Gadir Sayfası

 

Ana Sayfa

 

Kitaplar’a geri dön

 

 

İmam Ali'nin (a.s)

Hayatı, Fazileti, Siresi ve Sözleri

 

Fahrettin ALTAN

 

3. Cilt

 

hz. ALİ'NİN (A.S) KISACA BİYOGRAFİSİ

Adı:

Ali (a.s).

Lakapları:

Emir’ul-Müminin, Murtaza, Haydar.

Künyesi:

Ebu’l-Hasan, Ebu Turab.

Ana - Baba:

Esed kızı Fatıma, Ebu Talib.

Doğumu:

Bi’setten on yıl önce, Recep ayının 13. günü Kabe’nin içinde doğmuştur.

Hilafeti:

Hicretin 36'sından 40'ına kadar (takriben 4 yıl dokuz ay).

İmamet Süresi :

30 yıl. Bu sürenin dört yıl dokuz ayında hükümet etmiştir.

Şahadeti:

Hicretin 40. yılı Ramazan ayının 19. günü Kufe Mescidi’nin mihrabında, en şaki kimsenin (İbn-i Mülcem’in) darbesiyle Ramazan’ın 21. gecesi 63 yaşında iken şahadete erişmiştir.

Mezarı:

Necef-i Eşref’te.

Yaşam Dönemi:

1- Çocukluk dönemi (yaklaşık on yıl).

2- Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’le geçirdiği dönem (yaklaşık yirmi üç yıl).

3- Hilafet mesnedinden uzaklaştırıldığı dönem (yaklaşık yirmi beş yıl).

4- Hilafet dönemi (yaklaşık dört yıl, dokuz ay).

Çocukları:

Hz. Fatıma’dan; Hasan (a.s), Hüseyin (a.s), Zeyneb (a.s), Ümmü Gülüsüm (a.s) ve Muhsin adında beş çocuğu olmuştur. Muhsin, mel’unlar tarafından anne karnında öldürülmüştür.

 

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ

KISACA HZ. ALİ (A.S)’IN HAYATI 8

ALİ (A.S)’IN FAZİLETLERİ VE SİRESİ 12

Hz. Ali (a.s)’ın Makamı 12

Hz. Ali (a.s)’ın Faziletleri 12

Hz. Ali (a.s)’ın Sevgisi 12

Hz. Ali (a.s)’ın Mahbubiyeti 13

Hz. Ali (a.s)’ın Velayeti 13

Hz. Ali (a.s)’ın Hilafeti 13

Hz. Ali (a.s)’ın Vasiliği 13

Hz. Ali (a.s)’ın Hakkaniyeti 13

Hz. Ali (a.s)’ın İlmi 14

Hz. Ali (a.s)’ın Hz. Peygamber (s.a.a) İle Kardeşliği 14

Hz. Ali (a.s)’ın Zühdü 14

Hz. Ali (a.s)’ın İbadeti 15

Hz. Ali (a.s)’ın Tevazusu 15

Hz. Ali (a.s)’ın Bağış ve Cömertliği 16

Hz. Ali (a.s)’ın Şecaat ve Yiğitliği 16

Hz. Ali (a.s)’ın Heybeti 16

Hz. Ali (a.s)’ın Cesaret ve Kudreti 16

Hz. ALİ (a.s)’ın İmanı 17

Hz. Ali (a.s)’ın Allah Katındaki Şanı 17

Hz. Ali (a.s)’ın İhlası 17

Hz. Ali (a.s)’ın Hilmi 17

Hz. Ali (a.s)’ın Adaleti 17

Hz. Ali (a.s)’ın Mürüvvet ve Yiğitliği 18

Hz. Ali (a.s)’ın Yiyecek ve Giyeceği 18

Hz. Ali (a.s)’ın İsmi 18

Kur’ân’a Âşinalığı 19

Peygamber (s.a.a)’in Hizmetinde Olması 19

Kusursuzluğu ve Hakkı Savunması 19

Muaviye’nin Yanında Methedilmesi 19

Pazarda Dolaşması 19

Halkın Dert Ortağı 19

Hurma Çekirdeği Ekmesi 20

Dünya Malına Önem Vermemesi 20

Siması, Hal ve Hareketi 20

El ve Yüzünü Kurulamak İçin Özel Havlu Kullanması 20

Yüzüklerinin Nakşı 20

Allah’ın Rızayetine Tâbi Olması 20

Hz. Ali (a.s)’ı Anmak 20

Hz. Ali (a.s)’ın Fesahat ve Belagatı 20

Hz. Ali (a.s)’ın Sabrı ve Tahammülü  21

Hz. Ali (a.s)’ın Cennet ve Cehennemi Bölmesi 21

HZ. ALİ (A.S)’IN SÖZLERİNDEN KIRK HADİS  23

Ben Bir Görevliyim!... 23

Yemek Yerken... 23

Kur’ân’la Beraber Olan... 23

Razı Olmak! 23

Dört Direk Üstünde Durur! 23

Cennet Kapılarından Bir Kapı! 24

Hakla Batılın Karışması! 24

Önce Hakkı Tanı! 24

Hür Yaratılmışsın! 24

İyiliği Emretmek 24

Güzel Ceza! 24

Bel Kıran Kimseler! 24

Aynı Seviyede Olmamalı! 24

Dine Ait Bir Şeyi Terk Ederlerse! 24

Dünya! 24

Kendini Ölçü Yap! 24

Ey Oğlum! 24

Çok Konuşan! 25

Söyleyene Bakma! 25

Bütün Hayırlar... 25

Oğul ve Baba Hakları 25

Dünya Nedir? 25

En Korkunç İki Şey! 25

Kim Dini İçin Çalışırsa! 25

Ailen Allah’ın Dostlarıysa! 25

Kim Bilmek İstiyorsa! 25

Yüzünün Suyu Donmuştur! 25

Yakışır mı Hiç! 25

Gerçek Fakih 25

Maceralar Anlatmakla... 26

Takvalı Kimseler 26

Yalanı Terk Etmedikçe! 26

Hem Dini Hem de Ahireti! 26

Yılana Benzer! 26

İnsanlar Üç Kısımdır 26

Bir Şeyi Elde Etmek İçin... 26

Öyle Kaynaşın Ki... 26

Amelsiz Dua Eden! 26

Amelle Kazanılır! 26

Horlanarak Cennete Girmek! 26

İBRETLİ ÖYKÜLER_ 27

1- Hz. Ali (a.s)’ın, Kendi Katiline Karşı Şefkati 27

2-İslamî Adabı Riayet Etmek 27

3- Yamalı Ayakkabıdan Daha Değersiz Bir Hükümet 27

4-Benden Sorun! 28

5-Yaşayışta Orta Halli Olmak 28

6- Enuvşirevan’ın Kafatası Konuşuyor! 28

7-Günahın Tedavisi 29

8- Hz. Ali (a.s) Adaletten Söz Ediyor  30

9-Yabis Vadisinde Ne Geçti? 30

10- Resulullah’dan Duymamışsam Dilsiz Olayım! 31

11-Hz. Ali (a.s) Ve Bet’ul-Mal 31

12-Hz. Ali (a.s) Ve Öksüzler 31

13- Ömer Hz. Ali’den Bahsediyor 32

14- Hz. Ali’nin Hz. Fatıma'yı İstemesi 32

15-Adalet Mazharı Ali (a.s) 33

16-Ahiret Düşüncesinde 33

17- Kardeşinin Kalbi Bizimle Miydi?  34

18-İki Rekat İhlaslı Namaz 34

19-Ramazan Ayında Şarap 34

20-İslam’da Sade Yaşayış 34

21- Neden Dualarımız Kabul Olmuyor  35

22-Hz. Ali’ye Duyulan Sevgi 36

23- Müminlerin Ruhlarının Toplandığı Yer  36

24-Bal Kabı Olayı 36

25-Kızartılmış Demir Hikayesi 37

26- Hz. Ali (a.s)’ın Allah Korkusundan Ağlaması 37

27- Hz. Ali (a.s) Haris-İ Hemdani’nin Yanıbaşında  38

28-Kepekli Ekmek 39

29- Hizmetçiyi Kendisine Tercih Etmek  39

30- Takvasız Kur’an Okuyanın Akıbeti 39

31- Fakirlerin Haysiyetini Korumak Ve Onların... 40

32- Üç Kimseyle Arkadaşlık Yasak  40

33-Eve Misafir Davet Etmek 40

34-Adaletli Bir Hükümet 41

35-Hz. Ali (a.s)’ın Kabrinin Bulunma Olayı 41

                                                    HZ. ALİ'NİN (A.S) HAYATIYLA İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR


 

ÖNSÖZ

 

Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla

Bütün hamt ve övgüler alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam peygamberlerin en seçkin ve güzidesi olan Hz. Muhammed Mustafa’ya ve O’nun tertemiz Ehl-i Beyt’ine olsun.

Tarih boyunca hakla batıl hep birbiriyle karıştırılmış böylece çeşitli fırkalara bölünmüşlerdir. Yahudiler 71 fırkaya, Hıristiyanlar 72 fırkaya, İslam ümmeti ise 73 fırkaya bölünmüştür. Bu 73 fırkanın her biri kendisini hak bilmektedir. Acaba gerçekten bunların hepsi hak mıdır? Yoksa bunlardan sadece bir tanesi mi haktır?

Resulullah (s.a.a)’in buyurduğuna göre bunlardan sadece bir tanesi haktır; geri kalanı ise doğru değildir. Bunca fırkalar arasında o hak olan fırkayı nasıl bulmak mümkündür? Bu hak olan fırkayı Resulullah (s.a.a)’in sözlerinde aramak gerekir.

Hz. Peygamber’in, Ehl-i Beyt’ini Nuh’un kurtuluş gemisine benzetmesi, Ehl-i Beyt’le Kur’ân’ı ümmete emanet olarak bırakması, “Ehl-i Beyt’ten öne geçmeyin helak olursunuz; onlardan geri kalmayın yine helak olursunuz” buyurması, O’nları Hıtta kapısına benzetmesi, veya “Ali hak iledir, hak da Ali ile”; “ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır; ilim isteyen o kapıdan gelsin”; “Ali cennetle cehennemi bölendir”; “Ali benden sonra benim vasim ve halifemdir”; “Ali bana nispetle, Harun’un Musa’ya nispeti gibidir”; “Ali başımdaki iki göz gibidir”; “Ali’nin hizbi Allah’ın hizbidir, düşmanlarının hizbi ise Şeytanın hizbidir”; “ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır” diye buyurmuş olduğu sözler, hakkın kimle beraber olduğunu gün ışığı gibi aydınlığa çıkarmaktadır. Ama hakla batıl karıştırılmış olduğundan dolayı bu parlak güneşin önünü bulutlar sarmıştır. Bundan dolayı çoğu insanlar hakkı bulmakta oldukça zorlanıyorlar.

Sıffin savaşında bir adam Hz. Ali (a.s)’ın yanına gelerek şöyle dedi: “Ya Ali! Bu iki gruptan hangisi haktır; her iki tarafta da Resulullah’ın ashabı vardır; Muaviye vahiy katibidir! Resulullah’ın sahabesindendir! Sen de Resulullah’ın damadı, amcasının oğlu ve O’nun kardeşisin?”

Hz. Ali (a.s) onun cevabında şöyle buyurdular: “Hak, şahsiyetlerle tanınmaz; önce hakkı tanı sonra hak ehlini tanırsın; batılı tanı sonra batıl ehlini tanırsın

Evet hakkı tanımadan batılı tanımak mümkün değildir; hakeza batılı tanımadan hakkı tanımak da mümkün değildir.

Şimdi gelelim Hz. Ali (a.s)’ın hilafet meselesine. Bazıları ellerindeki delillerle hilafetin Hz. Ali’nin hakkı olduğunu söylerler; bazıları akıl ve fikirleriyle Ebu Bekir’in hakkı olduğunu söylerler; bazıları da hilafetin Hz. Ali’nin hakkı olduğunu fakat maslahatın bu olmadığını söylerler.

Ben bu üç grubun görüşlerinin delillerine değinmeksizin şöyle bir soru sormak istiyorum? Acaba üstünlük ne iledir? Üstünlük özet olarak şunlardan ibarettir diyebiliriz:

İman, Cihat, İlim, Masumiyet, Cömertlik, Zahitlik, İbadet, Hilim, Sabır, Keramet, Adalet, Ailevi üstünlük, Peygamber’e yakınlık, Yiğitlik, Takva, Şecaat, Fesahat, belagat vs.

Biz bu özelliklere baktığımızda, Hz. Ali (a.s)’ın herkesten önde geldiğini görmekteyiz. Örneğin; Hiçbir sahabe ilimde onun seviyesi makamında değildir. Ebu Bekir ve Ömer defalarca; “Ali olmasaydı, biz helak olurduk” demişlerdir. Cihat, kahramanlık ve yiğitliğinde yine kimse onun seviyesine çıkamamıştır. Peygambere yakınlığı, Allah’a ve resulüne ilk iman getirmesinde de kimse ondan öne geçememiştir. Üstünlük sayılan diğer özelliklerde de onun ayarında hiçbir kimse yoktur. Bunlar aklen, mantıken onun hilafete herkesten daha layık olduğunu gösterir. Üstelik O’nun hilafetinin Allah ve resulü tarafından belirlendiği ve halka bildirildiğine ait de kitap ve sünnette yüzlerce delil vardır.

Diğerlerini Hz. Ali’den öne geçiren gruplara gelince; onlar araştırmaksızın, karşı tarafın delillerini görmeksizin, babalarından duydukları şeylerle yetinmiş, kendilerini araştırma zahmetine düşürmek istememişlerdir. Eğer hak ve batılın ne olduğunu tanımış olsalardı, artık hayranlıktan kurtulup doğru yolu bulmuş olurlardı.

Ehl-i Sünnet alimleriyle konuştuğumuzda -ki genellikle halifeler hakkında konuşmak istemiyorlar- bizler de Ehl-i Beyti seviyoruz, hatta sizlerden daha çok seviyoruz! diye iddia ediyorlar. Karşılaştığım bir hadiseyi burada nakletmekte yarar görüyorum.

 Bir gece Ehl-i Sünnetin büyük alimlerinden olan bir iki alimle Ehl-i Beyt, sahabe ve onların faziletleri hakkında konuşuyorduk. Sünni alim dedi ki; biz Ehl-i Beyti sizden daha çok seviyoruz!!!

Ben de onun bu sözüne karşılık şöyle dedim: Ehl-i Beyt’i kuru kuruya ve sadece dilde sevmek yeterli değildir; sözde ve amelde de onu ispatlamak gerekir. Şimdi sizden şöyle bir soru soruyorum: Ehl-i Beyti sevdiğinizi iddia ettiğinize göre acaba Ehl-i Beyt’in sözlerinden oluşan kaç kitap sizin kitaplarınız arasında vardır? Lütfen onların isimlerini söyleyin.” Sünni alimi bu sözü duyunca bir kaç dakika sustu, sorumu yine tekrarladım yine de cevap vermedi. Galiba Ehl-i Beyt hakkında ne kadar kusur ettiklerinin farkına vardı. Bu arada tarihten bazı örnekler verdik. Ravilerin de Ehl-i Beyt hakkında kusur ettiklerini, onların Ehl-i Beyt hakkında ne kadar haksızlık yaptıklarını delillerle vurguladık. Örneğin; Ehl-i Sünnetin büyük kaynaklarından olan Sahih-i Buhari’de, Hz. Peygamber’in yanında 6 ay veya en fazla 1 yıl küsur kalan ve her saatte de Hazretin yanında bulunmayan Ebu Hureyre’den 446 hadis nakledilmiştir. Ama Hz. Peygamber (s.a.a)’in iki torunu olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (a.s)’dan toplam 17 hadis nakledilmiştir; çocukluğundan beri Hz. Peygamber’in yanında bulunan Hz. Ali (a.s)’dan ise 170 hadis nakledilmiştir. Bu Ehl-i Beyt hakkında en büyük zulüm ve haksızlık değil midir?

Ehl-i Beyt’i sevmenin ve onlara sarılmanın manası, onların sözlerine sahip çıkmak, o sözleri yaymak ve yaşam biçimimizi onlara göre ayarlamaktır. Ehl-i Beyt’i seviyorum deyip onların sözlerinden habersiz kalmak, veya onları okumaktan kaçınmak, Ehl-i Beyt’ten habersiz kalmak ve Ehl-i Beyt’ten kaçmak demektir.

Biz bu kitapta olabildiğince az ve öz olarak O’nların siyer ve sözlerine değindik ve onları halkımıza aktarmaya çalıştık. Umulur ki daha himmetli insanlar çıkıp onların bütün hal, hareket ve sözlerini halkımıza anlatırlar inşaallah

Hz. Ali (a.s) gibi büyük bir şahsiyeti tanıtmak benim gibi kulların haddini aşmaktadır. O’nun şahsiyetini olduğu gibi anlatabilmek pek kolay olmadığı gibi bizlere mümkün de değildir. Zira Hz. Peygamber (s.a.a)’in kendisi şöyle buyurmuştur: “Ya Ali! Seni benden ve beni de senden başkası tanıyamaz.”

Bununla birlikte yine de mümkün olduğu kadar O’nların sözlerinden yararlanalım, onları halka anlatalım, Allah Teala’nın bizlere vermiş olduğu böyle büyük bir nimetten istifade edelim. Allah Teala cümlemizi, onların gerçek takipçilerinden kılsın, kıyamet günü bizi onlardan ayırmasın, onların şefaatini bizlere nasip etsin, bu çalışmalarımızı en güzel bir şekilde bizlerden kabul buyursun ve daha nice hizmetler yapmaya bizleri muvaffak eylesin inşaallah. Amin.

Burada Kerküklü kardeşimiz Kadı Oğlu’nun, Hz. Ali (a.s)’ın methinde “Diyalog” adlı söylemiş olduğu çok güzel şiirini de, yararlı olacağı ümidiyle şurada naklediyoruz:


ŞİİR

 

 

Söyledi Kâbe’de kim dünyaya gözün açtı?

Söyledim ol insan ki mihraptan ruhu uçtu.

Söyledi Ahmed, kimi kendine kardeş etti?

Dedim ol eri ki, Emin’nin yerinde yattı.

Söyledi Mustafa’nın vasiyi kimdir bil-hak?[1]

Söyledim Muhammed’in nefsi[2] ve rabb’il- felak.[3]

Söyledi güneşi kim döndürdü zeval oldu?[4]

Söyledim Betûl[5] O’na göklerden helal oldu.

Söyledi kimdir yarın saki-yi ab-ı Kevser?[6]

Söyledim Bedir Günü sahib-i ol Zulfikar.

Söyledi Muhammed’in Harun’un bildir mene

Söyledim Kur’ân hükmünü öğreten inse cine.

Dedi “men kuntu mevlah” [7] hadisin Gadir Günü

Kimin hakkında Ahmed söyledi? Bildir bunu.

Söyledim Cibril indi Ahmed’e dedi söyle:

“Kardeşin Veliyyullahı” millete i’lan eyle.

Söyledi Fevatimi kim yetirdi mehcere?[8]

Söyledim Harun olan Muhammed Peygamber’e.[9]

Söyledi Taha’ya[10] kim Uhud’da oldu kalkan?

Söyledim O yiğit ki kılıcın övdü Rahman.[11]

Dedi Merheb’i[12] kim yıktı yere Hayber Günü?

Dedim onun kapısın kopartan zafer günü.

Söyledi be kim dedi dünyaya “gurri gayri”?[13]

Söyledim Belağa’nı[14] git oku cevap yeri.

Söyledi hangi insan süt verdi katiline?

Söyledim yüzük veren rükuda sailine.[15]

Söyledi toplanır mı tüm bunlar bir insanda?

Söyledim evet dostum, nususu var[16] Kur’ân’da.

Söyledi peki kimdir söyle bu yüce insan?

Söyledim mevlam Ali İmam’ul- ins-i ve’l- can.[17]

 


KISACA HZ. ALİ (A.S)’IN HAYATI

 

Hz. Ali (a.s), Resulullah (s.a.a)’in vasisi, halifesi ve on iki imamın ilkidir. Hz. Ali (a.s), Amm’ul- Fil’in 30. yılının on üçüncü günü,[18] bazı rivayetlere göre Zilhicce ayının yedinci günü[19] Kabe’de dünyaya geldi.

Değerli babası, Ebu Talib, annesi ise Esed kızı Fatıma’dır. Zeyd ve Haydar da onun diğer mübarek isimlerindendir.[20] İki meşhur künyesi de Ebu’l- Hasan ve Ebu Turab’dır.[21] Hazretin hiç kimsenin ortak olmadığı kendisine has lakabı ise “Emir’ul- Muminin”dir; Murtaza, Hadi, Sıddık, Faruk, Veli, Şahid...de onun yüzlerce lakaplarından sadece bir kaç tanesidir.[22]

Emir’ul- Muminin Hz. Ali (a.s)’ın çocukluk dönemi, Resulullah (s.a.a)’in çocukluk döneminin geçtiği evde geçmiştir; o evde büyüyüp olgunlaşmıştır. Bu büyük şahsiyetlerin her ikisi de Ebu Talib’i bir baba ve yönetici olarak tanıyorlardı; Esed kızı Fatıma’ya da anne diyorlardı.[23]

Bu iki yüce şahsiyet arasındaki köklü ailevi bağlılık, Resulullah (s.a.a)’in Hz. Ali’yi iyi eğitmesi ve onu özel lütuflarından yararlandırması için uygun bir zemin hazırlamıştı.

Hz. Ali (a.s)’ın kendisi o değerli lütufları şöyle anıyor:

“Çocuktum henüz, o beni bağrına basar, yatağına alırdı;... beni koklardı; lokmayı çiğner, ağzıma verir yedirirdi... Ben de her an, devenin yavrusu,nasıl anasının ardından giderse, onun ardından giderdim;o her gün bana huylarından birini öğretir ve ona uymamı buyururdu. Her yıl Hıra dağına çekilir, kulluğa koyulurdu. Onu ben görürdüm, başkası görmezdi.” [24]

On üç yıl böylece geçti, Resulullah (s.a.a) İnzar ayetinin[25] nazil olmasıyla kendi akrabalarını İslam’a davet etmekle görevlendi. Muhammed bin Cerir-i Taberi, Hz. Ali (a.s)’ın şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Resulullah (s.a.a) beni çağırdı ve şöyle buyurdu: “Ya Ali! Allah-u Teala, kendi yakınlarımı inzar etmemi (uyarıp korkutmamı) emretmiştir. Sen bizim için bir yemek yap. Sonra Abdulmuttalib oğullarını, onlarla konuşmam için bir araya topla da iletmekle görevli olduğum şeyi onlara ileteyim.”

Ben de Resulullah’ın emri üzere onları bir araya topladım, Resulullah (s.a.a) onlara hitaben şöyle buyurdular: “Allah-u Teala, sizi O’na davet etmekle beni görevlendirmiştir. Sizlerden hanginiz, aranızda benim kardeşim, vasim ve halifem olmak istiyor?” Orada bulunanların hepsi sustular. Onların hepsinden yaşta küçük olmama rağmen; “Ya Resulellah! Ben senin yardımcın olmak istiyorum” dedim. Resulullah (s.a.a) elini benim boynuma koyarak şöyle buyurdu: “Bu şahıs, benim sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifemdir; sözünü dinleyin ve emirlerine uyun.” [26]

Böylece İslam’ın şanlı tarihinde, Emir’ul- Muminin Hz. Ali (a.s) ilk müslüman olarak tanınmış oldu. Nitekim Zeyd bin Erkam ve İbn-i Abbas’ın tanıklığıyla Hz. Peygamber’in aleni davetinden önce de Hz. Ali müslümandı.[27]

Buna ilaveten Hz. Ali’nin hilafet ve vesayeti, “Gadir-i Hum” günü diğer müslümanlara da açıkça beyan edildi.

İslam’ın aşikar olmasıyla Kureyişlilerin Resulullah’a karşı eziyetleri de başladı, bu baskı ve eziyetler hicret zamanına kadar devam etti. Tarihin tanıklığıyla bu müddet içerisinde Resulullah’ın en büyük yardımcı ve destekçisi, Hz. Ali’nin babası Ebu Talib olmuştur. Ebu Talib Kureyşin büyüğü olmasına rağmen hiçbir zaman Resulullah’ı Kureyişlilere teslim etmedi. Oğulları Ali ve Caferi ve kardeşi Hamza’yı ona yardımcı olmaya ve sürekli onun yanında bulunmaya davet etti.[28]

Bi’setin onuncu yılında Ebu Talib’in ölümüyle, Kureyşin Müslümanlara olan baskı ve eziyetleri daha da arttı. Resulullah’a küstahlık yapmaya başladılar ve defalarca onu öldürmek istediler. Nihayet her kabileden bir kaç genç toplanıp hep birlikte ansızın Hazrete saldırarak onu kılıçla öldürmeyi kararlaştırdılar.[29]

Resulullah (s.a.a), İlahi vahiy ile onların bu komplosundan haberdar oldu ve gece vakti Mekke’yi terk etmesi emredildi. Bu yüzden Hz. Ali’yi çağırarak o gece (Leylet’ul- Mebit) kendi yerinde yatmasını ondan istedi. Hz. Ali de canı gönülden kabul edip onun yerinde yattı.[30]

Kureyş gençleri sabaha doğru yalın kılıçla Resulullah’ın evine saldırdılar. Ama içeriye girdiklerinde Hz. Ali’yi, Peygamber (s.a.a)’in yatağında gördüler. Bu esnada çok sinirli olduklarından dolayı Hz. Ali’yi Mescid’ul- Haram’a çekip kısa bir tutuklamadan sonra serbest bıraktılar.[31]

Allah-u Teala bu eşsiz fedakarlığı takdir ederek şu ayeti nazil etti:

“İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını arayıp kazanmak amacıyla canını satar.”[32]

Bu ayet birçok Şia ve Ehl-i Sünnet müfessirlerinin görüşüne göre Hz. Ali (a.s)’ın fedakarlığı ve makamı hakkında nazil olmuştur.[33]

Resulullah (s.a.a)’in Medine’ye hicretinin peşice, Hz. Ali (a.s) da o şehre gitti. Hicretin ikinci yılında Hz. Fatimet’üz- Zehra ile evlendi.[34] Bir yıl sonra da ilk çocuğu olan İmam Hasan (a.s) dünyaya geldi.[35]

Medine’de İslami bir toplumun oluşmasıyla İslam’la küfür arasında çok önemli savaşlar oldu. O önemli savaşlardan ilki Bedir savaşı idi. Bu savaş hicretin on sekizinci ayında vuku buldu.[36] Ondan sonra da Uhud, Handek, Hayber, Tebuk vb. savaşlar baş gösterdi.

Tarih kitaplarının yazdığına göre, Emir’ul- Muminin Hz. Ali (a.s), Tebuk savaşı hariç bu savaşların hepsinde İslam ordusunun sancaktarı idi.[37]

Hz. Ali (a.s) Bedir savaşında düşman ordusundan yirmi bir kişiyi öldürdü.[38] Öldürdükleri kişiler arasında Muaviye’nin dedesi Utbe, dayısı Velid ve kardeşi Hanzele de vardı.[39] Uhud savaşında ise (örnek olarak diyoruz) Kureyş’in meşhur savaşçılarından dokuz kişiyi yere serdi. Bu savaşta bedeninden yetmiş yara alarak son ana kadar Hz. Peygamberi savundu. Oysa İslam ordusundan bir kaç kişi hariç diğerleri firar edip dağa sığındılar. Cebrail (a.s), Hz. Ali’nin bu fedakarlığını görünce bir kaç defa: “Zulfikardan başka kılıç, Ali’den başka da yiğit yoktur.”dedi.[40]

Handek gazvesinde, Arapların ünlü kahramanı Amr bin Abduved’i ağır bir darbeyle yere serdi. Bu çok değerli zaferle, düşman ordusunun kalbine büyük bir korku saldı. Resulullah (s.a.a) o darbeyi şöyle değerlendirdi:

“Ali’nin Handek günündeki darbesi, ümmetimin kıyamete dek bütün amellerinden daha üstündür.” [41]

 Hayber savaşında, bayrağı ilk önce Ebu Bekir, sonra da Ömer eline alıp meydana çıktı; ama bir zafer elde etmeksizin geri döndüler. Resulullah (s.a.a) çareyi, bayrağı Hz. Ali’ye vermekte gördü. Bu yüzden şöyle buyurdu:

“Yarın bayrağı öyle bir kişiye vereceğim ki, o Allah’ı ve Resulünü seviyor; Allah ve Resulü de onu seviyorlar.”

Sa’d bin Ebi Vakkas şöyle diyor:

Biz o kişinin kim olduğunu görmemiz için ayağa kalktık. Bu esnada Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ali’yi benim yanıma çağırın.” Hz. Ali gözleri ağrıdığı halde Peygamber (s.a.a)’in yanına geldi. Hz. Peygamber, ağzının mübarek suyunu onun gözlerine sürerek bayrağı onun eline verdi. Allah-u Teala Hayber’i, onun eliyle fethetti.[42]

*   *   *

Nihayet Hz. Ali (a.s)’ın hayatının en kritik anları olan hicretin 10. Yılı Zilhicce ayının 18. günü yetişti. O gün Hz. Peygamber (s.a.a), yüz bin kişiyi aşan büyük bir toplulukla Haccet-ul Veda yolculuğundan dönüyordu. Gadir-i Hum’a vardıklarında şu Tebliğ ayeti nazil oldu:

“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz, Allah, kafir olan bir topluluğu hidayete eriştirmez.”[43]

Bu kader belirleyici ayetin nazil olmasıyla 120 bin kişiden oluşan kervanın durdurulması emredildi. Onların hepsi, Resulullah (s.a.a)’in çevresinde toplandılar. Resulullah (s.a.a) namaz kıldıktan sonra fasih bir hutbe okudu. Sonra Hz. Ali’nin elinden tutup kaldırarak şöyle buyurdu:

“...Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır. Allah’ım, onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol.” [44]

Müslümanlar grup grup Hz. Ali’yi kutlamak ve ona biat etmek için yanına müşerref oluyorlardı. Ömer de İmam (a.s)’ın yanına gelerek şöyle dedi:

“Ey Ebu Talib oğlu Ali! Ne mutlu sana! Sen benim ve her müminin mevlası oldun.”

Daha sonra Allah-u Teala İkmal ayetini indirdi:

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip-beğendim.”[45]

*   *   *

Gadir olayından yaklaşık yetmiş gün bir zaman geçtikten sonra Resulullah (s.a.a) vefat etti. Emir’ul- Muminin Ali (a.s), Hz. Peygamber’in kefen ve defin işleriyle meşgul oldu. Ama diğer bir grup, bu fırsattan yararlanarak kendi aralarından halife seçmek için Beni Sakife denilen bir yerde toplandılar. Kargaşa ve tartışmalardan sonra Ebu Bekir’i halife olarak seçtiler. Halk grup grup ona biat etmeye başladı. Hz. Ali ve yaranlarından bazıları Ebu Bekir’e biat etmekten kaçındılar. Ebu Bekir Ömer’e; “Ali ve yaranlarının peşice git onlardan biat al; biat etmezlerse onlarla savaş” diye emretti.

 Ömer de kendisiyle ateş getirip[46] biat için evden çıkmadıkları takdirde evi yakacağına dair yemin etti![47] Öyle de oldu... Hz. Ali’nin, evinin kapısını yakarak biat etmesi için zorla evinden dışarı çıkardılar; hamile olan eşi Hz. Fatıma (a.s)’ı da kapıyla duvar arasında sıkıştırıp Muhsin ismindeki çocuğunu daha dünyaya gelmeden öldürdüler.[48]

Emir’ul- Muminin Ali (a.s) o gön İslam ve Müslümanların maslahatını korumak için kıyam etmedi. Ama Hz. Fatıma’nın yardımıyla, aldanan Müslümanlara hakkı tebliğ etmeye başladı ve onların İlahi görevlerini bir kez daha hatırlattı. Ama artık iş işten geçmişti. Hz. Ali (a.s) yapa yalnız kalmıştı, tek yardımcısı olan aziz eşi Fatıma (a.s)’ı da kaybetmişti. Bunca musibetler, Resulullah’ın vefatından 75 veya 90 gün geçmeksizin vuku bulmuştu.

*   *  *

Hilafet 25 yıl boyunca üç kişinin (Ebu Bekir, Ömer, Osman) eline geçti. İmam (a.s) bu müddet içerisinde hükümetten uzak olduğu halde ümmeti hidayet etmekle meşgul oldu, halifelerin yanlış hareketlerini onlara hatırlattı, ülkenin iç ve dış dini sorunlarını cevaplandırdı, Kur’an’ı bir araya toplamaya ve mahrumları özellikle Beni Haşim’i himaye etmeye koyuldu. Bir cümlede diyecek olursak; dini korumak için gece-gündüz çaba sarf etti.[49]

Hz. Ali’nin imamet yıldızı, üç halife döneminde de öyle parladı ki, Ebu Bekir yaptığından pişmanlık duydu.[50] Ömer ve Osman; “Eğer Ali olmasaydı helak olurduk” diyerek onun ilahî makamını itiraf ettiler.[51]

Osman’ın hilafeti döneminde, hilafet tezgahında zulüm ve fesadın artması, halkın incinmesi ve rahatsızlığına yol açtı; öyle ki, bu yüzden Hicri 35’de Osman’ın evini muhasaraya alıp onu öldürdüler. Sonra Hz. Ali’nin kapısına gelerek, onun hükümeti kabul etmesini ısrarla istediler. Hz. Ali (a.s) hilafete gelme olayını şöyle anlatıyor:

“...Derken, halkın benim etrafıma, sırtlanın boynundaki kıllar gibi üşüşmesi kadar beni üzen bir şey olmadı; her yandan, birbiri ardınca çevreme üşüştüler; öyle ki, kalabalıktan Hasan’la Hüseyin, ayaklar altında kalacaktı neredeyse. Koyunların ağıla üşüşmesi gibi çevreme toplandılar, bu kargaşada elbisem bile yırtılmıştı...

Ama şunu da bilin ki, andolsun tohumu yarana, bu topluluk biat için toplanmasaydı, Allah’ın, zalimin doyup zulmetmemesi, mazlumun aç kalmaması hakkında bilginlerden aldığı ahd-ü peyman olmasaydı hilafet devesinin yularını sırtına atardım; ümmetin sonuncusunu, ilkinin kasesiyle suvarır giderdim. Siz de anlamışsınızdır ki, şu dünyanızın değeri, bir dişi keçinin aksırığındaki burnunun sümüğünden de değersizdir bence.” [52]

Emir’-ul Muminin Hz. Ali (a.s), halkın isteğini kabul ederek zahiri hilafet makamını üstlendi; halk da ona biat etti. Sonra valilerini şehirlere gönderdi, Zübeyr ve Talha da şehirlere gönderilecek olan valilerdendi, ama memur oldukları yere gönderilmeden makamlarını kaybettiler. Çünkü onlar, Hz. Ali (a.s)’ın elinden valilik makamı hükmünü aldıklarında; “Bu sıla-i rahimden dolayı Allah sana mükafat versin”dediler. İmam (a.s) bu sözden rahatsız olup; “Müslümanların önderliğinin sıla-i rahimle ne ilişkisi vardır” diyerek valilik hükmünü onlardan geri aldı.[53]

Talha ve Zübeyr artık kendileri için bir yer ve makam görmeyince, Allah’ın evini (Kabe’yi) ziyaret etmek bahanesiyle Aişe’nin oturduğu Mekke şehrine gidip Aişe’yi, Osman’ın kanını Hz. Ali’den almaya tahrik ettiler.

Onlar bu iş için Basra’yı seçtiler, kendileriyle birlikte büyük bir topluluğu da oraya çektiler. Hz. Ali (a.s) muhaliflerin hareketinden haberdar olunca, yaranlarından dört yüz kişiyle birlikte o şehre gidip savaş çıkmasını önlemek için çok çaba sarf etti. Ama onlar Hz. Ali’nin sözünü kabul etmeyerek Hicretin 36. yılının Cemadi’l- Evvel ayında Cemel savaşını başlattılar. Nakisin’lerin (biatlerini bozanların) bu savaşı, Cemel savaşı olarak adlandı. Çünkü Aişe’nin tahtırevanı bir devenin üzerinde idi.[54] Onun taraftarları, onun etrafını sarmışlardı. Nihayet Aişe’nin devesi yere düşürülerek ordusu dağılıp Aişe mağlup oldu. Hz. Ali (a.s)’ın emriyle, Aişe Medine’ye gönderildi. Ama İmam (a.s)’ın kendisi Medine’ye gitmedi. Hicretin 36. yılının Recep ayında Kufe şehrine döndü.[55]

Bu savaştan sonra, Hicri 37’de vaki olan Sıffin savaşına hazırlandı. Bu savaşı Kasitin (zalim)lerin baş elemanı olan Muaviye başlattı. Muaviye ikinci halife zamanından itibaren Şam hükümetinin valisi idi. Hz. Ali (a.s)’ın zahiri hükümeti döneminde onunla biat etmekten kaçındı ve kendi adına halktan biat aldı. O, Osman’ı mazlum halife tanıtarak kendisini onun kanının sahibi olarak göstermeye çalıştı. İmam (a.s) hakkında öyle bir tebligat yaptı ki, Sıffin’de Şamlı bir genç, Hz. Ali’nin namaz kılmadığını söylemişti.[56]

Velhasıl, Hz. Ali (a.s), Muaviye’nin ordusuna karşı koymak için Kufe’den ayrıldı. Fırat nehri, Kerbela, Sabat, Enbar ve Rıkka şehirlerinden geçerek Şam topraklarından olan Sıffin’e ayak bastı, orada savaş ateşi tutuştu ve bu savaş dört ay sürdü. Bu savaşta Hz. Ali (a.s)’ın ordusu Muaviye’nin ordusuna galip geldi; öyle ki, Muaviye atını alıp kaçmak istedi. Amr bin As ona; Nereye? diye sordu. Muaviye; “Durumun nasıl olduğunu görüyorsun, şimdi düşüncen nedir? dedi. Amr bin As cevaben şöyle dedi: “Bir yoldan başka kurtuluş yoktur; o da şudur ki, Kur’an’ları kaldırıp onları Kur’an’a davet etmelisin.” Muaviye’nin ordusu Kur’an’ları kaldırıp; “Sizi Allah’ın kitabına davet ediyoruz” dediler. Emir’ul- Muminin Ali (a.s); “Bu bir hiledir, bir aldatmadır, onlar Kur’an ehli değillerdir,[57] natık Kur’an benim.” [58] buyurdular.

Bununla birlikte Amr bin As’ın hilesi, Hz. Ali’nin ordusundan bazıları arasında etkili oldu. Onlar Emir’ul- Muminin Ali (a.s)’ı hakemiyeti kabullenmeye mecbur ettiler. Hz. Ali tarafından (bir grup ashabın tahmiliyle) Ebu Musa Eş’ari, Muaviye tarafından ise Amr bin As savaşın kaderini belirlemek için tayin edildiler. O ikisi birbiriyle istişare ettikten sonra Hz. Ali ve Muaviye’yi kendi makamlarından uzaklaştıracaklarını kararlaştırdılar. İlk önce Ebu Musa’yı minbere çıkardılar, o cehaletle Hz. Ali’yi makamından azletti. Sonra Amr bin As minbere çıkıp aldıkları kararın aksine şöyle dedi: “Ben bu yüzüğü parmağıma taktığım gibi Muaviye’yi kendi yerinde baki bırakıyorum. Amr bin As’ın hilesi ile halkın içerisinde tekrar kargaşa ve ihtilaf çıktı; bu iki şahıs Kur’an hükmüyle hakemlik yapmadılar diyerek kavga edip dağıldılar.

Hakemiyeti Hz. Ali (a.s)’a tahmil eden grup, bu planlarının suya düştüğünü görünce tekrar İmama karşı muhalefet etmeye kalkıştılar; Hz. Ali’ye; “Allah’ın emrine dönmemiz için neden kılıçla bizi doğrultmadın?!” diye itiraz etmeğe başladılar; “La hükme illa lillah” (Hüküm verme ancak Allah’a aittir) diyerek slogan attılar.[59] Hz. Ali (a.s) onların bu sözünü duyunca şöyle buyurdu: “Hak bir sözdür; ama onunla batıl kastediliyor.” [60]

Kendilerine “Havariç” veya “Marikin” (dinden çıkanlar) denilen bu grup, Kufe’den çıkıp Kufe’nin yakınında yer alan “Harvra” denilen bir köyde toplandılar. Onlar Hz. Ali’nin emirlerine karşı çıktılar. İmam (a.s)’ın dostu ve memuru olan Abdullah bin Habbab ve onunla birlikte olanları katlettiler. Nihayet hicretin 39. yılında, alevi hükümeti karşısında “Nehrevan” savaşının ateşi körüklendi. Bu savaşta on kişi hariç onların hepsi kılıçtan geçirildi. Ama İmam (a.s)’ın ordusundan sadece bir kaç kişi şehit düştü.[61]

Bu fitneden sonra, Havariç’den üç kişi Mekke’de toplanıp Müslümanların siyasi durumları hakkında bazı sinsi müzakerelerden sonra, Hz. Ali, Muaviye ve Amr bin As’ı öldürmeyi kararlaştırdılar. Bu üç kişiden Abdurrahman bin Mulcem, Hz. Ali’yi öldürmeyi üstlendi; bu uyumsuz komployu uygulamak için Kufe’ye doğru hareket etti. Ramazan ayının 19. Gününün şafak vakti zehirli kılıcıyla Hz. Ali (a.s)’ın kafasına ağır bir darbe indirdi.[62] İmam Zeyn’ul- Abidin (a.s)’ın buyurduğuna göre o darbe, İmam (a.s) secdegahta iken onun mübarek başına indirildi.[63]

Emir’ul Muminin Ali (a.s), o mel’unun darbesinin isabetinden sonra şöyle buyurdu: “Fuztu ve Rabb’il Ka’be!” (Ka’be’nin Rabbine andolsun ki, kurtuluşa erdim!)[64]

İmam Ali (a.s) iki gün kendi evinde yattıktan sonra, hicretin 40. yılı Ramazan ayının yirmi birinde şahadete erişti.[65]

Hz. Ali (a.s)’dan birçok konularda, çok değerli hikmetli sözler nakledilmiştir. Nehc’ul- Belağa kitabı o sözlerden sadece bir bölümüdür. Nehc’ul- Belağa kitabı üç bölümden ibarettir: Hutbeler, Mektuplar ve Hikmetler (Kısa sözler). Bu kitap edebiyat kitaplarının en seçkinlerindendir. Nehc’ul- Belağa’ya 210’dan fazla şerh ve açıklamalar yazılmış ve bugünün çeşitli dillerine tercüme edilmiştir.

Hz. Fatıma (a.s)’dan beş çocuğu olmuştur; isimleri şunlardır: Hasan (a.s), Hüseyin (a.s), Zeyneb (a.s), Ümmü Gülüsüm (a.s) ve Muhsin. Muhsin, mel’unlar tarafından anne karnında öldürülmüştür.

Ümm’ül- Benin’den de Kerbela’da şehit düşen dört çocuğu olmuştur. Adları şunlardır: Abbas (a.s), Cafer, Osman ve Abdullah.

Havle-i Hanefiyye’den de Muhammed-i Hanefiyye dünyaya gelip değerli babasının yaranlarından sayılmaktadır.

 


ALİ (A.S)’IN FAZİLETLERİ VE SİRESİ

 

Hz. Ali (a.s)’ın Makamı

 Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

 “Ali bendendir; ben de Ali’denim.” [66]

 Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Ali bana nispet, bedenimdeki başım gibidir.” [67]

Resulullah (s.a.a) buyurmuşlar ki:

“Ali insanların en üstünüdür; bunu kabul etmeyen kafirdir.” [68]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuşlar ki:

“Ali, yaratıkların en iyisidir.” [69]

Zeyd Ali’den, Ali Hüseyin’den, Hüseyin de Ali bin Ebu Talib’den, Resulullah’ın bir kılı tutarak şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir:

“Kim senden olan bir kılı incitirse (senin kılına dahi dokunursa) beni incitmiştir, beni inciten Allah’ı incitmiştir; O’nu incitene Allah’ın laneti olsun.” [70]

Hz. Ali (a.s)’ın Faziletleri

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Eğer ormanlar kalem, deniz mürekkep, cinler hesap eden, insanlar katip olurlarsa, Ali bin Ebi Talib’in faziletlerini sayamazlar.” [71]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Allah-u Teala, kardeşim Ali’ye sayılmayacak kadar çok faziletler vermiştir. Kim onun faziletlerinden birini, ona ikrar ettiği halde zikrederse, Allah-u Teala onun geçmişte ve son zamanda işlediği günahlarını affeder. Kim onun faziletlerinden birini yazarsa, melekler sürekli olarak o yazıdan bir eser kaldıkça ona mağfiret dilerler. Kim onun faziletlerinden birini dinlerse, Allah Teala, onun işitmek yoluyla işlediği günahlarını bağışlar. Kim onun faziletlerinden olan bir yazıya bakarsa, Allah Teala, onun bakmak yoluyla işlediği günahlarını affeder.” [72]

Hz. Ali (a.s)’ın Sevgisi

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Müminin amel defterinin başlığı, Ali bin Ebi Talib’in sevgisidir.” [73]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuş ki:

“Ali’nin sevgisi imandır; buğzu ise küfürdür.” [74]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuşlar ki:

“Kim Ali’yi severse beni sevmiştir; kim Ali’ye buğz ederse bana buğz etmiştir.” [75]

 Resulullah (s.a.a) yine buyurmuştur ki:

“Ya Ali! Halk arasındaki misalin, Kur’ân’daki “Kulhu vellahu ehed” (İhlas) suresine benzer; kim onu bir defa okursa, adeta Kur’ân’ın üçte birini okumuştur; kim onu iki defa okursa, adeta Kur’ân’ın üçte ikisini okumuştur; kim onu üç defa okursa, adeta Kur’ân’nın hepsini okumuştur. Ya Ali, sen de böylesin! Kim seni kalbiyle severse, imanın üçte birini elde etmiştir; kim kalbi ve diliyle seni severse imanın üçte ikisini elde etmiştir; kim seni kalbi, dili ve eliyle severse imanın hepsini elde etmiştir. Beni hak olarak peygamber gönderen Allah’a andolsun ki, eğer yeryüzünün ehli, gök ehli gibi seni sevmiş olsaydı, Allah onlardan bir kişiyi bile ateşle azap etmezdi.” [76]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuş ki:

“Ya Ali! Müminden başkası seni sevmez; münafıktan başkası da sana buğz etmez.” [77]

Hz. Ali (a.s)’ın Mahbubiyeti

Enes bin Malik şöyle diyor:

Hz. Peygamber’in yanında kebap olmuş bir kuş vardı; onu yemeden önce şöyle dua etti: “Allah’ım, senin yanında en sevimli olan kulunu bana gönder de bu kuşu benimle yesin.” Derken Ali bin Ebi Talib geldi; onu Peygamber’le beraber yediler.” [78]

Bu hadis “Hadis-i Tayr” olarak meşhurdur. Şia ve Ehl-i Sünnet alimlerinin çoğu onu rivayet etmişlerdir. Bazı şairler bu hadisle ilgili şiirler de söylemişlerdir...[79]

Hz. Ali (a.s)’ın Velayeti

 Allah-u Teala şöyle buyurmuştur:

“Ali bin Ebi Talib’in velayeti benim kalemdir; kim kaleme girerse azabımdan kurtulur.” [80]

Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Miraç gecesi beni göğe götürdüklerinde Peygamberleri topladılar, ben de onlarla beraber oturdum. Bir melek gelerek bana şöyle dedi : Allah-u Teala buyuruyor ki; “Bu peygamberlerden ne üzere gönderildiklerini sor.” “Ne üzere gönderildiniz?”diye sorduğumda; “Senin velayetin ve Ali bin Ebi Talib’in velayeti üzere gönderildik” dediler.” [81]

Hz. Ali (a.s)’ın Hilafeti

Sa’d bin Ebi Vakkas şöyle diyor:

“Resulullah (s.a.a), Tebuk gazvesinde Hz. Ali’yi (Medine’de) kendi yerine halife tayin etti. Bunun üzerine Hz. Ali; “Ya Resulellah, beni kadın ve çocuklar arasında mı halife ettin?” dediğinde, Hz. Peygamber şöyle buyurdular: “Acaba bana olan nispetinin Harun’un Musa’ya olan nipbeti gibi olmasına razı olmuyor musun? Şu farkla ki, benden sonra peygamber yoktur.” [82]

Bu hadis “Menzilet” hadisi olarak meşhurdur. Bu hadis en sahih ve sabit hadislerdendir. Hz. Ali’nin imameti için en büyük delillerdendir.

Hz. Ali (a.s)’ın Vasiliği

Resulullah (s.a.a) buyurdular ki:

“Her peygamberin vasi ve varisi vardır; benim vasi ve varisim ise Ebu Talib oğlu Ali’dir.” [83]

İnzar ayeti Resulullah (s.a.a)’e nazil olduğunda Hazret akrabalarını yemeğe davet etti. Yemeklerini yedikten sonra ayağa kalkarak şöyle buyurdular:

“Ey Abdulmuttalip oğulları! Allah Teala, beni bütün halka genel olarak ve size de özel olarak peygamber göndermiş ve bana “yakın akrabalarını korkut” emrini vermiştir. Ben de sizi dile hafif gelen ama terazide ağır olan iki söze davet ediyorum. Eğer onları kabul ederseniz Arap ve gayri Araba hakim olursunuz ve bütün ümmetler sizin emriniz altında olurlar; onlarla cennete girer ve onlarla cehennem ateşinden kurtulursunuz. O iki söz; ‘Allah’tan gayri bir mabudun olmadığına ve benim de onun elçisi olduğuna şehadet getirmektir.’ Her kim bu konuda (herkesten önce) benim davetime icabet eder ve bu risaleti gerçekleştirmemde bana yardımcı olursa benim kardeşim, vasim, vezirim, varisim ve benden sonra halifem olacaktır.”

O mecliste hazır bulunanlardan, on yaşında olan Hz. Ali (a.s)’dan başka hiç kimse cevap vermedi. Resulullah (s.a.a) bu sözü üç kez tekrarladı. Her üç defasında da Hz. Ali’den başka O’nun davetini kabul eden olmadı. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) orada hazır olan cemaata şöyle buyurdular: “Bu (Ali), sizin aranızda benim kardeşim, vasim ve halifemdir.” [84]

Hz. Ali (a.s)’ın Hakkaniyeti

Resulullah (s.a.a) buyurmuşlar ki:

“Ali Kur’ân iledir; Kur’ân da Ali iledir. Bunlar Kevser havuzunun başında bana gelinceye dek birbirlerinden ayrılmazlar.” [85]

Resulullah (s.a.a) buyurmuşlar ki:

“Allah Teala Ali’ye rahmet etsin. Allah’ım, hakkı, o nereye döndüyse onunla döndür.” [86]

Resulullah (s.a.a) buyurmuşlar ki:

“Ali’den ayrılan benden ayrılmıştır; benden ayrılan ise Allah’tan ayrılmıştır.” [87]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuşlardır ki:

“Ali hak iledir; hak da Ali iledir. Bunlar kıyamet günü havuzun başında yanıma gelinceye dek birbirlerinden ayrılmazlar.” [88]

 Hz. Ali (a.s)’ın İlmi

Resulullah (s.a.a) bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır; ilim isteyen o kapıdan gelmelidir.” [89]

Bu hadis mütevatir ve kesin olan hadislerdendir. Allame-i Emini, El- Gadir kitabında Ehl-i Sünnet alimlerinden 143 kişinin bu hadisi naklettiklerini yazmıştır. [90]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Ümmetimin en alimi Ali’dir.” [91]

Emir’ul- Muminin Hz. Ali de şöyle buyurmuştur:

“Kur’ân’da olan her ayeti Resulullah’a okudum, O da onun manasını (tefsirini) bana öğretti.” [92]

Hz. Ali (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir:

“Gaip sırlarını benden sorun; çünkü ben peygamber ve elçilerin ilminin varisiyim.” [93]

Ehl-i Sünnet ve Şia alimleri Hz. Ali’nin şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir:

“Beni kaybetmeden önce istediğiniz şeyi benden sorun. Allah’a andolsun ki, eğer fetva kürsüsünde oturursam, Tevrat ehli arasında Tevrat’ın hükmü ile, İncil ehli arasında, İncil ile, Zebur ehli arasında Zebur ile ve Kur’ân ehli arasında Kur’ân’la fetva veririm. Öyle ki eğer Allah Teala o kitapları konuşturmuş olursa ‘Ali doğru dedi, bizde nazil olan hükme göre fetva verdi’ derlerdi.” [94]

Hz. Ali (a.s)’ın sorulara çok çabuk cevap vermesi herkesi şaşırtıyordu. Bir gün Ömer şöyle dedi: “Ya Ali, beni şaşırtan, bütün ilmi, fıkhi ve siyasi ilimleri çok iyi bilmen değildir, benim asıl şaşırdığım şey senin çok çabuk ve beklemeden cevap vermendir. Hz. Ali (a.s) onun bu sözüne karşılık şöyle buyurdu: “Ey Ömer, bu elimde kaç parmak vardır?” Ömer; “Beş parmak vardır” dedi. İmam (a.s); “Öyleyse neden bu sorunun cevabında düşünmedin?” Ömer; “Bu açıktır, düşünmeğe gerek yoktur” dediğinde, Hz. Ali (a.s); “Bütün meseleler de benim yanımda beş parmak gibi açıktır.” buyurdular.[95]

Hz. Ali (a.s)’ın Hz. Peygamber (s.a.a) İle Kardeşliği

Abdullah bin Ömer şöyle diyor:

“Resulullah (s.a.a), ashabı arasında kardeşlik akdi okudu, Ali gözlerinden yaşlar aktığı halde gelerek şöyle dedi: “Ya Resulellah, ashabın arasında kardeşlik akdi yaptın; ama benimle hiç kimse arasında kardeşlik akdi yapmadın!” Resulullah (s.a.a) ona şöyle buyurdular: “Sen dünya ve ahirette benim kardeşimsin.” [96]

Bu hadis “Muahat veya Uhuvvet Hadisi” olarak meşhurdur. Bu manada, Şia ve Ehl-i Sünnet kitaplarında hadisler oldukça çoktur. Bu çeşit hadisler, Hz. Ali’nin diğer sahabelerden çok üstün olduğunu göstermektedir. Çünkü Resulullah (s.a.a), ahlak ve diğer yönlerden birbirine benzeyenleri, birbirleriyle kardeş yapıyordu.[97]

Hz. Ali (a.s)’ın Zühdü

Hz. Ali (a.s), Basra valisi olan Osman bin Huneyf’e bir mektup yazarak şöyle buyurdu:

“Ben sizin İmamınız olmama rağmen iki eski elbise ve iki ekmekle yetiniyorum. Eğer istesem en iyi elbiseleri giyip buğday ve baldan yapılmış en iyi yemekleri yiyebilirim. Ama nefsim bana galip gelemez. Acaba halkın; “O İmam ve halifedir” demesiyle yetinip yoksulların üzüntülerinde ortak olmayayım mı?” [98]

Abdullah bin Abbas şöyle diyor:

Zikar’da, Emir’ul- Muminin Hz. (a.s)’ın yanına vardım, Hazret ayakkabısını dikiyordu. Bana; “Bu ayakkabının değeri kaçtır?” diye sordu. Onun bir değeri yoktur dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdular: “Allah’a andolsun ki, o benim için, bir hakkı ayakta tutmak veya bir batılı yok etmek hariç size emir olmamdan daha sevimlidir.” [99]

Hz. Ali (a.s) bazen şöyle buyuruyordu: “Bu abaya o kadar yama diktirmişim ki, artık onu yamayandan utanıyorum.” [100]

Hz. Ali (a.s)’ın İbadeti

Çok ibadet ettiğinden Zeyn’ul- Abidin lakabı kendisine verilen Ali bin Hüseyin (a.s)’a; “Senin ibadetin ceddin Hz. Ali’nin ibadetine oranla nasıldır? dediklerinde şöyle buyurdular: “Benim ibadetim, ceddim Hz. Ali’nin ibadeti yanında, onun ibadetinin Resulullah (s.a.a)’in ibadeti yanında olduğu gibidir.” (Yani benim ibadetim nere onun ibadeti nere!)[101]

Hz. Ali (a.s)’ın cariyesi Ümmü Said’e; “Hz. Ali Ramazan ayında mı daha çok ibadet ederdi yoksa başka aylarda mı?” diye sorduklarında; “Hz. Ali (a.s) her gece dua ve ibadetle meşguldü, Ramazan ve diğer aylar O’nun için eşitti” dedi.[102]

Hz. Ali (a.s) farz namazlara ilaveten müstahapları da kılıyordu; kesinlikle gece namazını terk etmezdi; hatta savaş zamanlarında bile ondan gaflet etmiyordu. Leylet’ul- Herir gecesinde sabaha yakın ufuğa bakıyordu, İbn-i Abbas; O taraftan endişede misin, düşman o yönde mi saklanmıştır? dediğinde; “Hayır, namaz vaktinin ulaşıp ulaşmadığına bakıyorum” buyurdular.[103]

Hz. Ali (a.s) Allah’a şöyle yakarıyordu: “Allah’ım, cezandan korkarak ve sevabını umarak sana ibadet etmedim; fakat seni ibadet için layık görüp ibadet ettim.” [104]

Hz. Ali (a.s)’ın Tevazusu

İmam Sadık (a.s)’dan şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

“Emir’ul- Muminin Hz. Ali (a.s) ev için odun topluyordu, su getiriyordu, evi süpürüyordu; Faıima (a.s) ise el değirmeniyle un öğütüyordu, hamur yapıyordu ve yemek pişiriyordu.” [105]

İmam Hasan’ül- Askeri (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir:

“Bir gün bir mümin babayla oğlu, Hz. Ali (a.s)’ın evine geldiler. İmam (a.s) onların ayağına kalktı, onları ağırladı ve onları evin baş tarafında oturtup kendisi de onların karşısında oturdu. Daha sonra yemek getirmelerini emretti, yemek getirildiğinde; babayla oğul o yemekten doyasıya yediler. Daha sonra (İmam’ın hizmetçisi) Kanber, ellerini yıkamaları için bir leğenle ibrik ve ellerini kurulamaları için de bir havlu getirdi. Kanber, babanın eline su dökmek için ileri gelince, Hz. Ali (a.s) hemen ibriği onun elinden alıp kendisi onun eline su dökmek istedi. Ama adam kendisini yere atarak şöyle dedi: “Ya Emir’el- Muminin! Allah beni görüyor, sen elime su dökmek mi istiyorsun!?” İmam (a.s); “Kalk otur, elini yıka; Allah Teala seni de ve senden farkı olmayan kardeşini de görüyor...” Nihayet adam yerden kalkıp İmam’ın onun eline su dökmesine razı oldu. İmam (a.s); “Eğer Kanber eline su dökseydi, nasıl ellerini rahatça yıkayacaktınsa öylece rahat bir şekilde ellerini yıka” buyurdular. Adam ellerini yıkadıktan sonra İmam (a.s) ibriği oğlu Muhammed-i Hanefiyye’ye verip şöyle buyurdular: “Oğlum! Eğer bu oğul babası olmadığı bir zamanda yanıma gelmiş olsaydı mutlaka onun eline su dökerdim. Ama Allah Teala oğulla baba bir yerde olduklarında onların aynı seviyede olmasını istememektedir. Baba babanın eline su döktü, oğul da oğlun eline su döksün.” İmam (a.s)’ın bu sözü üzerine Muhammed-i Hanefiyye de oğlun eline su döktü.” [106]

İmam Cafer’us- Sadık (a.s) babasından şöyle naklediyor:

“Hz. Ali (a.s), zimmi (İslam’ın sığınağında olan) bir adamla yol arkadaşı oldu.

Zimmi- “Ey Allah’ın kulu! Nereye gitmek istiyorsun?” dedi.

Hz. Ali - “Kufe’ye” buyurdular.

Zimmi adam, Kufe yolunu bırakıp başka bir yola girince Hz. Ali (a.s) da onunla birlikte o yola koyuldu.

Zimmi - “Sen Kufe’ye gitmek istemiyor muydun?”

Hz. Ali- “Evet.”

Zimmi - “Öyleyse yolunu terk ettin.”

Hz. Ali- “Biliyorum.”

Zimmi- “Bunu bildiğin halde, neden yolunu bırakıp da benimle geldin?”

Hz. Ali- “Arkadaştan ayrılınca onu uğurlamak için onunla gitmek güzel arkadaşlığın kemalindendir, Peygamberimiz bize böyle emretmiştir.”

Zimmi - “Böyle mi emretmiştir?”

Hz. Ali- “Evet.”

Zimmi - “İşte onun bu güzel amellerinden dolayı halk ona uymuştur. Ben senin dininde olduğuma dair seni tanık tutuyorum.”

Zimmi adam Hz. Ali (a.s)’la birlikte Peygamber (s.a.a)’in yanına dönüp Müslüman oldu.” [107]

Hz. Ali (a.s)’ın Bağış ve Cömertliği

Osman’ın ölümünden sonra Arap bir adam Hz. Ali (a.s)’ın yanına gelerek; “Benim birçok hastalığım vardır; nefes darlığı, cahillik ve fakirlik” dedi. Hz. Ali (a.s) da cevaben şöyle buyurdular: “Hastalığı tabibe, cahilliği alime, fakirliği ise zenginin yanına götür.” O adam; “Siz hem tabip, hem alim ve hem de zenginsiniz” dedi. İmam (a.s) onun bu sözü üzerine hizmetçilerine şöyle buyurdular: “Ona, 1000 dirhem hastalığını iyileştirmesi, 1000 dirhem durumunu düzeltmesi ve 1000 dirhem de cahilliğini gidermesi için toplam 3000 dirhem verin.” [108]

Ebu’s- Seadat, “Fezail’ul- İtret” kitabında şöyle diyor:

Bir rivayete göre Hz. Ali (a.s) müşriklerden biriyle savaşıyordu. Bu esnada müşrik; “Ey Ebu Talib oğlu, kılıcını bana bağışla” dedi. Hz. Ali (a.s) kılıcını ona doğru atınca müşrik; “Hayret! Ey Ebu Talib’in oğlu, böyle bir anda kılıcını bana mı veriyorsun?” dedi. Hz. Ali (a.s); “Ey filani! Sen bana el açtın, el açanı geri çevirmek cömertlikten değildir” buyurunca, kafir olan adam kendisini toprağa attı ve; “Din ehlinin davranışı işte böyledir” diyerek Hz Ali (a.s)’ın ayaklarını öpüp Müslüman oldu.[109]

Hz. Ali (a.s)’ın Şecaat ve Yiğitliği

İmam Seccad (a.s) Yezid’in önünde kendisini tanıtırken Hz. Ali (a.s)’ın sıfat ve faziletlerini sayarak şöyle buyurdular:

“Ben öyle bir adamın oğluyum ki, herkesten daha cesaretli ve yiğit idi; iradede herkesten daha güçlü idi; savaşta bir aslan gibi düşmanı öldürüyordu; kuru otlarda esen bir kasırga gibi onları dağıtıyordu.” [110]

Allame İbn-i Ebi Cumhur el- İhsai şöyle naklediyor:

“Cabir-i Ensari şöyle rivayet etmiştir: Basra’da (Cemel Savaşında) Hz. Ali (a.s)’la birlikte idim. Yetmiş bin kişi bir kadınla (Aişe ile) toplanmışlardı, savaştan kaçan her insanın; “Ali beni hezimete uğrattı”, yaralanan her şahsın; “Ali beni yaraladı”, can veren herkesin; “Ali beni öldürdü” dediklerini gördüm. Ordunun sağ kolunda olduğumda Hz. Ali’nin sesini duyuyordum; sol kolunda olduğumda yine onun sesini duyuyordum. Talha’nın can verdiği an onun yanından geçerken; “Kim bu oku sana attı” dediğimde; “Ali bin Ebi Talib attı” dedi. Bunu duyunca; “Ey Bilkıys ve İblis hizbi! Ali ok atmamıştır, onun elinde sadece kılıç vardır” dedim. Talha dedi ki: “Ey Cabir! Ali’nin göğe çıktığını, yere indiğini, doğudan ve batıdan geldiğini görmüyor musun? Doğu ile batıyı bir şey yapmıştır, süvariye yetiştiğinde onu mızrak vs. şeyle dürtüyor; biriyle karşılaştığında onu öldürüyor, yaralıyor ve yüzüstü yere seriyor veya; “Ey Allah’ın düşmanı öl” dediğin de o adam ölüyor, ondan hiç kimse kurtulamıyor.” [111]

Savaşlardan birinde Hz. Ali (a.s)’ın komutanları İmama: “Eğer yenilgiye uğrarsak sizi nerede bulabiliriz?” diye sorduklarında şöyle buyurdular: “Beni nerede bıraktıysanız ben oradayım, oradan başka bir yere ayrılmam.” [112]

 Hz. Ali (a.s)’ın Heybeti

Hz. Ali (a.s)’a; “Rakiplerine nasıl galip geldin?” dediklerinde; “Karşılaştığım herkes, bana kendi aleyhine yardım etti.” buyurdular.

Seyyid Rezi; “Hz. Ali (a.s) bu sözüyle, heybetinin karşı tarafın kalbine korku düşürdüğüne işaret etmiştir.”[113] diyor.

Hz. Ali (a.s) meydanda dolaşırken soluklar kesilirdi. Ona hamle eden herkes çok çabuk ölümü tatardı. Süfyani Sevri şöyle diyor: “Hz. Ali (a.s) müslümanların arasında çelik bir dağ gibiydi; kafir ve münafıklar için ise kuvvetli bir rakipti. Allah müslümanların izzet ve yüceliğini, kafirlerin ise zillet ve aşağılığını O’nun eline vermişti.”[114]

Hz. Ali (a.s)’ın Cesaret ve Kudreti

Enes, Ömer bin Hattap’tan şöyle naklediyor: Hz. Ali (a.s), beşikte iken bir yılanın ona doğru hareket ettiğini görünce, ellerini kundakta bağlı olmasına rağmen kundaktan çıkarıp yılanın boynundan tuttu, yılana bir bakıp parmaklarını ona geçirdi ve sıkarak onu öldürdü. Annesi onu o halde görünce bağırıp yardım diledi, bu sese akrabaları toplandı. Sonra annesi Ali’ye; “Şüphesiz sen bir haydar (aslan)sın” dedi.[115]

Hz. Ali (a.s)’ın şecaat ve kolunun gücünü düşmanları bile methetmiştir. İki parmağıyla Halid bin Velid’in boğazını sıkıştırdığı ve Halid bin Velid’in neredeyse ölmek üzere olduğu muşhurdur.[116]

Hz. Ali (a.s) Uhud savaşında, Beniabduddar kabilesinin savaşçılarını öldürdükten sonra o kabileden Sevap adlı bir köle Peygamberi öldürmek için yemin etti. Bu köle çok iri cüsseli ve kuvvetliydi. Müslümanlar korkuya kapılarak onunla savaşmaktan çekindiler. Ama Hz. Ali (a.s) onun karşısına çıkarak ona öyle bir darbe vurdu ki, belinden ikiye böldü; öyle ki üst bölümü yere düştü ve alt bölümü ise ayakları üstünde kalmıştı. Her iki ordu Hz. Ali’nin bu vuruşundan hayretler içerisindeydi ve müslümanlar gülüyorlardı.[117]

Hz. ALİ (a.s)’ın İmanı

Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

 “Eğer yer ve gökler terazinin bir kefesine, Ali’nin imanı da diğer kefesine bırakılırsa, Ali’nin imanı daha ağır basar.” [118]

Hz. Ali (a.s)’ın “Kumeyl Duası” adıyla meşhur olan duası, O’nun güçlü iman ve yakinini göstermektedir. Yine O’nun korku ve ümit içeren Sabah Duası ve diğer dua ve yakarışları O’nun teveccüh ve ihlasının göstergesidir. Zarar bin Zamre Muaviye’nin yanına geldiğinde Muaviye; “Ali’yi bana tarif et” dediğinde Zarar İmam (a.s)’ın özelliklerinden bir kısmını Muaviye’ye beyan ettikten sonra şöyle dedi:

“Hz. Ali geceleri (ibadet için) çok az uyuyordu; gece ve gündüzleri çok Kur’an okuyordu; canını Allah yoluna adamıştır; Allah’ın azameti karşısında göz yaşı döküyordu; kendisini bizden saklamazdı; bizden altın dolu keseler toplamazdı; yakınlarına şefkatli idi; cefakarlara (kendisine zulmedenlere) sert davranmazdı; gecenin zifiri karanlığında O’nu, kendisini yılan vurmuş bir insan gibi büküldüğünü ve üzüntülü bir fert gibi Allah korkusundan ağladığını ve şöyle dediğini görürdün:

 “Ey dünya, bana mı cilve yapıyorsun, beni mi kendine meftun etmek istiyorsun? Heyhat! Benim sana ihtiyacım yoktur; sana üç talak vermişim; artık sana dönmem mümkün değildir.” Sonra şöyle buyuruyordu: “Ah azığın azlığından, seferin uzunluğundan, yolun zorluğundan!”

Muaviye bunları duyunca kendisini tutamayıp ağlamaya başladı ve; “Ey Zarar yeter, Allah’a andolsun ki, Ali öyleydi, Allah ona rahmet etsin” dedi.[119]

Hz. Ali (a.s)’ın Allah Katındaki Şanı

Uzun bir hadiste Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Bugün, şimdiye kadar hiç kimseye söylemediğim bir sözü söyleyeceğim, o da şu ki; bir defasında Resulullah (s.a.a)’den benim için mağfiret dilemesini istedim. “Mağfiret dileyeceğim” buyurdu. Sonra kalkıp namaz kıldı, elini duaya kaldırdığında şöyle dediğini duydum: “Allah’ım, Ali’nin senin katındaki hakkı hürmetine, Ali’yi bağışla.” Ya Resulullah! Bu nasıl duadır dediğimde, Resulullah (s.a.a); “Allah katında senden daha değerli biri var mıdır ki onun vasıtasıyla Allah’tan şefaat dileyeyim?” buyurdular.” [120]

Hz. Ali (a.s)’ın İhlası

İbn-i Şerhaşup “Menakıb” Kitabında şöyle naklediyor: Hz. Ali (a.s) Amr b. Abdevud’u yere serince onun başını hemen bedeninden ayırmadı. Huzeyfe Hz. Ali’yi bu işinden dolayı tenkit edince Resulullah (s.a.a); “Sus ey Huzeyfe, Ali duraklamasının sebebini açıklayacaktır.” buyurdu. Hz. Ali (a.s) Resulullah (s.a.a)’in yanına geldiğinde Resulullah (s.a.a) ona, Amr b. Abdevud’un başını bedeninden ayırmadaki duraklamasının sebebini sordu. Hz. Ali cevaben şöyle dedi: “Amr bin Abdevud anneme küfretti ve yüzüme tükürdü, onu kendi nefsim için öldürmemden korktum, bundan dolayı öfkemin yatışması için onu bıraktım, daha sonra Allah için onu öldürdüm.” [121]

Hz. Ali (a.s)’ın Hilmi

Resulullah (s.a.a)’den şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Eğer hilim, bir kişi şeklinde olursa, mutlaka Ali olur.” [122]

Hz. Ali (a.s) bir köleyi defalarca çağırdığı halde cevap vermediğinden dolayı dışarı çıkıp onu kapının önünde görünce; “Seni cevap vermemeye sürükleyen sebep nedir?” diye sordu. Köle cevaben; “Senin cezalandırmandan güvende olmamdır” dedi. İmam (a.s) onun bu sözü üzerine; “Hamd Allâh’a ki beni, yaratıklarının emin bildiği kimselerden kıldı. Git, sen Allah rızası için artık hürsün.” buyurdular.[123]

Hz. Ali (a.s)’ın Adaleti

Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Benim elim ve Ali’nin eli, adalette eşittir.” [124]

Yine buyurmuştur ki:

 “Ali, Allah’ın ahdine daha vefalı olanınızdır; Allah’ın emri için daha çok kıyam edeninizdir; daha çok adaletlinizdir; daha çok eşit böleninizdir; Allah katında fazileti daha büyük olanınızdır.” [125]

Hz. Ali (a.s) hak ve adalet adamı idi. Bu meselede öyle ciddi idi ki, kendi çocuğunu zenci bir köle ile aynı seviyede görüyordu. Mazlumların hakkını almak için kendi memurlarını sorgulayıp onlardan zalim olanları cezalandırıyordu. Bu yüzden şöyle buyuruyordu: “Benim yanımda güçsüz fakirler, azizdir; zalimler ise hakirdirler.” [126]

Hz. Ali (a.s) kendisini Allah’ın karşısında sorumlu görüyordu, hedefi adaleti icra etmekti. Sosyal adalete riayet ederdi, hatta en yakınları ile başkaları arasında bir fark koymazdı. Akil, O’nun kardeşi olmasına rağmen Beyt’ul- Maldan kendi hakkından fazla bir şey alamadı. İmam (a.s)’ın kendisi bu konuda şöyle buyuruyor:

“...Allah’a andolsun, (kardeşim) Akili fakir olarak gördüm. Sizin malınızdan (beytülmal) üç kilo buğday istedi ve çocuklarını yüzleri solmuş zayıf bir halde gördüm. Benden ısrarla buğday istiyordu. O’nun sözlerine kulak asıp dinimi satacağımı sandı. Sonra bir demiri kızartıp ibret alsın diye ona yaklaştırdım. Acıdan bağırdı, neredeyse O’nun sıcaklığından yanacaktı. Dedim Ey Akil, analar yasında ağlasın! Sen bu küçük acıya dayanamayıp bağırıyorsun, ben nasıl cehennem ateşine tahammül edeyim?”

Bundan daha ilginç şudur ki, bir adam (münafık olan Eş’as b. Kays) geceleyin bir hediye kaba koyup yanıma getirdi, adete yılanın ağzının suyuyla hamur edilmişti. Ona; ‘Bu hediye mi, zekat mı, yoksa sadaka mı?’ diye sordum. Eğer sadaka ise biz Ehl-i Beyt’e haramdır, dedim. O da; ‘Hediyedir, zekat ve sadaka değildir’ diye cevap verdi.

Ona dedim ki, annen ölümünde ağlasın! Acaba Allah’ın dini yoluyla gelip beni aldatmak mı istiyorsun? Acaba deli mi olmuşsun yoksa; (Ali’yi aldatmak için) boş sözler mi diyorsun?

Allah’a andolsun eğer yedi göğü bütün altındakilerle bana verseler ve bir karıncanın ağzından arpa samanını alarak “Allah’a isyan et” deseler, bu işi yapmam. Bu dünyanız benim yanımda çekirgenin ağzında olan yaprak dALİ gibi değersizdir. Ali’nin bu geçici dünya mALİ ve lezzetleriyle ne işi vardır!” [127]

Hz. Ali (a.s)’ın Mürüvvet ve Yiğitliği

İbn-i Ebi’l Hadid şöyle diyor: Muaviye’nin ordusu Fırat kıyısını kuşattıklarında Muaviye şöyle dedi: Onları, Osman’ı susuzluktan öldürdükleri gibi susuzluktan öldürün. Hz. Ali ve ashabı; “Su içmemize mani olmayın” dediklerinde onlar cevaben; “Allah’a andolsun ki, size bir damla dahi su vermeyeceğiz; İbn-i Affan (Osman)’ın öldüğü gibi siz de susuzluktan öleceksiniz.” dediler.

 İmam (a.s), ashabının susuzluktan helak olacağını görünce, Muaviye’nin ordusuna ağır bir saldırı düzenleyip bir çoklarını öldürdükten sonra onları kendi yerlerinden uzaklaştırarak suyu ele geçirdiler. Artık Muaviye’nin ordusu susuz kalmış oldu. Hz. Ali (a.s)’ın ashabı; “Ya Emir’el Muminin! Onlar seni sudan men ettikleri gibi sen de onları sudan men et, susuzluk kılıcıyla onları öldür, artık savaşa gerek duymayasın!” dediklerinde Hz. Ali (a.s): “Hayır, Allah’a andolsun ki, ben onların yaptığı gibi yapmayacağım; Fırat’tan su almaları için onlara müsaade edin” buyurdular.[128]

Hz. Ali (a.s)’ın Yiyecek ve Giyeceği

İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Allah’a andolsun ki, Hz. Ali (a.s) köleler gibi yemek yiyor ve onlar gibi toprağın üstünde oturuyordu. İki gömlek alıyordu, onlardan en iyisini kölesine veriyordu. Eğer elbisesinin kolu ve eteği uzun olsaydı onu kesiyordu. Beş senelik hilafetinde taş üstüne bir taş koymayıp altın ve gümüş biriktirmedi. Halka ekmek ve et veriyordu, kendisi ise arpa ekmeği yiyordu. Allah Teala’nın beğendiği iki işle karşılaştığında en zorunu seçiyordu. Bin köleyi kendi emeği ile alıp serbest bıraktı. Hiç kimse onun yaptığı işi yapmaya kadir değildi.” [129]

Abdullah bin Ebi Rafi şöyle diyor:

Hz. Ali (a.s) yemek yerine, tuz veya sirkeyle yetiniyordu. Bundan biraz iyisini getirdiklerinde, sebze veya az bir deve sütüne kanaat ediyordu. Et çok az yiyor ve şöyle buyuruyordu: “Karnınızı, hayvanların kabirleri yapmayın.” [130]

Adiy bin Hatem şöyle diyor:

Bir gün Hz. Ali’nin yanına gittiğimde O’nun yemek yediğini gördüm. Yemeği sadece biraz arpa ekmeği, su ve tuzdu. Bunun üzerine; “Ey Müminlerin Emiri! Siz gündüzleri bu kadar zahmet çekmenize ve geceleri de bu kadar ibadet etmenize rağmen yediğiniz yemek bu kadar mıdır?” dediğimde şöyle buyurdular: “Nefsin azmaması için, onu böyle bir riyazete alıştırmak gerekir.” Sonra şöyle buyurdu: “Nefsi, kanaatla zayıf ve hasta kıl; eğer böyle yapmazsan, senden hakkından daha fazlasını ister.” [131]

Hz. Ali (a.s)’ın İsmi

Yezid bin Ka’neb şöyle diyor:

Biz kendi gözümüzle Ka’be’nin arka taraftan yarıldığını ve Eset kızı Fatıma’nın Kabe’nin içerisine girip gözümüzden kaybolduğunu gördük, sonra Kabe’nin duvarı birleşerek eski halini aldı. Biz Kabe’nin kilidini açmak istedik ama açılmadı. Bunun üzerine bu işin Allah tarafından olduğunu anladık. Fatıma dört gün sonra ellerinde Hz. Ali (a.s) olduğu halde Kabe’den çıkıp geldi ve şöyle dedi: “...Ben Allah’ın evine girdim. Cennet meyvelerinden ve yapraklarından yedim; dışarı çıkmak istediğimde ise bir münadi bana şöyle seslendi:

“Ey Fatıma! O’nun ismini Ali koy. Zira O Ali (yüce)’dir ve Aliyy’ul- A’la olan Allah Teala buyuruyor ki: Ben O’nun ismini kendi ismimden aldım, O’nu kendi sıfatlarımla sıfatlandırdım ve O’na ilmimin sırrını öğrettim. Putları benim evimde kıracak olan O’dur ve benim evimin üzerinde ezan okuyup beni ululayacak olan O’dur. O’nu sevip emirlerine uyan kimseye ne mutlu! O’na düşman olup emirlerine karşı çıkan kimseye de yazıklar olsun!” [132]

İmam Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Eğer benim yüz oğlan çocuğum olsaydı, onların hepsinin ismini Ali koymak isterdim.” [133]

Kur’ân’a Âşinalığı

Hz. Ali (a.s) buyurmuştur ki:

“Allah’a and olsun ki, nazil olan her ayetin, neyin hakkında nazil olduğunu ve nerede nazil olduğunu biliyorum. Çünkü Rabbim bana algılayan bir kalp ve çok soru soran bir dil bağışlamıştır.”[134]

Peygamber (s.a.a)’in Hizmetinde Olması

Bureydet’ul- Eslemî şöyle diyor:

“Resulullah (s.a.a) ile yolculuğa çıktığımızda, Hz. Ali (a.s) O Hazretin eşyasının sahibi idi; onu kendisinden ayırmazdı. Bir yerde konakladığımızda, Hz. Peygamber’in eşyalarını incelerdi. Tamire ihtiyaç gördüğü her şeyi tamir ederdi. Tamir edilmesi gereken şey ayakkabı veya naleyn bile olsaydı, onu dikerek tamir ederdi.”[135]

Kusursuzluğu ve Hakkı Savunması

Hz. Ali (a.s) buyurmuştur ki:

“... Kusur bulmaya çalışan, göz ve kaşıyla işaret eden her kimse, benim hakkında bir kusur ve ayıp bulamamıştır. Benim yanımda en düşük insan, hakkını (zalimden) alıncaya dek azizdir; güçlü olan kimse ise, diğerlerin hakkını ondan alıncaya dek güçsüzdür. Biz Allah’ın kaza ve kaderine razı, O’nun emrine ise teslimiz.”[136]

Muaviye’nin Yanında Methedilmesi

Zırar bin Zamure el-Ken’anî, Muaviye’nin yanına gittiği bir sırada Muaviye ona: “Ali’yi bana tavsif et” dedi. Zırar cevaben: “Beni bu işten muaf et..” dedi. Muaviye: “Muaf etmem; söylemelisin” deyince, Zırar şöyle dedi: “Söylemem gerekiyorsa o zaman bil ki, o şöyle birisi idi:

Allah’a and olsun ki o, aklın algılayabilmesinden çok yüce ve gücü çok şiddetli birisi idi. Aydınlatıcı söz söylerdi; adaletle hükmederdi; ilim ve hikmet onun her yönünden kaynar ve coşardı. Dünya ve süsünden vahşet ederdi; gece ve karanlığında rahatlık hissederdi (ibadet etmekle huzur bulurdu).

Allah’a and olsun ki o, çok basiretli ve yüce fikirli birisi idi...(Tevazu nişanesi olan) kısa elbise ve katıksız yemeği severdi. Allah’a and olsun ki o, bizlerden birisi gibi idi; onun yanına gittiğimizde bizi kendine yaklaştırırdı; ondan bir şey istediğimizde icabet ederdi; bize bu kadar şefkatli ve yakın olmasına rağmen heybetinden dolayı onunla konuşmaya cesaret edemiyorduk.”[137]

Pazarda Dolaşması

Zazan şöyle diyor:

“Hz. Ali (a.s) pazarda tek başına dolaşıyordu; yolunu kaybedene yol gösteriyordu; güçsüzlere yardımda bulunuyordu; satıcı ve sebzecilerin yanından geçtiğinde Kur’ân’ı açıp şu ayeti onlara okuyordu: “İşte ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuk çıkarmayı istemeyenlere (armağan) ediyoruz. (Güzel) sonuç da takva sahiplerinindir.”[138]

Halkın Dert Ortağı

Hz. Ali (a.s) buyurmuştur ki:

“Eğer isteseydim, balın safını ve buğdayın halisini yemeğe ve ipek elbise giyinmeğe yol bulabilirdim. Fakat heyhat! Hicazda veya Yemame’de bir ekmek bile bulamayan, tokluk, doyumluk denen şeye ulaşamayan nice yoksullar varken nefsimin beni yenmesi, lezzetli yemekler yemeğe götürmesi nasıl mümkün olabilir! Çevremde aç karınlar, susuzluktan yanmış ciğerler varken geceyi nasıl tok olarak geçirebilirim!”[139]

Hurma Çekirdeği Ekmesi

İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki:

“Emir’ul- Muminin Ali (a.s) bazen kendisiyle birlikte hurma çekirdeği yükü olduğu halde şehirden çıkıp çöle doğru gidiyordu. “Ya Ebe’l- Hasan! Kendinle götürdüğün bu yük nedir?” diye sorduklarında: “İnşaallah bunların her biri bir hurma ağacıdır” buyuruyordu. Sonra gidip onlardan hiçbir tane bırakmaksızın hepsini ekiyordu.”[140]

Dünya Malına Önem Vermemesi

İmam bakır (a.s) buyurmuştur ki:

“... Emir’ul- Muminin Ali (a.s) beş yıl yöneticilik yaptı; bu müddet içerisinde bir tuğlayı bir tuğla ve bir kerpici bir kerpiç üzerine bırakmadı; her hangi bir araziyi kendisine tahsis etmedi; kendisinden sonra beyaz dirhem ve kızıl dinar miras bırakmadı.”[141]

Siması, Hal ve Hareketi

Hz. Ali (a.s) hakkında şöyle söylemişlerdir:

“Hz. Ali (a.s) sanki kırılıp sonra düzeltilmişti;[142] beyaz saçlarını boyamazdı; hafif bir şekilde yürürdü; sürekli tebessüm ederdi.”[143]

El ve Yüzünü Kurulamak İçin Özel Havlu Kullanması

İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki:

“Emir’ul- Muminin Hz. Ali (a.s) namaz için abdest aldığında yüzünü onunla kuruladığı özel bir havlusu vardı; yüzünü kuruladıktan sonra onu bir çiviye asardı ve İmam (a.s)’dan başka kimse ona dokunmazdı.”[144]

Yüzüklerinin Nakşı

Abduhayr şöyle diyor:

“Hz. Ali (a.s)’ın parmağına taktığı dört yüzüğü vardı: Şeref ve yüceliği için Hadid-i Sini, korunması için de Akik yüzük takardı. Yakut yüzüğünün kaşına şöyle yazılmıştı: “Lâ ilâhe illâllah el-melik’ul- hakk’ul- mubin” Firuze’nin kaşına da şöyle yazılmıştı: “Allah’u Melik’ul- hak” Hadid-i Sini’nin kaşına da şöyle yazılmıştı: “el-İzzetu lillahi cemian” Akik’in kaşına da şu üç cümle yazılmıştı: “Mâşaellah, lâ kuvvete illa billah, esteğfirullah”[145]

Allah’ın Rızayetine Tâbi Olması

 İbn-i Abbas diyor ki:

“Hz. Ali (a.s) bütün işlerinde Allah Teala’nın rızayetine (razı olduğu şeye) tabi oluyordu. İşte bundan dolayı “Murtaza” diye adlanmıştır.”[146]

Hz. Ali (a.s)’ı Anmak

Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Ali’yi anmak, ibadettir.” [147]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Meclislerinizi, Ebu Talib oğlu Ali’yi anmakla ziynet edin.” [148]

Hz. Ali (a.s)’ın Fesahat ve Belagatı

İnsanın konuşması, mantık ilmi bakımından insanı diğer yaratıklardan ayıran bir özelliktir. Yüce Allah (c.c) onu kendi hikmetiyle insana bir özellik olarak vermiştir. Nutuk ne kadar güzel olursa dinleyicilerde daha etkili olur. İslam’ın zuhuruna yakın cahiliyet döneminde Arabistan’da İmre’ul- Kays gibi çok fasih adamlar sihirli şiirler söylüyorlardı. Ama Hz. Ali (a.s)’ın fesahati bütün Arap fasihlerini şaşırtmış ve hayrete düşürmüştü. Bu yüzden de O’na Nutkun Emiri diyorlardı.[149]

Sünni alimlerinden olan İbn-i Ebi’l- Hadid diyor ki; “Hz. Ali fasih ve belagatlı konuşanların üstadı ve rehberidir. O’nun kelamının Allah’ın kelamından aşağı ve mahlukun kelamından da yukarı olduğunu diyorlar. Bütün güzel konuşma üstatları, hitabeyi O’nun hutbe ve sözlerinden öğrenmişlerdir. Bunun ispatı Nehc’ul- Belağa’yla anlaşılır. Zira ashaptan güzel konuşma yeteneğine sahip hiçbir kimse, O’nun onda veya yirmide birini bile yazamamıştır.” [150]

Hz. Ali (a.s)’ın söz ve nutku herkesi hayret içerisinde bırakmıştır. İbn-i Şehraşub’un nakline göre Peygamber (s.a.a)’in ashabı camide oturup ilmi ve edebi meseleler üzerinde sohbet ediyorlardı. Bu arada oradakilerden biri; “Arap dilinde, elif harfi olmayan kelime çok azdır” dedi. Hz. Ali (a.s) da orada idi.; kalkıp içinde elif olmayan 700 kelimeli bir hutbe okudu. Başka bir hutbesi daha vardır ki, noktalı harf onun içinde yoktur.

Şu açıktır ki, düşünmeksizin elifsiz ve noktasız 700 kelimelik bir hutbe okuyan kimsenin fesahat ve belagatta ve Arap edebiyatında ne kadar güçlü olduğu herkesin malumudur.

Hz. Ali (a.s)’ın Sabrı ve Tahammülü

Hz. Resulullah (s.a.a) kendisinden sonraki meydana gelecek fitneleri ve olayları Hz. Ali (a.s)’a haber verdi ve ona sabır ve tahammülü tavsiye etti. Hz. Ali (a.s) da dinin korunması için yirmi beş yıl sabretti. Hz. Ali (a.s)’ın kendisi bu hususta şöyle buyuruyor: “Çok defalar hakkımı almak için bu kavimle savaşmak istedim; ama Peygamber (s.a.a)’in vasiyeti ve dinin korunması için hakkımdan vazgeçtim.” [151]

Hangi sabır bundan daha büyük olabilir ki, Halid bin Velid gibi haddini bilmez adamlar İmamın evine zorla girmiş ve O’nu Ebu Bekir’e biat etmesi için mescide zorla götürmüşlerdir. Oysaki eğer kılıcını eline almış olsaydı, Arabistan’da hiçbir muhalif baki bırakmazdı.

Nakledildiğine göre, Hz. Ali (a.s)’ı zorla camiye götürdüklerinde Yahudi bir adam şehadet getirip müslüman oldu. Sebebini sorduklarında şöyle dedi: “Ben bu adamı tanıyorum. Bu adam savaşa gelince bütün savaşçıların kalbine korku düşüyor ve vücutları titriyordu. Bu adam Hayber kalesini fethetti, kalenin demir kapısını bir kaç adam açıp kapatıyordu, ama o yalnız başına onu bir defada kaldırdı. Ama şimdi bir kaç hakir adamın karşısında sessiz durmuş; bu durum hikmetsiz değildir; O’nun tahammülü din içindir; çünkü bu din hak olmasaydı, O sabretmezdi. Böylece İslam’ın hak din oluşu bana sabit oldu ve müslüman oldum.” [152]

Hz. Ali (a.s) Peygamber (s.a.a)’in vefatından sonra sürekli olarak ruhu sıkıntıdaydı ama sabırdan başka hiçbir çaresi yoktu. İbn-i Ebil Hadid’in nakline göre Hz. Ali (a.s) bir adamın; “Ben mazlumum” sesini duyunca şöyle buyurdular: “Gel benimle seslen ki, ben sürekli mazlumdum.” [153]

Hz. Ali (a.s) Peygamberden sonraki mazlumiyetini Şıkşıkıyye hutbesinde açıkça şöyle beyan etmiştir: “...Gördüm ki sabretmek daha doğru; sabrettim; ama gözünde diken ve boğazında kemik kalmış birisi gibi sabrettim. Mirasımın yağma edildiğini görüyordum...”

Hz. Ali (a.s)’ın Cennet ve Cehennemi Bölmesi

Abdullah bin Haris babasından, o da Emir’ul- Muminin Hz. Ali (a.s)’dan şöyle buyurduğunu naklediyor: “Pegamber (s.a.a)’in yanına gittim; Ebu Bekir ve Ömer de Hazretin yanında idiler. Resulullah (s.a.a) ile Aişe’nin arasında oturdum. Aişe bana; “Benimle Resulullah’ın dizleri üzerinden başka oturacak bir yer bulamadın mı?” dedi. Resululah (s.a.a) onun bu sözüne karşılık şöyle buyurdular:

“Sussana ya Aişe! Ali hakkında beni incitme; O dünya ve ahirette benim kardeşimdir; O Emir’ul- Muminin’dir; Allah Teala kıyamet günü onu sırat köprüsü üzerinde oturtacaktır; kendi dostlarını cennete, düşmanlarını ise cehenneme sokacaktır.” [154]

Mufazzal bin Ömer İmam Sadık (a.s)’dan şöyle buyurduğunu naklediyor: “Hz. Ali (a.s) buyurdular ki: Ben Allah’ın, cennetle cehennem arasını bölen kuluyum; ben en büyük farukum (hakla batılın arasını ayıranım)...” [155]

Bir gün Harun İmam Rıza (a.s)’a şöyle dedi: “Ya Ebe’l- Hasan! Ceddin Emir’ul- Muminin Ali bin Ebi Talib’den bana haber ver; Hangi delil ve sebepten dolayı O cennetle cehennemi bölendir? Bu söz sürekli olarak zihnimi meşgul etmektedir.” İmam Rıza (a.s) cevaben şöyle buyurdular: “Ey müminlerin emiri! Babanın dedelerinden, onların da Abdullah bin Abbas’tan şöyle naklettiklerini görmemiş misin?: Resulullah (s.a.a)’den duydum ki şöyle buyuruyordu: ‘Ali’nin sevgisi imandır, buğzu ise küfürdür.” Memun; “Evet görmüşüm” dedi. İmam Rıza (a.s); ‘İşte bu, cennetle cehennemin bölünmesidir; bundan dolayıdır ki Hz. Ali (a.s) cennetle cehennemi bölendir.”

Memun, İmam (a.s)’ın bu sözü üzerine; “Ya Ebe’l- Hasan, Allah beni senden sonra yaşatmasın; tanıklık ediyorum ki sen Resulullah’ın ilminin varisisin.” dedi.

Ebu Salt-ı Herevi diyor ki: İmam Rıza (a.s) evine döndükten sonra; “Ey Resulullah’ın oğlu! Memun’a ne kadar da güzel cevap verdiniz!” dediğimde İmam (a.s) şöyle buyurdular:

“Ben onun kabul edeceği bir yolla konuştum. Andolsun Allah’a, babamdan duydum ki babaları vasıtasıyla Hz. Ali (a.s)’dan şöyle naklettiler: ‘Ya Ali! Sen kıyamet günü cennetle cehennemi böleceksin; ateşe diyeceksin ki; Bu (adam) benimdir, bu da senindir.” [156]

 


HZ. ALİ (A.S)’IN SÖZLERİNDEN

KIRK HADİS

 

Ben Bir Görevliyim!...

1- İmam (a.s) Malik Eşter’e yazdığı vasiyetinde şöyle buyurmuştur:

 “...Halkın kusurlarını bağışlayınca pişman olma, onlara ceza verince de sevinme. Bir mazeret bulup da göz yumabileceğin bir cezayı vermekte acele etme. Ben bir buyruk verenin tayin ettiği görevliyim, emrime uyulması gerek demeye kalkışma. Çünkü bu çeşit düşünce gönlü bozar, dini gevşetir ve (insanı) fitneye yaklaştırır. Bedbahtlığa düşmekten Allah’a sığın. Eğer hükümdarlığın seni kendini beğenmeğe ve büyüklük taslamaya sevk eder ve kendin için azamet ve büyüklük taslarsan, başının üzerindeki Allah’ın mülkünün azametine ve O’nun, senin yapmadığın şeylere olan gücüne bak; bu, baş kaldıran (serkeşlik eden) nefsini yatıştırır; kibrini, gururunu giderir; dağılıp giden aklını başına getirir. Sakın Allah’ın azametiyle boy ölçüşmeye, kendi gücünü ve kuvvetini O’nun kudretine benzetmeye kalkışma. Çünkü Allah, her zorbayı zelil eder ve kibirlenip büyüklük taslayanı alçaltır...”[157]

Yemek Yerken...

2- “Yemek yerken Allah’ı çok anın, konuşmayın. Çünkü yemek, Allah’ın nimet ve rızklarından biridir; şükrü ve hamdı ise size farzdır. Nimet elinizden çıkmadan, ona iyi davranın (kadrini bilin şükrünü yerine getirin); zira nimet (sahibinden) ayrılır ve sahibinin kendisine nasıl muamele ettiğine dair şahadet eder. Kim Allah’ın az rızkına razı olursa, Allah da onun az ameline razı olur.”[158]

Kur’ân’la Beraber Olan...

3- “Kur’ân’la oturan bir kimse kalktığında mutlaka bir fazlalık veya bir eksiklikle kalkar; hidayeti fazlalaşır veya körlüğü azalır. Şunu da bilin ki Kur’ân’la olan kimsenin bir ihtiyacı kalmaz, Kur’ân’dan ayrılanın ise bir zenginliği olmaz.”[159]

Razı Olmak!

4- “Bir toplumun yaptığına razı olan, o işe katkısı olanlardan sayılır; Batıl işte bizzat bulunan kimsenin iki suçu vardır, o işi işlemek suçu ve o işe razı olmak suçu.”[160]

Dört Direk Üstünde Durur!

5- İmandan sorduklarında şöyle buyurdu:

“İman dört direk üstünde durur: Sabır, yakin, adalet, cihat. Sabır dört kısımdır: Özlem, korku, çekinmek, hazırda durmak. Cenneti özleyen, nefsani dileklerden vazgeçer; cehennemden korkan, haramlardan çekinir, dünyada çekinen dünya musibetlerini hiçe sayar; ölüme karşı hazırda duransa hayırlı işlere koşar.

Cihat da dört kısımdır: İyiliği emretmek, kötülüklerden sakındırmak, mücadele sahalarında sıdk ile direnmek, hakka uymayanlara kin beslemek. İyiliği emretmek, müminlerin bellerini güçlendirir; kötülükten sakındırmak, kafirlerin burunlarını toprağa sürter; mücadele sahalarında sıdk ile direnen, kendi vazifesini yapar; hakka uymayanlara kin besleyen ve Allah için kızan ise öyle bir hale (makama) erir ki, Allah onun için (onun düşmanlarına) kızar ve kıyamet günü onu razı eder.”[161]

Cennet Kapılarından Bir Kapı!

6- “Cihat, cennetin kapılarından bir kapıdır; Allah onu ancak özel kullarının yüzüne açmıştır. Cihat takva elbisesi, Allah’ın sağlam zırhı ve güvenilir kalkanıdır. Kim cihadı terk ederse, Allah ona zillet elbisesini giydirir.”[162]

Hakla Batılın Karışması!

7- “Gerçekten de fitneler, heva ve heveslere uymakla ve Allah’ın kitabına ters düşen hükümlerin bid’at olarak çıkarılmasıyla başlar. Bu işlerde insanlar diğer insanlara Allah’ın dini dışında hüküm sürer. Batıl haktan tam ayrılsaydı, arayanlara gizli kalmazdı; eğer hak da batıla karıştırılmaktan kurtulsaydı, düşmanların dili ondan kesilirdi. Fakat bundan (haktan) bir demet, ondan (batıldan) da bir demet alınıp sonra birbirine karıştırılıyor, böyle olduğunda da şeytan kendi dostlarına musallat oluyor; sadece Allah’ın önceden kendilerine bir lütufta bulunduğu kimseler kurtuluyor.”[163]

Önce Hakkı Tanı!

8- “Allah’ın dini kişilerle tanınmaz; hakkın nişaneleriyle tanınır. Öyleyse hakkı tanı, hakka uyanları tanırsın.”[164]

Hür Yaratılmışsın!

9- “Sakın başkasının kölesi olma; çünkü Allah seni hür yaratmıştır.”[165]

İyiliği Emretmek

10-“İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, ne insanın ecelini yaklaştırır ve ne de rızkını azaltır; ama sevabı artırır ve mükafatı çoğaltır. Bunlardan daha faziletli olan ise zalim bir yönetici karşısında adaletli bir söz söylemektir.”[166]

Güzel Ceza!

11- “İyi ve yumuşak davranışla ıslah olmayan kimseyi, güzel ceza ıslah eder.”[167]

Bel Kıran Kimseler!

12- “Belimi iki adam kırmıştır; konuşmasını bilen fasıkla şuursuz abit. O diliyle fasıklığını örtüyor ve bu da ibadetiyle cehaletini. Fasık alimlerle cahil abitlerden korkun! Aldananları bunlar aldatır. Ben Hz. Resulullah’tan duydum şöyle buyuruyordu: “Ey Ali! ümmetimin helak oluşu, dilli münafıkların eliyledir.”[168]

Aynı Seviyede Olmamalı!

13- “İyi insanla kötü insan senin yanında aynı seviyede olmamalıdır. Çünkü bu, iyileri iyilik yapmaktan soğutur; kötüleri de kötülük yapmaya sevkeder.”[169]

Dine Ait Bir Şeyi Terk Ederlerse!

14- “İnsanlar dünyalarını düzene sokmak için dinlerine ait bir şeyi terk ettiler mi, Allah ondan daha zararlı bir şeyi onların yüzüne açar.”[170]

Dünya!

15- “Dünya, körün gözünün işlediği son yerdir, ondan ötesini göremez; ama gözü sağlam olan bakışını ondan öteye vardırır ve ebedi evin (gerçek barınağın) onun ötesinde olduğunu anlar. Öyleyse gözü olan ona göz dikmez; kör olan ise ona göz diker; gözü olan ondan azık toplar, kör olan ise ona azık toplar.”[171]

Kendini Ölçü Yap!

16- “Kendini, kendinle diğerleri arasındaki şeylerde ölçü yap; kendin için sevdiğini başkaları için de sev; kendin için sevmediğini başkaları için de sevme; sana zulüm yapılmasını sevmediğin gibi sen de zulüm yapma; kendine iyilik yapılmasını sevdiğin gibi, sen de iyilik yap; diğerlerine kötü saydığın şeyleri kendine de kötü say; insanların senden olana razı olmasını istediğin gibi sen de onlardan olana razı ol; bilmediğini söyleme; hatta her bildiğini de söyleme; sana söylenmesini istemediğin şeyi diğerlerine söyleme.”[172]

Ey Oğlum!

17- “Ey oğlum, tefekkür nur, gaflet zulmet, cehalet ise sapıklıktır. Mutlu, başkalarından öğüt alan kimsedir. Edep en iyi mirastır. Güzel ahlak en iyi arkadaştır. Akrabalarla ilişkiyi kesmekte bereket (bolluk) olmadığı gibi fısk-u fücurda da zenginlik olmaz.”[173]

Çok Konuşan!

18- “Çok konuşan çok hata yapar, çok hata yapanın hayası az olur, hayası az olanın günahtan çekinişi azalır, günahtan az çekinenin kalbi ölür, kalbi ölen kimse ise ateşe girer.”[174]

Söyleyene Bakma!

19- “Söyleyene bakma, söylediğine bak.”[175]

Bütün Hayırlar...

20- “Bütün hayırlar üç şeyde toplanmıştır: Bakış, susma ve konuşma. İbret almak için olmayan her bakış boştur; fikirle birlikte olmayan her susma gaflettir; içerisinde zikir olmayan her konuşma faydasızdır. Ne mutlu bakışı ibret, susması fikir, konuşması zikir, hatalarına ağlayan ve eziyet etmeyeceğinden insanların emin oldukları kimseye.”[176]

Oğul ve Baba Hakları

21- “Oğulun, babanın boynunda hakkı vardır; babanın da oğlun boynunda hakkı vardır. Babanın oğlun boynundaki hakkı, Allah’a karşı günah olmayan her şeyde ona itaat etmesidir; oğlun babanın boynundaki hakkı ise oğluna güzel isim koyması, onu iyi terbiye etmesi ve ona Kur’ân’ı öğretmesidir.”[177]

Dünya Nedir?

22- “Dünya, onunla doğru davranana doğruluk yurdudur; ondan bir şey anlayana kurtuluş evidir, ondan azık toplayana zenginlik diyarıdır. Dünya, Allah peygamberlerinin mescidi, vahyinin iniş yeri, meleklerinin namazgahı, dostlarının ticaret yurdudur; orada rahmet elde eder ve cenneti kazanırlar. Dünya, ayrılacağını bildirdiği, uzaklaşacağından haber verdiği ve kendisinin faniliğini anlattığı halde onu kınayan kimdir? Dünya neşesiyle onları neşeye teşvik etmiştir, belasıyla beladan korkutmuştur; bazen korkutmuş, bazen sakındırmıştır; bazen meyillendirmiş, bazen inzar etmiştir. Öyleyse ey dünyayı kınayan ve dünyanın aldatmasına kapılan, ne vakit dünya aldattı seni? Toprağa atıp çürüttüğü babalarının helak oldukları yerlerle mi aldattı seni; yoksa yer altına attığı analarının yattığı yerlerle mi kandırdı seni?!”[178]

En Korkunç İki Şey!

23- “Sizin için korktuğum şeylerin en korkuncu iki şeydir; heva ve hevese uymak ve uzun dileklere kapılmak. Heva ve hevese uymak insanı haktan alıkoyar; uzun dileklere kapılmak ise ahireti unutturur.”[179]

Kim Dini İçin Çalışırsa!

24- “Kim gizlideki durumunu düzeltirse, Allah onun açıktaki durumunu düzeltir. Kim dini için çalışırsa, Allah dünyasını temin eder. Kim kendisiyle Allah arasında olanı güzelleştirirse, Allah onunla insanlar arasında olanı güzelleştirir.”[180]

Ailen Allah’ın Dostlarıysa!

25- “Bütün işin, ailen ve çocukların için uğraşmak olmasın; çünkü ailen ve çocukların Allah’ın dostlarıysa Allah dostlarını kaybetmez, eğer Allah’ın düşmanlarıysa niçin Allah’ın düşmanları için bu kadar çalışıp durasın?”[181]

Kim Bilmek İstiyorsa!

26- “Kim Allah katında makamının nasıl olduğunu bilmek istiyorsa, günah işlediği zaman Allah’ın kendi yanındaki makamının nasıl olduğuna baksın.”[182]

Yüzünün Suyu Donmuştur!

27- “Yüzünün suyu donmuştur; ancak bir şey istersen yumuşar, sızıp damlamaya başlar. Öyleyse kime yüz suyu döktüğüne dikkat et.”[183]

Yakışır mı Hiç!

28- “İnsan oğluna kibirlenmek yakışır mı hiç? Dün bir meni parçasıydı, yarın bir leş olacak...”[184]

Gerçek Fakih

29- “Gerçek fakihin (din aliminin) kim olduğunu size söyleyeyim mi? Gerçek fakih, insanların Allah’a isyan etmesine müsaade etmeyen, onları Allah’ın rahmetinden ümitsizleştirmeyen, onları Allah’ın azabına karşı emin kılmayan ve Kur’ân’ı bırakıp başka şeylere yönelmeyen kimsedir. Bilinçsiz ibadette, fikirsiz ilimde, tedebbür (dikkat ve tefekkür) edilmeyen kıraatte hayır yoktur.”[185]

Maceralar Anlatmakla...

30- “Günlerinizi maceralar anlatmak, şöyle böyle yaptım demekle geçirmeyiniz. Çünkü amellerinizi koruyan muhafızlar sizinle bilirliktedir. Allah’ı, her yerde anın. Peygamber (s.a.a)’e ve Ehl-i Beyt’ine salavat getirin. Zira Allah-u Teala, O Hazreti andığınızda ve O’na saygıda bulunduğunuzda duanızı kabul eder.”[186]

Takvalı Kimseler

31- “Gerçekten takvalı kimseler, hem geçici dünyanın nimetlerinden yararlandılar, hem de ahirette verilecek nimetleri kazandılar; dünya ehlinin dünyasına ortak oldular, ama dünya ehli onların ahiretinde onlara ortak olamadı.”[187]

Yalanı Terk Etmedikçe!

32- “Bir insan, ciddi veya şaka olan her türlü yalanı terk etmedikçe imanın tadını alamaz.”[188]

Hem Dini Hem de Ahireti!

33- “Eğer dinini dünyaya tabi kılarsan, hem dinini hem de dünyanı bozar ve ahirette zarara uğrayanlardan olursun; ama dünyanı ahiretine tabi kılarsan, hem dinini, hem de ahiretini korur ve ahirette kurtuluşa erenlerden olursun.”[189]

Yılana Benzer!

34- “Dünya, insanın elinin altında yumuşak olan ama içinde öldürücü zehir bulunan bir yılana benzer; aldanan bilgisiz ona meyleder, akıllı kişiyse ondan çekinir.”[190]

İnsanlar Üç Kısımdır

35- “Ey Kumeyl, bu kalpler kaptırlar, bunların en iyisi daha geniş olanıdır. Öyleyse söylediklerimi koru. İnsanlar üç kısımdır: Ya rabbani alimdir, ya kurtuluş için öğrenendir, ya da her sesin peşice giden ve her rüzgara kapılan ahmak kimselerdir ki, bunlar ne ilim nuruyla aydınlanmış, ne de sağlam bir direğe sığınmışlardır.”[191]

Bir Şeyi Elde Etmek İçin...

36- “Size beş şey vasiyet ediyorum, eğer onları elde etmek için develere binip seferlere düşseniz de değer mi değer: Hiçbiriniz Rabbinden başkasından bir şey ummasın, günahından başka bir şeyden korkmasın, sizden birinize bilmediği bir şey sorulduğunda “bilmiyorum” demeye utanmasın; hiçbiriniz bilmediği bir şeyi öğrenmekten çekinmesin. Sabredin, çünkü sabır imana nispetle cesetteki baş gibidir; başı olmayan bedende hayır olmadığı gibi sabrı olmayan imanda da hayır yoktur.”[192]

Öyle Kaynaşın Ki...

37- “İnsanlarla öyle kaynaşın ki, öldüğünüzde ağlasınlar size; sağ kaldığınızda ise özlesinler sizi.”[193]

Amelsiz Dua Eden!

38- “Amelsiz dua (veya davet) eden, yaysız ok atmak isteyen kişiye benzer.”[194]

Amelle Kazanılır!

39- “Cennet, amelle kazanılır; emelle değil.”[195]

Horlanarak Cennete Girmek!

40- “Müminin ayıpları ortaya çıkıp horlanarak cennete girmesi ne de kötüdür. İşlediğiniz günahlarınızın affedilmesi için kıyamet günü size şefaat dilemekten dolayı bizi zahmete düşürmeyin. Kıyamet günü kendinizi düşmanlarınızın yanında utandırmayın. Allah katındaki makamınızı bırakıp bu değersiz dünyaya kapılarak kendinizi tekzip etmeyin.”[196]

 


İBRETLİ ÖYKÜLER

 

 

 

 

1-         Hz. Ali (a.s)’ın, Kendi Katiline Karşı Şefkat Ve Merhameti

Emir’ul-Muminin Hz. Ali (a.s), İbn-i Mülcem’in eliyle bir kılıç darbesi aldıktan sonra, darbenin şiddetinden dolayı bir müddet bayıldı. Ayıldıktan sonra İmam Hasan (a.s) bir kapta babasına süt getirdi. İmam Ali (a.s) sütten biraz içtikten sonra geri kalanı İmam Hasan’a vererek şöyle buyurdu: “Bu sütü esirinize (yani İbn-i Mülcem’e) verin.”

Daha sonra buyurdular ki: “Oğlum! Sana olan hakkım hürmetine yenilecek ve içeceklerin en iyisinden ona verin. Ben ölünceye kadar ona karşı iyi davranın. Yediğiniz şeylerden ona yedirin, içtiğiniz şeylerden de ona içirin.”

Daha sonra Hz. Ali (a.s)’ın verdiği sütü İbn-i Mülcem’e götürdüler ve o (lanetli) de onu alıp içti.[197]

2-         İslamî Adabı Riayet Etmek

Bir gün Emir’ul-Muminin Hz. Ali (a.s), hilafeti döneminde Kufe’nin dışında İslam’ın sığınağında yaşayan zimmi (Yahudi veya Hıristiyan) birisiyle yol arkadaşı oldu.

Zimmi adam: “Ey Allah’ın kulu! Nereye gidiyorsun” dedi.

Hz. Ali (a.s): “Kufe’ye” buyurdular.

Her ikisi kavşağa kadar birlikte yola devam ettiler. Zimmi şahıs kavşağa yetiştiğinde ayrılıp kendi yoluna gitmek istediğinde, Müslüman arkadaşının da Kufe yoluna gitmeyip onunla beraber geldiğini gördü.

Zimmi adam: “Sizin kendiniz, Kufe’ye gideceğinizi söylemediniz mi?” diye sordu.

Hz. Ali (a.s): “Evet, söyledim” buyurdu.

Zimmi adam: “Siz Kufe yolundan gitmediniz, Kufe yolu öteki yoldur” dedi.

Hz. Ali (a.s): “Farkındayım, ama en iyi arkadaşlık, arkadaşı ayrıldığında onu birkaç adım uğurlamaktır. Peygamberimiz bize böyle emretmiştir. İşte bundan dolayı birkaç adım seni uğurlamak istiyorum. Daha sonra kendi yoluma döneceğim” diye buyurdu.

Zimmi adam: “Sizin peygamberiniz böyle mi emretmiştir?” diye sordu.

Hz. Ali (a.s): “Evet” buyurdu.

Zimmi adam: “Peygamberinizin dininin dünyaya böyle bir hızla yayılması ve böyle çok takipçiler bulması, kesinlikle onun bu güzel ahlakından dolayıdır” dedi.

Zimmi adam Emir’ul-Muminin Hz. Ali (a.s)’la birlikte Kufe’ye döndü. O’nun, müslümanların halifesi olduğunu öğrenince Müslüman olduğunu açıklayarak şöyle dedi: “Sen şahit ol ki, ben sizin dininiz üzereyim.”[198]

3-         Yamalı Ayakkabıdan Daha Değersiz Bir Hükümet

Hz. Ali (a.s), İslam ordusuyla birlikte ahdi bozan muhalifleri ezmek için Basra’ya doğru hareket ettiler. Basra’nın yakınlarında “Zîkar” denen bir yere ulaştıklarında, yorgunluklarını gidermek ve orduyu savaşa hazırlamak için onlara oturup dinlenme emri verdi.

Abdullah bin Abbas şöyle diyor:

“Ben orada Emir’ul-Muminin Hz. Ali (a.s)’ın huzuruna vardığımda, Hazretin, (ordu komutanı ve müslümanların reisi olmasına rağmen) kendi ayakkabısını yamadığını gördüm.

Hz. Ali (a.s) bana dönerek şöyle buyurdular: “İbn- i Abbas! Bu ayakkabının değeri ne kadar olabilir?

Ben dedim ki: “Bunun hiçbir değeri yoktur.”

Buyurdular ki: “Allah’a and olsun ki, bu değersiz ayakkabı size hükümet ve önderlik etmekten bana daha sevimlidir. Bu hükümet ve önderlikle hakkı diriltip batılı yok edersem o başka.”[199]

 

(Evet bir hükümetin değeri, hakkı diriltmeğe batılı ise yok etmeğe bağlıdır. Aksi takdirde ne değeri olabilir ki!)

4-         Benden Sorun!

Emir’ul-Muminin Hz. Ali (a.s) halka konuşma yaptıklarında şöyle buyurdular:

“Ey insanlar! Sizin aranızdan ayrılmadan önce, bana ne sormak isterseniz sorun. Allah’a and olsun ki, sorduğunuz her soruya cevap vereceğim.”

Bu sırada Sa’d bin Vakkas ayağa kalkarak şöyle dedi: “Ey Emir’ul-Muminin! Benim baş ve sakalımda ne kadar kıl var?”

Hz. Ali (a.s) cevaben şöyle buyurdular:

“Allah’a and olsun ki, habibim Resulullah (s.a.a) senin bu soruyu benden soracağını bana haber vermiştir! Senin başındaki her kılın altında sana lanet eden bir melek ve sakalının her kılı altında da seni tahrik eden bir şeytan vardır. Senin evinde de Resulullah (s.a.a)’in torunu Hüseyin’i öldürecek bir çocuk (Ömer bin Sa’d) vardır! Bunun nişanesi ise, söylediğim şeyin mısdakıdır.”

Ömer bin Sa’d o zaman elleri ve karnı üzerinde emekliyordu. Hz. Hüseyin (a.s) kıyam ettiğinde Ömer bin Sa’d Hz. Hüseyin (a.s)’ı öldürmeyi üstlendi ve sonuç Hz. Ali (a.s)’ın buyurduğu gibi oldu.[200]

5-         Yaşayışta Orta Halli Olmak

Ala bin Zeyd, Hz. Ali (a.s)’ın Basra’daki zengin ashabından biri idi. Hasta olduğundan dolayı Hz. Ali (a.s) onun ziyaretine gitti. Evinin genişliği ve güzelliği İmam (a.s)’ın dikkatini çekti. O bu işinde israf yapmıştı.

İmam (a.s) şöyle buyurdular:

“Ey Ala! Bu büyüklükteki evi dünyada ne yapacaksın? Oysa sen ahirette böyle bir eve daha muhtaçsın. (Çünkü bu evde birkaç günden fazla kalmayacaksın. Ahirette de böyle geniş evinin olmasını istiyorsan, bu evde misafir ağırla, akrabalara ihsanda bulun, ilahi ve dini kardeşlerinin hakkını öde. Bu işleri yapmış olursan, Allah-u Teala diğer dünyada bu ev gibi sana geniş ev verir.”

Ala: “Senin emirlerine uyacağım” dedi. Sonra şöyle arz etti: “Ey Emir’ul-Muminin! Ben kardeşim Asim’den şikayetçiyim.”

İmam (a.s): “Neden, ne yapmıştır?” diye sordu.

Ala cevaben şöyle dedi: “Rahat olmayan giymiş, dünyadan koparak inzivaya çekilmiş, yaşantıyı kendisiyle ailesine zorlaştırmıştır.

İmam (a.s): “Onu benim yanıma getirin” diye emretti.

Asim’i getirdiklerinde Emir’ul-Muminin Ali (a.s) yüzünü ekşiterek şöyle buyurdular:

“Ey kendi nefsinin düşmanı! Şeytan aklını çalarak seni bu yola sürüklemiştir. Kendi çoluk çocuğundan utanmıyor musun? Neden çocuklarına merhamet etmiyorsun? Tertemiz rızkları sana helal eden Allah’ın onlardan yararlanmanı istemediğini mi zannediyorsun? Sen Allah katında böyle bir düşünceden daha düşüksün.”

Asim: “Ey Emir’ul-Muminin! Sen neden kuru ve katıksız ekmek yiyor ve rahat olmayan elbise giyiyorsun? Ben sana uymuşum” dediğinde İmam (a.s) şöyle buyurdular:

“Yazıklar olsun sana! Ben senin gibi değilim, benim başka bir vazifem vardır. Çünkü ben müslümanların önderiyim. Ben yiyecek ve giyeceğimi, fakirlerin fakirliğin zorluk ve meşakkatine tahammül etmeleri için onların yiyecek ve giyeceklerinin haddine indirmeliyim. Bu benim önderlik vazifemdir. Ama senin böyle bir vazifen yoktur.”

Asim, İmam (a.s)’ın sözlerinden sonra normal elbisesini giyip kendi işiyle meşgul oldu.[201]

6-         Enuvşirevan’ın Kafatası Konuşuyor!

Hz. Ali (a.s)’a, Muaviye’nin büyük bir orduyla İslam topraklarına saldırmak istediği haberi verildiğinde İmam (a.s) düşmanlara karşı koymak için güçlü bir orduyla Kufe’den dışarı çıkarak Sıffin’e doğru hareket ettiler. Sıffin’e hareket ederken, yollarının üzerinde bulunan (Sasani Padişahlarının başkenti olan) Medain şehrine uğrayıp Kesra sarayına girdiler.

Hz. Ali (a.s) namazı kıldıktan sonra bir grup ashabıyla birlikte Enovşirevan sarayının viranelerini gezmekle meşgul oldular. Sarayın her bölümüne ulaştıklarında, Hz. Ali (a.s), orada yapılan işleri ashabına açıklıyordu; öyle ki, Hazretin bu izahı ashabın şaşkınlığına yol açtı. Bu yüzden onlardan biri şöyle dedi:

“Ya Emir’el- Muminin! Sarayın durumunu öyle bir şekilde anlatıyorsunuz ki, sanki uzun bir süre burada yaşamışsınız!”

Sarayın salonlarını gezerlerken Hz. Ali (a.s) harabenin kenarında çürümüş bir kafatası görünce ashabından birine: “Onu götür ve benimle birlikte gel!” diye buyurdular.

Daha sonra Hz. Ali (a.s) Medain sarayının eyvanına gelerek orada oturdu. Bir leğen getirmelerini, onun içerisine bir miktar su dökmelerini ve o kafatasını leğenin içerisine bırakmalarını emretti. Kafatasını getiren adam da onu o leğenin içerisine bıraktı.

Bu esnada Hz. Ali (a.s) kafatasına hitaben şöyle buyurdular: “Ey Kafatası! Allah aşkına söyle bakalım; ben kimim ve sen kimsin?”

Kafatası açık bir ifadeyle şöyle dedi: “Sen, Müminlerin emiri, vasilerin efendisi ve muttakilerin liderisin; ben ise, Allah’ın kullarından bir kulum.”

Hz. Ali (a.s): “Durumun nasıldır?” diye sordu.

Kafa tası cevaben şöyle dedi:

“Ey Emir’el- Muminin! Ben adaletli bir padişahtım, elimin altındakilere şefkatli ve merhametliydim. Hükümetimde kimseye zulüm yapılmasına razı olmazdım. Ama Mecusi (ateşe tapan) dindeydim. İslam Peygamberi dünyaya geldiği zaman, benim sarayım yarıldı. Peygamberliğe seçildiğinde, İslam’ı kabul etmek istedim ama, saltanat sevgisi beni iman ve İslam’dan alıkoydu. Fakat şimdi pişmanım. Keşke ben de iman etmiş olsaydım. Şimdi ben cennetten mahrumum. Ama adaletimden dolayı cehennem ateşinden de güvendeyim. Ey Emir’el- Muminin! Vay benim halime! Eğer iman etmiş olsaydım, ben de seninle olurdum.”

 

Enovşirevan’ın çürümüş kafatasının sözleri öyle yürek yakıcıydı ki, o sözleri duyan herkes etkilenerek yüksek sesle ağlamaya başladılar.[202]

 

(İnşaallah bizler, ölüm yetişmeden önce kurtuluş fikrinde oluruz.)

7-         Günahın Tedavisi

Emir’ul-Muminin Hz. Ali (a.s)’ın muhlis ashabından biri olan Kumeyl şöyle diyor:

Bir gün İmam (a.s)’a: “Ey Emir’el- Müminin! Bir kul günah yapıyor, sonra da mağfiret diliyor. Acaba mağfiret dilemenin haddi (gerçeği) nedir?” diye sordum.

İmam (a.s): “Ey Kumeyl! Mağfiret dilemenin haddi tövbedir?” buyurdular.

Kumeyl: “Sadece bu kadar mı?”

İmam (a.s): “Hayır!”

Kumeyl: “Nasıldır öyleyse?”

İmam (a.s): “Kul bir günah işlediğinde, tahrik ile “Esteğfirullah” (Allah’dan bağış diliyorum) diyor.”

Kumeyl: “Tahrik nedir?”

İmam (a.s): “Dil ve dudakları, hakikati peşinden getirmek kastıyla hareket ettirmektir.”

Kumeyl: “Hakikat nedir?”

İmam (a.s): “Kalple tasdik etmek (samimi bir kalple mağfiret dilemek) ve mağfiret dilediği günahı tekrarlamamaya karar vermektir.”

Kumeyl: “Bunları yaparsam mağfiret dileyenlerden sayılır mıyım?”

İmam (a.s): “Hayır!”

Kumeyl: “Neden?”

İmam (a.s): “Çünkü sen henüz mağfiret dilemenin aslına ulaşmamışsın.”

Kumeyl: “Mağfiret dilemenin aslı nedir?”

İmam (a.s): “Günahtan tövbe etmektir. İşte bu, ibadet edenlerin ilk derecesidir; bir de ileride her çeşit günahtan kaçınmaya karar vermektir.

Mağfiret dileme altı mananın gerçekleşmesiyle olur:

Geçmiş (günahlara) karşı pişmanlık duymak.

Günahı, ebedi olarak terk etmeye karar vermek.

Kendinle diğer yaratıklar arasında bulunan hakları eda etmek.

Bütün farzlarda, Allah’ın hakkını ödemek.

Haramdan biten etleri, deri kemiğe yapışacak derecede eriterek yerine (helalden biten) et meydana getirmek (vücudu helal yoldan geliştirmek).

Vücuda, günahın tadını tattırdığı gibi, ona itaat etmenin de zorluk ve acısını tattırmak.”[203]

8-         Hz. Ali (a.s) Adaletten Söz Ediyor

Hz. Ali (a.s) Beyt’ül- Malı bölerken fark koymaksızın onu halk arasında eşit olarak bölüyordu. Hz. Ali’nin bu tutumu bazı kimseleri rahatsız etmişti, bundan dolayı bir çokları da Muaviye’nin yanında yer almışlardı.

Hz. Ali’nin dostlarından bazıları Hazretin huzuruna varıp şöyle dediler: Eğer siyasetçi kimseleri iş başına getirir ve onları başkalarına tercih etmiş olursunsa, işlerin ilerlemesi için daha uygun olur.

Hz. Ali (a.s) onların bu önerisinden sinirlenip şöyle buyurdular:

“Acaba hükümetim altındaki insanlara zulmederek bu vesileyle kendi çevremde dostlar toplamamı mı bana öneriyorsunuz ? Allah’a ant olsun ki yer ve gök var olduğu müddetçe bu işi yapmayacağım. Eğer mal kendimin olsaydı onu eşit olarak bölerdim, nerede kaldı ki mal Allah’ın malıdır !”

Daha sonra şöyle buyurdular:

“Eğer bir kimse, iyi bir işi yerinde yapmazsa, bir kaç gün gönlü karanlık kimselerin yanında övülebilir, onların kalbinde sevgi oluşturabilir. Fakat kötü bir hadiseyle karşılaşınca ve onların yardımına muhtaç olduğu zaman dünya malı  ve makamı için sana sevgi duyan kimseler, seni en fazla kınayan ve sana karşı en kötü dostlardan olurlar.” [204]

9-         Yabis Vadisinde Ne Geçti?

Ebu Besir diyor ki, Hz. Sadık (a.s)’a: “Adiyat suresindeki geçen Yabis (Kumsal çöl) Vadisinin macerası ve Hicri 8. Yılda (o mekanda) İslam ordusunun kahramanlıklarıyla ilgili olay nedir? dediğimde İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdular:

“Yabis çölünün halkı on iki bin süvari nizam idi, ölüm anına kadar Hz. Muhammed (s.a.a) ve Hz. Ali (a.s)’a karşı savaşacaklarına dair ahdedip el ele verdiler.

Cebrail onların bu antlaşmasını Resulullah’a haber verdi. Resullullah (s.a.a) de Ebu bekri, daha sonra Ömer’i bir orduyla onlara doğru gönderdi. Bunlar bir netice elde etmeksizin geri dönüyorlar.

Peygamber (s.a.a) bu kez Hz. Ali’yi, muhacir ve ensardan oluşan dört bin kişiyle Yabis Vadisine doğru gönderiyor. Hz. Ali (a.s), ordusuyla birlikte Yabis Vadisi’ne doğru hareket etti. İslam ordusunun Hz. Ali’nin komutasında onlara doğru yürüdüğü düşmana bildirildi. Düşman silahçılarından iki yüz kişi savaş alanına doğru koştular. Hz. Ali (a.s) da bir grup ashabıyla birlikte onlara doğru yürüdü. Düşmana ulaştıklarında onların tarafından: “Siz kimsiniz, nereden gelmişsiniz, ne yapmak istiyorsunuz ?” diye soruyorlar.

Hz. Ali (a.s) onların cevabında şöyle buyurdu:

“Ben Resulullah’ın amcasının oğlu, Onun kardeşi ve elçisi Ebu Talip oğlu Ali’yim, sizi, Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine iman etmenizi davet ediyorum, eğer iman ederseniz yorar ve zararda Müslümanlarla ortak olursunuz.”

Onlar Hz. Ali’nin sözüne karşılık şöyle dediler:

“Senin sözünü işittik, savaşa hazır ol ve bil ki, biz seni ve ashabını öldüreceğiz! Bizim vaadimiz yarın sabahtır.”

Hz. Ali (a.s) da onlara cevaben şöyle buyurdu:

“Yazıklar olsun size, beni ordunuzun çok olmasıyla mı tehdit ediyorsunuz? Bilin ki, biz Allah’tan, meleklerden ve Müslümanlardan sizin aleyhinize yardım alacağız. Yüce Allah’ın gücünden başka bir güç ve kudret yoktur.”

Düşman kendi yerine dönüp mevzisini pekinleştirdi. Hz. Ali (a.s) da ordusuna dönüp savaşa hazırlanmaya koyuldu. Hz. Ali (a.s) Müslümanlara, gece vakti bineklerinin cihazlarını hazırlamalarını, kuşanmalarını ve sabah erken düşmana saldırmak için hazır bir vaziyette olmalarını emretti.

Sabah şafağı söktüğünde Ali (a.s) ordusuyla birlikte namaz kılıp düşmana saldırdılar. Düşman öyle gafil avlandı ki, Müslümanların onlara nereden saldırdığını anlayamadı. İslam ordusunun geride kalanı henüz yetişmemişken onlardan çoğu öldürülüp neticede bir çokları da esir alındı ve malları ise Müslümanların eline geçti.

Cebrail-i Emin, Hz. Ali ve İslam ordusunun muzaffer olduğunu Hz. Peygambere haber verdi. Resulullah (s.a.a) minbere çıkıp Allah’a hamt ettikten sonra Müslümanların düşmana galip olduğunu ve İslam ordusundan sadece iki kişinin şahadete eriştiğini halka duyurdu.

Daha sonra Peygamber (s.a.a) ve ashabı Medine’den çıkıp Hz. Ali’yi istikbal etmeğe koştular. Medine’nin bir fersahlığında Hz. Ali’nin ordusuyla karşılaşıp onlara hoş geldiniz dediler. Hz. Ali (a.s) Peygamber (s.a.a)’i görünce bineğinden aşağı indi, Peygamber (s.a.a) de bineğinden aşağı inip Hz. Ali’nin alnından öptü. İslam ordusunun istikbaline gelen Müslümanlar da Hz. Peygamber gibi Hz. Ali’yi kutlayıp bu fethi tebrik ettiler, düşmandan elde edilen bolca ganimeti ve esirleri görerek daha çok sevindiler.

Bu esnada Cebrail-i Emin gök yüzüne inerek ve bu zaferden dolayı “Âdiyât” suresini Resulullah’a getirdi:

“Soluk soluğa koşan atlara ant olsun, (tırnaklarıyla) ateş çakıp saçanlara, sabah vakti baskın yapanlara, derken orada tozu dumana katanlara, bununla bir (düşman) topluluğun orta yerine kadar dalanlara...”

Peygamber (s.a.a)’in gözlerinden sevinç yaşları boşandı, işte burada o meşhur sözü Hz. Ali’ye buyurdular:

“Eğer ümmetimden bir grubun, Hıristiyanların Hz. İsa hakkında dedikleri söz gibi senin hakkında söylemesinden korkmasaydım, senin hakkında öyle bir söz söylerdim ki, her nereden geçseydin ayağının altındaki toprağı götürür onunla teberrük ederlerdi!” [205]

10-    Resulullah’dan Duymamışsam Dilsiz Olayım!

Ebu Müslim şöyle diyor:

Bir gün ben, Hasan-ı Basri ve Enes bin Malik birlikte Ümmü Seleme’nin ( Peygamberin zevcesi) evine gittik. Enes evin kapısı önünde oturarak içeri girmedi. Ama benle Hasan-ı Basri içeriye geçtik. Hasan-ı Basri Ümmü Seleme’ye selam verdi, o da de selamın cevabını verdi.

Daha sonra Ümmü Seleme: “Evladım sen kimsin?” diye sordu.

Hasan-ı Basri: “Ben Hasan-ı Basri’yim.”

Ümmü Seleme: “Ne için gelmişsin?”

Hasan-ı Basri: “Resulullah (s.a.a)’in Ali bin Ebu Talib hakkındaki hadisini bana söylemen için gelmişim.”

Ümmü Seleme: “Allah’a ant olsun ki, bu iki kulağımla Peygamber’den duyduğum bir hadisi sana söyleyeceğim; eğer yalan söylemiş olursam sağır olayım! Bu iki gözümle gördüm, görmemiş isem kör olayım! Kalbim onu almıştır, eğer buna tanıklık etmese Allah onu mühürlesin! Eğer Resulullah (s.a.a)’den duymamış ise dilsiz olayım. Resulullah (s.a.a) Ali bin Ebu Talib’e şöyle buyurdular:

“Ya Ali! Kim kıyamet günü Allah’ın huzurunda hazır olduğu gün senin velayetini inkar ederse, müşrik ve puta tapanların safında yer almış olacaktır.”

Hasan-ı Basri bu hadisi duyunca şöyle dedi:

“Allâh-u Ekber, tanıklık ediyorum ki, gerçekten Ali bin Ebu Talib benim ve bütün müminlerin mevlasıdır.”

Ümmü Seleme’nin evinden dışarı çıktığımızda, Enes bin Malik, Hasan-ı Basri’ye; Neden tekbir getirdin?diye sordu. O da sebebini ona açıkladı. Bunun üzerine Peygamber’in hizmetçisi Enes bin Malik şöyle dedi: “Bu Hadisi, Resulullah (s.a.a) üç, dört defa buyurmuştur.”[206]

11-    Hz. Ali (a.s) Ve Bet’ul-Mal

Zazan şöyle naklediyor:

Hz. Ali (a.s)’ın hilafeti döneminde Beyt’ul Mal’a ait bir çok mallar Kufe’ye geliyordu. Hz. Ali (a.s)’ın hizmetçisi Kanber, Beyt’ul-Mal’dan bir kaç altın ve gümüş kap İmam (a.s)’ın huzuruna getirip şöyle dedi:

“Bütün ganimetleri taksim ettin, ama onlardan kendin için hiçbir şey götürmedin! Bundan dolayı ben bu kabaları senin için zahire ettim.”

İmam Ali (a.s) bu sözü ondan duyunca kılıcını çekip şöyle buyurdu: “Vay haline! Evime ateş getirmek mi istiyorsun!”

Daha sonra İmam (a.s) o kapları parça-parça etti ve şehrin yöneticilerini çağırtıp halkın arasında adaletle bölmeleri için o bölünmüş kapları onlara verdi.[207]

12-    Hz. Ali (a.s) Ve Öksüzler

Bir gün Hz. Ali (a.s), su kırbasını omzuna alıp giden bir kadını gördü. Ona acıdığından ileri gidip su kırbasını alıp onun evine götürdü. Sonra durumunun nasıl olduğunu sordu. Kadın şöyle dedi: “Ali bin Ebi Talib, eşimi memuriyete gönderdi, o da o memuriyette öldürüldü, şimdi bir kaç yetim çocuk bana kalmıştır, onları geçindirmeye de gücüm yoktur. İhtiyaçtan dolayı halka hizmet etmek mecburiyetindeyim.

Hz. Ali (a.s) bu sözleri dinledikten sonra evine döndü ve o geceyi sabaha kadar rahatsız bir şekilde geçirdi. Sabahleyin, içi yiyecekle dolu olan bir sepet götürüp o kadının evine doğru hareket etti. Yolun yarısında bazıları Hz. Ali (a.s)’a; Sepeti verin biz götürelim diyorlardı. Ama Hz. Ali (a.s) onlara cevaben: “Kıyamet günü benim amellerimi kim omuzlanacaktır? diye buyuruyordu.

Nihayet o kadının evine yetişti, kapıyı çaldı.

Kadın - Kim o ?

Hz. Ali - “Dün sana yardım edip su kırbasını evinize getiren kimseyim, çocuklarına yiyecek getirmişim, kapıyı aç!”

Kadın kapıyı açıp şöyle dedi:

- Allah senden razı olsun, benimle Ali bin Ebu Talib arasında Allah hükmetsin.

Hz. Ali (a.s) içeri girip kadına şöyle dedi:

- “Ekmek mi yapıyorsun yoksa çocukları mı saklıyorsun?”

Kadın- Ben ekmeği daha güzel yaparım, sen çocukları sakla!

Kadın unu hamur yaptı, Hz. Ali (a.s) da kendisiyle birlikte getirdiği eti kebap yapıp hurmayla çocukların ağzına bırakıyordu. Sevgi ve şefkatle babacasına lokmayı çocukların ağzına bırakırken her defasında: “Evlatlarım! Eğer Ali sizin hakkınızda kusur etmişse onu helal edin” buyuruyordu.

Hamur hazır olunca Hz. Ali (a.s) tandırı yakıp yüzünü onun ateşine yaklaştırarak şöyle diyordu: “Ey Ali! Ateşin tadını (yakıcılığını) tat! İşte bu, öksüz çocuk ve dul kadınların durumundan habersiz olan kimsenin cezasıdır.”

Komşunun hanımı tesadüfen Hz. Ali’yi görüp tanıdı, işte bundan dolayı aceleyle ev sahibi kadının yanına gidip şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana! Bu şahıs, Müslümanların önderi ve bu ülkenin yöneticisi Ali bin Ebu Taliptir.”

Kadıncağız dediği sözlerden utanç duyduğu halde aceleyle Hazreti Ali’nin yanına gelip: “Ey Emir’el-Muminin! Senden utanç duyuyorum, beni affet” dedi.

Hz. Ali (a.s) da cevaben: “Senin ve çocuklarının hakkında kusur yaptığımdan dolayı ben senden utanç duyuyorum!” buyurdular.[208]

13-    Ömer Hz. Ali’den Bahsediyor

Ebu Vail şöyle diyor:

Bir gün Ömer bin Hattap bana: “Yakına gel de Ali’nin şecaat ve yiğitliğini sana anlatayım dedi.” Yanına yaklaşınca şöyle dedi:

“Uhud savaşında kaçmamak için Peygamberle ahitleşmiştik; bizden kaçan sapık, bizden ölen ise şehit ve Peygamber de onun ailesinin sorumlusu ve himayecisi olacaktı. Savaş zamanı aniden, her biri yüz savaşçıya bedel olan yüz şecaatli komutan grup grup bize saldırdılar; öyle ki artık biz savaş gücünü kaybettik, perişan bir vaziyette savaş alanından kaçtık. Bu sırada Ali’yi gördüm, güçlü bir aslan gibi yerden biraz kum götürüp yüzümüze serpti ve şöyle dedi:

“Yüzünüz çirkin ve kara olsun! Nereye kaçıyorsunuz?”

Biz bu sözlerle savaş meydanına dönmedik, bu defa bize saldırdı, elindeki kılıçtan kan damlıyordu, şöyle feryat etti: “Siz biat edip biatinizi bozdunuz. Allah’a ant olsun ki, sizler öldürülmeye kafirlerden daha layıksınız.”

Ali’nin gözlerine baktım, sanki iki zeytin meşalesi gibi ateş ondan saçıyordu veya kanla dolu iki kâse gibi idi. Bize saldırdığı takdirde hepimizi öldüreceğine yakin ettim. Bundan dolayı ben herkesten daha önce ona doğru koşup şöyle dedim: “Ey Ebe’l Hasan! Allah aşkına! Allah aşkına! Araplar savaşta bazen kaçıyor, bazen de saldırıyorlar ve yeni saldırı kaçmanın hasarını telafi ediyor.”

Bu sözüm üzerine güya kendisini kontrol etti, yüzünü bizden çevirdi. O zamandan şimdiye kadar, Ali’nin o günkü heybetinden kalbime işleyen vahşeti asla unutmamışım![209]

14-    Hz. Ali’nin Hz. Fatıma'yı İstemesi

Zahhak bin Mezahim, Hz. Ali’den onun şöyle buyurduğunu naklediyor:

Ashaptan bazıları benim yanıma gelerek şöyle dediler:

Peygamber (s.a.a)’in huzuruna varıp Fatime hakkında O’nunla konuşsan ne olur?...

Ben Peygamber (s.a.a)’in huzuruna gittim, beni gördüklerinde gülümseyip şöyle buyurdular: “Ya Ebe’l Hasan! Ne için gelmişsin? Ne istiyorsun?”

Ben akrabalığımızdan, ilk müslüman olmamdan ve onun yanındaki cihatlarımdan söz ettim.

Resulullah (s.a.a) buyurdular ki: “Doğru söyledin, söylediğinden bile daha üstünsün.”

Bunun üzerine: “Ya Resulullah! Fatime’nin bana eş olmasını kabul ediyor musunuz?” diye arz etim.

Resulullah (s.a.a) buyurdular ki:

“Ya Ali ! Senden önce de Fatime’yi istemeğe geldiler, mevzuyu Fatime’ye söylediğimde razı olmamak eseri yüzünden okunuyordu. Şimdi sen burada bekle, ben tekrar döneceğim.”

Resulullah (s.a.a) Fatime’nin yanına gittiğinde, Fatime (babasını görünce) hemen yerinden kalkıp Hazretin abasını omzundan almış, ayakkabısını çıkarmış, ayaklarını yıkaması için su getirmiş ve ayaklarını yıkadıktan sonra geçip kendi yerinde oturmuştur.

Sonra Resulullah (s.a.a) ona şöyle buyurmuş:

“Ali bin Ebu Talib öyle bir kimsedir ki, sen onun akrabalık, fazilet ve islamiyetinden iyice haberdarsın, ben de Allah’dan istemiştim ki, Allah katında en iyi ve sevimli birisiyle seni evlendirsin, şimdi o seni istemek için gelmiştir.”

Bu esnada Fatime susmuş ve yüzünü geri çevirmemiştir. Resulullah (s.a.a) Fatime’nin yüzünden herhangi bir rahatsızlık (razı olmamak eseri) hissetmediğini görünce yerinden kalkıp: “Allah-u Ekber ! Fatime’nin susması onun razı olduğunun nişanesidir” buyurdular.

Sonra Cebrail Resulullah’ın yanına gelip şöyle dedi: “Ey Muhammed! Fatime’yi Ali’yle nikahla! Allah Teala, Fatime’yi Ali için, Ali’yi de Fatime için beğenmiştir.”

İşte böylece Peygamber (s.a.a) Fatime’yi benimle evlendirdi. Sonra Resulullah (s.a.a) benim yanıma gelip elimi tutarak şöyle buyurdular: “Allah’ın adıyla kalk ve şöyle de: “Ala bereketin vema şaallah’u, la havle illa billahi tevekkeltu aleyhi”

(Bereket üzere, Allah’ın isteği üzerine, güçler ancak Allah iledir, Allah’a tevekkül ettim.) Sonra beni Fatime’nin yanına götürüp şöyle dediler: “Allah’ım! Bu ikisi, yaratıklarının benim yanımda en sevimli olanlarıdırlar, onları sev, evlatlarını çok bereketli et, kendi tarafından onlara bir muhafız kıl, ben onların her ikisini ve evlatlarını kovulmuş şeytanın şerrinden sana emanet ediyorum.” [210]

15-      Adalet Mazharı Ali (a.s)

Hz. Ali (a.s)’ın şahadetinden sonra İmare’nin kızı “Sude”, Muaviye’nin kendilerine tayin etmiş olduğu zalim bir validen şikayet etmek için onun yanına gitti.

Sude, Siffin savaşında Hz. Ali (a.s)’ın ordusuyla birlikte idi ve halkı Muaviye’nin ordusu aleyhine kışkırtıyordu.

Muaviye onun kim olduğunu öğrenince onun şikayetini dinlemedi ve onu kınayarak şöyle dedi:

“Sıffin savaşında Ali’nin ordusunu aleyhimize kışkırtmış olduğunu unutmuş musun?” Nihayet şöyle dedi: “İsteğin nedir?”

Sude cevaben şöyle dedi:

“Allah-u Teala, bizim işimiz ve sana farz kıldığı hakkımız hakkında seni sorgulayacaktır. Sürekli senden taraf bazı kimseler (vali olarak) bize geliyor, senin onlara vermiş olduğun saltanat gücüyle bizlere baskı ve zulüm yapıyor, buğday sümbülü gibi bizi biçiyor, üzerlik gibi bizi çiğniyor, bizi hor-hakir ediyor ve ölümü bize tattırıyor. İşte bu “Buşr b. Ertat” sizden taraf gelerek erkeklerimizi öldürdü, mallarımızı yağmaladı. Eğer senin itaatini gözetmeseydik, ona karşı çıkabilirdik, zulmünün önünü alabilirdik. Onu azledersen teşekkür ederiz, aksi takdirde size karşı düşman kesiliriz. Muaviye onun bu sözlerine karşı şöyle dedi:

“Ey Sûde, beni kavminle mi tehdit ediyorsun? Seni serkeş deveye bindirterek Buşr b. Ertat’ın yanına döndürmeği ve senin hakkında onun hüküm vermesini karar aldım!”

Sûde, (Muaviye’nin bu tavrına karşı) başını önüne eğip biraz düşündükten sonra şu iki beyt şiiri okudu:

“Allah rahmet etsin o ruha ki, kabrin onu kuşatmasıyla adalet de onunla defnedildi.

O, hakkın dışında bir şey aramayacağına dair onunla ahitleşmişti; derken hakla iman (onun imanıyla hak) birleşmiş oluverdi.”

Muaviye: “Ey Sude! Bu sözden kimi kastediyorsun? diye sorduğunda, Sude cevaben şöyle dedi:

“Allah’a andolsun ki, o şahıs Emir’ul-Müminin Ali b. Ebi Talib’dir. Onun hükümeti döneminde memurlardan biri sadaka toplamak için bizim bölgeye geldi. Bize zulmedince onu şikayet etmek için Hz. Ali’nin yanına gittim. Onun yanına vardığımda o namaz kılmak için ayağa kalkmıştı. Beni görünce namazdan vazgeçip şefkat ve merhametle benim yanıma gelerek: “Bir işin mi vardır?” diye sordu. Ben de “Evet” dedim. Sonra memurun bize yaptığı zulmü ona anlattım. Sözlerimi duyunca ağladı. Daha sonra şöyle buyurdu: “Allah’ım, sen şahitsin ki ben onlara, yaratıklarına zulüm yapmaları için emretmedim.”

Sonra bir deri çıkararak şöyle yazdı:

“Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla. Rabbinizden taraf size bir delil ve burhan (Kur’an) gelmiştir. O halde muamelelerde ölçü ve terazileri doğru ve tam tutun; halkın eşyalarından bir şey azaltmayın, onları eksik ölçmeyin; yeryüzünde onu ıslah ettikten sonra bozgunculuk yapmayın; inanmış iseniz bu sizin için daha hayırladır. Mektubumu okuduğunda, emrimiz doğrultusunda toplamış olduğun malları, onları senden alacak birisi yanına gelene dek koru. Vesselam.”

Sonra o mektubu, o şahısa ulaştırmam için bana verdi. Ben de o mektubu sahibine ulaştırdım. Derken o memur, mezkur mektupla azledilmiş olduğu halde bizden uzaklaşmış oldu.”

Muaviye bu sözleri duyunca şöyle dedi: “Bu kadına, istediği şekilde bir mektup yazın ve onu bir şikayeti olmaksızın razı olduğu halde kendi şehrine geri döndürün.”[211]

16-      Ahiret Düşüncesinde

Suveyd b. Ğafle şöyle diyor:

Emir’ul-Müminin Hz. Ali (a.s)’ın hilafeti için halktan biat alındıktan sonra, bir gün O’nun huzuruna vardım. Huzuruna vardığımda O’nun küçük bir hasır üzerinde oturmuş olduğunu gördüm. O’nun oturduğu odada o hasırdan başka bir şey yoktu.

Bu durumu görünce şöyle dedim:

“Ya Emir’el-Muminin! Beyt’ul-Mal sizin yetkinizde olduğu halde, odanızda hasırdan başka ihtiyaç duyulan diğer bir şey görmüyorum!”

Emir’ul-Müminin Ali (a.s) cevaben buyurdular ki:

“Ey Ğafle! Akıllı bir kimse, kendisinden başka bir yere göçüp gideceği bir evde ev eşyası toplamaz. Bizim, varacağımız huzurlu ve emniyetli bir ev önümüzde vardır; en iyi eşyalarımızı oraya gönderiyoruz. Biz yakında oraya göç edeceğiz.”[212]

17-      Kardeşinin Kalbi Bizimle Miydi?

Hz. Ali (a.s)’ın hilafeti döneminde vuku bulan ilk savaş, Cemel savaşı idi. Hz. Ali (a.s)’ın ordusu bu savaşta galip olmasıyla savaş sona erdi. Hz. Ali (a.s)’ın ashabından olup savaşa katılmış olanlardan biri şöyle dedi:

“Keşke kardeşim burada olsaydı da, Allah Teala’nın sizi düşmana nasıl galip ettiğini görseydi; o da hoşnut olarak ecir ve mükafata erişmiş olurdu.

İmam (a.s) o sahabeye: “Kardeşinin kalp ve fikri bizimle miydi?”

Sahabe: “Evet.”

İmam (a.s): “Öyleyse o da bu savaşta bizimle beraber olmuştur. Sadece o değil, babalarının sulbünde ve annelerinin rahimlerinde olanlar bile, bizimle aynı fikir ve akide üzere olurlarsa, onlar da bizle bu savaşta hazır olmuşlardır; onlar yakında dünyaya ayak basacaklar ve din onların vesilesiyle güçlenecektir.”[213]

18-      İki Rekat İhlaslı Namaz

Resulullah (s.a.a) için iki iri deve getirdiklerinde Hazret ashabına şöyle buyurdu:

İçinizde dünya hakkında düşünmeksizin iki rekat namaz kılacak birisi var mıdır? Kim kılarsa ona bu iki deveden birini vereceğim.”

Resulullah (s.a.a) bu sözünü birkaç kez tekrarladı. Ashaptan hiç kimse cevap vermeyince Emir’ul-Müminin Hz. Ali (a.s) ayağa kalkarak: “Ya Resulellah! Ben buyurduğunuz şekilde iki rekat namaz kılmaya hazırım” dedi.

Resulullah (s.a.a): “Çok iyi, kıl” diye buyurdu.

Emir’ul-Müminin Ali (a.s) namaza başladı. Namazın selamını verdiğinde Cebrail yeryüzüne inerek şöyle dedi: Allah-u Teala buyuruyor ki: Bu develerden birini Ali’ye ver.”

Resulullah (s.a.a) buyurdu ki:

“Ben, namaz kılarken dünya işleriyle ilgili herhangi bir şeyi düşünmemeyi şart koşmuştum. Oysa Ali teşehhüt okurken: “Develerden hangisini alayım” diye düşündü.”

Cebrail: “Allah-u Teala buyuruyor ki: Ali’nin hedefi, semiz olan deveyi alıp onu keserek fakirlere vermekti, bundan dolayı düşüncesi Allah içindi, kendisi veya dünya için değildi” dedi.

Bu esnada Peygamber (s.a.a), Hz. Ali’ye teşekkür ve onu takdir etmek için her iki deveyi ona verdi.

Allah-u Teala da bir ayetin zımnında Hz. Ali’yi takdir etmek için şöyle buyurdu:

“İnne fî zalike lezikra limen kane lehu kalbun ev elka’s-sem’a ve huve şehid.”

“Hiç şüphesiz bunda, kalbi olan ya da bir şahit olarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt vardır.”[214]

Sonra Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular:

“Kim iki rekat namaz kılar da dünya işleri hakkında bir şey düşünmemiş olursa, Allah-u Teala ondan razı olup günahlarını affeder.”[215]

19-      Ramazan Ayında Şarap

Şair olan Neccaşi Hz. Ali (a.s)’ın taraftarlarından biridir ve söylediği coşkulu şiirlerle Hz. Ali (a.s)’ın ordusunu Muaviye’nin aleyhine tahrik ediyordu. Defalarca Hz. Ali (a.s)’ın ordusunda düşmana karşı savaştı. Ama bu şahıs bir kez şeytanın vesvesesine uyarak Ramazan ayında şarap içti. Halk Onun şarap içtiğini görünce onu yakalayıp Hz. Ali (a.s)’ın  yanına getirdiler ve onun şarap içtiğini ispatladılar.

Hz. Ali (a.s) onun şarap içmiş olduğuna kanaat edince kendisi ona seksen kırbaç vurdu ve bir gece de hapse attı. Sonraki gün Neccaşi’nin getirilmesini emretti. Getirdiklerinde ona yirmi kırbaç daha vurdu.

Neccaşi iki kez kırbaçlandığını görünce şöyle dedi:

“Ya Emir’el-Muminin! Bu yirmi kırbaç ne içindi?”

Hz. Ali (a.s) cevaben: “Bu yirmi kırbaç, Ramazan ayının ihtiramını gözetmediğin ve bu ayda şarap içmeye cesaret ettiğin içindi.”[216]

20-      İslam’da Sade Yaşayış

Kadı Şureyh[217] şöyle diyor:

Seksen dinara bir ev alarak kendi adıma yazdırdım ve buna dair şahitler tuttum.

Bunun haberi Emir’ul-Müminin Ali (a.s)’a ulaşınca beni çağırtarak şöyle buyurdu:

“Ey Şureyh! Seksen dinara bir ev almış ve bir mektup yazarak da buna dair tanıklar mı tutmuşsun?!”

Ben: “Evet, doğrudur” dedim.

Hz. Ali (a.s), bana sert bir şekilde bakarak şöyle buyurdular:

“Ey Şureyh! Allah’tan kork. Yakın bir zamanda Azrail sana doğru gelecektir, ne yazına (senedine) bakacak ve ne de şahitlerinden soru soracak ama seni o evden çıkarıp kabrine teslim edecektir.

Ey Şureyh! Çok iyi düşün! Sakın bu evi başkasının malıyla almayasın ve onun değerini helal olmayan maldan vermiş olmayasın! Bu durumda dünya ve ahirette zarara uğrayanlardan olursun.”

Daha sonra şöyle buyurdular:

“Ey Şureyh! Bil ki, eğer evi aldığında benim yanıma gelmiş olsaydın, senin için bu senede öyle bir yazı yazardım ki, bu evi bir dirheme ve bir dirhemden daha aza bile almaya rağbet etmezdin. Ben şöyle bir senet yazardım:

“Bu ev, zelil bir kulun, ahiret yurduna göçmeye hazır olan ölü bir şahıstan aldığı bir evdir; öyle bir ev ki, aldatıcı evlerdendir; fani ve helak olacakların toprağındandır. Bu evin dört sınırı vardır: Birinci sınır, âfet ve belalara ulaşır; ikinci sınır, musibet ve ölümlere yetişir; üçüncü sınır, helak edici heva ve heveslere dayanır; dördüncü sınır ise, aldatıcı şeytana varır; işte bu ev, dördüncü sınıra açılmaktadır.

Bu evi, arzularla aldanmış bir şahıs, kanaat izzetinden çıkarak dünyaya tapma zilletine düşmek değeriyle, kısa bir süreden sonra ölecek bir kimseden almıştır...”[218]

Evet, zahit ve basiretli insanların dünya malına bakışları işte böyledir.

21-      Neden Dualarımız Kabul Olmuyor

Emir’ul-Müminin Hz. Ali (a.s) bir Cuma günü Kufe’de çok güzel bir konuşma yaptı. Konuşmasının sonunda şöyle buyurdular:

“Ey millet! Şu yedi büyük musibetten Allah’a sığınmamız gerekir:

1-         Alimin sürçmesinden.

2-         Abidin ibadetten usanmasından.

3-         Müminin muhtaç olmasından.

4-         Eminin hıyanet etmesinden.

5-         Zenginin fakir olmasından.

6-         Azizin zelil bir duruma düşmesinden.

7-         Fakirin hasta olmasından.”

Bu esnada bir adam ayağa kalkarak şöyle dedi: “Doğru buyurdunuz ey Emir’ul-Muminin! Biz saptığımızda sen kıblemizsin, karanlıkta kaldığımızda sen nursun. Allah Teala'nın: “Ud’unî estecib lekum” (Bana dua edin size icabet edeyim)[219] diye buyurmuş olduğu sözü hakkında senden soru sormak istiyorum. Allah-u Teala’nın böyle buyurmasına rağmen neden duamız kabul olmuyor?”

Hz. Ali (a.s) cevaben şöyle buyurdular:

“Dualarınızın kabul olmamasının sebebi, kalplerinizin sekiz şey hususunda hiyanet etmesinden dolayıdır:

Birincisi: Siz Allah’ı tanıdınız fakat size farz kıldığı şekilde hakkını eda etmediniz. Bu yüzden bu tanıyış size bir şeyi kazandırmadı.

İkincisi: Siz Allah’ın Peygamberine iman ettiniz ama onun sünnetine karşı çıktınız ve şeriatini öldürdünüz. O halde imanınızın neticesi nerede kaldı! (Yok olup gitti.)

Üçüncüsü: Allah’ın size nazil etmiş olduğu kitabı (Kur’an’ı) okudunuz fakat onunla amel etmediniz; Kur’an’ı canı gönülden kabul ettik ve ona uyacağız dediniz ama ona muhalefet ettiniz.

Dördüncüsü: Biz cehennem ateşinden korkuyoruz dediniz, o halde korkunuz nerede kaldı?!

Beşincisi: Cennete rağbet etmekteyiz, dediniz. Ama her an sizi ondan uzaklaştırmakta olan şeyleri yapıyorsunuz; o halde cennete olan rağbet ve iştiyakınız nerede kaldı?!

Altıncısı: Siz Allah’ın nimetini yediniz. Ama o nimete karşı Allah’a şükür etmediniz.

Yedincisi: Allah-u Teala sizi şeytanla düşman olmaya emretti ve buyurdu ki: “Şüphesiz şeytan sizin düşmanınızdır; o halde ona düşman kesilin.” Ama siz dilde onunla düşmanlık ettiniz, amelde ise muhalefet etmeksizin onu dost edindiniz (ona uydunuz).

Sekizincisi: Siz halkın kusurlarını gözlerinizin önüne diktiniz. Ama kendi ayıplarınızı attınız (onları görmezlikten geldiniz) ve kınanmaya kendisinden daha layık olduğunuz kimseyi kınamaya kalkıştınız. Bununla birlikte hangi dua sizin için kabul olabilir! Oysa siz duanın kapı ve yollarını kapadınız. O halde Allah’tan korkun, amellerinizi düzeltin, biatinizi halis edin, iyiliğe emredin, kötülükten sakındırın. Bunları yaptığınız takdirde Allah-u Teala duanızı kabul eder.”[220] 

22-      Hz. Ali’ye Duyulan Sevgi

Zenci birisi Hz. Ali (a.s)’ın huzuruna gelerek şöyle dedi: “Ya Emir’el-Muminin! Ben hırsızlık yaptım, beni günahtan arındır (bana had uygula)!”

Hz. Ali (a.s): “Şayet koru olmayan yerden hırsızlık yapmışsın” buyurarak yüzünü ondan çevirdi.

Zenci: “Ya Emir’el-Muminin! Koruk olan yerden hırsızlık yaptım, had (şer’i ceza) uygulayarak beni arındır!”

Hz. Ali (a.s): “Şayet (şer’i cezayı gerektiren) nisap miktarınca hırsızlık yapmamışsın” buyurarak tekrar yüzünü ondan çevirdi.

Zenci adam: “Ya Emir’el-Muminin! Nisap miktarınca hırsızlık yaptım!”

Zenci adam üç kez ikrar ve itiraf edince Hz. Ali (a.s) onun (sağ elinin dört) parmağını kesti. Hz. Ali (a.s)’ın yanından ayrılıp parmakları kesik olduğu halde evine döndüğünde, ağır bir darbe almasına rağmen yol boyunca yüksek bir sesle şöyle diyordu:

“Ey millet! Elimi, müminlerin emiri, muttakilerin imamı, secde azaları nurlu olanların komutanı, dinin lideri ve vasilerin efendisi olan Hz. Ali (Allah’ın emrine göre) kesti...”

Bu sözleriyle Hz. Ali (a.s)’ı durmadan methediyordu. İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a.s) onun bu sözlerini duyunca ona doğru giderek onu karşıladılar. Daha sonra Hz. Ali (a.s)’ın yanına gelerek: “Eli kesilmiş olan Zenci birisinin yolda seni methettiğini gördük” dediler. Hz. Ali (a.s) eli kesilmiş olan zenciyi getirdiklerinde ona hitaben: “Elini kesmiş olduğum halde beni mi methediyorsun?” diye buyurdu.

Zenci adam cevaben şöyle dedi: “Ya Emir’el-Muminin! Sen beni günahtan arındırdın; şüphesiz senin sevgin benim et ve kemiğime işlemiştir; eğer sen beni doğram doğram etsen de senin sevgin benim kalbimden çıkmaz.”

Hz. Ali (a.s) onun hakkında dua etti, sonra kesilen parmaklarını kendi yerine bıraktı; derken parmakları eskisi gibi düzelip sağ-salim oldu.”[221]

23-     Müminlerin Ruhlarının Toplandığı Yer

Esbeğ b. Nebate şöyle diyor:

Bir gün Emir’ul-Müminin Hz. Ali (a.s) Kufe’den çıkıp Ğariyyeyn’e (Kufe’nin dışında iki kutsal mekana) geldi ve oradan geçtiğinde biz ona ulaştık. Onun, altında bir şey olmaksızın sırt üstü toprak üzerinde uzanmış olduğunu gördük.

Kanber Hz. Ali (a.s)’ın toprak üzerinde yatmış olduğunu görünce şöyle dedi: “Ya Emir’el-Müminin! Abamı altınıza sermeme müsaade eder misiniz?”

Hz. Ali (a.s): “Hayır! Burası müminlerin makanıdır, (bu iş) onların meclislerinde rahatsızlıklarına sebep olmaktır” buyurdu.

Esbağ diyor; arzettim ki: “Ey Emir’el-Muminin! Müminlerin türbesinin ne olduğunu biliyoruz; o ya olup veya olacaktır; ama ‘onların meclislerinde rahatsızlıklarına sebep olmaktadır’ ne demektir!”

Hz. Ali (a.s) cevaben şöyle buyurdu:

“Ey İbn-i Nebate (Nebate’nin oğlu)! Perde gözlerinin önünden kalkmış olursa, müminlerin ruhlarının burada halkalar halinde birbirlerini ziyaret etmelerini ve birbirleriyle konuşmalarını görmüş olursun. İşte burası müminlerim ruhlarının bulunduğu yerdir.”[222]

24-      Bal Kabı Olayı

Hz. Ali (a.s)’ın şahadetinden sonra kardeşi Akil Muaviye’nin sarayına uğradı. Muaviye Akil’den, kızartılmış demir olayını sordu. Akil kardeşi Ali (a.s)’ı hatırlayınca ağlayarak şöyle dedi:

Ey Muaviye! İlk önce kardeşim Ali hakkında diğer bir şey söyleyeceğim, daha sonra sorunun cevabını vereceğim.

Bir gün Hz. Ali (a.s)’ın oğlu Hüseyin’e bir misafir geldi. Hüseyin (a.s) onu ağırlamak için bir dirhem borç ederek onunla bir ekmek aldı. Ekmekle yenilecek bir katık olmadığından dolayı hizmetçileri Kanber’e, Yemen’den getirilmiş olan bal tulumlarından birini getirip açmasını istedi. Hüseyin (a.s) bir rıtl (ölçek/litre) bal ondan götürdü.

Hz. Ali (a.s) (Müslümanların arasında) onu bölmek istediğinde, tulumun ağzının açıldığından şüphelendiğinden dolayı şöyle buyurdu:

“Ey Kanber! Galiba bu tulumun ağzı açılmış ve bir şeyler yapılmıştır!

Kanber cevaben: “Evet, doğrudur” diyerek olayı ona anlattı. Hz. Ali (a.s) çok sinirlendiğinden: “Hüseyni bana getirin” diye emretti. Hüseyin (a.s)’ı getirdiklerinde kırbacı kaldırıp ona vurmak istediğinde Hüseyin (a.s): “Amcam Cafer’in hakkı hürmetine beni affet” dedi. Hz. Ali’yi kardeşi Caferi Tayyar’ın hakkına ant verdiklerinde öfkesi yatışıyordu. Hz. Ali (a.s) bu sözü duyunca onu vurmaktan vazgeçerek şöyle buyurdu:

“Neden bal müslümanların arasında bölünmeden ona el vurdun?”

Hüseyin (a.s) cevaben: “Babacığım! Bizim onda bir hakkımız vardır, ben ödünç olarak ondan bir miktar götürdüm, bizim payımızı verdiğinizde borcumu ödeyeceğim” dedi.

Hz. Ali (a.s) buyurdular ki:

“Baban sana feda olsun, senin onda hakkın olsa da müslümanlar kendi hakkından yararlanmadıkça (onların hakkı verilmedikçe) senin ondan yararlanmaya hakkın yoktur.”

Sonra buyurdular ki:

“Eğer Resulullah’ın senin ön dişlerinden öptüğünü görmüş olmasaydım, bu işinden dolayı canını incitirdim.”

Daha sonra Kanber’e bir dirhem vererek ona: “Bununla edebildiğin kadar en iyi bal al onun yerine bırak” diye emretti.

Akil diyor ki:

Hz. Ali (a.s)’ın tulumun ağzını açarak Kanber’in alınan balı ona döktüğünü ve Hazretin onun ağzını eliyle kıvırarak bağladığını görür gibiyim! Hz. Ali (a.s) ağladığı halde şöyle diyordu:

“Allah’ım! Hüseyin’i bağışla; zira o farkına varmamıştır.”[223]

Muaviye bu sözleri dinledikten sonra şöyle dedi:

“Öyle bir kimsenin faziletinden söz ettin ki, kimse onun faziletini inkar etmemektedir. Allah rahmet etsin Ebu’l- Hasan’a, şüphesiz o, kendisinden öncekilerden (fazilet açısından) öne geçmiştir ve kendisinden sonra gelecekleri de aciz bırakmıştır. Şimdi kızartılmış demir hikayesini bize anlat...”[224]

25-    Kızartılmış Demir Hikayesi

Akil, bal macerasını naklettikten sonra şöyle dedi:

Evet ey Muaviye! Ben şiddetli bir mali sıkıntıya duçar oldum. Durumum çok kötü oldu. Kardeşim Ali’nin huzuruna giderek ondan yardım dildim. Ama o önem vermedi.

Eve dönüp çocuklarımı toplayarak, açlık ve yoksulluk eseri yüzlerinden okunduğu bir halde onları O’nun yanına götürdüm. Buyurdu ki: “Akşam yanıma gel de sana bir şey vereyim.”

Akşam olunca çocuklardan birisi elimden tutarak beni kardeşim Ali’nin yanına götürdü. Ali beni götüren çocuğun bir kenara gitmesini emretti. Sonra şöyle buyurdu: “Yakına gel de bir şey vereyim!”

 Ben çok sıkıntılı ve ihtiraslı olduğumdan dolayı bana bir kese para vereceğini zannettim. Fakat elimi uzatıp onu almak istediğimde, elim, ateş saçan bir demire dokundu. Hemen onu atıp ve kasabın eli altında böğüren bir boğa gibi ses çıkardım. Ali benim bu durumumu görünce şöyle dedi:

“Akil! Annen mateminde ağlasın! Sen dünya ateşinde kızartılan bir demirin hararetinden böyle bağırıyorsun. Eğer kıyamet günü benimle sen,  ateşten olan zincirlerle bağlanmış olursak o zaman ne yaparız?”

Sonra şu ayeti okudular: “Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde, sıcak suya sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır.”[225]

Daha sonra şöyle buyurdu: “Akil! Allah’ın, Beyt’ul-Mal’dan senin için belirlediği haktan fazla, benim yanımda kızartılmış demir dışında bir şey yoktur. O halde evine dön.”

Muaviye bu hikayeyi duyunca şaşkınlığından şöyle dedi: “Kadınlar, Ali gibi birisini asla doğuramayacaklar!”[226]

 

26-    Hz. Ali (a.s)’ın Allah Korkusundan Ağlaması

Hz. Ali (a.s)’ın ashabından olan “Hibbe İrnî” isminde birisi şöyle diyor:

Bir gece “Nevf” ile birlikte Kufe’nin Dar’ul-İmaresinin (hükümet konağının) bahçesinde yatmıştık. Gecenin son zamanlarında Hz. Ali (a.s)’ın Dar’ul-İmare’den yavaşça dışarı çıktığını, aşırı bir korkunun kendisini sardığını, dengesini koruyamadığını ve elini duvara koyarak şaşkınlık ve hayranlık içinde olanlar gibi göğe doğru bakıp şu ayeti okuduğunu gördük:

“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.”

“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken, (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!”

“Ey Rabbimiz! Doğrusu sen, kimi cehenneme koyarsan, artık onu rüsva etmişsindir. Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur.”

“Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki biz, “Rabbinize inanın” diye imana çağıran bir davetçiyi işittik, hemen iman ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle beraber al, ey Rabbimiz.”[227]

Hibbe İrnî şöyle devam ediyor: Hz. Ali (a.s) sürekli bu ayetleri okuyordu. Bu azametli güzelliklere ve bu azametli güzelliklerin yaratıcısına öyle gönül vermişti ki ve kendisinden öyle geçmişti ki adeta aklını yitirmişti.

Hibbe ve Nevf yattıkları yerden bu ilginç manzarayı seyrediyorlardı. Nihayet Hz. Ali (a.s) yavaş yavaş Hibbe’nin yattığı yere yaklaşarak şöyle buyurdu: “Hibbe! Uyumuş musun, uyanık mısın?”

Hibbe cevabında: Uyanığım; ya Emir’el-Müminin, siz onca aydın geçmişinize ve onca züht, takva ve eşsiz ibadetinize rağmen Allah’tan böyle korkuyorsunuz, o halde vay bizim halimize, biz zavallılar ne yapmalıyız!

Hz. Ali (a.s) gözlerini aşağı dikerek ağladı. Sonra şöyle buyurdu: “Ey Hibbe! Hepimiz bir gün Allah’ın karşısında duracağız, amellerimizden hiçbiri O’na gizli değildir. Ey Hibbe! Allah-u Teâla bana ve sana boynun şah damarından daha yakındır; hiçbir şey bizimle Allah arasında engel olamaz.”

Sonra Nevf’e dönerek şöyle buyurdu: “Ey Nevf! uykuda mısın?”

Nevf: “Hayır, uyanığım. Ya Emir’el-Müminin! Sizin hayret verici durumunuz, bu gece biraz gözyaşı dökmeme sebep oldu.”

İmam (a.s): “Ey Nevf! Eğer bu gece Allah’ın korkusundan çok ağlarsan, yarın Allah’ın karşısında gözlerin aydın olur. Ey Nevf! Allah korkusundan kimin gözünden bir damla yaş akarsa, bu göz yaşı ateşten olan denizleri söndürür…”

Emir’ul-Müminin (a.s), Hibbe ve Nevf’e ettiği nasihatlerin sonunda ise şöyle buyurdu: “Ben size, her an Allah’tan korkunuz diyorum.”

Daha sonra o ikisinin yanından geçti ve yürekleri yakarcasına şöyle diyordu:

“Ey Rabbim! Keşke bir bilseydim; acaba senden gafil olduğumda benden yüz mü çeviriyorsun yoksa yine bana teveccüh mü ediyorsun? Keşke bir bilseydim; bu uzun uykumla ve nimetlerinin şükründe kusur etmemle halim senin nezdinde nasıldır?”

Hibbe diyor ki: “Allah’a andolsun ki, Hz. Ali (a.s) şafak atana kadar bu halde Allah’a yalvarıp yakarıyordu.”[228]

27-    Hz. Ali (a.s) HarisHemdani’nin Yanıbaşında

Haris-i Hemdani İmam Ali (a.s)’ın dostlarından biri idi ve İmam (a.s)’ın yanında özel bir makamı vardı. Haris hastalanınca, Hz. Ali (a.s) onun ziyaretine gitti. Hal hatır sorduktan sonra şöyle buyurdu:

“Ey Haris! Sena müjde veriyorum ki, ölüm anında, sırat köprüsünden geçtiğinde, Kevser havuzunun kenarında ve mukaseme (taksim) zamanı beni görecek ve tanıyacaksın.”

Haris: “Mukaseme nedir?” diye sordu.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Mukaseme (taksim etme) ateşle olacaktır. Kıyamet günü cehennem ateşiyle halkı taksim edeceğim. Ateşe diyeceğim ki: Ey ateş! Bu adam benim dostumdur onu bırak ve bu şahıs ise benim düşmanımdır onu yakala!”

Sonra Hz. Ali (a.s) Haris’in elinden tutarak şöyle buyurdu: “Ey Haris! Ben senin elinden tuttuğum gibi Peygamber (s.a.a) de benim elimden tuttu. O esnada ben Kureyş ve münafıkların haset ve kıskançlığından O Hazrete şikayet ettim. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:

“Kıyamet günü olduğunda ben Allah’ın sağlam ipinden tutacağım, sen de beni tutacaksın ve şialar da senin eteğinden tutacaklardır…”

Hz. Ali (a.s) sonra üç defa şöyle buyurdu: “Ey Haris! Sen sevdiğin kimseyle ve yapmış olduğun amelle birlikte olacaksın.”

Bu esnada Haris yerinden kalkıp, aşırı sevincinden cübbesini yerde çekerek şöyle diyordu: “Bundan sonra artık ölüme doğru mu gidiyorum, yoksa ölüm mü bana doğru geliyor bu hususta hiçbir korkum yok.”

Bu hadisi, Ehl-i Beyt şairi (Seyyid Himyeri), bir şiire dökerek şöyle demiştir:

Ey Hemdani! Kim ölürse beni karşısında görecektir,

Ölen ister mümin olsun ister münafık.

Onun gözleri beni tanıyor, ben de onu tanıyorum,

Sıfatıyla, ismiyle ve ameliyle.

Sen Sırat köprüsünde beni tanıyacaksın,

O halde kayma ve sürçmeden korkma.

Ben o yakıcı susuzlukta sana soğuk su içireceğim,

Onun tatlı bir bal olduğunu sanacaksın.

Sorgu için seni durdurduklarında ateşe diyeceğim ki;

Onu bırak, ona yaklaşma; zira bu şahsın,

Velayet ipiyle bağlı bir ipi vardır.[229]

28-    Kepekli Ekmek

Suveyde b. Gafle şöyle diyor:

Bir gün öğleden sonra Hz. Ali (a.s)’ın yanına uğradım. Hz. Ali’nin, sofranın kenarında oturduğunu ve sütü ekşimiş bir kapla kepekli bir ekmeğin de o sofrada bulunduğunu gördüm. Hz. Ali (a.s) bazen eliyle ve bazen de diziyle o ekmeği kırıyor ve ekşimiş sütle onu yiyordu. Hz. Ali (a.s) bana: “Sen de gel ye” diye buyurdu. Cevabında: “Ben niyetliyim” dedim.

Buyurdular ki: Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu duydum: “Kim oruç tuttuğu için canı istediği yemekten sakınır da ondan yemezse, ona cennet yemeklerinden yedirmek ve cennet içeceklerinden içirmek Allah’a hakkolur.”

Suveyde sözünün devamında şöyle diyor: İmam (a.s)’ın biraz ötesinde duran hizmetçisi Fizze’nin yanına giderek ona dedim ki: Vay senin haline! Neden bu yaşlı adam hakkında Allah’tan korkmuyor, O’nun halini gözetmiyor ve O’na kepekli ekmek veriyorsun?!”

Fizze cevabımda şöyle dedi: “Suveyde, bizim suçumuz değildir. İmam (a.s)’ın kendisi, ekmeğinin elenmemiş undan yapılmasını emretmiştir.”

Suveyde Hz. Ali (a.s)’ın yanına dönerek Fizze’nin vermiş olduğu cevabı İmam (a.s)’a söyledi.

İmam Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Anam ve babam İslam Peygamberine Feda olsun! O’nun ekmeği, elenmemiş undan idi. Bu dünyadan göçene dek, üç gün ardı ardınca buğday ekmeğinden doyasıya ekmek yememiştir.”[230]

Hz. Ali (a.s)’ın, yemek yemesinde de Resulullah (s.a.a)’i örnek aldığı bu kıssadan da anlaşılmaktadır.

29-    Hizmetçiyi Kendisine Tercih Etmek

Hz. Ali (a.s) hizmetçisi Kamber’le birlikte gömlek almak için Kufe pazarına gitti. Pazarda elbise satan birisine: “İki gömlek ihtiyaçtır” buyurdu.

Elbise satan adam İmam (a.s)’ı tanıyınca: “Ya Emir’el-Müminin! Ne çeşit gömlek istesen vardır” dedi.

İmam (a.s), o şahsın kendisini tanıdığını anlayınca, onun dükkanından geçip alış verişle meşgul olan diğer bir elbise satıcısının yanına gitti. Ondan, biri üç diğeri ise iki dirhem olan iki gömlek aldı. Sonra Kanber’e: “Üç dirhemlik gömleği sen giy” buyurdu. Kanber: “Efendim, Üç dirhemlik elbise size yakışır. Zira siz, halka konuşmak için minbere çıkıyor ve onlara vaaz ediyorsun; değerli elbisenin hatibin üzerinde olması daha uygundur” dedi.

Hz. Ali (a.s): “Kanber! Sen gençsin, gençlik de süslü olmayı ister. Ayriyeten ben Rabbimden, elbise hususunda kendimi sana tercih etmekten hâyâ ediyorum. Zira Peygamber (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu duydum: “Giydiğiniz şeylerden onlara (hizmetçilere) giydirin ve yediğiniz şeylerden onlara yedirin.”

Hz. Ali (a.s) gömleği giyince, gömleğin kolunun elinden uzun olduğunu gördü. Bundan dolayı onun fazla olan miktarını kesip ondan muhtaçlar için takke yapmalarını emretti.

Bu esnada gömleği satan genç: “Müsaade edin gömleğin kesilen yenini dikeyim” dedi.

İmam (a.s): “Bırak öyle kalsın. Zira ömrün geçmesi, elbiseyi süslemekten daha hızlıdır” buyurdu.

Hz. Ali (a.s) parayı vererek oradan ayrıldı. Biraz uşaklaştığında dükkanın asıl sahibi geldi. Oğlunun gömlekleri pahalı sattığını anlayınca, Hazretin yanına gidip özür dileyerek şöyle dedi: “Ya Emir’el-Müminin! Oğlum sizi tanımamış, bundan dolayı gömlekleri size pahalı satmıştır; fazla olan iki dirhemi geri almanızı rica ediyorum.”

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Ben ve oğlun, gömleklerin fiyat hususunda yeteri kadar konuştuk, pazarlık yaptık ve her ikimiz de razı olduk. Binaenaleyh muamele her iki tarafın rızayetiyle gerçekleşmiştir. Ben iki dirhemi geri almayı kesinlikle kabul etmeyeceğim.”[231]

30-    Takvasız Kur’an Okuyanın Akıbeti

Gecelerin birinde Emir’ul-Muminin Ali (a.s) Kufe mescidinden kendi evine doğru hareket ediyordu. İmam (a.s)’ın özel ashabından olan Kumeyl b. Ziyad da O Hazretle birlikte idi. Yolları üzerinde olan bir evin kenarından geçerken ev sahibinin yüksek ve güzel bir sesle şu ayeti okuduğunu gördüler: “Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten çekinen ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkarcı gibi) midir? (Resulüm) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür?”[232]

Kumeyl bu adamın Kur’an okumasından çok hoşlandı ve kalbinde ona aferin dedi Hz. Ali (a.s) Kumeyl’in bu durumunu farkedince şöyle buyurdu:

“Ey Kumeyl! Onun güzel sesle Kur’an okuması seni aldatmasın. Çünkü o cehennem ehlidir. (Nice Kur’an okuyanlar vardır ki Kur’an onlara lanet etmektedir.) Yakın bir zamanda söylediğim şey senin için aşikar olacaktır.”

Kumeyl İmam (a.s)’ın bu sözünden şaşkınlığa uğradı. Şöyle ki İmam (a.s) onun fikir ve düşüncesini okudu ve söz konusu şahısın o manevi haliyle cehennem ehlinden olduğunu buyurdu.

Bir müddet geçtikten sonra Havariç olayı ortaya çıktı. Bunlar, İmam Ali (a.s) karşısında durarak O’nunla savaşmaya kalkıştılar. İmam Ali (a.s) da, Hafız’ul-Kur’an olmalarına rağmen onlarla savaştı. Savaş sona erdikten sonra o azgınların başları yere serilmişti. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) Kumeyl’e dönerek, kılıcının kanı kurumamışken o başlardan birine işaret ederek şöyle buyurdu: “Ey Kumeyl! Bu baş, o gece Kur’an okuyan kimsenin başıdır; sen o gece onun hakkındaki sözümden şaşırmıştın!”

Kumeyl İmam (a.s)’ın başından öperek mağfiret diledi.[233]

31-    Fakirlerin Haysiyetini Korumak Ve Onların Kalbini Elde Etmek

Bir adam Hz. Ali (a.s)’ın yanına gelerek şöyle dedi:

“Ya Emir’el-Müminin! Benim bir hâcetim vardır.”

İmam (a.s) şöyle buyurdu: Hâcetini (isteğini) yerin üzerine yaz! Zira ben, senin sıkıntını yüzünden okuyorum (dilinle söylemene gerek yoktur).”

Fakir adam yerin üzerine şöyle yazdı: “Ben fakir ve muhtacım.”

Hz. Ali (a.s) Kanber’e: “Ona iki değerli elbise ver” diye emretti.

Fakir adam onları aldıktan sonra birkaç beyt şiirle Hz. Ali (a.s)’a teşekkür etti.

İmam (a.s) Kanber’e: “Ona yüz dinar da ver” buyurdu.

Orada bulunanlardan bazısı: “Ya Emir’el-Müminin! Onu zengin ettin” dediler.

İmam (a.s) onların bu sözüne karşılık şöyle buyurdu: “Ben Peygamber (s.a.a)’den duydum ki şöyle buyuruyordu: “Halka mevkilerine göre davranınız, onların şahsiyetlerini göz önünde bulundurunuz.”

İmam (a.s) sözünün devamında şöyle buyurdu:

“Doğrusu ben bazı insanlara şaşırıyorum. Onlar köleleri parayla alıyorlar ama hürleri iyilikle almıyorlar.”[234]

32-    Üç Kimseyle Arkadaşlık Yasak

Hz. Ali (a.s) minbere çıktığında şöyle buyurdu:

“Müslüman bir kimse üç kimseyle dost ve arkadaş olmaktan kaçınmalıdır:

1- Laubali.

2- Ahmak (aklı az olan).

3- Yalancı.

Laubali bir kimse, işini sana güzel göstermeye çalışır ve senin de onun gibi olmanı ister. Böyle bir kimse, dünya ve ahiret işlerinde sana yardımcı olmaz. Onunla dost ve arkadaş olmak cefa ve taş yürekliliğe sebep olur; onun senin yanına gelip gitmesi ise utanç vesilesidir.

Ahmağa gelince; ondan sana bir hayır ulaşmaz; sorunları gidermesi, çaba gösterse dahi ondan beklenmez; yarar ulaştırmak istese, (ahmaklığından dolayı) sana zarar verir; o halde onun ölümü, hayatından daha hayırlıdır; susması konuşmasından daha iyidir; uzaklığı, yakın olmasından daha güzeldir.

Yalancıya gelince; onunla yaşamak asla sana tatlı olmaz; senin sözünü başkasına götürür ve onların sözlerini de sana getirir; bir sözü bitirdiğinde, başka bir söze başlar; bazen doğru da konuşur ama halk sözüne inanmaz; halkın arasını bozmaya çalışır ve gönüllerde kin icat eder. O halde Allah’tan korkun ve kendiniz için kimlerle dost olacağınıza bakın.” [235]

33-    Eve Misafir Davet Etmek

Bir gün bir şahıs Emir’ul-Muminin Ali (a.s)’ı evine konuk olarak davet etti. İmam (a.s) cevabında şöyle buyurdu:

“Davetini üç şartla kabul ederim:

1- Evin dışından benim için bir şey getirmeyeceksin.

2- Evde bulunana şeyi de benden esirgemeyeceksin.

3- Aileni de zahmete düşürmeyeceksin.”

İmam (a.s)’ı davet eden şahıs İmam (a.s)’ın bu şartlarını kabul etti, İmam (a.s) da onun davetine icabet etti. [236]

İslam’da misafir davet etmek ve davetçinin davetini kabul etmek tavsiye edilmiştir. Ama gösteriş için yapılan davetler veya konukları, büyük bir masrafa girerek ağırlamak veya ev sahibi ve ailesini zahmete düşürmek doğru değildir.

34-    Adaletli Bir Hükümet

 Hz. Ali (a.s)’ın taraftarlarından olan “Darmiye” isminde yaşlı ve şişman bir kadın Mekke’de yaşıyordu. Muaviye hac mevsiminde Mekke’ye gittiğinde o hanımı yanına getirmelerini emretti. O kadın Muaviye’nin yanına gelince, Muaviye ona: “Seni neden çağırttığımı biliyor musun?”

Darmiye: “Hayır, Allah biliyor.”

Muaviye: “Neden Ali’yi seviyor da beni sevmiyorsun?”

Darmiye: “Ali’yi adaletli olduğu için seviyorum. O eşitliği gözetiyordu, o fakirleri ve dindarları seviyordu. Seni sevmememin sebebi ise, Hz. Ali’nin hilafete senden daha lâyık olmasına rağmen O’nunla savaşman, halkın kanını heva ve hevesin için haksız yere akıtman, adaletsiz hüküm vermen ve canın istediği şekilde hükümet etmendir.”[237]

35-    Hz. Ali (a.s)’ın Kabrinin Bulunma Olayı

Emir’ul-Müminin Ali (a.s)’ın şahadetinden sonra O Hazretin evlatları geceleyin gizlice İmam (a.s)’ın cenazesini yüksek bir yerde toprağa gömdüler. Bu olayın üzerinden yıllar geçti. İmam (a.s)’ın evlat ve yakınlarından başka kimse O’nun kabrinin nerde olduğunu bilmiyordu. Nihayet Harun Reşid’in hilafeti döneminde bir olay İmam (a.s)’ın kabrinin bulunmasına sebep oldu.

Abdullah b. Hazim kabrin bulunması hakkında şöyle diyor:

Bir gün Harun Reşid’le birlikte av avlamak için Kufe’den dışarı çıktık. Ğariyyeyn (Necef) bölgesine ulaştık. O bölgede birçok ceylanlar gördük, derken tazı ve av köpeklerini onları yakalamak için salıverdik. Ceylanlar kaçarak o bölgede bulunan yüksek bir tepenin üzerine çıkıp orada durdular. Tazı ve av köpekleri tepenin üzerine çıkmayıp geri döndüler. Köpekler geri dönünce ceylanlar tepeden aşağı indiler. Yine tazı ve av köpekleri onları takip etmeye başladılar. Ceylanlar da tekrar o tepeye sığındılar. Tazı ve av köpekleri yine geri döndüler. Bu olay üç kez tekrarlandı.

Ceylanların tepeye sığınmaları, tazı ve av köpeklerinin ise oraya çıkmaya cesaret edememeleri Harun’u oldukça şaşırttı.

Bu olay üzerine Harun şöyle dedi: Kufe’ye gidin, en yaşlı olan kimseyi bularak benim yanıma getirin.

Harun’un görevlendirdiği kişiler, Esed kabilesinden yaşlı bir adamı bularak Harun Reşid’in yanına getirdiler.

Harun o yaşlı adamı görünce: “Ey yaşlı adam! Bu tepe nedir? Bu tepe hususunda bizi aydınlat!”

Yaşlı adam: “Babam babalarından şöyle nakletti: “Bu tepe Hz. Ali’nin kabridir; Allah-u Teâla orayı emniyetli harem kılmıştır. Kim oraya sığınırsa, güvende olur. İşte bundan dolayı ceylanlar O Hazretin haremine sığınarak tehlikeden korunmuşlardır.

Harun Reşid bu sözleri o yaşlı adamdan duyunca atından aşağı indi, abdest almak için su istedi, abdest aldıktan sonra o tepenin kenarında (iki rekat) namaz kıldı ve yüzünü toprağa koyarak ağlayıp dua etti. Daha sonra Hz. Ali (a.s)’ın kabrinin üzerinde dört kapılı bir kubbe yapmalarını emretti.

İşte böylece Hz. Ali (a.s)’ın kabri takriben yüz otuz yıldan sonra aşikar oldu.[238]

 

 

 

HZ. ALİ'NİN (A.S) HAYATIYLA İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR

 

S. 1- Hz. Ali (a.s)’ın meşhur lakabı nedir?

C. 1- Emir'ul- Müminin.

S. 2- Hz. Ali (a.s)’ın künyesi nedir?

C. 2- Ebu'l Hasan.

S. 3- Hz. Ali (a.s)’ın anne ve babasının adı nedir?

C. 3- Babasının adı Ebu Talib, annesinin adı ise Esed kızı Fatıma'dır.

S. 4- Hz. Ali (a.s) ne zaman ve nerede doğdu?

C. 4- Hz. Ali (a.s), Resullulah (s.a.a)'in bisetinden on yıl önce Recep ayının on üçüncü günü Ka'be'nin içerisinde dünyaya geldi.

S. 5- Hz. Ali (a.s)’ın mübarek ismini kim seçti?

C. 5- Hz. Ali (a.s)’ın annesi Esed kızı Fatıma şöyle buyuruyor: Ka'be'den çıkmak isteğimde bir hatif (melek) şöyle dedi: “Ey Fatıma! Bu bebeğin ismini Ali koy. Çünkü Aliyy'ul- A'la (yücelerin yücesi) olan Allah Teala buyuruyor ki; “Ben onun ismini kendi ismimden aldım, edebimle onu edeplendirdim, en derin bilgimi ona öğrettim. O putları benim evimde (Ka'be'de) kıracaktır, evimin üzerinde ezan okuyacaktır, beni takdis ve temcit edecektir (büyültüp ululayacaktır); onu sevene ve onun emrine uyana ne mutlu; ona karşı düşmanlık yapan ve onun emrinden çıkana ise yazıklar olsun” [239]

S. 6- Hz. Ali (a.s)'a neden “Emir’ul- Muminin” diyorlar?

C. 6- Bu konuda bazıları şöyle demişlerdir:

a)          Hz. Ali (a.s), karşısına çıkana galip olduğundan dolayı bu lâkap ona verilmiştir.

b)         Hz. Ali (a.s)’ın cennetteki Peygamberlerin makamına ulaşan yüce makamından dolayı, bu lâkap ona verilmiştir.

c)         Ka'be'nin putlarını yok ettiğinde, Hz. Peygamber'in omzuna çıkıp onları kırdığından dolayı bu lâkap ona verilmiştir.

d)         Hz. Peygamber'den sonra, ilim ve bilgi açısından herkesten yüksekte olduğundan dolayı bu makam ona verilmiştir.

S. 7- Neden Hz. Ali (a.s)’ın ismi Kur’ân'da açıkça zikredilmemiştir?

C. 7- Bir kaç nedenlerden dolayı Hz. Ali (a.s)’ın ismi Kur’ân'da açıkça zikredilmemiştir:

a)          Hz. Ali (a.s)’ın velayet meselesi, bir imtihan vesilesidir, insanlar o vesileyle imtihan ediliyorlar. Bu sözün delili, Ankebut suresinin evvelindeki şu ayettir: “İnsanlar, (yalnızca) iman ettik diyerek sınanmadan bırakılıvereceklerini mi sandılar?”[240] Şia ve Ehl-i Sünnet alim ve müfessirlerinin nakline göre bu ayetten maksat, Müslümanların Hz. Ali (a.s)’ın velayetiyle sınanmasıdır.

b)         Hz. Ali (a.s)’ın ismi Kur’ân'da açıkça geçseydi de yine insanlar makam ve dünya sevgisinden dolayı ona muhalefet edeceklerdi. Nitekim Kur’ân'ın bazı ayetine muhalefet etmişlerdir.

c)         Kur’ân'ın hükümleri geneldir, detayı Peygamber-i Ekrem vesilesiyle açıklanmıştır. Bir kaç ayette velayet ve imametten de söz edilmiştir, Hz. Peygamber (s.a.a) de onları halka açıklayıp iletmiştir.[241]

S. 8- Hz. Ali (a.s) kaç yaşında Hz. Hz. Peygamber (s.a.a)'e iman etti?

C. 8- On yaşında.

S. 9- İslam ve Resulullah (s.a.a)'i fedakarca savunan ilk Müslüman kimdi?

C. 9- Hz. Ali bin Ebi Talib (a.s) idi.

S. 10- Hz. Ali (a.s)’ın, Resulullah (s.a.a)'in vefatından sonra yaptığı ilk iş ne idi?

C. 10- Hz. Ali (a.s), Resulullah (s.a.a)'in vefatından sonra Kur’ân'ı toplamak, onu tanzim etmek, tenzil, te'vil, nasih ve mensubunu belirlemekle meşgul oldu.

S. 11- Hz. Ali'ye neden “Ebu Turab” diyorlar?

C. 11- Hz. Ali (a.s) genellikle toprağın üzerinde oturduklarından dolayı, “Ebu Turap” makamıyla meşhur olmuştur.[242]

S. 12- “Zahir” (Galip) kimin lakabıdır ve bu lakabı neden ona verilmiştir?

C. 12- “Zahir” destekçi, yardımcı, galip olan manalarına geliyor. Bunun Hz. Ali'ye lâkap olmasının sebebi şudur ki, Ebu Talib, Hz. Ali (a.s)’ın birisiyle güreştiğinde onu yıktığını ve ona galip olduğunu görünce; “Zahere Ali” yani Ali galip oldu diyordu, bu yüzden Hz. Aliye “Zahir” dediler.[243]

S. 13- Hz. Ali (a.s) sporlardan hangisini daha çok severdi?

C. 13- Güreş sporunu daha çok seviyordu.

S. 14- Hz. Ali (a.s) kaç yaşından itibaren güreş yapıyordu?

C. 14- On yaşından.

S. 15- Hz. Ali (a.s),”Eğer işlerde eşraf sınıfını halkın diğer sınıflarına tercih etsen, işlerin ilerlemesi için daha uygun olur” diyen bir grup dostlarına cevap olarak ne buyurdular?

C. 15- Şöyle buyurdular: “Dost toplamak için elimin altındaki insanlara zulüm etmemi mi emrediyorsunuz? Allah'a an dolsun ki, yaşadığım müddetçe bu işi yapmayacağım. Eğer bu mal kendi malım da olsaydı onu eşit olarak bölecektim; oysa ki bu mal Allah'ın malıdır (onu eşit olarak bölmek daha gereklidir).” [244]

S. 16- İslam'da ilk şükür secdesi yapan kimdir ve bunu nerede yaptı?

C. 16- İslam'da ilk şükür secdesi yapan Hz. Ali'dir. Hz. Peygamber'in yatağında yattığı o çok tehlikeli geceyi başarıyla sona erdirip İlahi imtihandan başı dik olarak çıktığından dolayı şükür secdesi yapmıştır.

S. 17- Cennete ilk girecek olan kimse kimdir, niçin?

C. 17- Cennete ilk girecek olan Hz. Ali'dir. Zira Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ya Ali! Cennete ilk girecek olan şahıs sensin.”

 Hz. Ali (a.s); “Hatta sizden de mi önce?” dediğinde Resulullah (s.a.a); “Evet; çünkü sen dünyada benim sancaktarımdın, ahrette de sen benim sancaktarımsın; sancaktar daima öndedir” buyurdular.[245]

S. 18- Bereat suresi ve Resulullah'ın bildirisi nerede okundu ve bunları okuyan şahıs kimdi?

C. 18- Hz. Ali (a.s) bunları kurban bayramı günü Mekke-i Muazzama'da okudu.

S. 19- Hz. Ali (a.s) neden cennet ve cehennemi bölen olarak adlanmıştır?

C. 19- Hz. Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Çünkü Hz. Ali (a.s)'ın sevgisi ve dostluğu imandır, ona buğz ve düşmanlık ise küfürdür. Bundan dolayı O Hazretin gerçek dostları cennete, düşmanları ise cehenneme gireceklerdir. O'na “Kasim'un- nari ve'l cenneti” (Cennet ve cehennemi bölen) denilmesi, işte bu sebepten dolayıdır.” [246]

S. 20- İmamlarımız arasında açıkça göze çarpan iki sünnet nedir?

C. 20- Bütün İmamlarımızın arasında açıkça göze çarpan iki sünnet şunlardır:

a)          İbadet, Allah korkusu ve takva; Allah, kıyamet, cennet ve cehennemi görürcesine Allah korkusundan ağlayıp titriyorlardı.

b)         Mahrum, muhtaç ve mustaz'aflarla dert ortağı olup mümkün olduğu kadar onlara yardımda bulunuyorlardı.

S. 21- Hz. Ali (a.s)’ın muhalifleriyle Hz. Peygamber (s.a.a)'in muhalifleri arasındaki farklılık ne idi?

C. 21- Hz. Peygamber'in muhalifleri tevhidin esasını açıkça inkar eden bir grup kafir ve puta tapanlardı. Ama Hz. Ali (a.s)’ın muhalifleri zahirde İslami sloganlar atan, ama gerçek amel ve hedefleri İslam'ın zıddına olan bir takım Müslümanlardı.[247]

S. 22- Hz. Ali (a.s) kaç yıl hilafetten uzaklaştı?

C. 22- Yirmi beş yıl.

S. 23- Hz. Ali (a.s)’ın hilafet dönemi kaç yıl sürdü?

C. 23- Dört yıl dokuz ay; yani hicretin 36. yılından 40. yılına kadar.

S. 24- Hz. Ali (a.s)’ın hükümetinin hedefleri ne idi?

C. 24- Hz. Ali (a.s)’ın hükümetinin hedeflerini iki kelimede özetlemek mümkündür: Her çeşit zulmü yok etmek ve yeryüzünde adaleti hakim kılmak. Diğer bir ibareyle; Zalimlere karşı mücadele vermek ve mazlumları savunmak.

S. 25- Hz. Ali (a.s)’ın hilafeti döneminde, kaç dahili savaş baş gösterdi?

C. 25- Hz. Ali (a.s)’ın hilafeti döneminde, iç savaş olan üç büyük savaş vuku buldu:

1)         Nakisin tarafından başlatılan Cemel savaşı.

2)         Kasitin tarafından başlatılan Sıffin savaşı.

3)         Marikin tarafından başlatılan Nehrevan savaşı.

S. 26- Hz. Resulullah (s.a.a)'in vefatından sonra, kaç grup Hz. Ali'yle savaştı ve onlar kimlerdi?

C. 26- Hz. Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Ali'ye şöyle buyurmuştu: “Benden sonra üç grupla savaşacaksın:

a)          Nakisin; yani ahitlerini bozanlar.

b)         Kasitin; yani isyan eden zalimler.

c)         Marikin; yani kanun ve şer'i olan hükümetin emrinden çıkıp onun aleyhine kıyam eden asiler (Havariç)

S. 27- Hz. Ali (a.s)’ın zamanındaki iç savaşların asıl hedefleri ne idi?

C. 27- Bu ocaklar söndüren üç savaşın asıl hedefleri, çeşitli bahanelerle, adalet esası üzerine kurulan adil hükümeti yıkmak ve istedikleri hükümeti başa geçirmekti. Ama Hz. Ali (a.s) bütün düşmanların karşısında durup taviz vermedi ve onların çirkin hedeflerine teslim olmadı.

S. 28- Sıffin savaşının çıkmasına sebep ne idi?

C. 28- Muaviye'nin, Emir’ul- Muminin Hz. Ali (a.s) karşısındaki diktatörlüğü ve çeşitli şehirlere saldırıda bulunması, O hazretin halkı Muaviye'nin aleyhine seferber etmesine sebep oldu. Bu karardan sonra Sıffin savaşı vuku bulmuş oldu.

S. 29- Sıffin savaşı hangi tarihte başladı ve ne kadar sürdü?

C. 29- Sıffin savaşı Hicretin 36. yılı Şevval ayının beşinde başladı, doğurduğu neticelerle birlikte on sekiz ay sürdü.

S. 30- Cemel savaşı nerede başladı ve bu savaşta muhaliflerin önderi kimdi?

C. 30- Cemel Savaşı Basra'da vuku buldu. Bu savaşta Aişe bir deveye binip halkı Hz. Ali'ye karşı savaşmak için tahrik ediyor ve muhaliflere önderlik yapıyordu.

S. 31- Havariç kimlerdi ve onların sloganları ne idi?

C. 31- Havariç zahirde abit ve zahid görünen ve alınları çok secdeden dolayı nasır bağlayan bir grup saf ve ahmak kimselerdi. Bu ahmaklıklarından dolayı ne yaptıklarının farkında değillerdi. Onların sloganları İslami idi; ama amelleri İslam'ın aleyhine idi. Hz. Ali onların hakkında şöyle buyurmuştur: “Bunlar hakkı, batılın karanlığında arıyorlar.” Havaric'in sloganı şu idi “La hukme illa lillah” (Hüküm ancak Allah'ındır). Bunlar Hz. Ali (a.s) ve Muaviye'nin batıl üzere oldukları ve hükmün sadece Allah'a mahsus olduğu inancında idiler. [248]

S. 32- Hz. Ali (a.s)’ın zırhının (savaş elbisesinin), neden sadece ön kısmı vardı?

C. 32- Hz. Ali (a.s) bunun nedeni hakkında şöyle buyurmuştur: “Ben kesinlikle düşmana sırt çevirmeyeceğimden dolayı zırhın arka kısmının olmasına ihtiyacım yoktur.”

Osman bin Huneyf'e yazdıkları mektupta da şöyle buyurmuştur: “Eğer bütün Arap birbirlerine destek olarak benimle savaşmaya kalkışsalar, ben yine onlardan yüz çevirmem.” [249]

S. 33- “Kaşif'ul- kerbi an vech-i Resulillah” (Resulullah'ın yüzünden gamı gideren) kimin lakabı idi?

C. 33 Hz. Ali (a.s)’ın lakabıdır. Çünkü bütün savaşlarda Hz. Ali (a.s), fedakar bir savaşçı idi, elini Zülfikar'a attığında Müslümanların muzaffer olması kesindi. Düşmanlardan taraf Peygamber (s.a.a)'e bir gam ve üzüntü ulaştığında ve düşman ordusu onu öldürmeye yeltendiklerinde, Hz. Ali (a.s)’ın vücudu Hz. Peygamber (s.a.a)'in gam ve üzüntüsünün giderilmesine sebep oluyordu. Bu sebepten dolayı Hz. Ali'ye “Kaşif'ul- kerbi an vechi Resulullah (s.a.a)” diyorlardı.

S. 34- Hz. Ali (a.s) hangi savaşa katılmadı? Neden?

C. 34- Hz. Ali (a.s), Hz. Peygamber (s.a.a)'in emriyle Medine'de kalıp “Tebuk” savaşına katılamadı. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) münafıkların, kendisinin gıyabında yeni kurulan İslami hükümeti devirmek için fırsat peşinde olduklarını çok iyi bildiğinden dolayı, Hz. Ali (a.s)’ın Medine'de kalmasını istedi. Bu karar, komplocuları çok rahatsız etti. Çünkü Hz. Ali (a.s)’ın gözetimiyle artık kendi planlarını uygulamaya muvaffak olamayacaklarını anlamış oldular.

S. 35- Leylet'ul Mebit nedir?

C. 35- “Leylet’ul- Mebit”, Hz. Peygamber'in rahatlıkla Mekke'yi terk etmesi ve düşmanların planlarının etkisiz hale gelmesi için Hz. Ali (a.s)’ın O hazretin yatağında yattığı geceye denir.

S. 36- Hz. Ali (a.s)’ın fedakarlığı hakkında nazil olan ayet nedir ve bu ayet ne zaman ve nerede nazil olmuştur?

C. 36- Hz. Ali (a.s), Hz. Resulullah (s.a.a)'in canının kurtulması için O Hazrettin yatağında yattıktan sonra, onun bu fedakarlığı hakkında şu ayet nazil oldu: “İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ın rızasını arayıp kazanmak amacıyla nefsini satın alır (Kendini Allah'a feda eder, nefsini O'nun rızası karşısında Allah'a satar). Allah, kullarına karşı şefkatli olandır.” [250]

S. 37- Sözleri, Kur’ân ve Resulullah'ın buyruklarından aşağı, fakat diğer insanların sözlerinden çok yukarı olan kitabın ismi ne idi ve bu kitap kime aittir?

C. 37- Bu kitap, Hz. Ali (a.s)’ın sözlerini içeren “Nehc’ul- Belağa” kitabıdır. Bu eseri okumakla Hz. Ali (a.s)’ın sadece savaş kahramanı olmadığı, konuşma ve bilgi sahasında da eşsiz bir yiğit olduğu anlaşılmış oluyor.[251]

S. 38- Hz. Ali (a.s)’ın “Nehc’ul- Beleğe” kitabını kim toplamış ve ne zaman toplamıştır?

C. 38- Hitabe ve şairlikte asrının eşsiz alimi olan merhum Seyyid Razi, Hicretin dördüncü yüz yılının yarılarında Hz. Ali (a.s)'ın bazı hutbe ve mektuplarını seçip bu mecmuaya “Nehc’ul- Beleğe” ismi vermiştir.

S. 39- Nehc’ul- Belağa kitabı nasıl kitaptır?

C. 39- Nehc’ul- Belağa kitabı, Hz. Ali (a.s)’ın hutbe, mektup, öğüt ve kısa sözlerini içeren bir kitaptır. Arap dili edebiyatının en fasih ve beliğ metnidir. Hz. Ali bu hutbe, mektup ve kısa sözlerde insanın dünya ve ahreti için gerekli olan her şeyi açıklamıştır.

S. 40- İmam, ne gibi sıfatlara sahip olmalıdır?

C. 40- İmam’ın sahip olması gereken bazı sıfatlar şunlardır:

1-         Masum olmalı.

2-         Sabırlı ve tahammüllü olmalı.

3-         Adaletli olmalı.

4-         Şecaatli olmalı.

5-         Nefsani isteklerine hakim olmalı.

6-         Geçmişi iyi ve güzel olmalı.

7-         Allah'ın kitabına uygun hüküm vermeli.

8-         Halka nisbet onların baba ve analarından daha şefkatli olmalı.

9-         Yüce tedbiriyle toplumu idare edip onları geliştirmeli.

10-    Halkın ihtiyaç duyduğu bütün dilleri bilip konuşabilmeli.

11-    Zahid olmalı.

12-    Halkın dedi-kodusu onu etkilememeli.

13-    Sade bir yaşantısı olmalı.

14-    Öncü olmalı.

15-    Tarih felsefesini bilmeli.

16-    Şikayetlere yetişmeli.

17-    İhlaslı olmalı.

18-    İslam'ın Menfaatını korumak için gayret etmeli.

19-    Hukukta eşitliği sağlamalı.

20-    Dünya siyasetlerini bilmeli

S. 41- Hz. Ali (a.s)’ın kaç yüzüğü vardı ve onlara ne gibi sözler yazılmıştı?

C. 41- Dört yüzüğü vardı:

1-         Firuze yüzüğünün üzerine şöyle yazılmıştı: “Allah-u Hakk'ul- Mubin.”

2-         Demirden olan yüzüğünün kaşına da şöyle yazılmıştı: “El izzetu lillahi camian.”

3-         Akikten olan yüzüğünün üzerine de şöyle yazılmıştı: “Maşaallahu, La kuvvete illa billahi, Esteğfirullah.”

Diğer bir yüzüğünün üzerine de şöyle yazılmıştı: “La ilahe illellah'ul melik'ul hakk'ul mubin.”

S. 42- Hz. Ali (a.s)’ın kölesinin ismi ne idi?

C. 42- “Kamber” idi.

S. 43- Hz. Ali (a.s) nerede ve kimin darbesiyle başı kana boyandı?

C. 43- Hz. Ali (a.s), hicretin 40. yılında Ramazan ayının 19. günü sabah namazı kılarken insanların en şakisi olan İbn-i Mulcem-i Muradi eliyle Kufe camisinde başı kanına boyandı.

S. 44- Hz. Ali (a.s) hasta yatağında evlatlarına ne gibi şeyleri tavsiye etti?

C. 44- Şöyle buyurdular:

“Daima takvayla süslenin, dünya peşine gitmeyin, elinizden çıkan şeye eseflenmeyin, hakkı söyleyin, zalimlerle savaşın, mazlumlara yardımcı olun.”

İki ciğer paresi olan İmam Hasan ve İmam Hüseyn'e de şöyle buyurdular.

“Zalimin düşmanı, mazlumun yaveri olun, adaletle davranın, katilime bir darbeden fazla vurmayın; çünkü o bana sadece bir darbe vurmuştur.”

S. 45- Hz. Ali (a.s) nerede ve ne zaman şahadete erişti?

C. 45 Hz. Ali (a.s) Ramazan ayının yirmi birinci gecesinde, 63 yaşında iken Kufe'de şahadete erişti.

S. 46- Hz. Ali (a.s)’ın katilinin ismi nedir?

C. 46- Abdurrahman bin Mulcem-i Muradi.

S. 47- Hz. Ali (a.s)’ın hayatı kaç döneme ayrılır?

C. 47- Dört döneme ayrılır:

1)         Çocukluk dönemi.

2)         Hz. Peygamber (s.a.a)'le birlikte olduğu dönem.

3)         Hilafet sisteminden uzaklaştığı dönem.

4)         Hilafet dönemi.

S. 48- Hz. Ali (a.s), kaç yıl Hz. Peygamberle birlikte idi?

C. 48- Yirmi üç yıl civarında.

S. 49- Masum İmamlar arasında hangi İmam “Adalet mücessemesi” olarak meşhurdur?

C. 49- Hz. Ali bin Ebi Talib (a.s).

S. 50- Vefat ettiğinde Resulullah (s.a.a)'in kendi gömleğini ona kefen yaptığı, cenazesine namaz kıldığı ve kabir azabından rahatlaması için de kabrine girdiği şahısın ismi nedir?

C. 50- Hz. Ali (a.s)’ın değerli annesi Esed kızı Fatıma (r.a)'dır.

S. 51- “Adiyat” suresi kimin hakkında ve nerede nazil olmuştur?

C. 51- Bazı rivayetlere göre “Adiyat” suresi, hicretin 6. yılında vuku bulan “Zat’us- Selasil” savaşında Hz. Ali (a.s) muzaffer olduğu için nazil olmuştur.[252]

S. 52- Hz. Ali (a.s) hangi savaşta tanınmayacak bir şekilde şiddetle yaralandı?

C. 52- Uhud savaşında.

S. 53- Hz. Ali (a.s)’ın meşhur kılıcının ismi nedir?

C. 53- Zulfikar.

S. 54- Hz. Ali (a.s)’ın kılıcına neden “Zulfikar” diyorlar?

C. 54- İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sebebi şudur ki, o kılıcın ortasında omurga kemiklerine benzer bir çizgi vardı. Zulfikar; yani omurga sahibi. Zulfikar, Cebrail'in gökten getirdiği ve halkası gümüşten olan bir kılıçtı.”

S. 55- Zulfikar nerede ve kimin vasıtasıyla Hz. Ali'ye verildi?

C. 55- Uhud savaşında, Hz. Peygamber (s.a.a)'in vasıtasıyla Hz. Ali'ye verildi.

S. 56- “La feta illa Ali, la seyfe illa zulfikar” (Ali gibi genç, Zulfikar gibi kılıç yoktur) sözü nerede söylendi ve bunu söyleyen şahıs kimdi?

C. 56- Uhud savaşında Hz. Ali (a.s) tüm gücüyle Hz. Peygamber’i savunarak düşmanı yere serdiğinde orada bulunanlar, gökten bir hatifin (Cebrail'in) şöyle dediğini duydular: “La feta illa Ali, la Seyfe illa zulfikar.”

S. 57- Hangi savaşta Hz. Ali (a.s)’ın kılıcı kırıldı?

C. 57- Uhud savaşında.

S. 58- Cebrail ve Resulullah (s.a.a), Uhud savaşında Hz. Ali (a.s)’ın şahsiyeti hakkında ne söylediler?

C. 58- Uhud savaşında Cebrail Hz. Peygamber'e nazil olarak Hz. Ali (a.s)’ın fedakarlığı hakkında şöyle dedi: “Ey Muhammed! Kardeşlik ve fedakarlığın manası işte budur.” Hz. Peygamber (s.a.a); “Ali bendendir ben de Ali'denim” buyurdu. Cebrail de: “Ben de sizinleyim” dedi.

S. 59- Allah'ın dergahına yakın ve meleklerin en büyüğü olan Cebrail ne zaman ve nerede Hz. Peygamber ve Hz. Ali gibi olmayı arzu etti?

C. 59- Uhud savaşında.

S. 60- Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Ali (a.s)'ın imanı hakkında ne buyurmuştur?

C. 60- Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Eğer yer ve gökler, terazinin bir kefesinde, Ali’nin de imanı onun diğer kefesinde olursa, kesinlikle Ali’nin imanı ağır basar.”

S. 61- İslami irfanın temelini atan ilk şahıs kimdir?

C. 61- Hz. Ali (a.s)'dır. Çünkü Hz. Ali (a.s) Uveys-i Karani, Kumeyl bin Ziyad ve Meysem-i Temmar gibi zahid ve irfan ehli şahsiyetleri eğitmiştir.

S. 62- Nahiv ilminin kaideleri kimin emriyle ilk defa tanzim edildi?

C. 62- Hz. Ali (a.s)'ın emriyle.

S. 63- Farz iş nedir ve ondan daha farz olan nedir?

C. 63- Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Günahlardan tövbe etmek farzdır, ama günahları terk etmek daha farzdır.”

S. 64- Şaşırılacak şey nedir ve ondan daha şaşırılacak olan nedir?

C. 64- Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Günlerin dolaşmasında çok şaşırılacak şeyler vardır, ama halkın günlerin dolaşmasındaki gafleti onlardan daha şaşırtıcıdır.”

S. 65- Zor şey nedir ve ondan daha zor olan nedir?

C. 65- Yine Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Musibetler karşısında sabretmek zordur, ama sabretmenin mükafatını kaybetmek daha zordur.”

S. 66- Yakın şey nedir ve ondan daha yakın olan nedir?

C. 66-Yine Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ümit edilen her şey yakındır, ama onlardan daha yakın olan ölümdür.” [253]

S. 67- Hz. Ali (a.s)’ın kaç eşi ve çocuğu vardı?

C. 67- Hz. Ali (a.s)’ın hanımı ve çocukları hakkında tarih ve rivayetler muhteliftir. Ama şeyh Mufid (r.a)'in “İrşad” kitabında dediğine göre; Hz. Ali (a.s)’ın hayatı döneminde (hür ve cariye olarak) yediden çok hanımı varmış, bu hanımlardan; on biri erkek ve on beşi kız olmak üzere yirmi altı çocuğu olmuştur.

S. 68- Hz. Ali (a.s)’ın yakın ashabı kimlerdi?

C. 68- Hz. Ali (a.s)’ın sevgisi ve itaati yolunda canlarından geçmeye hazır olan fedakar ve çok yakın ashabından bazıları şunlardır:

1-         Malik Eşter-i Nehai.

2-         Üveys-i Kareni.

3-         Muhammed bir Ebubekr.

4-         Hz. Ali (a.s)’ınözel kölesi olan Kanber.

5-         Sehl bin Huneyf.

6-         Meysem-i Temmar.

7-         Kumeyl bin Ziyad.

8-         Abdullah bin Abbas.

9-         Reşid-i Hicri.

10-    Sa'saa bin Savhan.

11-    Ammar bin Yasır.

12-    Hucr bir Adi.

13-    Kays bin Sa'd.

14-    Adiy bin Hatem.

15- Zeyd bin Savhan.[254]

S. 69- Hz. Ali (a.s)’ın imamet suresi kaç yıldı?

C. 69- Otuz yıl idi.

S. 70- “Şia” sözcüğünün manası nedir ve Resulullah'ın vefatından sonra kimlere Şii denildi?

C. 70- Şia, yani takipçi, taraftar, uyan...demektir. Hz. Ali (a.s)’ın, Hz. Peygamber'den sonra O’nun halifesi olduğuna inananlara Şia denir.

S. 71- Acaba Kur’ân'da Şia kelimesi geçmiş midir, geçmişse hangi surede geçmiştir? Bir örnek zikrediniz.

C. 71- Kur’ân'ın bir kaç yerinde “Şia” kelimesi geçmiştir. Örneğin: Allah Teala Saffat suresinin 83. ayetinde şöyle buyuruyor: “Ve inne min şiatihi le İbrahim” (İbrahim de onun -Nuh'un- şialarındandı).

S. 72- Şiiler ne zamandan itibaren ve nasıl teşekkül buldular?