ne zaman Peygamberimize sadaka ve yiyecek gelse, ona gönderirdi.

Çok aç kaldığını, sahabenin yolu üzerinde oturup kendisini halsizlik ve baygınlığa vurarak ondan bundan yiyecek dilendiğini veya "Belki biri çıkar da beni evine götürüp doyurur" diye düşündüğünü bizzat kendisi kendi hakkında rivayet etmiştir.

Ne var ki o, bu özellikleri ile değil, Resulullah'tan (s.a.a) çokça hadis ve rivayet nakletmekle meşhur olmuştur. Rivayetleri altı binden fazla olduğu için tarihçilerin oldukça dikkatini çekmiştir. Peygamber'in sohbetleri dışında, kendi şahit olmadığı ve içinde asla hazır bulunmadığı olaylar hakkında bile rivayetleri vardır.

Bazı araştırmacılar dört halifenin, (Ehlisünnet inancına göre) cennetle müjdelenen on kişinin, Resulullah'ın (s.a.a) hanımlarının ve Ehlibeyt'in (a.s) hadislerini bir araya getirerek bunları Ebu Hureyre'nin rivayetleriyle karşılaştırmış, hepsinin toplamının tek başına Ebu Hureyre'nin hadislerinin onda biri ve hatta yüzde biri kadar olmadığını görmüşlerdir. Oysa biz bu şahıslar arasında mesela, Hz. Ali'nin (a.s), otuz yıldan fazla Resul-i Ekrem'le (s.a.a) beraber olduğunu biliyoruz.

İşte burada Ebu Hureyre bir suçlamaya maruz kalmaktadır: Yalancılık ve hadis uydurma suçu... Bu yüzden, Ebu Hureyre hakkında "Yalancılıkla suçlanan ilk ravidir" denmiştir.

Gelin, görün ki Ehlisünnet ve'l-Cemaat onu "İslam Rivayetçisi" olarak adlandırıyor, çok saygın bir zat olarak anıyor ve sözlerini delil olarak sunuyor. Belki de bazıları onun Hz. Ali'den daha bilgili olduğunu iddia ediyordur. Zira Ebu Hureyre kendisi hakkında şöyle rivayet etmiştir: «Bir gün Allah resulüne, "Ey Allah'ın resulü, senden birçok hadis işitiyorum da unutuyorum." dedim. "Abanı yay!" buyurdu. Yaydım. Elleriyle (bir şey) avuçlayıp (abanın) içine at(ıyor gibi yap)tı. Sonra, "Topla!" diye emretti. Abamı topladım. İşte ondan sonra hiçbir şey unutmadım.»[348]

Ebu Hureyre, Peygamber'den o kadar hadis nakletmişti ki, sonunda Ömer dayanamayarak kendi eliyle onu kırbaçladı ve "Çok rivayet naklediyorsun, senden Resulullah adına yalan hadis uydurmak bile beklenir!" dedi. Zira Ebu Hureyre bir gün Peygamberimizin dilinden, "Allah yeri ve göğü yarattı, sonra da saydı; tam yedi gün geçmişti" şeklinde bir hadis rivayet etmişti. Ömer bu hadisi duyduğunda onu yanına çağırdı. Hadisi yeniden okumasını istedi. O da okuyunca öfkelenip ona bir daha vurdu. Sonra da, "Allah altı günde yarattığını söylüyor, oysa sen yedi günde yarattı diyorsun!" dedi. Ebu Hureyre "Bu rivayeti Kâbu'l-Ahbar'dan duymuş olabilirim" diye karşılık verince Ömer şöyle dedi: "O halde Peygamber'in rivayetleriyle Kâbu'l-Ahbar'ın rivayetlerini birbirinden ayırt edemediğin sürece bir daha da hadis nakletme!"[349]

İmam Ali de (a.s) onun hakkında şöyle buyurmuştur: "Bilesiniz ki bugün Resulullah'a karşı halkın en yalancısı Ebu Hureyre Dusî'dir."[350]

Ümmül Müminin Ayşe de defalarca onu yalanlamış, Resulullah'tan naklettiği birçok hadisi reddetmişti. Hatta bir keresinde onun yaptığı bu işin çirkinliğini dile getirerek, "Ne zaman Resulullah'ın böyle söylediğini duydun?" (veya "Sen, Resulullah'tan duymadığım hadisleri söylüyorsun!") diye çıkışmış, Ebu Hureyre de şöyle cevap vermişti: "Resulullah hadis söylerken sen ancak gözüne sürme çekmek ve aynanın karşısında saçına kına yakmakla meşguldün!"[351]

Ayşe, Ebu Hureyre'nin uydurmaları konusunda ayak diretip onun bir yalanını su yüzüne çıkarınca Mervan b. Hakem de olaya el attı ve Ebu Hureyre'nin rivayetlerini değerlendirmeye aldı. Ebu Hureyre zor durumda kaldığını görünce gerçeği itiraf ederek, "Ben onu Resulullah'tan değil, Fazl b. Abbas'tan duymuştum!" dedi.[352]

İbn-i Kuteybe, bu rivayet konusunda onu suçlayarak şöyle demiştir: "Ebu Hureyre, Fazl b. Abbas'ın adını öne sürmüştür. Hâlbuki o hayatta değildi. Hadisi ona isnat ederken insanlara bu hadisi ondan duyduğunu ima etmeye çalışıyordu."[353]

İbn-i Kuteybe, Tevil-u Muhtelifi'l-Hadis kitabında şöyle diyor: "Ebu Hureyre sürekli 'Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor, ama ben bunu başkasından duydum' derdi."

Zehebî, Siyer-u Âlâmi'n-Nubela adlı kitabında, Yezid b. İbrahim'in Şûbe b. Haccac'dan şöyle dediğini duyduğunu nakleder: "Ebu Hureyre müdellis[354] idi."

İbn-i Kesir'in el-Bidaye ve'n-Nihaye kitabında şöyle yazılıdır: "Yezid b. Harun, Şube'nin de Ebu Hureyre hakkında aynı şeyi söylediğini işitmiştir. Yani o, müdellis idi; Peygamber'den ve Kâbu'l-Ahbar'dan duyduklarını nakleder, ama aralarında bir fark gözetmezdi."

Aynı şekilde Ebu Cafer İskafî de şöyle der: "Ebu Hureyre bizim üstatlarımıza göre ihlâssız idi ve rivayetleri makbul değildi."[355]

Ebu Hureyre, kendi zamanındaki sahabeler arasında yalancı, müdellis ve çok sayıda yalan rivayet sahibi biri olarak tanınıyordu. Öyle ki bazen onu alaya alırlar, ondan kendi hallerine uygun hadis uydurmasını isterlerdi.

Rivayet edilir ki: Kureyş kabilesinden biri yeni bir kürk satın almıştı ve onu giyerek halk arasında gösteriş yapıyordu. Bir gün Ebu Hureyre'nin yanından geçerken ona, "Ey Ebu Hureyre! Sen Peygamber'den çok hadis naklediyorsun. Acaba Peygamber'den benim kürküm hakkında da bir söz işittin mi?" diye sordu. Bunun üzerine Ebu Hureyre şöyle cevap verdi: "Ebul Kasım'dan (Resul-i Ekrem'den) duydum ki; öncekilerden biri yeni bir elbise giyip gösteriş yapıyordu. Allah da onu yerin dibine gömdü. Kıyamet gününe kadar da yerin dibine gömülmeye devam edecek. Allah'a ant olsun ki, acaba o, senin kabilenden veya ailenden miydi, yoksa başkası mıydı bilemiyorum."[356]

Rivayet ettiği hadisler birbiriyle çelişirken halk neden Ebu Hureyre'nin hadislerinde şüphe etmesin ki? Nitekim o, bir hadis rivayet ederken ona muhalefet eden başka bir hadis veya bir şahit gösterildiğinde hemen ilk söylediği hadisle çelişen başka bir hadis ileri sürerdi. Habeş dilinde ya da anlaşılmaz bir lehçeyle konuşurdu.[357]

Neden onu yalan hadis söylemekle suçlamasınlar ki? Zaten kendi de itiraf etmiyor mu? Hadisleri kesesinden çıkarıyor ve onu Peygamber'e isnat ediyor!

Buharî kendi Sahih'inde Ebu Hureyre'nin şöyle söylediğini nakleder: «Peygamber (s.a.a) buyuruyor ki: En iyi sadaka, geriye servet bırakandır. Üstte olan el, altta olan elden (veren el, alan elden) daha üstündür. İlk olarak kendi ailenden başla. Kadın der ki; "Ya bana ekmek ver, ya da beni boşa!" Köle der ki: "Bana ekmek ver, sonra çalıştır." Evlat der ki: "Bana ekmek ver, beni kime emanet edersen et!" Orada bulunanlar sordular: "Ey Ebu Hureyre! Bu hadisi Peygamber'den mi duydun?" Ebu Hureyre cevap verdi: "Hayır, bu, Ebu Hureyre'nin kesesindendi."»[358]

Bakın, nasıl da hadislere "Peygamber buyuruyor ki…" diye başlıyor? Sonra da ona itiraz edildiğinde veya kimden naklettiği sorulduğunda hadisin kendi ürünü olduğunu ve onu kendi kesesinden çıkardığını itiraf etmek zorunda kalıyor.

Ne mutlu Ebu Hureyre'ye ki, yalanlarla dolu bir kesesi var ve bu keseyi Muaviye ve Ümeyye oğullarının sayesinde genişletmeyi başarmış; haysiyet, güç, servet ve saraylar elde etmiştir!

Muaviye onu Medine'ye vali olarak atadı ve onun için akikten bir saray yaptırdı. Bununla da kalmayıp onu eşraftan bir kadınla evlendirdi. Öyle ki, Ebu Hureyre daha önce bu kadının yanında bir hizmetkâr olarak görev yapıyordu.

Ebu Hureyre'nin, Muaviye'nin yanında adeta bir vezir gibi durması, onun şerefli, âlim ve üstün bir kişiliğe sahip olmasından kaynaklanmıyordu. Muaviye onun hadis konusundaki yerini görüyor ve bu uyduruk hadisleri onun vasıtasıyla yaymak istiyordu. Ali (a.s) hakkında bazıları iki gönüllüydü. Lanet okumaktan sakınıyorlardı. Oysa Ebu Hureyre, Ali'yi (a.s) kendi evinin içinde, hatta Şiîlerinin yanında bile lanetlemekten geri kalmıyordu.

İbn-i Ebil Hadid, Şerh-i Nehcü'l-Belaga'da şöyle der: «Ebu Hurey-re, Cemaat Yılı'nda Kûfe Mescidi'ne geldi ve kendisini karşılamaya gelenleri oldukça kalabalık görünce iki dizinin üzerine oturup eliyle alnına vurarak şöyle dedi: "Ey Irak halkı! Siz benim Peygamber hakkında yalan mı söylediğimi düşünüyorsunuz? Kendimi (bile bile) ateşe atacağımı mı zannediyorsunuz? Allah'a ant olsun ki Peygamber'in şöyle buyurduğunu duydum: "Her peygamberin bir haremi (mahrem bölgesi) vardır. Benim haremim de Ayr ve Sevr dağları hududunca Medine'dir. Kim burada (kötü) bir olay çıkarırsa Allah'ın, meleklerin ve insanların laneti ona olsun! Ve ben şahitlik ederim ki Ali orada olay çıkarmıştır!" Bu rivayet Muaviye'nin kulağına varınca onu mükâfatlandırdı, ona değer verdi ve valisi yaptı.»[359]

Bizim için şu şahit yeterlidir ki, o, Muaviye tarafından Medine valisi olmuştur. Allah'ın düşmanını dost bilen ve Resulullah'ın dostunu düşman bilen kimseden elbette ki özgür düşünceli herkes şüphe eder. Muhakkak ki Ebu Hureyre, boş yere İslam'ın başkentine vali olmadı. O, sadece Muaviye'ye ve diğer Emevî valilerine yapmış olduğu hizmetlerin karşılığını aldı.

Ebu Hureyre Medine'ye sadece avretini kapatan bir peştamalla gelmişti. O, yoldan geçenlerden dilenir, bir lokma ekmek alarak yarım canını doyurmaya çalışırdı. Baştan ayağa her yanı bit kaynıyordu. Derken Medine'nin valisi oldu. Akikten yapılmış sarayında oturuyordu. Serveti, hizmetçileri ve köleleri vardı. İnsanlar randevusuz onunla görüşemezdi. Bunların hepsi onun kesesinin bereketiydi.

Çok da şaşırmamak gerek! Bugün dahi aynı şeyleri görmek mümkündür. Nice fakirler var ki, kendilerini hüküm sahiplerine yakın göstererek bir anda makam sahibi oluyorlar. Böylece dünya onlara saygı gösteriyor. İstediklerini yapıyorlar. Sınırsız servetlere konuyor, çeşit çeşit otomobillere biniyorlar. Kimse de onları sorgulayamıyor. Öyle yiyecekleri var ki pazarlarda dahi bulunmaz. Tüm bunlara rağmen bir de bakıyorsunuz ki aslında bunlar ana dillerini bile doğru dürüst konuşamıyorlar. Hayattan, karınlarını ve şehvetlerini doyurmaktan başka bir beklentileri de yoktur. Yalnızca Ebu Hureyre'nin kesesi gibi keseleri vardır. Elbette içlerinde biraz farklılık var, ama hedef yine aynıdır.

Bu hedef, hâkim yönetimi razı etmek ve onun reklâmını yapmaktır. Böylece hükümetlerini sağlam bir temel üzerine oturtmaya, düşmanlarını ortadan kaldırmaya, taçlarını ve koltuklarını sağlamlaştırmaya çalışırlar.

Ebu Hureyre, Ümeyye oğullarının taraftarlarındandı. Onu Osman b. Affan zamanından beri sevmişlerdi. Çünkü Ebu Hureyre'nin Osman hakkındaki görüşleri bütün muhacir ve ensardan farklıydı. Ebu Hureyre, Osman'ın öldürülmesi olayında parmağı olanları kâfir biliyordu. Hiç şüphesiz o, Ali b. Ebu Talib'i de (a.s) Osman'ı öldürmekle suçluyordu. Bunu onun Kûfe Mescidi'nde yapmış olduğu konuşmasından anlıyoruz. Zira o, bu konuşmasıyla Allah'ın, meleklerin ve insanların Hz. Ali'ye lanet okuduğunu ima ediyordu.

İbn-i Sâd, Tabakat'ında şöyle der: Ebu Hureyre hicretin 59. yılında öldü. Osman'ın çocukları onun tabutunu omuzlayıp Bakî Mezarlığı'na götürdüler. Böylece Osman hakkındaki görüşlerinden ötürü ona teşekkür etmiş oldular."[360]

Bakın şu Allah'ın işine! Müslümanların halifesi olmasına, "Zinnu-reyn" diye anılmasına, birçoklarının iddiasına göre meleklerin bile kendisinden hayâ etmesine rağmen Kureyş'in en önde gelenlerinden biri olan Osman'ı koyun gibi boğazlayarak öldürüyor; ölümünden üç gün sonra gusülsüz ve kefensiz olarak bir Yahudi mezarlığına gömüyorlar, ama Ebu Hureyre gibi biri aynı topluluk arasında izzet ve ihtiramla ölüyor!

O fakirdi ve kimse ailesini veya kabilesini tanımıyordu. Kureyş'le bir bağı da yoktu. Muaviye döneminde makam elde eden Osman'ın evlatları, Ebu Hureyre'nin cenazesini sırtlarına alarak Peygamber'in Bakî Mezarlığı'na defnettiler.

Şimdi de Ebu Hureyre'nin sünnet karşısındaki tutum ve davranışlarına bir göz atalım:

Buharî, Sahih'inde Ebu Hureyre'nin şöyle dediğini nakleder: "Ben Allah resulünden iki tabak saklamıştım. Birini dağıttım. Diğerini de dağıtsaydım boynumu vururlardı."[361]

Geçen konularda Ebubekir ve Ömer'in Peygamber'in yazılı sünnetini yaktıklarını, hadisçilerin bu hadisleri anlatmalarına izin vermediklerini yazmıştık. İşte, Ebu Hureyre, o perdeyi aralayarak bizim sözlerimizi onaylamış, halifelerin hoşuna giden şeylerin dışında hiçbir şey nakletmediğini itiraf etmiştir. Bu yüzdendir ki, Ebu Hureyre'nin iki kesesi veya iki tabağı vardı. Doğal olarak bunlardan sadece birini anlatıyordu. O da halifelerin hoşlandıkları şeydi. Açıklamaktan korktuğu ikinci tabak ise, Peygamberimizin doğru hadisleriyle dolu olan tabaktı. Eğer Ebu Hureyre doğru ve emin birisi olsaydı, doğru hadisleri saklayıp, uydurduğu hadisleri zalimleri korumak için yaymazdı. Oysa Ebu Hureyre, Allah'ın apaçık ayetlerini saklayanları lanetlediğini çok iyi biliyordu.

Buharî, Ebu Hureyre'nin dilinden şöyle nakleder: «Halk, "Ebu Hureyre çok hadis rivayet ediyor!" deyip duruyor. Hâlbuki Allah'ın kitabında şu iki ayet olmasaydı, hiçbir hadisi nakletmezdim: "İndirdiğimiz apaçık delilleri, bildirdiğimiz dosdoğru yolu, insanlara Kurân'da tamamıyla anlattıktan sonra bunu gizleyenlere gelince; Allah da onlara lanet eder, lanet edenler de."[362] Ebu Hureyre diğer ayeti de okuduktan sonra şöyle devam ediyor) Muhacir kardeşlerimiz çarşılarda alışverişle, ensar kardeşlerimiz de malları (ve toprakları) için çalışmakla meşgul olurken Ebu Hureyre boğazı tokluğuna Resulullah'ın yanında bulunuyordu. Onların bulunmadıkları mecliste hazır bulunur, onların ezberleyemedikleri şeyleri ezberlerdi.»[363]

O halde nasıl olur da Ebu Hureyre "Kurân'daki iki ayet olmasaydı hadis nakletmezdim" diyebilir? Daha önceki rivayette iki tabağı olduğunu, birini anlattığını, diğerini de boğazı kesilir korkusuyla anlatamadığını kendisi söylemiyor mu? Acaba Kurân'ın ayetlerine rağmen hakikatleri kendi gizlediğine dair kendisi şahitlik etmiyor mu?

Resul-i Ekrem (s.a.a), ashabına "Aileleriniz arasına geri dönün ve (anlattıklarımı) onlara da öğretin"[364], "Nice elçiler vardır ki (hadisi bizzat dinlemedikleri halde), dinleyenlerden daha iyi anlarlar" derken veya Abdukays'ın sözcülüğündeki bir heyeti ilim ve imanı öğrenmeye ve bunları kendi kabilelerine aktarmaya teşvik ederken[365] neden bir sahabe Peygamber'in hadisini nakletmekten korksun ki? Bir sahabenin sırf Peygamber'in hadisini naklettiği için boğazının kesilmesinden korkması sizce de ilginç değil mi? Belki de rivayet edilecek hadislerde halifelerin ortaya çıkmasını istemedikleri birtakım gerçek vardı, öyle değil mi?

Biz, önceki konularda ve yine Zikir Ehline Sorun adlı kitabımızda bu sırrı açıklamıştık. Özetle değinecek olursak, "Bu hakikat, Peygamberimizin (s.a.a) Hz. Ali'yi (a.s) nassa dayalı olarak halife seçmesidir" diyebiliriz.

Aslında Ebu Hureyre'yi kınamamak gerekir. Zaten kendi değerini kendisi ortaya koymuş, "Allah, Peygamber ve insanlar, Peygamber hadislerini saklayanları lanetler" demiştir. Asıl kınanması gereken birileri varsa o da Ehlisünnet ve'l-Cemaat'tir. Çünkü bu cemaat, Ebu Hureyre gibi birini "Ehlisünnet'in Rivayetçisi" olarak kabul ediyor. Hâlbuki Ebu Hureyre, hadisleri sakladığını, tedlis (müdellislik) ettiğini ve uydurduğunu bizzat kendisi itiraf ediyor. Ebu Hureyre başkalarının sözleriyle Peygamberimizin sözlerini birbirine karıştırmış, hangisinin Peygamberimize, hangisinin başkasına ait olduğunu kendisi bile teşhis edememişti. Bunların hepsi Ehlisünnet ve'l-Cemaat'in kendi sahih ve müsned kitaplarında yazılı olan gerçeklerdir. İlave ve iftira yoktur.

Hal böyleyken Ali b. Ebu Talib gibi biri onun adaletinden şüphe ederken ve "Resulullah'a karşı halkın en yalancısı Ebu Hureyre Dusî'dir" derken nasıl olur da yine de Ebu Hureyre gibi yalancı olarak adlandıran birine güvenebiliyorlar? Ömer onu yalancılıkla itham ederken ve defalarca dayak atıp sürgünle tehdit ederken yine de Ebu Hureyre mi diyorlar? Ayşe de onu dışlayıp defalarca yalancı olarak adlandırmamış mıydı? Sahabelerin çoğu yanlış ve eksik hadis naklettiği için onu reddetmemişler miydi?  Bizzat kendisi bile bazen kendi yanlışlığını itiraf edip, Habeşi diliyle kaçamak cevaplar verdiğini itiraf etmemiş miydi? Birçok İslam âlimi onu dışlamış, yalancı ve tedlis ehli olduğunu savunmuş, Muaviye'nin dalkavukluğunu yaptığını, onun sofrasının hayranı olduğunu ve gözünün onun altınlarında olduğunu söylememiş miydi? Tüm bunlardan sonra nasıl olur da Ebu Hureyre "İslam'ın Rivayetçisi" olabiliyor? Nasıl oluyor da İslam'ın hükümlerini ondan öğreniyorlar?

Bazı araştırmacılar, Yahudi inançlarını Ebu Hureyre'nin İslam'a soktuğunu ve hadis kitaplarını bunlarla doldurduğunu söylüyorlar. Başka bir deyişle; bir Yahudi olan Kâbu'l-Ahbar, onun sayesinde Yahudi inançlarını İslam'a sokmuştur. Teşbih,[366] tecsim,[367] hulul[368] ve peygamberler hakkında kötü sözler hep Ebu Hureyre tarafından İslam'a atfedilmiştir.

Acaba şimdi Ehlisünnet mensupları tövbe edip doğru yola dönmeyi kabul ederler mi? Peygamberimizin (s.a.a) gerçek sünnetini kimlerden öğreneceklerini anlamışlar mıdır? Bu konuda ne zaman bize sorsalar, onlara vereceğimiz cevap şudur: "Gelin, ilim şehrine kapısından girin, tertemiz Peygamber evlatlarına sarılın; onlar sünnetin koruyucuları, ümmetin kurtuluş gemisi, hidayet öncüleri, karanlıkların aydınlatıcısı ve Allah'ın sağlam ipleridir."

11- Abdullah b. Ömer

Adı çokça anılan sahabelerdendir. Üç halife dönemindeki olaylarda önemli rolleri olmuştur. Ömer b. Hattab'ın oğlu olması, Ehlisünnet ve'l-Cemaat yanında saygın ve sevilen birisi olmasına yetmiştir. Ehlisünnet arasında büyük fıkıh âlimlerinden ve Peygamber'in hadislerini ezberleyenlerden biri olarak tanınır. Hatta İmam Malik, birçok dinî hükümlerini ona dayandırmış ve Muvatta adlı kitabını onun rivayetleriyle doldurmuştur.

Ehlisünnet ve'l-Cemaat kitaplarını her açıp okuduğumuzda mutlaka onun ismine rastlarız. Ama bir araştırmacı gözüyle bu kitaplara bakacak olursak, onun adaletten, doğruluktan, Peygamber sünnetinden, fıkıh ve din ilimlerinden uzak olduğunu görürüz.

Onun hakkında bizim dikkatimizi çeken ilk nokta, Peygamber ailesinin efendisi Ali b. Ebu Talib'le olan şiddetli düşmanlığı olmuştur. Her fırsatta İmam Ali'yi (a.s) aşağılamış, onu okuma yazma bilmeyen sıradan insanların seviyesine kadar indirmeye çalışmıştır.

Daha önce de dediğimiz gibi Abdullah b. Ömer, bazı rivayetler uydurmuştu ve onun anlattıklarına göre; Peygamber zamanında sahabeler arasında derece farkı vardı. İnsanların en üstününü önce Ebubekir, sonra Ömer, sonra da Osman'dı ve geriye kalan insanlar da eşit idi. Güya Resul-i Ekrem (s.a.a) tüm bu söylentileri duyuyor ama hiçbir şey söylemiyordu![369]

Bu rivayet yalandan başka bir şey değildir. Hatta cevap vermeye değmeyecek kadar boş ve değersiz bir uydurmadır.

Daha önce Abdullah b. Ömer'in, Resul-i Ekrem (s.a.a) zamanındaki yaşantısına kısaca değinmiştik. O zamanlar Abdullah, henüz ergenlik çağına bile girmemişti. İlim ehliyle hiçbir alakası yoktu ve onun görüşlerine kimse itina etmiyordu. Onun yaşını en fazla rivayet edenler bile Peygamberimiz vefat ettiğinde onun henüz on dokuz yaşında olduğunu söylerler.

O zaman nasıl olur da "Biz, Peygamber zamanında halkın birbirine karşı üstünlüğünden söz ederdik" diyebilir? Belki de Abdullah, bu görüşleri çocuklar arasında söylemiştir. Yani Ebubekir ve Osman'ın çocukları ile kendi kardeşleri arasında… "Peygamber duyuyor ama bir şey söylemiyordu" sözü de dolayısıyla yalanlanmış oluyor. Bu da rivayetin yalan olduğunu ve onun kötü niyetle söylendiğini gösteriyor.

Bunlar bir tarafa, Peygamberimiz (s.a.a), Abdullah b. Ömer'in Hendek ve diğer savaşlara katılmasına izin vermemişti. Çünkü Abdullah, henüz on beş yaşına yeni girmişti.[370]

Hiç şüphesiz Hayber Savaşı'nda oradaydı. Ebubekir ve Ömer'in nasıl kaçtıklarını kendi gözleriyle görmüştü. Hiç şüphesiz Peygamber'in bu sözünü de duymuştu: "Yarın bayrağı öyle birine vereceğim ki, Allah ve resulü onu sever, o da Allah ve resulünü sever. Çok hamle eder ve kaçmaz. Allah onun kalbini imanla sınamıştır."

Ertesi gün bayrağı öyle birine verdi ki, kâfirlerin bütün ümitleri boşa çıktı; hepsi üzüntüye boğuldu. O, büyük kerametler sahibi ve Allah'ın yenilmez aslanı Ali b. Ebu Talib idi.[371]

Raiyyet Hadisi olarak bilinen bu hadis, İmam Ali'nin (a.s) diğer sahabeler karşısındaki üstünlüğünü ve gerek Allah, gerekse Resulü katında ne kadar yüksek bir makama sahip olduğunu göstermektedir. Bu iftihar ona yeter ki, Allah ve resulü onu seviyordu. Ama bir de Abdullah b. Ömer'e bakın! İmam'a karşı öylesine nefret duyuyordu ki onun bu makamını bildiği halde onu halktan biri gibi göstermeye çalışıyordu.

Daha önce de dediğimiz gibi Ehlisünnet ve'l-Cemaat, Abdullah b. Ömer'den öğrendiği bu rivayete göre amel ediyor, İmam Ali'yi (a.s) Hülefa-i Raşidin'den dahi kabul etmiyordu. Onun hilafetini sadece Ahmed b. Hanbel zamanında kabullendiler. Bu zamanda Hz. Ali'nin (a.s) faziletleri hakkındaki hadislerin gün yüzüne çıkmasıyla geçmişte ona karşı olumsuz yaptırımları olan kimseler de rezil oldu. İnsanlar onları sorgulamaya başladılar. O dönemin insanları, Hz. Ali'ye (a.s) düşmanlık gütmenin en büyük nifak olduğunu anladılar.

Böylece bu grup, Hz. Ali'nin halifeliğini kabul etmek ve onu Raşit halifeler arasına almak zorunda kaldı. Yalanla ve istemeyerek de olsa Ehlibeyt'i sevme iddiasında bulundular.

Neden bir kişi çıkıp da Abdullah b. Ömer'e şöyle bir soru sormadı acaba: Resul-i Ekrem'in (s.a.a) vefatından sonra bütün Müslümanlar veya Müslümanların büyük çoğunluğu hilafet konusunda neden iki kişi arasında tereddütte kalmıştı? Neden sadece Ebubekir ile Ali (a.s) arasında ihtilaf ediyorlardı? Neden hiç babasından veya Osman b. Affan'dan söz edilmiyordu?

Ömer'in oğluna şu soruyu sormak lazım: Eğer Resul-i Ekrem (s.a.a) senin sözünü tasdik edercesine sessiz kalmış ve kimsenin Ebubekir, Ömer ve Osman'dan daha üstün olmadığını kabul etmişse, o halde neden ölümünden iki gün önce henüz suratında tüy bile çıkmamış ve senden daha küçük yaşta olan birini İslam ordusunun komutanı yapıp, herkese onun bayrağının altına girmesini emretmişti? Acaba babanın dediği gibi, Peygamberimiz (hâşâ) sayıklıyor muydu?

Yine sormak gerekir: Neden muhacir ve ensar, Ebubekir'le biatleştikleri gün, Hz. Fatma'ya, "Eğer kocan ve amcanın oğlu, Ebubekir' den daha önce bizim yanımıza gelmiş olsaydı, ondan başka kimseyi kabul etmezdik!" dediler? Bu, sahabenin büyükleri tarafından, Hz. Ali'nin (a.s) üstünlüğünü gösteren bir itiraf değil midir? Sadece bir oldu-bitti ve hesapta olmayan bir biat, İmam Ali'nin hilafetinin pratiğe dönüşmesine engel olmuştur. Öyle ya, böyle bir zamanda Abdullah b. Ömer gibi eşini nasıl boşaması gerektiğini bilmeyen gururlu bir gencin görüşü, sahabenin büyüklerinin görüşü karşısında ne kadar değerli olabilir ki?

Son olarak da şunu sormak gerekiyor: Ömer'in ölümünden sonra neden sahabenin çoğu Hz. Ali'yi (a.s) hilafet için daha uygun gördü? Neden Ali'yi Osman'dan daha üstün tuttular ve sadece Abdurrahman b. Avf'ın "önceki halifelerin yönetimiyle hilafet etmek" şartını kabul etmediği için onu kenara ittiler?[372]

Abdullah b. Ömer, babasından etkilenmişti. Ebubekir, Ömer ve Osman'ın halifelik dönemlerinde yaşamış ve Ali'nin (a.s) hep bir köşeye itildiğini görmüştü. Onların arasında yoktu, hükümetlerinde ona bir makam da verilmemişti. Arap şahsiyetler, Hz. Ali'yi, amcasının oğlunun (s.a.a) ve kadınların en üstünü eşinin vefatından sonra ondan yüz çevirmişlerdi. Çünkü elinde halkın dikkatini çekebilecek bir şeyi yoktu.

Hiç şüphesiz Abdullah b. Ömer babasına en yakın şahsiyetti. Onun görüşlerini duyuyor, dostlarını ve düşmanlarını onun öğretilerine göre belirliyordu. Bu yüzden de Ali ve Ehlibeyt'e karşı öfke ve kinle büyüdü. Bir gün Osman'ın öldürülmesi olayından sonra muhacir ve ensarın ona biat ettiğini görünce bu, ona zor geldi. Gizli olan kinini açığa vurarak Hz Ali'ye biat etmeye yanaşmadı. Sonunda Medine'de daha fazla kalmak istemedi ve Umre'ye gitmek bahanesiyle Mekke'ye gidip oraya yerleşti.

Abdullah b. Ömer, bu tarihten itibaren tüm gücünü halk hareketini gevşetmek, Hz. Ali'ye (a.s) karşı tutumlarını değiştirmek ve onları isyana ve savaşlara sevk etmek için kullandı. Hz. Ali'nin onları yeniden kitap ve sünnete yönlendirmesini istemiyordu. Abdullah, zamane imamına itaat etmenin vacip olduğunu bildiği halde onu yalnız bırakan ilk kimselerdendi.

Hz. Ali'nin (a.s) öldürülmesinden sonra İmam Hasan'la mücadelesi sonucu iktidarı ele geçirmeyi başaran Muaviye, halka hitaben bir konuşma yaparak şöyle dedi: "Ben, sizinle namaz kılmanız ve oruç tutmanız için savaşmadım. Bilakis, size hükümdarlık edebilmek için savaştım. Allah da bana istediğimi verdi!" İşte, tam bu sırada Abdullah b. Ömer biat etmek amacıyla Muaviye'ye koşuyor ve "Halk, onun hakkında ihtilaf ettikten sonra yine onun hakkında bir araya gelmiş ve ona biat etmiştir" iddiasında bulunuyor.

Bence bu yılı "Cemaat Yılı" olarak ilan eden kişi de Abdullah b. Ömer olmuştu. Böylece o ve Ümeyye oğullarından oluşan takipçileri, Ehlisünnet ve'l-Cemaat'i tesis etmiş oldular. O günden sonra kıyamete kadar da bu isimle adlandırılacaklardır.

Abdullah b. Ömer'e ve onunla aynı fikirde olan Ehlisünnet ve'l-Cemaat'e sormak lazım: Tarih boyunca Hz. Ali'nin (a.s) hilafeti gibi hangi hilafet olayında halk, her kesimiyle, topluca ve istekli olarak böylesi bir biatte bulunmuştur?

Ebubekir'in halifeliği alelacele ve hesapsız bir şekilde gerçekleşmiş, sahabenin çoğu biat etmekten kaçınmıştı. Ömer'in halifeliği de kimsenin görüşü dikkate alınmadan Ebubekir'in vasiyetiyle gerçekleşmişti. Osman'ın halifeliği ise Ömer'in seçtiği üç kişinin onayıyla ve Abdurrahman b. Avf'ın kendi kararıyla sonuçlandı. Ama Hz. Ali'nin (a.s) biati muhacir ve ensarın kendi isteğiyle oldu. Hiçbir zorluk ve propaganda olmadan gerçekleşti. Müminlerin Emiri Ali (a.s), onların kendine olan biatlerini tüm İslam âlemine mektupla ulaştırdı ve herkes de bunu kabul etti. Sadece Şam'da bulunan Muaviye kabul etmedi.[373]

Abdullah b. Ömer ve Ehlisünnet ve'l-Cemaat'e göre Muaviye'yi öldürmek vacipti. Çünkü o, İslam ümmetinin birliğini, hilafete geçebilmek sevdasıyla tehlikeye attı. Biz, bu hükmü Sahih-i Müslim'in Resul-i Ekrem'den (s.a.a) naklettiği şu rivayete dayanak veriyoruz: «Peygamber efendimiz buyuruyor ki, "İki halifeye biat edildiğinde bunlardan ikinciyi öldürün!"»[374]