Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Mizan’ul Hikmet (hikmetin ölçüsü) benim, Ali de onun dilidir.” (İhkak’ul Hak, 6/46)

 

Mizan’ul Hikmet

 

12. Cilt

 

Muhammed Muhammedi REYŞEHRİ

 

Çeviri

 

Kadri ÇELİK

 

Tatbik

 

Nuri DÖNMEZ

 

E-Kitap:  http://kitab.nur-az.com/tr  -  http://gadir.free.fr

 

 

 

İçindekiler

 

 

3700. Bölüm.. 3

Dalkavukluktan Sakındırmak. 3

3701. Bölüm.. 5

Malik’ul-Mülk (Mülkün Gerçek Sahibi). 5

3702. Bölüm.. 15

Hükümdarlarla Kaynaşmak. 15

3703. Bölüm.. 16

Aşağılık Kimseler Hükümdar Olunca. 16

3704. Bölüm.. 16

Hükümdarların En Hayırlısı 16

3705. Bölüm.. 17

Hükümdar (çeşitli)  17

3706. Bölüm.. 20

Meleklerin Yaratılışı 20

3707. Bölüm.. 20

Meleklerin Çokluğu  20

3708. Bölüm.. 21

Meleklerin Sıfatları 21

3709. Bölüm.. 22

Meleklerin Çeşitleri 22

Meleklerin Varlık Aleminde Tedbir Vasıtası Olduğunda Bir Çift Söz. 27

3710. Bölüm.. 31

Koruyucu Melekler  31

3711. Bölüm.. 32

Meleklerin Özellikleri 32

3712. Bölüm.. 33

Meleklerin Girmediği Evler. 33

3713. Bölüm.. 35

Melekut 35

Tefsir. 38

3714. Bölüm.. 42

Melekut Perdeleri 42

3715. Bölüm.. 45

Mühlet Vermek. 45

3716. Bölüm.. 49

Mastürbasyon. 49

3717. Bölüm.. 51

Ölüm.. 51

Tefsir: 53

3718. Bölüm.. 55

Ölüme Yakin Etmek  55

3719. Bölüm.. 55

Her Nefeste Bir Ölüm Vardır. 55

3720. Bölüm.. 56

Ölüm İnsanı Takip Etmektedir. 56

3721. Bölüm.. 58

Göç Zamanı Yakındır  58

3722. Bölüm.. 59

Ölümün Anlamı 59

3723. Bölüm.. 62

Müminin Ölümü. 62

3724. Bölüm.. 63

Mümin İçin Ölüm Güzel Kokan Bir Deste Gül Gibidir. 63

3725. Bölüm.. 64

Kafirin Ölümü. 64

3726. Bölüm.. 65

Ölüm Meleği 65

3727. Bölüm.. 67

İyilerin Ve Kötülerin Ölümü. 67

3728. Bölüm.. 68

Ölümü Hatırlamak. 68

3729. Bölüm.. 69

Ölümü Çok Hatırlamaya Teşvik  69

3730. Bölüm.. 70

Ölüm İçin Hazırlanmak  70

3731. Bölüm.. 73

Yarını Ömründen Sayan Kimse. 73

3732. Bölüm.. 73

Ahiret İçin Azık Almak  73

3733. Bölüm.. 76

Ölüme Hazırlanmanın Anlamı 76

3734. Bölüm.. 77

Ölümü Arzulamak. 77

3735. Bölüm.. 79

Ölümün Sarhoşluğu  79

3736. Bölüm.. 81

Ölümü ve Sarhoşluğunu Kolaylaştıran Şey. 81

3737. Bölüm.. 81

Ölümü Hoş Görmemenin Sebebi 81

3738. Bölüm.. 82

Ölmek Üzere Olan Kimse Ahirette Kendisi İçin Hazırlanan Şeyi Görür. 82

3739. Bölüm.. 82

Ölmek Üzere Olan Kimseye Peygamber ve İmamların Görülmesi 82

3740. Bölüm.. 84

Ölümden Sonraki Durum.. 84

3741. Bölüm.. 84

Diriler Arasında Bir Ölü. 84

3742. Bölüm.. 85

Ölüler Arasında Diri 85

3743. Bölüm.. 85

Ani Ölüm.. 85

3744. Bölüm.. 86

Cenazeyi Teşyii Etme  86

3745. Bölüm.. 87

Cenazeyi Teşyii Etme Adabı 87

3746. Bölüm.. 89

Defnetme. 89

2747. Bölüm.. 90

Ölümden Daha Şiddetli Şey. 90

3748. Bölüm.. 90

Ölümden Sonra İnsanın Ardından Gelen Şey  90

3749. Bölüm.. 93

Mal İsteklerin Kaynağıdır. 93

3750. Bölüm.. 94

Mal İblisin Tuzağıdır  94

3751. Bölüm.. 95

Mal Sevgisinin Etkileri 95

3752. Bölüm.. 96

Helal Mal Sevgisi 96

3753. Bölüm.. 97

Fazla Servet 97

Define ve Mal Toplamanın Anlamı Hususunda Bir Çift Söz  100

3754. Bölüm.. 106

Mala Tapmaktan Sakınmak. 106

3755. Bölüm.. 107

Malın Sahibi Üzerindeki Hakkı 107

3756. Bölüm.. 107

Mal Toplamada İnsan Çeşitleri 107

3757. Bölüm.. 108

Malını Başkalarının Terazisinde Gören Kimse. 108

3758. Bölüm.. 108

Helal Olmayan Yoldan Mal Elde Eden Kimse  108

3759. Bölüm.. 109

Malı Yersiz Yere Harcamak. 109

3760. Bölüm.. 110

Mal İnsanlara Fayda Veren Şeydir. 110

3761. Bölüm.. 111

En İyi Mal 111

3762. Bölüm.. 112

Malın En Faydalısı 112

3763. Bölüm.. 113

Mal Allah’ın Malıdır  113

3764. Bölüm.. 115

İnsanların Allah’ın Mallarında Eşit Oluşu  115

3765. Bölüm.. 118

İmam Ali (a.s) Ve Beyt’ul-Mal 118

3766. Bölüm.. 121

Yöneticilere Beytülmali Koruma Hususunda Riayet Etmelerinin Yakıştığı Şey. 121

3767. Bölüm.. 121

Malların En Kötüsü  121

3768. Bölüm.. 124

Allah’a Davet 124

3769. Bölüm.. 125

Gerçekte İşiten Kimseler Cevap Verir  125

3770. Bölüm.. 126

Nübuvvetin Felsefesi 126

1-Tekamül 126

2-İnsanı Tağutların Hakimiyetinden Kurtarmak. 127

3-Kitap ve Hikmeti Öğretmek. 129

4-Ahlak Tezkiyesi 130

5-İnsanları karanlıklardan Aydınlığa Çıkarmak  131

6-İnsanların Adalete Yönelişi 132

7-Esaret Yükünü ve Zincirlerini Koparmak  133

8-İhtilafları Ortadan Kaldırmak. 136

9-Esenlik Yollarına Hidayet Olmak. 138

10-Hücceti Tamamlamak. 140

Felsefi Bahis. 141

3771. Bölüm.. 143

Nübuvvet ve Tarih. 143

Bütün Peygamberlere İnanmanın Farz Oluşu  143

3772. Bölüm.. 144

Peygamberlerin Kısımları 144

 

 

 

3773. Bölüm.. 145

Peygamberlerin Sayısı 145

Bir Açıklama. 146

3774. Bölüm.. 147

Ulu’l-Azm Peygamberleri 147

3775. Bölü. 149

Peygamberlerin (a.s) Babası 149

3774. Bölüm.. 150

Peygamberliklerin Özellikleri 150

3777. Bölüm.. 153

Peygamberler ve Çobanlık. 153

3778. Bölüm.. 154

Peygamberlerin Ahlakı 154

3779. Bölüm.. 155

İnsanlardan Peygamberlere En Yakın Olan Kimseler. 155

3780. Bölüm.. 158

Adem (a.s). 158

Şimdiki Kuşak, Hz. Adem ve Eşi 161

İnsanın Bağımsız Bir Tür Olması, Tekamül Yoluyla Ayrı Türden Oluşmaması Üzerine. 164

İnsanların İkinci Neslinin Üremesi Hakkında Bir Çift Söz. 166

3782. Bölüm.. 168

Adem’e (a.s) Vahy Olan Şey. 168

3783. Bölüm.. 170

İdris. 170

İdris Peygamberin (a.s) Kıssası 171

3784. Bölüm.. 175

Nuh (a.s). 175

Nuh’un Kıssası Hakkında Birkaç Bölümde Kur’an, Rivayet ve Tarihi Bilgiler  177

Nuh Destanına İşaret 177

Nuh’un (a.s) Kur’an’daki Kıssası 177

Nuh’un Peygamber Olarak Gönderilişi 177

Nuh’un Din ve Şeriatı 178

Nuh (a.s) Davetindeki Israrı 178

Nuh’un Davet Müddeti 179

Gemi Yapmak. 179

Azabın İnişi ve Nuh’un Fırtınasının Gelişi 179

Allah’ın Emrini Hayata Geçirmek ve Nuh İle Beraberindekilerin Gemiden İnişi 180

Nuh’un Oğlunun Boğulma Hikayesi 181

Nuh’un (a.s) Özellikleri 182

Nuh’un (a.s) Ömrünün Uzunluğu. 183

Cudi dağı nerededir?  184

3785. Bölüm.. 186

Hud (a.s). 186

Hud’un Kıssası Hakkında Bir Çift Söz. 186

2-Hud’un Manevi Şahsiyeti 188

3786. Bölüm.. 190

Salih (a.s). 190

Salih’in Kıssası Hakkında Bir Çift Söz. 190

1-Salih’in (a.s) Kavmi olan Semud. 190

2-Salih’in (a.s) Bi’seti 191

3-Salih’in (a.s) şahsiyeti 193

3787. Bölüm.. 195

İbrahim (a.s). 195

İbrahim’in (a.s) Kıssası ve Şahsiyeti Hakkında Bir Çift Söz. 197

İbrahim’in (a.s) Kur’an’daki Kıssası 197

İbrahim’in Münezzeh Olan Allah Katındaki Konumu ve Ubudiyet Makamı 200

İbrahim’in (a.s) İnsanlık Toplumundaki Bereketli Etkileri 202

3788. Bölüm.. 204

Lut (a.s). 204

Lut ve Kavminin Kıssası Hakkında Bir Çift Söz  205

1-Kur’an’da Lut ve Kavminin Kıssası 205

2-Lut Kavminin Akıbeti 206

3-Lut’un Manevi Şahsiyeti 208

4-Tevrat’ta Lut ve Kavmi 208

3789. Bölüm.. 215

Zu’l-karneyn (a.s). 215

Zulkarneyn Kıssası Hakkında Birkaç Söz  217

Birkaç Bölümde Kur’an-i Ve Tarihi Bilgiler. 217

Zulkarneyn’in Kur’an’daki Kıssası 217

2-Zulkarneyn’in Kıssası, Sed ve Tarih Açısından Yecuc ve Mecuc. 219

3790. Bölüm.. 224

Yakub ve Yusuf (a.s)  224

Yusuf’un (a.s) Kıssası Hakkında Bir Çift Söz  224

Allah’ın Yusuf’u ve Manevi Makamını Övmesi 225

Mevcut Tevrat’ta Yusuf’un Kıssası 225

3791. Bölüm.. 237

Eyyub (a.s). 237

Birkaç Bölümde Eyyub’un Kıssası Hakkında Birkaç Söz  238

1-Kur’an’da Eyyub’un Kıssası 238

2-Allah'ın Eyyubu Güzel Bir Şekilde Övmesi 238

3-Eyyub'un (as) Rivayetlerde Yer Alan Kıssası 238

3792. Bölüm.. 245

Şuayb. 245

Şuayb ve Kavminin Kur’an’da Kıssası Hakkında Bir Çift Söz  248

2-Şuayb’ın (a.s) Manevi Şahsiyeti 249

3-Şuayb’ın Tevrat’ta Zikri 250

3793. Bölüm.. 252

Musa ve Harun (a.s)  252

Musa ve Harun’un Kıssası Hakkında Bir Çift Söz. 254

1-Musa’nın Allah Katındaki Makamı ve Kulluk Mevkisi 254

2-Musa’nın (a.s) Kur’an’daki Kıssası 255

3-Harun’un (a.s) Allah Nezdindeki Makamı ve Kulluk Mevkisi 258

4-Musa’nın (a.s) Mevcut Tevrat’taki Kıssası 259

3794. Bölü. 263

Musa ve Hızır. 263

İki Bölüm Halinde Tarihi Bir Araştırma. 264

Musa ve Hızır Kur’andaki Kıssası 264

Hızırın (a.s) Kıssası 267

3795. Bölüm.. 271

İsmail (a.s). 271

3796. Bölüm.. 274

İlyas (a.s). 274

İlyas’ın (a.s) Kıssası Hakkında Bir Çift Söz  274

1-İlyas’ın Kur’an’daki Kıssası 274

2-İlyas Hakkında Hadisler. 275

3797. Bölüm.. 279

El-Yesa’ (a.s). 279

3798. Bölüm.. 282

Zu’l-Kifl (a.s). 282

Açıklama. 282

3799. Bölüm.. 287

Lokman (a.s). 287

3800. Bölüm.. 297

Şemuil 297

3801. Bölüm.. 305

Davud (a.s). 305

Rivayet Bahsi 308

3802. Bölüm.. 316

Süleyman (a.s). 316

Süleyman (a.s) Kıssası Hakkında Bir Çift Söz  318

1-Süleyman’ın (a.s) Kur’an’daki Kıssaları 318

2-Kur’an’da Süleyman’ın Övülmesi 319

3-Hz. Süleyman’ın Ahd-i Atik’te (Tevrat’ta) Zikredilmesi 320

4-Süleyman’ın (a.s) Kıssaları Hakkında Yer Alan Rivayetler. 321

3803. Bölüm.. 323

Hanzala (a.s). 323

3804. Bölüm.. 328

Şe’ya ve Haykuk (a.s)  328

3806. Bölüm.. 331

Zekeriyya. 331

Zekeriyya’nın Kur’an’daki Kıssası 331

Zekeriyya’nın Sıfatı 331

Zekeriyya’nın Hayat Tarihi 332

3807. Bölüm.. 335

Yahya (a.s). 335

Yahya’nın (a.s) Kur’an’daki Kıssası 337

1-Yahya’yı Övme. 337

2-Yahya’nın Hayat Tarihi 337

3-Zekeriyya ve Yahya’nın İncil’deki Kıssası 338

3807. Bölüm.. 344

İsa (a.s). 344

İsa’nın (a.s) Kıssası Hakkında Bir Çift Söz  346

1-İsa ve Annesinin Kur’an’daki Kıssası 346

2-İsa’nın Allah Katındaki yeri ve Kendisinin Tanımladığı Konumu  348

3-Hz. İsa Ne Söyledi? Onun Hakkında Ne Söylendi?. 349

3808. Bölüm.. 357

Ermiya. 357

3809. Bölüm.. 361

Yunus (a.s). 361

Yunus’un (a.s) Kıssası Hakkında Bir Çift Söz  362

2-Yunus’un (a.s) Ehl-i Kitap Arasındaki Kıssası 363

3-Allah-u Teala’nın Yunus’u (a.s) Övmesi 366

3810. Bölüm.. 369

Cercis. 369

3811. Bölüm.. 372

Halid b. Sinan. 372

Açıklama. 372

3812. Bölüm.. 372

İki İsimli Peygamberler  372

3813. Bölüm.. 372

Atsız Peygamberler  372

3814. Bölüm.. 375

İki Peygamberin Bi’seti Arasındaki Fetret Dönemi 375

İçindekiler

 

 

 

 

 

 


493. Konu

 

Et-Temelluk

Yalakacılık-Dalkavukluk

 

F Kenz’ul-Ummal, 3/455, et-Temellok

 

 

 


Bak.

F 484. Bölüm, el-Medh

 



 

 

3700. Bölüm

Dalkavukluktan Sakındırmak

 

18955.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dalkavukluktan sakın. Zira dalkavukluk imanın hasletlerinden değildir.”[1]

18956.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dalkavukluk Peygamberlerin huyunun bir parçası değildir.”[2]

18957.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “En kötü dert boş konuşmak ve kendini övmektir.”[3]

18958.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Herkim çok yalakacılık ederse gerçek güler yüzlülüğü  bilinmez.”[4]

18959.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Çok övmek, gurur getiren ve tekebbüre düşüren yalakacılıktır.”[5]

18960.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz sana yalakacılık etmeyen kimse seni sevmekte ve (övgülerini) kulağına ulaştırmayan kimse seni övmektedir.”[6]

18961.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Liyakatten fazla övmek dalkavukluktur. Liyakatten az övmek ise sözde acizlik veya kıskançlıktır.”[7]

18962.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dalkavukluk ve ilim tahsili dışında müminin ahlakından değildir.”[8]

18963.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah üç kimseyi sever ve üç kimseden de nefret eder: Allah’ın sevdiği üç kimseden biri, bir toplulukla gece yolculuk eden ve uykuyu her şeyden çok sevecek şekilde yorulan kimsedir. Onlar konaklarlar, başlarını yastığa koyarlar, ama o (Allah’ın sevdiği kimse) kalkar, beni över ve ayetlerimi tilavet buyurur…”[9]

 



494. Konu

 

El-Mülk

Mülk-Hükümranlık

 

F Bihar, 75/335, 81. Bölüm; Ehval’ul-Mulk ve’l-Umera

 

 

 

 


Bak.

F 500. Konu, el-Mal; 19. Bölüm, el-İmare; 22. Konu, el-İmamet; 240. Bölüm, es-Sultan; 541. Bölüm, el-Vizaret; 560. Konu, el-Velayet (1)

F El-Fesad, 3203. Bölüm; el-Fakr, 3236. Bölüm



 

 

3701. Bölüm

Mülkün Gerçek Sahibi

 

Kur’an:

“De ki: “Mülkün sahibi olan Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin; dilediğinden çekip alırsın; dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltırsın; iyilik elindedir. Doğrusu sen, her şeye kadirsin.” [10]

“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk, dilediğine de erkek çocuk verir.” [11]

“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Dönüş Allah’adır.” [12]

Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyamet kopacağı gün, işte o gün, batıl sözlere uymuş olanlar hüsranda kalırlar.” [13]

“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.” [14]

“Gerçek hükümdar olan Allah yüce’dir. Kur’an sana vahyedilirken, vahy bitmezden önce, unutmamak için, tekrarda acele edip durma, “Rabbim! İlmimi artır” de.” [15]

“Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O’ndan başka ilah yoktur. O, yüce Arşın Rabbidir.”[16]

“O, kendisinden başka ilah olmayan, hükümran, çok kutsal; esenlik veren, güvenlik veren, görüp gözeten, güçlü, buyruğunu her şeye geçiren, ulu olan Allah’tır. Allah putperestlerin koştukları eşlerden münezzehtir.” [17]

“Kudretimizle kendileri için hayvanlar yarattığımızı görmezler mi? Onlara sahip olmaktadırlar.”[18]

18964.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “O’ndan (Allah’tan) gayri her malik memluktur (köledir).”[19]

18965.  İmam Ali (a.s) lahavle vela kuvvete illa billah’ın tefsirinde şöyle buyurmuştur: “Biz Allah ile birlikte bir şeye sahip değiliz; sadece O’nun bizi sahip kıldığı şeylere sahibiz. O halde bizi, bizden daha çok sahibi olduğu bir şeye sahip kıldığı zaman bize sorumluluk yüklemiştir; bizden onu geri aldığı zaman da sorumluluğu üzerimizden kaldırmıştır.”[20]

18966.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın gazabı padişahların padişahı olduğunu sanan kimseye çok şiddetlidir. Şüphesiz Allah’tan başka bir hükümdar yoktur.”[21]

18967.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü Allah’ın en çok gazabı en aşağılık olduğu halde kendisini padişahların padişahı olarak adlandıran kimseyedir. Oysa aziz ve celil olan Allah’tan başka hükümdar yoktur.”[22]

18968.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah nezdinde isimlerin en aşağılığı kendisini padişahların padişahı olarak adlandıran kimsedir (kimsenin adıdır).”[23]

İbn-i Ebi Şeybe kendi rivayetinde şunu eklemektedir: “Oysa ki aziz ve celil olan Allah’tan başka malik yoktur.” Eş’esi ise şöyle diyor: “Sufyan, “Şahların şahı gibi” demiştir.”

Allame Tabatabai, “Mallarınızı kendi aranızda batıl olarak yemeyin”[24] ayeti hakkında malikiyetin toplumsal sabit ilkelerden biri olduğu hususunda şöyle demektedir:

 

İlmi toplumsal Bir Bahis

 

“Yeryüzünde gördüğümüz tüm varlıklar, bitki, hayvan ve insan da dahil olmak üzere objeler dünyasında varlığını korumak ve sürdürmek amacı ile, kendi varlığı dışında bu amacına yönelik faydalanabileceği her türlü tasarrufta bulunur ve onlardan yararlanma mücadelesi verir. Buna göre varlıklar bütününde, aktif olmayan bir varlıktan söz edilemez. Yine varlıklar bütününde, failince sergilenen bir fiilin, failin yararına dönük olmaması mümkün değildir. Bitkiler, varlıklarını sürdürmek, gelişip serpilmek ve türlerinin devamını sağlamak maksadı ile kendi türlerine özgü bir aktivite içindedirler. İnsan ve hayvan türleri de, sonuçta bir şekilde kendilerine yarar olarak dönecek bir eylem sergilemektedirler. Bu yararlanmanın hayali ya da akılsal olması, sonucu değiştirmez. Bu genel yapıdan kimse şüphe etmemektedir.

Sözünü ettiğimiz bu tekvini aktivitelerin failleri doğal içgüdüyle, hayvanlar ve insanlar da bir tür içgüdüsel bilinç aracılığı ile varlıklarını süğrdürmek nopktasında yararlanma ve doğal ihtiyaçlarını giderme amacı ile, maddi evrende aktivite göstermelerinin, ancak o şeyi kendilerine özelleştirme yani “tek bir fiil iki fail tarafından gerçekleştirilemez” gerçeği çevresinde sözkonusu olabileceğini algılarlar. (Meselenin sonucu, özü ve ölçüsü budur) Bu yüzden insan ya da eylemlerinin özünü algıladığımız herhangi bir türe mensup bir fail, kendi işine müdahale edilmesini, aktivite göstermek istediği alanda başka aktivitelerin gündeme gelmesini önler. İşte ihtisasın özelliğinin temeli budur. Ki hiçbir insan bu realiteye ilişkin şüphe etmez.

“Li haza” bu benimdir. “Leke zalike” şu senindir. “Li en ef’ale keza” Ben şunu yapmalıyım. “Leke en tef’ale keza” Sen şunu yapmalısın gibi ifadelerdeki “lam harfinin altında yatan anlam da budur.

Hayvanların, içinde yaşadıkları yuva, in ve kulübe için ya da avladıkları yahut buldukları yiyecekler içni veya eşleri için birbirleriyle didişmeleri, çocukların yiyecekleri hususnda kavgaya tutuşmaları bunun tanığıdır. Hatta süt emen çocuklar bile emdikleri memeyi bir başkasıyla paylaşmak istemezler, bunun için kavga ederler. Bunun ötesinde insanın öz yaratılışının gereği ve içgüdüsünün öngörüsü olarak toplumsal bir varlık olarak yaşamını sürdürmesi, insanın ancak fıtri olarak algıladığı bütünsel bilinci sağlamlaştırır. Topluma karışıp yaşamını bu çerçevede sürdürmesi, ancak bütünsel olarak algıladığı bu karakteristik özelliğin, ilk konuluşu esas alınarak, yürürlükteki sosyalojik yasalar biçiminde düzenlenmesini ve ayrıca önemsemesini gerektirir. Bu aşamada herkeste bütünsel olarak yer eden o sözünü ettiğimiz özellik farklı türler olarak çeşitlenir. Farklı biçimlerde kendini gösterir, örneğin mali ihtisasa mülk, başka ihtisaslara da hak vs. denir.

İnsanların miras, alış-veriş, sultanın gasbetmesi gibi sebepler bazında, ya da mülke sahip olan insan (büluğ çağına ermiş, çocuk, aptal, birey veya topluluk gibi) bazında mülkiyetin gerçekleşme şekli üzerinde farklı yaklaşımları söz konusu olabilir. Söz gelimi kiminin mülkiyetinde artırmaya gidilebilir, kimininki kısılabilir, kimininki olduğu gibi korunabilir, kiminin mülkiyetine de son verilebilir. Ama mülkiyetin herkes için bir kaçınılmazlık olduğu gerçeğini kimse inkar edemez. Bu yüzden mülkiyete karşı çıkanların, neticede onu bireyden alıp topluma ya da egemen devlete devrettiklerini görüyoruz. Buna rağmen mülkiyeti tamamen bireyin elinden almaya güç yetiremiyorlar. Bunu hiçbir zaman gerçekleştiremezler de. Çünkü mülkiyet, fıtrat yasasının bir gereğidir. Fıtratın devre dışı bırakılması, insanın yokoluşu ile eşanlamlıdır.

İleride bu kalıcı gerçekle sebepler bazında ilintili olan, ücret, kar, miras, ganimet ve toplama, yine kanun bazında ilintili olan büluğ çağına ermiş kimse ve çocuk gibi olgular üzerinde inşaallah uygun bir yerde etraflıca duracağız.”[25]

Allame Tabatabai hakeza “De ki: “Mülkün sahibi olan Allah’ım!”[26]ayeti hakkında da mülk ve mülkün itibari oluşu çerçevesinde şöyle yazmaktadır:

 

İlmi Bahis  

 

“Daha önce yaptığımız açıklamalardan birinde şu değerlendirmede bulunduk: Mülk olgusu özü itibariyle insanlar için zorunludur. Gerek birey ve gerekse toplum bazında, mülksüz bir hayat tasavvur edilemez. Bunun temelinde de özgü kılma itibarı yatar. Mülkiyet ve bir şeye sahip olma konusunda durum budur.

Egemenlik anlamında mülke gelince, bu, bireyler üzerinde otoriteyi ifade eder ve o da bir zorunluluktur. İnsanlar için egemen yöneticisiz bir hayat düşünülemez. Ancak öncelikli olarak toplumun buna ihtiyacı vardır. Çünkü toplum, amaçları farklı, istekleri değişik kesimlerden meydana gelir. Birey, birey bağlamında öyle değil. Bir araya gelen bireylerin her birinin isteği farklı bir yöne doğrudur. Amaçları değişiktir. Aralarında ihtilaf etmeden duramazlar. Birbirilerine üstünlük sağlayıp yenik olanların ellerinde olan her şeye el koymaktan kaçınmazlar. Sınırlarına, kişisel etkinlik alanlarına tecavüz ederler. Haklarını çiğnerler. Böylece toplumsal hayat hercü merc olur. Mutluluğun bir aracı olarak algılanan toplumsal hayat, mutsuzluğun ve ölümcül felaketlerin nedeni olur. İlacın kendisi hastalık yapar hale gelir. Bu ölümcül pratiğe son vermenin tek yolu, tüm güçler içinde bir gücü etkin kılmaktır. Onun tüm topluma ve toplumu oluşturan bireylere egemen olmasını sağlamaktır. O zaman normal sınırların dışına taşan azgın güçler dizginlenip orta yola doğru çekilebilir. Yine ölümcül düzeyde alçaltılmış, kişiliksizleştirilmiş ezilenler de normal yaşamın düzeyine yükseltilir. Dolayısıyla tüm toplumsal güçler orta çizgide buluşup bütünleşirler. Buna paralel olarak da her biri kendi özel alanında faaliyet gösterir, her hak sahibi hakkını eksiksiz olarak alır.

İnsanoğlunun zihni, daha önce de belirttiğimiz gibi, hiçbir zaman "istihtam etme" (araç ve alet kullanma) düşüncesinden soyutlanamaz. Geçmiş çağlarda aşkın-mütegallibe insanlar egemenliği ele geçirmiş ve toplumun geri kalan bireyleri üzerinde zora dayalı bir otorite kurmuşlardır. Köleliği yaygınlıştırmış, insanların mallarına ve canlarına egemen olmuşlardır.

Hiç kuşkusuz, sözünü ettiğimiz bu egemenliğin de bazı yararları olmuştur. –burada egemenlik derken, bazı bireylerin taşkınlığını önleyen diğer bazı bireylerin otoriteyi ellerine geçirmelerini kastediyoruz. Bu yararlar, zorbalıkla, üstünlük taslamakla ve egemenlik adına yeryüzünde ceberut bir sistem kurmakla mücadele eden yöneticilerin varlıkları ile de belirginleşebilir. Çünkü onlar, ardakçıları ve kapıkullarıyla birlikte bizzat azgın, haksız ve tiksinilen güçler olmalarına karşın, bireyleri zillet ve baskı durumunda koruyup kollamak zorunda hissederler kendilerini. Ki bir kimse çıkıp da diğer insanların haklarına tecavüz etmesin. Çünkü böyle biri, fırsat bulduğunda kendilerine karşı da çıkabilir. Nitekim kendileri de başkalarının elinde bulunan otoriteyi gasbetmiş değiller miydi?!

Kısacası, bireylerin büyük bir kısmının, egemen sultanlardan duydukları korkudan dolayı uzlaşmacı ve uyumlu bir tavır içinde olmayı yeğlemesi, insanları, toplumsal egemenliği değerlendirme düşüncesinden alıkoyucu bir rol oynar. Buna karşılık, güçleri yetmediği zaman, bu zorbaların yaşam sistemlerini övmekle zaman geçirirler. Ancak bu, yapılan zulümlerin haddi aşmaması durumunda geçerlidir. Ancak zulmün dayanılmayacak kadar haddi aşması durumunda zulme uğradıklarını dile getirip şikayette bulunurlar.

Hiç kuşkusuz, bazen kral veya başkan dediğimiz bu insanlar ölür veya öldürülürler. Böyle durumlarda toplum kargaşa ve bozgunluğun baş göstereceğini algılar. Toplumsal düzen tehdit altına girer, anArşınin egemen olmasından endişelenilir. Bunun üzerine, derhal aralarında güç ve etkinlik sahibi olanları ileri sürer ve otorite dizginlerini eline verirler. Böylece toplumsal işlere egemen bir kral oluverir. Sonra gün gelir, devran döner, eski zorbalık ve baskı yeniden ortaya çıkar.

Toplumlar, sürekli bu arayış içinde olmuşlardır. Ve bu arada söz konusu egemenlerin kötü yöntemlerinden, zorbalıklardan, mutlak otorite sahibi oluşlarından çok çekmişlerdir. Bunu önlemeye dönük bir tedbir olarak, halka egemen olan hükümetlerin görevlerini belirleyen kanunlar hazırlayıp kralları, sultanları bunlara uymaya zorlamışlardır. Böylece mutlakiyetçilikten sonra meşruti krallık düzeni ortaya çıkmıştır. İnsanlar bu sistemi koruma yönünde çaba gösteriyorlardı ve krallık babadan oğula geçiyordu.

Daha sonra, toplumlar kralların azgınlıkları, kötü uygulamaları, değişmez, ancak miras yoluyla geçen krallık tahtına oturduktan sonra bildikleri gibi davranmaları yüzünden, bu sistemi değiştirip yerine cumhuriyet sistemini getirdiler. Böylece ömür boyu ve meşruti krallıktan süreli  meşruti yönetime geçildi. Başka toplumlarda, yöneticilerin zulmünden kaçış için başka yöntemler geliştirilmiş olabilir ve insanlık gelecekte, bugün için düşünülmeyen yönetim tarzlarını geliştirebilir.

Ancak toplumların, bu işin düzene girmesi uğruna bunca çabalar sarfetmesi, yönetimini teslim edeceği gücü belirtmek içini yoğun bir arayış içinde olması, değişik iradeleri ve farklı güçleri bir arada tutacak otoriteyi tespit etmek için faaliyet göstermesi, bizim için şu gerçeği belirginleştiriyor: İnsanlık bu makamdan, değişik isimlerle ortaya çıkan, toplumların değişmesi ve güçlerin geçmesi ile birlikte farklı koşullarda belirginleşen yönetim erkinden soyutlanamaz. Çünkü toplumsal hercumercin, sosyal hayatın altüst oluşunun yolu, her halukarda, değişik irade ve maksatların bir insanda veya bir makamda somutlaşan tek iradede belirginleşmemesinden geçer.

Daha konunun başındayken söylediğimiz de buydu: Yönetim, insan toplulukları içni zorunlu bir itibari değerdir.

Bu da diğer itibari değerler gibi, toplumun sürekli mükemmelleştirmeye, düzeltmeye, eksikliklerini gidermeye, çelişkili sonuçlarını bertaraf etmeye çalıştığı, arayış içinde olduğu bir olgudur. Bütün bunlar insanın mutluluğuna yöneliktir.

Bu yönetim erkinin ıslah ve düzeltim ameliyesindeki en büyük ve en doyurucu pay peygamberlik misyonuna ait olmuştur. Çünkü sosyolojide genel kabul gören bir kural vardır. Herhangi bir sözün özellikle insanın öz doğasıyla ilintili olan, fıtrat tarafından olumlu karşılanan ve beklenti içindeki nefisler tarafından güvenilebilen bir sözün genel düzeyde toplum nezdinde yaygınlık kazanması, değişik eğilimleri birleştiren, darmadağınık toplumları tek bir el gibi hareket etmeye yönelten bir iradeye göre açılıp kapanmasını sağlayan, karşısına dikilen her engeli aşan en güçlü etken işlevini görür.

Şurası bir gerçek ki Peygamberlik misyonu ortaya çıktığı en eski dönemlerden bu yana insanları adalete davet etmiş, onları zulüm işlemekten alıkoymuştur. Allah'a kulluk sunmaya, O'na teslim olmaya teşvik etmiştir. Azgın Firavunlara, mütegalliblere, despot ve müstekbir Nemrutlara itaat etmesinler diye onları uyarmıştır. Bu davet, peşpeşe gelip giden kuşaklar arasında, ardarda gelen, büyük-küçük değişik zaman ve mekanda ortaya çıkan ümmetler içinde seslendirile gelmiştir. Bugüne kadar uzanıp gelen, asırlar boyunca insanlar arasında seslendirilen böylesine güçlü bir mesajın, onları etkilememiş olması düşünülemez.

Kur'an-ı Kerim, geçmiş peygamberlere (hepsine selam olsun) indirilen vahiyden söz ederken buna ilişkin birçok örnek aktarır. Sözgelimi Hz. Nuh'un rabbine şöyle şikayette bulunduğunu haber verir: “Rabbim gerçekten onlar bana isyan ettiler; mal ve çocukları kendisine ziyandan başka bir şeyi artırmayan kimselere uydular. Ve büyük büyük hileli düzenler kurdular. Ve dediler ki: Kendi ilahlarınızı bırakmayın.”[27]

Yine Kur’an onunla kavminin ileri gelenleri arasında geçen şu konuşmayı da aktarır: “Dediler ki: Sana, sıradan aşağılık, insanlar uymuşken inanır mıyız? Dedi ki: Onların yapmakta oldukları hakkında benim bilgim yoktur. Onların hesabı yalnızca Rabbime aittir, eğer sşuurundaysanız anlarsınız.”[28]

Hud Peygamberin kavmine şöyle seslendiğini haber verir: “Siz her yüksek yere bir anıt inşa edip oyalanıp eğleniyor musunuz? Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları mı ediniyorsunuz? Tutup yakaladığınız zaman da zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz?”[29]

Salih Peygamberin kavmine şöyle seslendiğini aktarır: “Artık Allah’tan sakının ve bana itaat edin. Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin. Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve ıslah etmiyorlar.”[30]

Egemenlik anlamında mülkün, insanlık toplumu için zorunlu bir değer olması hususuna gelince, bunun en doyurucu açıklaması Talut kıssasında geçen şu ifadelerdir: “Eğer Allah’ın isnanların bir kısmı ile bir kısmını def’i olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı. Ancak allah- alemlere karşı büyük fazl sahibidir.”[31] Daha önce ayetin kanıtsallığının niteliği genel olarak ifade edilmişti.

Kur’an’da yer alan birçok ayette, mülkten, velayet yönetiminden, buna yönelik itaatin zorunluğundan ve benzeri konulardan söz edilir. Diğer bazı ayetlerde, bunun bir nimet ve bağış olduğu vygulanır. Şu ayetleri buna örnek gösterebiliriz: “Onlara büyük bir mülk verdik.”[32] “Sizden yöneticiler kıldı ve alemlerden hiç kimseye vermediğini size verdi.”[33] “Allah kime dilerse mülkünü verir.”[34] Bunun gibi daha birçok ayet örnek gösterilebilir.

Ne var ki, Kur’an, mülkü egemenliği ancak takva ile birlikte olduğu zaman bir üstünlük ve saygınlık olarak değerlendirir. Çünkü Kur’an, dünya hayatının ayrıcalıklarından olup saygınlık ve üstünlük olarak algılanabilecek olgular içinde sadece takvayı “keramet” (üstünlük-saygınlık) olarak nitelendirir. Konuyla ilgili olarak yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler şeklinde kıldık. Şüphesiz Allah katında sizin en üstün olanınız, takvaca en ileride olanınızdır.”[35] Takvanın hesabı ise Allah’a aittir. Hiç kimse takva bağlamında bir başkasına üstünlük taslayamaz. Çünkü eğer söz konusu şey dünyevi bir olguysa, dünyevi olguların herhangi bir ayrıcalıkları yoktur. Sadece dinin değeri vardır. Yok eğer uhrevi bir olguysa, bu durumda onun hesabı Allah’a aittir. Kısacası, bu nimeti, yani yöneticilik nimetini elinde bulunduran kimse, bir müslümanın gözünde, üzerine yük, meşakkat ve cefa almış kimsedir. Kuşkusuz bir çabasını adalet ve takva çizgisinde yürütürse, Allah katında büyük bir ödül kazanacaktır.

İşte dinin dostlarının sergiledikleri salih ve yapıcı hareket tarzı budur. İnşaallah, Peygamberimizin ve onun pak soyunun hayat tarzlarını sahih hadisler ışığında incelerken bu konuyla ilgili doyurucu bilgiler sunacağız. Göreceğiz ki, onlar bu otoriteyle ancak, zorbalara başkaldırmaya, yeryüzünde bozgunculuk yapmalarına engel olmaya ve azgınlıklarına ve müstekbirliklerine karşı koymaya nail olmuşlardır.

Bu yüzden Kur’an insanları, bir yönetim tarzı kurmak, Kayserlik veya Kisralık benzeri bir otorite oluşturmak için bir araya gelmeye davet etmemiştir. Tam tersine yönetimi, toplumsal hayatın gözetilmesi gereken bir olgusu gibi algılamıştır. Tıpkı eğitim veya kafirleri caydırmaya yönelik kuvvet bulundurma girişimi gibi.

Kur’an insanları din etrafında birleşmeye, buluşmaya ve ittifak etmeye davet etmiştir. Dinde ayrılığı ve tefrikayı yasaklamıştır. Dini, hayatın vazgeçilmez temeli olarak sunmuştur. Konuyla ilgili olarak yüce Allah şöyle buyuruyor: “Bu benim dosdoğru yolumdur. Şu halde ona uyun. Sizi O’nun yolundan ayıracak yollara uymayın.”[36] “De ki: “Ey Kitap ehli, bizimle sizin aranızda müşterek olan bir kelimeye gelin. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp bir kısmımız diğer bir kısmımızı Rabler edinmeyelim... “Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: Şahid olun, biz gerçekten Müslümanlarız.”[37]

Görüldüğü gibi Kur’an, insanları tek ve ortaksız Allah’a teslim olmaktan başka bir şeye davet etmiyor. Yalnızca din etrafında kümelenmiş topluma değer veriyor. Bunun dışında, düzmece ilahlara yönelik ibadeti, görkemli şatolar ve yüksek rakımlı tepelerde kurulan anıtlar, Kayser ve Kisra  türü krallıklara yönelik itaati, yapay sınırlarına bölünmeleri ve ulusal vatanların oluşmasını sert bir dille eleştirir.”[38]

Ben şöyle diyorum: “Allame Tabatabai (r.a) hükümet ve diğer itibari işlerin münezzeh olan Allah’a isnadı hususunda ise şöyle buyurmaktadır:

Felsefi Bahis  

 

“Hiç kuşkusuz evrende etkin olan nedenler silsilesi, varlığı zorunlu (vacib-el vücud) olan yüce Allah’ta son bulur. O’nunla, parça ve bütün olarak evren arasındaki ilişki nedensellik esasına dayanan bir ilişkidir. Daha önce irdelediğimiz illet ve malul ile ilintili bölümler de şunu ortaya koydu: Nedensellik varlıklarla ilgilidir. Şöyle ki: Malulda somutlaşan gerçek varlık, illetinin varlığından sızmıştır. Onun dışında kalan mahiyet gibi olgular ise, sızılmışlıktan, kaynaklanmışlıktan ve illete gereksinim duymaktan uzaktırlar. Bunun çelişik evrime önermesi ise şöyle olur: Gerçek varlığa sahip olmayan bir şey malul olmadığı gibi, yüce Allah’a da gelip dayanmaz.

Salt itibari olguların yüce Allah’a dayandırılması bir problem oluşturur. Çünkü onların gerçek bir varlıkları yoktur. Varlıklar ve olumlanmaları bütünüyle itibaridir. Değerlendirme koşullarını, konum ve varsayım sınırını aşmaz. Şeriatın kapsadığı emir, yasak, hüküm ve durumların tümü itibari olgulardır. Bunların da yüce Allah’a nispet edilmelerinde problem vardır. Mülk, izzet ve rızık gibi olgular için de aynı durum söz konusudur.

Bu düğümü şu şekilde çözebiliriz: Bunlar gerçi gerçek bir varlıktan yoksundurlar, ancak, bunların etkileri ve sonuçları vardır ve bunlar, daha önce defalarca vurguladığımız gibi onların isimlerini kalıcı kılmaktadır. Bu etkiler ve sonuçlar ise, gerçek varlıklardır ve itibari olarak amaçlanmışlardır. Dolayısıyla yüce Allah’a nispet edilirler. Şu halde bu sonuçların nispet edilmeleri, bu itibari olguların da nispet edilişlerini mümkün kılmaktadır. Buna göre, toplumun bireyleri olarak aramızda etkin olan hükümranlık, gerçi itibari bir olgudur ve gerçek varlıktan bir paya sahip değildir, ancak o bizim tarafımızdan, tasavvur edilen mevhum bir anlamdır. Biz onu, zihin dışı objektif sonuçlara ulaşmak için araç  olarak kullanırız. Eğer bu mevhum anlam takdir edilip varsayılmazsa, bu sonuçlara ulaşmamız mümkün olmaz. Sözünü ettiğimiz sonuçlar; zorbaların güç ve etkinlik sahibi bireylerin, toplumdaki zayıf ve düşkünlerin haklarını gasbedenlerin ezilmeleri, herkesin olması gereken yerde olması, her hak sahibine hakkının verilmesi şeklinde sıralanabilir. Kısacası mülk (egemenlik) itibari bir olgudur ancak.

Bu tür zihin dışı etki ve sonuçlar kalıcı oldukları sürece egemenliğin anlamı ve ismi de kalıcı olacaktır. Dolayısıyla bu zihin dışı sonuçların, zihin dışı nedenlerine nispet edilmeleri, mülkün-egemenliğin O’na nispet edilmesi demektir. Aynı durum itibari izzet, zihin dışı sonuçları ve bu sonuçların gerçek illetlerine nispet edilişi için de geçerlidir. Emir, nehiy, hüküm ve kanun koymak ve benzeri olgular da bundan farklı değildir.

Bütün bunlardan sonra şu husus açıklığa kavuşuyor: Yukarıda sözü edilen itibari olguların tümü, sonuçlarının yüce Allah’a nispet ediliyor olması dolayısıyla zatına yaraşır bir şekilde O’na nispet edilirler.”[39]

Bak, el-Mal, 3763. Bölüm

 

 

3702. Bölüm

Hükümdarlarla Kaynaşmak

 

18969.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Denizin komşusu,  padişahın dostu ve afiyetin (sağlığın) kıymeti olmaz.”[40]

18970.  İmam Sadık (a.s), meclisinde, “ya padişaha komşu ol ya denize” denilince şöyle buyurmuştur: “Bu doğru değildir, doğrusu şöyledir: “Ne padişaha komşu ol, ne de deryaya.” Zira padişah sana eziyet eder, derya ise seni suya kandırmaz.”[41]

18971.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Halktan en az vefası olanlar hükümdarlardır. Halktan en az dostu olanlar hükümdarlardır ve insanların en talihsizi kölelerdir.”[42]

18972.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hükümdarlarla kaynaşmaya rağbet etme. Zira onlar selama cevap vermeyi bile çok görürler ve boyun vurmayı en az ceza olarak sayarlar.”[43]

18973.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sakın hükümdarların yanına fazla gitme. Zira eğer onlarla arkadaşlık edersen seni bıktırırlar ve eğer onlara nasihat edersen, sana hile yaparlar.”[44]

18974.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Padişahlar nezdinde makam sahibi olmak, sıkıntı ve mihnetin anahtarıdır ve fitne tohumudur.”[45]

18975.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sakın hükümdarlarla dostluğa tamahlanma. Zira onlar kendileriyle ünsiyet ve ülfetin doruğunda bile seni yalnız bırakırlar ve yakınlığın doruğunda bile senden koparlar.”[46]

Bak. Es-Sultan, 1845. bölüm

3703. Bölüm

Aşağılık Kimseler Hükümdar Olunca

 

Kur’an:

“Melike: “Doğrusu hükümdarlar bir şehre girdikleri zaman orasını bozarlar, onurlu kimselerini aşağılık yaparlar. İşte böyle davranırlar” dedi.”[47]

18976.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Aşağılık kimseler hükümdar olunca yüce kimseler helak olur.”[48]

18977.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Aşağılık kimseler üstün gelince yüce kimseler mağlup olur.”[49]

18978.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Güç elde eden, (genelde) diktatör kesilir.”[50]

 

3704. Bölüm

 Hükümdarların En Hayırlısı

 

18979.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hükümdarların en yücesi nefsine hükmeden ve adaleti yayan kimsedir.”[51]

18980.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hükümdarların en akıllısı, ülkeyi halkın kendisi üzerinde bir hücceti (ve itiraz bahanesi) olmayacak aksine kendisinin halk üzerinde hücceti bulunacak bir şekilde yönetendir.”[52]

18981.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hükümdarların en iyisi nefsine hükmeden kimsedir.”[53]

18982.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hükümdarların en iyisi zulmü öldüren ve adaleti ihya eden kimsedir.”[54]

18983.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hükümdarların en üstünü şu üç haslete sahip olan kimsedir: Yumuşaklık, bağışlayıcılık ve adalet.”[55]

18984.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hükümdarların en üstünü, ameli ve niyeti iyi olan, ordusuna ve milletine adaletle davranan kimsedir.”[56]

18985.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şahlardan hali en güzel olan kimse, insanların onun zamanında iyilikle yaşadığı ve adaleti halkı arasında yayan kimsedir.”[57]

 

3705. Bölüm

Hükümdar Çeşitli

 

18986.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ordularından önce kendisini yönetmesi ve terbiye etmesi, padişahın üzerinde bir haktır.”[58]

18987.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Herkim hükümetini dininin hizmetinde karar kılarsa, her sultan ona itaat eder. Herkim de dinini hükümetine hizmetçi kılarsa, her insan hükümetine tamahlanır.”[59]

18988.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Padişahın tacı adaletidir.”[60]

18989.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Zaman bozulunca aşağılık kimseler başa geçer.”[61]

18990.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Halk için padişahın güçsüzlüğü padişahın zulmünden daha kötüdür.”[62]

18991.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şahların hışmı, ölümün elçisidir.”[63]

18992.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dünya ve ahiretin hükümdarları (Allah’tan) hoşnut olan fakirlerdir.”[64]

18993.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Cennetin hükümdarları takva ve ihlas sahipleridir.”[65]

18994.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Padişahların afeti kötü davranmaktır, vezirlerin afeti ise, tıynet pisliğidir.”[66]

18995.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “İnsanların en bedbahtı (mutsuzu) hükümdarlardır.”[67]

18996.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dört kimse bütün dünyaya hükmetti, bunlardan ikisi mümin idiler, ikisi ise kafir: Mümin olan ikisi: Süleyman b. Davud ve Zülkarneyn idiler, kafir olan ikisi ise Nemrud ve Buht Nessar idi.”[68]

18997.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hükümdarın etrafındakiler üç kısımdır. Bir kısmı hayır isteyenlerdir ki bunlar kendilerinin, sultanın ve halkın bereket sebebidir. Başka bir kısmının ise hedefi makamını korumakır. Bunlar ne övülmüşlerdir, ne de kınanmışlardır. Aksine kınanmaya daha yakındırlar. Başka bir grup ise kötülüğü isteyen kimselerdir. Bu grup uğursuzdur. Kendilerinin ve sultanın kınanma ve uğursuzluk  sebebidir.”[69]

18998.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kendilerini koruduğu dışında, insanlar hakikatte sultanlar ve dünya iledirler.”[70]

18999.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hükümet adalet üzere kurulur ve akıl sütunları üzere yükselirse, Allah onun dostlarına yardım eder, düşmanlarını ise yalnız ve yardımsız bırakır.”[71]

 



495. Konu

 

El-Melaike

Melekler

 

F Bihar, 59/144, 23. Bölüm; Hakikat’ul-Melaike ve Sıfatuhum

F Kenz'ul-Ummal, 6/136; Halk’ul-Melaike

F Şerh-i Nehc'ül-Belağa-i İbn-i Ebi'l-Hadid, 6/431; Ebhas-u Teteallaku bil Melaike

F Bihar, 5/319, 17. Bölüm; Melaiketu Yektubune’l-e’mal

 

 

 


Bak.

F El-Haya, 996. Bölüm; el-İlm, 2851. Bölüm; el-Mevt, 3726. Bölüm

 



 

 

3706. Bölüm

Meleklerin Yaratılışı

 

Kur’an:

“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a mahsustur. Yaratmada dilediğini artırır. Doğrusu Allah, her şeye kadir olandır.” [72]

“Putperestlere sor, kızlar senin Rabbinin de erkekler onların mı? Yoksa melekleri kız olarak yarattığımızda onlar hazır mı idiler?” [73]

19000.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Daha sonra münezzeh olan Allah göklerinde yerleştirmek ve melekutunun yüce göğünü imar etmek için eşsiz yaratıklarını yani meleklerini yarattı. Onlar vesilesiyle göklerinin geniş yarıklarını doldurdu ve fezalarının arasındaki fasılayı onlarla giderdi.”[74]

19001.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Aziz ve celil olan Allah meleklerini nurdan yaramıştır.”[75]

19002.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Melekler nurdan yaratılmıştır, cinler ateş kıvılcımından, Adem ise sizler için (Kur’an’da) beyan edilen şeyden.”[76]

19003.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah melekleri nurdan yaratmıştır, onlardan bazısı sinekten daha küçüktürler.”[77]

 

3707. Bölüm

Meleklerin Çokluğu

 

19004.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah yarattığı hiçbir şeyi meleklerden daha çok yaratmamıştır.”[78]

19005.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın yarattığı şeyler arasında meleklerden daha çok bir şey yoktur.”[79]

19006.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Canım elinde olana yemin olsun ki Allah’ın göklerdeki melekleri yeryüzündeki toprak sayısından daha çoktur ve gökte atılan her adımda orada bir melek Allah’ı tespih ve taktis etmektedir. Yeryüzünde bulunan her ağaç ve taş parçası üzerinde müvekkel  (görevli) bir melek vardır.”[80]

19007.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Gök katlarında secde eden veya süratle iş gören bir meleğin olmadığı yer yoktur. İbadet edip durmalarıyla, Allah’a dair bilgileri artar, kalplerinde Rablerinin izzeti daha da büyür.”[81]

19008.  Resulullah (s.a.a), “hel eta…” (insan) suresini okuduktan  sonra şöyle buyurmuştur: “Ben sizin görmediğiniz bir şeyi görüyor ve sizin işitmediğiniz bir şeyi işitiyorum. Gökler (ağırlıktan) seslendi ve de seslenmesi gerekir. Zira gökte bir meleğin alnını dayayıp Allah için secdeye kapanmadığı bir yer yoktur.”[82]

 

3708. Bölüm

Meleklerin Sıfatları

 

19009.  İmam Ali (a.s) meleklerin sıfatı hakkında şöyle buyurmuştur: “Onlar yerden yükselttiğin, senden en çok korkan ve sana en yakın olanlar yaratıklardır.  Sulbe yerleşmemiş, rahme sokulmamışlar, nutfeden yaratılmamışlardır. Zamanın hadiseleri onları dağıtmaz. Onlar senin katındaki yerlerindedirler, yerleri senin yanındadır. İstekleri sende toplanır. İbadetlerinin hepsi sanadır. Emrinden gafletleri azdır. O halde kendilerine gizli olan hakikatinin künhüne de erseler, amellerini hiçe sayıp kendilerini kınarlar.”[83]

19010.  İmam Ali (a.s), hakeza şöyle buyurmuştur: “O melekleri yarattın ve göklerinde onlara yer verdin onlarda ne bir gevşeklik, ne bir gaflet, ne bir isyan, ne bir günah vardır. Onlar yaratıklarından seni en çok bilenlerdir ve yaratıklarından senden en çok korkanlardır ve yaratıklarından sana en yakın olanlardır ve yaratıklarından sana itaat ile en çok amel edenlerdir. Ne gözlerin uykusu, ne akılların yanlışlığı, ne de bedenlerin gevşekliği onlar için söz konusudur. Onlar babalarının sırtlarında ve annelerinin rahimlerinde yer almadılar, onlar aşağılık bir sudan yaratılmadılar. Aksine onları birden vücuda getirdin ve sonra da onları göklerinde yerleştirdin.”[84]

19011.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Melekler ne yer, ne içer, ne evlenirler. Aksine onlar, Arşın nesimi ile yaşarlar.”[85]

19012.  Resulullah (s.a.a), müşriklere hüccet ve delil göstererek şöyle buyurmuştur: “Sizin duyularınız meleği algılayamaz. Zira onlar görülmeyen hava cinsindendir. Eğer gözleriniz bir meleği görecek kadar güçlü ve keskin olursa şöyle dersiniz: “Bu melek değil, aksine beşerdir.”[86]

 

3709. Bölüm

Meleklerin Çeşitleri

 

Kur’an:

“Sıra sıra duran ve önlerindekini sürdükçe süren ve Allah’ı andıkça anan meleklere and olsun” [87]

“Birbiri ardından gönderilenlere ve görevlerine koştukça koşanlara, Allah’ın buyruklarını yaydıkça yayanlara ve hak ile batılın arasını ayırdıkça ayıranlara, kötülüğü önlemek veya uyarmak, için vahiy getiren meleklere and olsun.” [88]

“Canları boğarcasına şiddetle çekip alanlara and olsun, canları kolaylıkla alanlara and olsun, yüzüp yüzüp gidenlere and olsun, yarıştıkça yarışan ve işleri yöneten meleklere and olsun.” [89]

19013.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sonra o yüce göklerin arasını yardı ve o yarıkları çeşitli meleklerle doldurdu. Bazıları rüku etmeksizin sürekli secde halindedir. Bazıları dik durmaksızın, rüku halindedir. Bazıları saflar halinde kıyamda durmuş, birbirinden ayrılmazlar. (Hepsi de) usanmaksızın tespih ederler. Gözlerine uyku girmez, akılları yanılmaz, bedenleri zayıf düşmez ve unutma gafletine düşmezler.

Bazıları O’nun vahyinin eminleri ve elçilerine (vahyini bildiren) dilidirler, emrini ve kesinleşmiş hükümlerini getirir götürüler. Bazıları kullarını gözetirler ve cennet kapılarında hizmetçilik ederler. Bazılarının ayakları yeryüzünün en alt katmanlarında sabittir, boyunları en yüksek göklerden (yukarı) taşmış haldedir, organları alemin kenarlarına taşmıştır, omuzları Arşın ayaklarını yüklenmeye uygundur. Gözleri O’nun karşısında eziktir. O’nun altında kanatlarına bürünmüşlerdir. Kendilerinden başkası arasına izzet örtüsü ve kudret perdesi gerilmiştir. Rablerini tasvir (şekillendirme/betimleme) vehmine kapılmazlar, yaratıkların sıfatlarını O’na isnat etmezler, O’nu mekanla sınırlamazlar, o’na benzerleriyle işaret etmezler.”[90]

19014.  İmam Ali (a.s) meleklerin sıfatı hakkında şöyle buyurmuştur: “Onları çeşitli şekillerde ve ölçülerde ya­ratmıştır, Kanatları vardır, O’nun gücünün yüceliğini tesbih ederler. O’nun eseri olan bir yaratığı ken­dilerine mal etmezler. Onlardan yağmur yüklü bulutların, büyük yalçın dağla­rın ve şaşırtıcı karanlıkların yaratılışında bulunanlar vardır. Ve onlardan ayakları alt zeminin sınırlarını aşmışları vardır ki, hava deliklerine konmuş beyaz bayrakları andırırlar, altla­rında hoş bir esinti, belli bir noktaya kapatmıştır onları. O’na ibadetle meşgul olmaları, onları başka şeylerle meşgul olmaktan alıkoymuştur.”[91]

19015.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah melekleri çeşit çeşit yarattı, Resulullah (s.a.a) Cebrail’i gördüğünde altıyüz kanadı vardı, baldırında bitkilerin yaprağının üzerindeki yağmur taneleri gibi inciler vardı. O gökle yer arasını doldurmuştu.”

Hakeza şöyle buyurmuştur: “Allah Mikail’e dünyaya inmesini emrettiğinde sağ ayağı yedinci göktedir, diğer ayağı ise yeryüzün yedinci katına varmakta. ”[92]

19016.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kıyamet gününe kadar rüku halinde olan melekleri vardır ve Allah’ın kıyamete kadar secde halinde olan melekleri vardır.”[93]

19017.  İmam Zeynul Abidin (a.s) Arşı taşıyan ve her mukarreb meleğe selavat gönderme duasında şöyle buyurmuştur: “Allah’ım, seni tesbih etmekten bıkmayan, seni kutsamaktan usanmayan, sana ibadet etmekten yorulmayan, emrini yerine getirmede ciddiyetle çalışıp ihmalkârlık etmeyen, sana olan iştiyaklarından asla gaflete düşmeyen, Arşının taşıyıcılarına; kirpik kırpmadan izninin ve emrinin gelmesini bekleyen, (emrin gelince de) Sur’a üfleyerek kabir rehinleri olan baygınları ayıltacak Sur sahibi İsrafil’e; indinde şan-şeref sahibi olan, sana itaat ederek yüksek bir yere ulaşan Mikail’e; vahyinin emini, gökler ehlinin yanında kendisine itaat edilen, nezdinde saygın olan, katında mukarreb (yakınlaştırılmış) olan Cebrail’e; perdeler meleklerine müvekkel olan Ruh’a (bir melek) ve senin emrinden olan Ruh’a (bir başka melek) salat eyle.

Onlardan alttaki, göklerinin sakinleri, elçiliğin hususunda güvenilir olan, çalışmaktan bıkkınlık duymayan; zor işlerden yorulup yılmayan, nefsani istekleri kendilerini seni tesbih etmekten alıkoymayan, gafletler unutkanlığıyla seni ululamaktan geri kalmayan, yere bakan gözleriyle sana doğru bakmaya kasdetmeyen, çenelerini aşağı indirmiş, katındakine büyük rağbet duyan, nimetlerini anmaya aşırı derecede düşkün olan, azametinin, büyüklüğünün yüceliği karşısında alçalan; günah ehline karşı cehennemin uğultusunu görünce: “Her türlü eksiklikten münezzehsin sen, sana hakkıyla ibadet etmedik” söyleyen meleklerine de (salat eyle, Allah’ım).

Bütün bunlara salat ettiğin gibi; rahmet meleklerine; katında yakınlık sahibi olanlara; gaybı peygamberlerine taşıyanlara; vahyinin eminleri olanlara; kendin için ayırdığın, kutsamanla kendilerini yiyip içmekten müstağni kıldığın ve gök tabakalarına yerleştirdiğin melekler kabilelerine; göklerin uçlarında vaadinin sona ermesiyle emrinin (kıyametin) gerçekleşmesini bekleyenlere; yağmur hazinelerinin bekçilerine; bulutları sevkedenlere, sevketmesiyle yıldırım seslerinin duyulup şimşeklerin çakmasına vesile olanlara; kar ve doluyu uğurlayanlara; yağmur damlalarıyla birlikte inenlere; rüzgarların hazineleriyle ilgilenenlere; yerinden oynamasın diye dağları tutmakla görevli olanlara; suların ölçüleri, şiddetli ve sağanak yağmurların ölçeğiyle tanıştırdıklarına; istenmeyen belalarla veya sevilen bollukla yeryüzüne gönderdiğin meleklerine; çok kıymetli, iyilik sever elçilerine; çok değerli, (amelleri) yazan koruyuculara; ölüm meleği ve yardımcılarına; (kabir sorgulayıcıları) Münker ve Nekir’e; kabir ehlini sınava tabi tutan Ruman’a; Beyt-i Ma’mur etrafında tavaf edenlere; Malik’e ve (cehennem) bekçilerine; Rızvan’a ve cennetlerin hizmetçilerine; “kendilerine emir verildiği konuda Allah’a isyan etmeyen ve emredildikleri şeyi yapan” (Tahrim/6) meleklere; (cennet ehline:) “Selam size, sabrettiğiniz için; (dünya) yurdun(un) sonu ne güzel!” (Ra’d/24) diyenlere; kendilerine: “Tutun onu, derhal bağlayın onu; sonra cehenneme atın onu.” (Hâkka/30-31) dendiği zaman bekletmeden hemen emri yerine getiren zebanilere; anmadığımız, katındaki yerini, ne işle memur kıldığını bilmediğimiz diğerlerine; havadakilere, yerdekilere, sudakilere ve yaratıklar üzerindeki denetleyicilere, bütün bunlara her nefsin bir sürücü (melek) ve bir tanık (melek) eşliğinde geleceği gün salat eyle ve yine onların yüceliklerine yücelik katacak ve temizliklerine temizlik katacak bir salat eyle.”[94]

 

Melekler Hakkında Bir çift Söz

Kur’an-ı Kerim’de defalarca melekler zikredilmiştir. Ama onlar arasında sadece Cebrail ve Mikail’in adı anılmıştır. Diğer melekler ise sıfatlarıyla anılmıştır. Örneğin Melek’ul-Mevt (ölüm meleği), Kiram’el-Katibin, Seferet’ul-Kiram, el-Verere ve Rakib ve Atid vb…

Münezzeh olan Allah’ın kendi sözünde (Kur’an’da) melekler hakkında zikrettiği amel ve sıfatlar ile bu konuda daha önce zikredilmiş hadislerden de anlaşıldığı üzere evvela melekler yüce varlıklardır. Allah-u Teala ile meşhud (maddi) alem arasında vasıta konumundadırlar. Zira küçük ve büyük bütün olaylarda meleklerin bir etkisi vardır. Olayların boyutlarına bağlı olarak her olaya mutlaka bir veya birden fazla melek vekil kılınmıştır. Elbette onların bu konudaki rolü sadece ilahi emri akışına koymak veya onları yerli yerine yerleştirmektir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Allah’tan önce söz söyleyemezler; ancak O’nun emri üzerine iş işlerler.”[95]

İkinci olarak melekler asla Allah’ın emrine isyan etmezler. Zira melekler bağımsız bir iradeye sahip varlıklar değillerdir. Dolayısıyla da onlar münezzeh olan Allah’ın iradesine aykırı bir şey dilemezler. Bu yüzden de hiçbir şeyi küçük görmezler ve kendi sorumluluklarına verilen hiçbir ilahi emri tahrif etmezler, azaltıp çoğaltmazlar ve değiştirmezler. Nitekim Allah-u Teala bizzat şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kendilerine verdiği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine buyurulanları yerine getiren pek haşin meleklerdir.”[96]

Üçüncü olarak melekler sayıları çok olmakla birlikte çok çeşitli mertebelere sahiptirler. Onlardan bazısı yüce, bazısı düşük makamlıdır. Onlardan bazısı emir vermekte ve emirlerine itaat edilmektedir. Diğer bazısı da memurdur ve emre itaat etmektedir. Emir veren melekler Allah’ın emriyle emretmekte ve onun emrini memura götürmektedir. Memur olan kimse de Allah’ın emriyle memurdur ve hakikatte Allah’a itaat etmektedir. O halde meleklerin kendiliğinden hiçbir bağımsızlığı yoktur ve hiçbir role sahip değildirler. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır.”[97] Hakeza şöyle buyurmuştur: “sözü dinlenen ve güvenilen.”[98]

Hakeza şöyle buyurmuştur: “Rabbiniz ne söyledi?” Diye sorarlar; “Hak söyledi” derler.”[99]

Dördüncü olarak melekler asla mağlub ve yenilgi haline düşmezler. Zira onlar Allah’ın emri ve iradesi üzere hareket etmektedirler. “NE göklerde ne de yerde Allah’ı aciz bırakacak bir güç vardır.”[100] Hakeza Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Allah, işinde hakimdir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”[101] Hakeza şöyle buyurmuştur: “Allah, buyruğunu yerine getirendir.”[102]

Buradan da açıkça anlaşıldığı üzere melekler cismani maddeden münezzeh olan varlıklardır. Zira madde, zeval, fesat ve değişikliğe maruzdur. Maddi varlıkların özelliği kendi hedeflerine doğru harekette, tedricen kemale ermeleridir. Elbette bazen de bir takım engel ve afetlerle karşılaşmakta, hedefinden mahrum hale düşmekte ve hedefine ulaşmadan önce ortadan kalkmaktadır.

Buradan da anlaşıldığı üzere meleklerin suretleri, şekilleri ve cismani heyetleri hakkında rivayetlerde yer alan bilgiler ve bizim rivayi bahsimizde daha önce aktardığımız miktar, meleklerin Peygamberler ve imamlara temessül ve zuhur hakikatini beyan etmektedir. Onlar sadece melekleri böyle nitelendirmişlerdir. Halbuki onların hiçbir suret veşekille irtibatları yoktur. Zira temessül ve teşekkül (zuhur ve şekle dönüşme) arasında fark vardır. Meleğin insana temessülü bir meleğin kendisini müşahade eden kimseye insan şeklinde zuhur etmesidir. O halde melek, müşahade ve idrak kalıbında insani şekil ve surete girer. Ama haddi zatında ve idrak çerçevesi dışında meleksel surete sahip bir melektir. Bu ise teşekkül ve tasavvurun (şekillenme ve surete bürünmenin) tam tersinedir. Zira eğer melek, insan şeklinde şekillenip ve insan suretinde olursa, haddi zatında da insandır ve de idrak ile dış alem arasında bir fark yoktur. Zira bu durumda, her dışarıda, hem de zihinde insandır.

Meryem suresinin tefsirinde de temessül hakkında  yeterli açıklamada bulunmuştuk.

Münezzeh olan Allah da temessül hakkında dediğiniz anlamı tasdik etmekte, Mesih ve Meryem olayında şöyle buyurmaktadır: “Cebrail’i göndermiştik de ona tam bir insan olarak görünmüştü. ”[103] Bu ayetin tefsiri daha önce (Meryem suresinde) geçmişti.

Ama dillerde dolaşan bilgilere bakıldığında melek, köpek ve domuz dışında her şekle bürünen latif bir cisimdir. Cin ise çeşitli şekillere, hatta köpek ve domuz şekline dahi bürünen latif bir cisimdir. Bu söylentinin, ne akli delili vardır, ne de kitap ve muteber sünnette nakli bir kaynağa sahiptir. Bazıları da bu konuda icma iddiasında bulunmuşlardır. Bunlara cevap olarak şöyle demek gerekir: “Evvela bu iddianın gerçeği yoktur, böyle bir icma söz konusu değildir, ayrıca icma olsa da bu tür itikadi meselelerde icmanın hüccet oluşu hakkında delil mevcut değildir.”[104]

 

Meleklerin Varlık Aleminde Tedbir Vasıtası Olduğunda Bir Çift Söz

 

Kur’an-ı Kerim’den anlaşıldığı kadarıyla meleklerin bu dünyada ve hem de diğer dünya Allah-u Teala ve varlıkları arasında vasıtadırlar. Yani olaylar hakkında ölüm gelmeden ve başka aleme intikal etmeden önce ve hakeza ondan sonra melekler meşhud (görülen) alemin sebeplerinden daha üstün birer vasıta konumundadırlar.

Ama dönüş anında yani, ölümün nişanelerinin zuhur ettiği, canın alındığı, soruların sorulduğu, kabir azabı, öldürme ve herkesin sura üfürülüşle yeniden diriltildiği, haşredildiği, amel defterlerinin kulların eline verildiği, terazilerin ikame edildiği, kulların hesabının görüldüğü, kulların cennete ve cehenneme doğru sürüldüğü zamanlarda, meleklerin vasıta oluşu, açıklamaya bile gerek duyulmayan bir konudur. Bu konuya delalet eden ayetler oldukça çoktur. Onları zikretmeye ihtiyaç yoktur. Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt imamlarından (a.s) bu konuda nakledilen rivayetler de sayısızdır.

Meleklerin teşrii, yani vahiy nüzulu, bu konuda şeytanların müdahalesini önleme, Peygamberleri takviyet etme, müminleri teyit etme ve istihbar vesilesiyle onları temizleme hususunda da meleklerin vasıta olduğu tümüyle açık bir mevzudur, beyan ve açıklamaya hiçbir gerek yoktur.

Ama meleklerin bu dünyada işleri tedbir vasıtası olduğu hususunun delili ise bu surenin başındaki ilk ayetlerin mutlak oluşudur. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Canları boğarcasına şiddetle çekip alanlara And olsun. Canları kolaylıkla alanlara And olsun. Yüzüp yüzüp gidenlere And olsun. Yarıştıkça yarışan ve işleri yöneten meleklere And olsun.” Ki bu ayetlerin beyanı daha önce geçmişti.”

Hakeza başka bir delili de şu ayettir: “Hamd, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a mahsustur.”[105] Bu ayetin tefsirinde de dediğimiz gibi ayetin mutlak oluşu, meleklerin yaratıldığına ve işlerinin de Allah-u Teala ve yaratıkları arasında vasıta olduğuna ve Allah’ın emirlerini icra için gönderildiklerine delalet etmektedir. Nitekim meleklerin niteliğini beyan eden şu ayetten de bu gerçek anlaşılmaktadır: “Hayır; melekler şerefli kılınmış kullardır. Allah’tan önce söz söyleyemezler; ancak O’nun emri üzerine iş işlerler.”[106] “Üstlerinde olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.”[107]Ayrıca meleklerin kanatlarının olması da bu konuya işaret etmektedir.

O halde melekler Allah ile yaratıkları arasında, Allah’ın emrini onlar arasında icra etmekten başka bir role sahip değildir ve bu vasıta oluş da sıradan bir olay değildir. Yani münezzeh olan Allah emrini onlar vasıtasıyla icra etmektedir. Böylece onların da daha sonra vasıtasız olarak icra etmesi sağlanmaktadır. Zira Allah-u Teala’nın sünnetinde ihtilaf ve sapma yoktur. “Rabbim elbette doğru yoldadır.”[108]

Hakeza şöyle buyurmuştur: “Sen Allah’ın yasasında bir değişiklik bulamazsın. Sen Allah’ın yasasında bir başkalaşma da bulamazsın.”[109]

Bazı meleklerin diğerlerinden üstün oluşu, üst meleğin, bir alt meleğe emredişi de bu aracılık örneğindendir. Zira itaat edilen melek gerçekte Allah-u Teala ile itaat eden melek arasında, Allah-u Teala’nın emrini ulaştırmaya aracılık etmektedir. Tıpkı Melek’ul-Mevt’in (ölüm meleğinin) yardımcılarından birine, bir kimsenin canını almasını emretmesi gibi… Nitekim Allah-u Teala da meleklerin sözünden şöyle nakletmektedir: “Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır.” [110]

Hakeza şöyle buyurmuştur: “güçlü, güvenilen”[111] Hakeza şöyle buyurmuştur: “Sonunda, gönüllerindeki korku giderilince birbirlerine “Rabbiniz ne söyledi?” diye sorarlar; “Hak söyledi” derler.”[112]

Buraya kadar söylediklerimiz, yani meleklerin Allah-u Teala ile yaratıkları arasında vasıta oluşu ve meleklerin, olayların kendilerine isnat edildiği etkenler olduğu gerçeğinin olayların maddi yakın sebeplere isnadı ile hiçbir aykırılığı yoktur. Zira nedensellik olayı, uzunluğuna bir iştir, enine değil. Yani yakın sebep olayı meydana getiren sebeptir, uzak sebep ise nedenin nedenidir.

Hakeza meleklerin vasıta oluşu ve olayların kendilerine isnadı, olayların Allah’a isnadı ile ve de Rububiyet tevhidi gereğince bütün varlıkların ve olayların yegane sebebinin Allah oluşu ile hiçbir aykırılığı yoktur. Zira söylendiği gibi nedensellik olayı, uzunlamasına gerçekleşen bir olgudur, enine değil! Olayların meleklere isnadı, onların yakın doğal sebeplere isnadı ile hiçbir çelişkisi yoktur. Kur’an-ı Kerim olayların doğal nedenlere ve olaylara isnadını teyit etmiştir. Hakeza onların meleklere istinadını da kabul etmektedir.

Nedenlerin hiç birisi Allah-u Teala karşısında bir bağımsızlığa sahip değildir. Dolayısıyla Allah’tan kopmamıştır ve dolayısıyla da o nedene isnad edilen şey münezzeh olan Allah’a istinattan ayrı değildir. Putperestlerin söylediği ve inandığı inanç, yani Allah’ın işlerin idaresini yakın meleklere bıraktığı ve kendisinin artık bu işlerde bir rolünün olmadığı, onların tümüyle bağımsız çalıştığı doğru değildir. Zira Kur’an-i tevhit, her şeyden, tam bağımsızlığı reddetmektedir. Onlar kendileri için hiçbir fayda, zarar, ölüm, hayat ve diriliş hususunda irade ve yetki sahibi değildir.

Eşyanın uzak ve yakın sebeplere isnadı ve bu sebeplerin münezzeh olan Allah’a dayanması olayını bir yazıya benzetmek mümkündür. Zira insan da kendi eli ve kalemiyle yazmaktadır. Bu yazıyı hem kaleme isnat etmek mümkündür, hem de el ve kalem vesilesiyle yazan kimseye isnat etmek mümkündür. Ama gerçek anlamıyla asıl neden, nedensellik hususunda bağımsızlığı olan insandır ve insanın yazmaya istinadı ile çelişmemektedir.

Hakeza meleklerin tedbir işlerinde aracı olmasının Allah-u Teala’nın sözünden anlaşıldığı üzere bazı meleklerin veya tümünün sürekli ibadet, tespih ve Allah’a secde durumunda olmasıyla da hiçbir aykırılığı yoktur. Nitekim ayette şöyle yer almıştır: “Katında olanlar O’na kulluk etmekten çekinmezler ve usanmazlar. Gece ve gündüz, bıkmadan tespih ederler.”[113]

Hakeza şöyle buyurulmuştur: “Doğrusu Rabbinin katında olanlar, O’na kulluk etmekten büyüklenmezler, O’nu tenzih ederler ve yalnız O’na secde ederler.”[114] Zira meleklerin ibadet, secde ve tespihi de Allah’ın izzeti tarafından gelen bir emrin tedbir ve emri yerine gerirme işinin aynısı olabilir. Nitekim şu ayet de buna işaret ediyor olabilir: “Göklerde ve yerde bulunan her canlı ve melekler, büyüklük taslamaksızın Allah’a secde ederler.”[115][116]

 

3710. Bölüm

Koruyucu Melekler

 

Kur’an:

“O, kulların üstünde yegane kahirdir ve size koruyucular gönderir. Artık birinize ölüm gelince elçilerimiz, bir eksiklik yapmaksızın onun canını alırlar.” [117]

“Ardında ve önünde insanoğlunu takip edenler vardır; Allah’ın emriyle onu gözetirler. Bir kavim kendi nefsinde olanı değiştirmedikçe Allah onları  değiştirmez. Allah bir milletin fenalığını dileyince artık onun önüne geçilmez. Onlar için Allah’tan başka hami de bulunmaz.” [118]

“Oysa, yaptıklarınızı bilen değerli yazıcılar sizi gözetlemektedirler.” [119]

19018.   “Tefsir-i Kumi’de “Sizi gözetlemektedirler” ayeti hakkında şöyle yer almıştır: “Yani insana tayin edilen iki melek demektir. “Yaptıklarınızı bilen değerli yazıcılar” ise iyilikleri ve kötülükleri yazarlar.”[120]

19019.  İmam Sadık (a.s), kendisine, “Neden Allah gizlilikleri ve en gizlilikleri bildiği halde melekleri tayin etmiştir?” diye soran Zındık’a şöyle buyurmuştur: “Allah bu iş ile melekleri kul edinmiş, onları kendi yaratıklarına şahit kılmıştır. Böylece kullar da meleklerin kendileriyle beraber olması hasebiyle, Allah’a itaate daha fazla dikkat göstermekte, Allah’a isyan etmekten daha çok sakınmaktadır. Nice defa kul günahı kastetmekte, ama iki müvekkel meleği hatırlaması sebebiyle günahtan sakınmakta ve kendini korumaktadır. Zira şöyle demektedir: “Rabbim beni görmektedir, beni gözetleyen melekler de bu günahıma tanıklık edeceklerdir.

Allah lütfü ve merhameti sebebiyle melekleri kullarına müvekkel kılmış, böylece insanları isyankar şeytanlardan, yeryüzünde eziyet eden haşerelerden, bir çok afetlerden ve diğer zararlardan Allah’ın izniyle kendilerinin de anlamadığı bir şekilde aziz ve celil olan Allah’ın emri gelinceye kadar korumaktadır.”[121]

19020.   “İmam Bakır (a.s), Allah-u Teala’nın, “Ardında ve önünde insanoğlunu takip edenler vardır; Allah’ın emriyle onu gözetirler” ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah’ın emriyle onu bir kuyuya düşmekten veya başına bir duvarın yıkılmasından veya bir musibetin çatmasından korurlar. Eceli geldiğinde ise onu yalnız bırakırlar ve onu mukadderatına (taktir edilen şeylere) doğru sürerler. Bu koruyucular gece kendisini koruyan iki melek ile gündüz kendisini koruyan iki melektir ve bu işi sırayla yaparlar.”[122]

19021.  İmam Sadık (a.s), Al-i Sam’ın kölesi Abdula’la’ya şöyle buyurmuştur: “Sana göre “Biz onları saydıkça sayıyoruz” Ayetinden maksat nedir?” Ben (Abdul’a’la) şöyle arzettim: “Günlerin sayısıdır.” İmam şöyle buyurdu: “Babalar ve anneler de bunu saymaktadır. Hayır, ayetin maksadı, nefeslerin sayısıdır.”[123]

Bak. El-Murakebe, 1537. Bölüm; el-Mead (3), 2990. Bölüm

 

3711. Bölüm

Meleklerin Özellikleri

 

19022.  Davud b. Farked’il-Attar şöyle diyor: “Dostlarımızdan biri bana şöyle dedi: “Acaba melekler uyurlar mı?” Ben, “Bilmiyorum” dedim. O şöyle dedi: “Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Gece ve gündüz, bıkmadan tespih ederler.”[124]

Daha sonra da şöyle dedi: “Bu konuda sana İmam Sadık’tan (a.s) bilgi aktarayım mı?” Ben, “Evet” dedim. O şöyle dedi: “Bu soru, İmam Sadık’a (a.s) da soruldu. İmam şöyle buyurdu: “Aziz ve celil olan Allah’tan başka her varlık, uyumaktadır, melekler de uyumaktadır.” Ben şöyle arzettim: “Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Gece ve gündüz, bıkmadan tespih ederler.”

 İmam şöyle buyurdu: “Onların nefesleri de tesbihtir.”[125]

19023.  İmam Sadık (a.s), kendisine, “Meleklerin yemesi, içmesi ve evlenmesi var mıdır?” diye sorulunca şöyle buyurmuştur: “Hayır onlar, Arşın esintileriyle hayattadırlar.” Şöyle arzedildi: “Onların uyumasının nedeni nedir?” İmam şöyle buyurdu: “Böylece onlar  aziz ve celil olan Allah arasında bir farklılık olsun. Zira uyumayan ve uyuklamayan sadece Allah’tır.”[126]

Bak. 3708. Bölüm 19010. Hadis

 

3712. Bölüm

Meleklerin Girmediği Evler

 

19024.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Cebrail (a.s) yanıma geldi ve şöyle dedi: “Biz melekler, içinde köpek, heykel veya idrar edilmiş kabın bulunduğu eve girmeyiz.”[127]

19025.   “İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Cebrail (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ey Allah’ın Resulü! Biz içinde resim bulunan eve, içinde idrar edilen eve veya içinde köpek olan eve girmeyiz.”[128]

19026.   “Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Cebrail bana geldi ve şöyle buyurdu: “Ey Muhammed! Misvak kullanmadığınız, su ile temizlenmediğiniz ve parmaklarınızın oynak yerlerini (boğumlarını) yıkamadığınız halde nasıl üzerinize nazil oluruz.”[129]

 



496. Konu

 

El-Melekut

Melekut

 

F Bihar, 12/56, 3. Bölüm; İraet’ul-İbrahim (a.s) melekut’us-Semavat-i ve’l-Erz

 

 

 

 

 



 

 


3713. Bölüm

Melekut

 

Kur’an:

“Göklerin ve yerin melekutunu, Allah’ın yarattığı her şeyi ve ecellerinin yaklaşmış olması ihtimalini düşünmüyorlar mı? Bundan sonra hangi söze inanacaklar?” [130]

“Böylece yakin edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin melekutunu gösterdik.” [131]

“Her şeyin melekutu elinde olan ve sizin de kendisine döneceğiniz Allah münezzehtir.”[132]

19027.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ey münezzeh, şanın ne yüce! Ey mü­nezzeh, görebildiğimiz yaratıkların ne yüce! Her büyük senin kudretinin yanında ne küçük! Görebildiğimiz melekutun ne kadar muhteşem! Bunlar, gözümüzden kaçan hükümranlığının yanında ne cılız!”[133]

19028.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “O hiç bir örneğe bakmadan yaratandır… Kudretinin melekutunu ve hikmetinin eserlerini ifade eden inceliklerini bize göstermesi ve her varlığın sadece O’nun kudretiyle ayakta durabildiğini itiraf etmesi, bir hüccet olarak bizleri gayr-i ihtiyari O’nu tanımaya ve marifetine sevk etmiştir…”[134]

19029.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Öyle bir kudret sahibidir ki vehim ve akıllar onun kud­retinin derecesini anlamaya çalışsa, vesvese tehlike­sinden uzak yüce bilginlerin zekası melekut gaybının derinliklerini derk etmek için çabalasa, yine de  hepsi eli boş geri döner ve gaybın ka­ranlıklarında kendi kurtuluşları için Allah-u Teala’ya sığınırlar.”[135]

19030.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sonra o münezzeh Allah, göklere yerleştirmek ve melekutunun yüce göğünü bayındır kılmak için melekler­den güzel bir toplu­luk yarattı.”[136]

19031.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sıfatların kendisini tanımaktan aciz kaldığı, azametini akılların kavrayamadığı ve böylece mülkünün sonuna erişilemediği Al-lah’a hamd olsun.”[137]

19032.  İmam Sadık (a.s), Allah-u Teala’nın, “Böylece İbrahim’e gösterdik” ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Yeryüzü ve yeryüzünde olan her şey, gökyüzü ile gökyüzünde olan her şey, Arşı yüklenen melek ve Arşın üzerindeki herkes, İbrahim (a.s) için keşfoldu. Allah Resulü (s.a.a) ve Müminlerin Emiri (a.s) için de öyle yapıldı.”[138]

19033.  İmam Bakır (a.s), hakeza bu ayetin tefsirinde şöyle buyurmuştur: “Yeryüzü onun için keşfoldu, böylece yeryüzü ve onda olan her şeyi gördü, gökyüzü de kendisine keşfoldu ve böylece onu ve onda olan herkesi gördü. Gökleri yüklenen meleği, Arşı ve Arşın üzerinde olan her şeyi müşahade etti. Aynı şekilde sizin dostunuza da (İmam Bakır’a) gösterilmiştir.”[139]

19034.  Zürare, İmam Bakır’dan (a.s) ve İmam Sadık’tan (a.s), “Böylece…” ayeti hakkında şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir: “Gökler onun (İbrahim) için keşfoldu. Böylece Arşı ve üzerinde olan her şeyi müşahade etti.” Zürare şöyle dedi: “Gökler, yeryüzü, Arş ve Kürsü de mi?” İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: “Yeryüzü onun için keşfoldu ve böylece onu apaçık bir şekilde gördü. Hakeza gökleri, göklerde olan her şeyi, gökleri yüklenen meleği, Kürsü’yü ve Kürsü’de olan her şeyi açık bir şekilde müşahade etti.”[140]

19035.  İmam Bakır (a.s), hakeza bu ayetin tefsirinde şöyle buyurmuştur: “Gözüne öyle bir güç verildi ki gözleri göklere nüfus etti, onda olan her şeyi müşahade etti, Arşı, Arşın üzerinde olan herşeyi, yeryüzü ve yeryüzünde olan her şeyi gördü.”[141]

19036.  İmam Sadık (a.s), hakeza bu ayetin tefsirinde şöyle buyurmuştur: “Yedi gök İbrahim (a.s) için keşfoldu. Böylece Arşın üzerinde olan her şeye baktı, yeryüzü de kendisi için keşfoldu. Böylece havada olan her şeyi müşahade etti. Muhammed’e (s.a.a) de böyle bir şey gerçekleşti ve sizin dostunuz (İmam Sadık –a.s-) için ve ondan sonraki imamlar için de durum böyle olmuştur.”[142]

19037.  İmam Seccad (a.s) “Sonra yakınlaştı ve daha da yakınlaştı” ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Maksat hicaplara yakın olan ve göklerin melekutunu gören Allah Resulüdür. Böylece Peygamber çok yakınlaştı, ayaklarının altından yeryüzünün melekutuna baktı, böylece yeryüzüyle iki ok miktarınca uzaklıkta olduğunu zannetti.”[143]

19038.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “İbrahim Halil yukarı melekut alemine götürüldü ve bu benim Rabbimin  buyurduğudur: “Böylece yakin edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin melekutunu gösterdik.”

Allah onu göğün altına doğru yukarı çıkardığında gözlerine öyle bir güç verdi ki yeryüzünü,  gizli ve açık varlıkları müşahade etti. Sonra zina eden bir erkek ve kadını gördü. Onlara beddua etti, her ikisi de helak oldular. Daha sonra (aynı hal üzere) iki kişiyi gördü. Onlara da beddua etti, her ikisi de helak oldular. Yeniden iki kişiyi gördü, onlara da beddua etti, böylece her ikisi de helak oldular. Sonra başka iki kişiyi gördü. Onlara da beddua etmek istedi, ama Allah ona şöyle buyurdu: “Ey İbrahim! Benim kölelerime ve cariyelerime (kullarıma) beddua etmekten el çek. Zira ben bağışlayan, rahim, cabbar (telafi eden) ve halim biriyim. Kullarımın itaatleri bana bir zarar vermediği gibi isyanları da bana bir fayda vermez. Ben senin gibi değilim ki gönlümü yatıştırmak için onları tenbih edeyim. O halde kullarıma beddua etmekten el çek. Zira sen gerçekte uyarıcı bir kulsun, mülküme ortak değil! Sen ne beni ne de kullarımı gözetensin. Kullarım benim hakkımda üç kısımdır: Ya benim dergahıma tövbe eder, ben de onların tövbesini kabul ederim, günahlarını bağışlarım, ayıplarını örterim. İkinci grup ise,  azaplarımı onlardan alıkoyarım. Çünkü çok yakında onların sırtından mümin bir neslin çıkacağını biliyorum. Bu yüzde de onların kafir babalarını idare ediyorum. Onların kafir annelerine karşı sabırla davranıyorum, azabımı onlardan kaldırıyorum ki onlardan mümin bir soy vücuda gelsin. Birbirinden ayrıldıklarında (yani mümin dünyaya geldiğinde) ise azabım onlar hakkında gerçekleşir, belam onları çepe çevre sarar. Eğer o ve bu olmasaydı (eğer tövbe etmeselerdi ve onların soyundan mümin bir soy vücuda gelmeseydi) onlar için hazırladığım azap, senin onlar için istediğin azaptan daha büyüktür. Zira benim kullarım içim azabım, celal ve büyüklüğüm esasıncadır. O halde ey İbrahim! Beni kullarımla baş başa bırak, zira ben senden daha merhametliyim. Beni kullarımla baş başa bırak. Zira ben cabbar, sabırlı, ilim ve hikmet sahibiyim. İlmimle onları tedbir eder, kaza ve kaderini onlar arasında icra ederim.”[144]

19039.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “İbrahim (a.s) göklerin ve yerin melekutunu müşahade ettiğinde, zina halinde olan bir şahsı gördü. Ona beddua etti, o öldü. Sonra başka birini (o halde) gördü, ona da beddua etti ve o da öldü. Üç kişiyi daha aynı halde gördü, onlar beddua etti ve onlar da öldüler. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah ona şöyle vahyetti: “Ey İbrahim! Sen duası müstecap olan birisin. O halde kullarıma beddua etme. Zira eğer isteseydim, onları yaratmazdım. Ben kullarımı üç çeşit yarattım: Biri bana ibadet eden ve bana hiçbir şeyi ortak koşmayan kuldur, o halde ben ona mükafat veririm. Diğeri ise benden başkasına tapan bir kuldur, bu kul asla benim elimden kaçamaz. Diğer kul ise benden başkasına tapan, ama onun sırtından bana ibadet eden bir nesli çıkaracağım kuldur.”[145]

 

Tefsir

 

“Böylece yakin edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin melekutunu gösterdik.” Ayetinin zahirinden de anlaşıldığı üzere “kezalike” (böylece) kelimesi “Hani İbrahim, (üvey) babası (veya kayınbabası, veya amcası veya öğretmeni) Azer’e, “Putları ilah olarak mı benimsiyorsun? Doğrusu ben seni” ayetinin içeriğine işarettir. Yani bu konuda İbrahim’e (a.s) hakikati göstermeyi ifade etmektedir. O halde ayetin anlamı şöyledir: Bu tür göstermekle biz, göklerin ve yerin melekutunu İbrahim’e gösterdik.

Bu işaretin ve sonraki ayetin “Gece basınca bir yıldız gördü” ve sonraki ayetle önceki ayetin irtibatına delalet eden “Biz, memlekette güçsüz sayılanlara iyilikte bulunmak onları önderler kılmak, onları varis yapmak istiyorduk” ayetinin yardımıyla açıkça anlaşıldığı gibi “nurî” kelimesi, gelecek zamana delalet etmektedir. Geçmiş zamanı hikaye etmektedir. Tıpkı “Biz yeryüzünde zayıf bırakılanlara minnet koymayı istiyoruz”[146] ayetindeki “nuridu” kelimesi gibi.

O halde ayetin anlamı şöyledir: “Biz göklerin ve yerin melekutunu İbrahim’e gösterdik ve bu da amcası ve kavmiyle putlar hakkında tartışmasına, kendilerine sapıklıklarını göstermesine sebep oldu. Biz bu inayet ve ihsan sayesinde, yani melekut alemini ona göstererek ona yardım ulaştırdık. Bu hal üzere akşam gelip çattı ve gözleri yıldızlara ilişti.

Bu yüzden müfessirlerin “ve kezalike nurî” (ve böylece gösterdik) cümlesi, önceki ve sonraki cümleyle bir irtibatı olmayan cümledir. Ve hakeza bazılarının “melekutu ilk defa İbrahim’e gösterme meselesi gece gelip çattığında ve yıldızları gördüğünde gerçekleşti,” sözü asla doğru değildir ve bu görüşe itina etmemek gerekir.

Göklerin ve yerin melekutunun anlamına gelince… Melekut mülk (hükümranlık) demektir ve de masdar anlamındadır. Tıpkı tağut ve ceberut kelimeleri gibi. Dolayısıyla da adeta mülk ile mukayesede melekut kelimesi, anlamı daha büyük bir vurguyla ifade etmektedir. Nitekim tağut ve ceberut kelimeleri de tuğyan, cebr veya cübran kelimelerini daha büyük önemle vurgulamaktadır.

Kur’an da bu kavramı, sözlük anlamında kullanmıştır. Nitekim Allah’ın kelamındaki diğer kelimeler de aynen böyledir. Sadece Kur’an’ın örneği ile bu kelimenin örneği arasında bir fark vardır. Zira bir tür saltanat ve hükümdarlık olan mülk ve melekut bizim aramızda farazi ve itibari bir anlamdır. Onu itibar etmemize ve varsaymamıza sebep olan şey ise toplumun insani bireylerde ve davranışlarda insanın varlığına duyduğu ihtiyaçtır. Öyle ki toplumsal meselelerin güçlülüğüne, adalet ve emniyetin sağlanmasına sebep olsun. Bu anlam tıpkı insani topluluklarda sürekli müşahade ettiğimiz gibi kendiliğinden intikal bağışlama, gazap ve zor ve galebeyle tasarruf imkanına sahiptir.

Bu anlam itibari olmasına rağmen ve de insani topluluklarda gerçek hükümet münezzeh olan Allah’ın hakkı olmasına rağmen, Allah-u Teala hakkında da tasavvur edilebilir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Hüküm ancak Allah’ındır.[147]

“Hamd, dünyada da ahirette de O’nun içindir” [148]

Ama, bu itibari mülk ve yöneticiliğin anlamının yorumu da açıkça ortaya koyulduğu üzere gerçeklerde kök salmış ve sübut etmiş bir yorumdur ve bu asla zail olacak ve intikal edecek bir durumda değildir. Nitekim bizim her birimiz, kendimizin maliki ve sahibi konumundayız. Yani hepimiz, kulak, göz, diğer organ ve fiillerimize hakim durumdayız. Onlarda apaçık bir şekilde tasarrufta bulunmaktayız. Öyle ki kulak ve göz, insanın emriyle işitmekte ve görmektedir, başka bir insanın emri ve iradesine bağlı olarak değil! Bu anlam bizim hakkımızda da gerçekleştiği hususunda şüphe etmediğimiz güzel bir anlamdır ve bu gerçeklik yok olacak ve intikal edecek bir gerçek de değildir. Zira insan kuvvet ve fiillerine maliktir. Bu kuvvet ve fiiller de bütünüyle insanın vücuduna tabidir ve onun vücuduyla ayakta durmaktadır. Onun varlığından bağımsız ve ihtiyaçsız değildir. Örneğin göz,, bakan insanın izniyle görmektedir, kulak  onun izniyle işitmektedir. Eğer insan olmasaydı, ne göz olurdu, ne görme olurdu, ne kulak olurdu ve ne de duyma. Toplumda da insan gerçekte padişah ve yöneticinin emriyle iş yapmaktadır. Eğer toplumdaki işlerin dizginlerini elinde tutan bu idare edici güç olmasaydı, toplum vücuda gelmezdi. Eğer yönetici ve hakim bir kimseyi amel ve tasarruftan alı koyacak olursa o artık buna isyan edemez.

Şüphesiz bu anlam aynen varlıkların vücuda gelme kaynağı ve alemin düzeninin idare menşei olan münezzeh olan Allah hakkında da gerçekleşmektedir. Hiçbir varlık ne varlığında mertebesi yüce yaratıcıdan müstağnidir ve ne de varlığının etkilerinde, yani kuvvet ve fiilleri hususunda kendiliğinden hiçbir bağımsızlığa sahip değildir. Ne bireysel durumda, ne de toplumsal durumda bağımsız değildir. Bu kuvve ve fiiller varlık aleminin diğer cüzleriyle irtibat halindedir. Dünyadaki kuvvetler ile bu kuvvetlerin irtibatı ve bu kuvvetlerin birbirine karışımı da bu görülen genel düzeni vücuda getirmektedir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur:  “De ki: “Mülkün sahibi olan Allah’ım!”[149]

Hakeza şöyle buyurmuştur: “Göklerin, yerin ve onlarda bulunanların egemenliği Allah’ındır, Allah her şeye kadirdir.”[150]

“Hükümranlık elinde olan Allah yücedir ve O her şeye kadirdir.” “Ölümü ve dirimi yaratan o’dur.”

“Gökleri yedi kat üzerine yaratan o’dur.”[151]

Bu ayetlerde mülahaza edildiği gibi mülk ve padişahlığı yaratıcılığa neden kılmaktadır. O halde varlıkların varlığı Allah’tandır. Onların varlık ve gerçekliklerinin Allah’a nisbeti de Allah’ın mülk ve padişahlığının gerçekleşme ölçüsüdür ve bu da hiç kimsenin Allah’ın mülkünde ortak olmadığı ve ondan başkasına intikal etmediği ve aslında intikal ve başkasına havale imkanına sahip bulunmadığı anlamındadır. Yani Allah-u Teala onlardan asla sarf-ı nazar etmemekte ve diğerini kendi yerine geçirmemektedir.

Bu melekut kelimesinin bu ayette yorumlandığı anlamının aynısıdır. “Bir şeyi dilediği zaman, O’nun buyruğu sadece, o şeye “Ol” demektir hemen olur. Her şeyin egemenliği elinde olan ve sizin de kendisine döneceğiniz Allah münezzehtir.”[152]

Zira ikinci ayetin de açıkça ifade ettiği gibi her şeyin melekutu münezzeh olan Allah’ın o şeye buyurduğu “Kun” (ol) kelimesidir. Allah’ın sözü de onun fiilinin ve eşyanın icadının aynısıdır. O halde açıkça anlaşıldığı üzere melekut eşyanın varlığının bizzat kendisidir ve onların münezzeh olan Allah ile ayakta durduğunun ifadesidir. Bu hiçbir şekilde ortaklık kabul etmeyen bir iştir. Mğnezzeh ve tek olan Allah’a mahsustur. Neticede saltanat ve tedbir anlamında olan rububiyet başkasına bırakılmayı ve intikali kabul edemez. İşte bu yüzden dolayı eşyanın melekutunu incelemek insanı kesin bir hidayetle tevhide götürmektedir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmuştur: “Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah’ın yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? O halde Kur’andan sonra hangi söze inanacaklar?”[153] Mülahaza edildiği gibi bu ayetin anlamı da daha önce zikredilen mülk suresinin ayeti ile aynıdır.

O halde anlaşıldığı üzere göklerin ve yerin melekutundan maksat, diğer ilgili ayetler üzerinde düşünmeden anlaşıldığı kadarıyla, Hz. İbrahim’in (a.s) ruhunu, eşyayı müşahadeye yönlendirmekten ibarettir. Yani bütün varlıkların varlığı Allah ile kaimdir ve bu istinad ortaklık kabul eden bir istinat da değildir. İbrahim çok geçmeden şu neticeye vardı ki, hiçbir mahlukat, başka bir rububiyete, alemi tedbire ve alemdeki işleri idareye kadir değildir. Çünkü putlar, insanların bizzat yaptığı ve adlandırdığı heykellerdir. Allah onların gerçekliği hakkında bir delil indirmemiştir. Böyle bir duruma sahip olan varlıklar ise, onları bizzat yapmış olan insanın rabbi ve maliki olamaz. Yıldız, ay ve güneş gibi semavi cisimler de değişiklik içindedirler. Zira bazen insan için zahir olmakta, bazen de insanın gözlerinden gizli kalmaktadır. Bu varlıklar da bu hal üzere daha ileride diyeceğimiz gibi, varlık aleminin yöneticisi ve idarecisi olamaz.

“Böylece yakin edenlerden olması” ayetindeki “lam” harfi (liyekune) nedensellik içindir. Bu cümlenin geneli de hazf edilen başka bir cümleye atfedilmiştir ve cümlenin takdiri ise şöyledir: “Liyekune keza ve keza ve liyekune minel mukinin” (Böylece şöyle veya böyle olması için ve yakin edenlerden olması için…)

Yakin hiçbir şek ve şüpheyle karışmayan bir ilimden ibarettir. Şayet yakinden maksat da Allah’ın ayetlerine ve nişanelerine yakin etmektir. Nitekim başka bir yerde şöyle buyurmuştur: “Sabredip ayetlerimize kesin olarak inanmalarından ötürü, aralarından, onları buyruğumuzla doğru yola götüren önderler yaptık.”[154] Bu yakinin neticesi ise Allah’ın güzel isimlerine ve üstün sıfatlarına yakindir.

Allah-u Teala’nın Peygamber (s.a.a) hakkında nazil buyurduğu ayetler de bu anlamı ifade etmektedir. “Kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan, kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir.”[155]

Hakeza şöyle buyurmuştur: “Gözü oradan ne kaydı ve ne de onu aştı. O rabbinin büyük ayetlerinden bazısını gördü.”[156]

Ama Allah-u Teala’nın zatına yakin hususuna gelince… Kur’an-ı Kerim Allah’ın zatının her türlü şek ve şüpheden yüce olduğunu ve hiçbir ilmin Allah’ın zatını ihata edemeyeceğini, aksine burada tümüyle teslim olmak gerektiğini ifade etmektedir.

Kur’an-ı Kerim, Allah-u Teala’nın nişanelerine yakinî bir ilmin özelliklerinden birinin de Allah’ın dilediği ölçüde his perdesinin ötesinde varlık hakikatlerinin keşfedilmesi olarak zikretmiştir. Örneğin bir ayette şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin, şayet yaptığınızın sonucunu kesin olarak bir bilseniz! And olsun ki, cehennemi göreceksiniz.”[157]

Hakeza şöyle buyurmuştur: “Ama iyilerin defteri yüksek katlardadır. O yüksek katların ne olduğunu sen bilir misin? O, gözde meleklerin gördüğü, yazılı bir kitaptır.”[158]

 

3714. Bölüm

Melekut Perdeleri

 

19040.  Resulullah (s.a.a), Mirac gecesinde şöyle buyurmuştur: “Aşağıya inip dünya semasına vardığımda, kendimden aşağıya baktım. Aniden bir bulut, toz, duman ve velvele ile karşılaştım. “Ey Cebrail! Bu nedir?” diye sordum. O şöyle buyurdu: “Bunlar, göklerin ve yerin melekutu hakkında düşünmesinler diye insanların gözünün üstünde dönen şeytanlardır. Eğer bunlar olmasaydı, insanlar bir çok ilginçlikleri görürlerdir.”[159]

19041.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Eğer şeytanlar insanların kalpleri etrafında dönmeseydi, şüphesiz göklerin melekutunu görürlerdi.”[160]

19042.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ne mutlu sabreden fakirlere! Onlar göklerin ve yerin melekutunu görenlerdir.”[161]

Bak. El-Kalb, 3390, 3399. Bölümler

 



497. Konu

 

el-İmla

Mühlet Vermek

 

F Bihar, 73/377, 139. Bölüm; el-İmla ve’l-İmhal ale’l-Kuffar

F Bihar, 73/387, 141. Bölüm; Vak-u ma Yugallizu ala’l-Abd fi’l-Measi ve İstihracillah Teala

 

 

 

 


Bak.

F 483. Konu, el-İmtihan

F El-Bela, 403. Bölüm; en-Ni’met, 3910. Bölüm; ez-Zulüm, 2457. Bölüm

 



 

 

3715. Bölüm

Mühlet Vermek

 

Kur’an:

“Küfredenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak, günahları çoğalsın diye mühlet veriyoruz. Küçültücü azab onlaradır.” [162]

“Medyen halkı da peygamberlerini yalancı saymış ve Mûsa da yalanlanmıştı. Ama ben, kâfirlere önce mühlet verdim, sonra da onları yakalayıverdim. Beni tanımamak nasılmış görsünler. Nice kasabaların halkını haksızlık yaparken yok ettik. Artık çatıları çökmüş, kuyuları metruk, sarayları bomboş kalmıştır. Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları akıl edecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalpler de körleşir. Senden, başlarına acele azâb getirmeni istiyorlar. Allah sözünden asla caymayacaktır. Rabbinin katında bir gün, saydıklarınızdan bin yıl gibidir. Nice kasabalara, haksız oldukları halde, mühlet vermiştim; sonunda onları yakalayıverdim. Dönüş ancak banadır.”[163]

Bak. Al-i İmran sıresi 196, 197. Ayetler; maide suresi, 71. Ayet; En’am suresi, 44. Ayet; a’raf suresi, 94, 95, 182, 183. Ayetler; tevbe suresi 85. Ayet; Yunus sursi, 11. Ayet; Hud suresi, 48. Ayet; Ra’d suresi, 32. Ayet; Hicr suresi, 3. Ayet; Nahl suresi, 61. Ayet; Kehf suresi, 85. Ayet; Meryem suresi, 84. Ayet; Ta-Ha suresi, 129-131. Ayetler; Enbiya suresi, 44, 111. Ayetler; Mü’minun suresi, 54, 55. Ayetler; Furkan suresi, 18.ayet; Şuara suresi, 146, 205-207. Ayetler; Ankebut suresi, 53. Ayet; Lokman suresi, 124; Fatır suresi, 45. Ayet; Şura suresi, 21. Ayet; Zuhruf suresi, 29. Ayet; Zariyat suresi, 43, 44. Ayetler; Kalem suresi, 45. Ayet; Muddessir suresi, 11-16. Ayetler; Murselat suresi, 46. Ayet; Tarık suresi, 15-16. Ayetler

19043.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah hiçbir kimseyi insana verdiği fırsat gibi bir şeyle imtihan etmemiştir.”[164]

19044.  İmam Rıza (a.s), kendisine, “Ben İbn-i Kıyama’yı[165] Allah’ın yaratıklarından sana en çok düşman kesilen biri olduğu halde terk ettim” diyen Hüseyin b. Hasan’a şöyle buyurmuştur: “Bu onun için kötüdür.” (Hüseyin şöyle diyor:) “Ben şöyle arzettim, sizden çok ilginç bir şey işitiyorum.” İmam şöyle buyurdu: “Ondan daha ilginç olanı İblistir. O aziz ve celil olan Allah’a daha yakın bir makamdaydı, Allah ona emretti, ama o Allah’ın emrine isyan etti, üstünlük tasladı ve kafirlerden oldu. Bunun üzerine Allah ona mühlet verdi. Allah’a yemin olsun ki Allah mühlet vermek gibi şiddetli bir şeyle azaplandırmamıştır. Ey Hüseyin! Allah’a yemin olsun ki Allah onlara mühlet vermek gibi şiddetli bir azapla azaplandırmamıştır. ”[166]

19045.  İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Aziz ve celil olan Allah Firavun’a, “Ben sizin en yüce rabbinizim” dediği günden, “Ben sizin için kendimden başka bir ilah tanımıyorum” sözünü söylediği güne kadar, tam kırk yıl mühlet verdi. Daha sonra onu dünya ve ahiret azabına düçar kıldı. Hakeza aziz ve celil olan Allah Musa (a.s) ve Harun’a (a.s) şöyle buyurdu: “Şüphesiz sizin duanızı kabul ettim.” Oysa Allah-u Teala’nın icabetinin sonucunu ona belli kılmasına kadar tam kırk yıl çekti.”[167]

19046.  Yezid b. Meysere şöyle diyor: “Allah’ın Musa’ya nazil buyurduğu bilgiler arasında şu cümleleri gördüm: “Acaba mümin kulum dünya kapısını yüzüne açmam sebebiyle ve de bu sebeple benden uzaklaştığı için sevinir mi veya mümin kulum dünyayı ondan aldığım ve bu vesileyle de onu kendime yakın kılmam sebebiyle sabırsızlık gösterir mi?” Daha sonra şu ayeti tilavet buyurdu: “Kendilerine mal ve oğullar vermekle, iyiliklerde onlar için acele ettiğimizi mi zannederler? Hayır; farkında değiller.”[168]

19047.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Müddetleri uzadı, böylece horluklarını nihayete eriştirdiler. Kendilerini değişikliklere (ve nimetlerin yok olmasına) müstahak kıldılar.”[169]

Allah-u Teala’nın, “Küfredenler sanmasın” sözü Allah’ın Peygamberini, kafirlerin küfürlerinde acele etmeleri hususunda teselli verdiği bir ayettir ve bu iş gerçekte kafirlere oranla ilahi bir kuşatmayı ifade etmektedir. Böylece onlar ahirette hiçbir nasiplerinin olmadığı bir duruma gelip çatmaktadırlar. Kafirlere hitap etmekte ve açıkça Allah’ın onlara verdiği mühlet sebebiyle sevinmemeleri gerektiğini bildirmektedir. Zira bu mühletler onları yavaş yavaş daha çok günahlara doğru çekmekte ve bu mühletin ardından düşüklük ve utançtan başka bir sonucu olmayan insanı hor kılıcı bir azap vardır. Bu olay tümüyle kemale erme kanunu ve sünneti esasıncadır.[170]

 



498. Konu

 

el-İstimna

Mastürbasyon

 

F Bihar, 79/95, 80, el-İstimna

F Bihar, 104/30, 32. Bölüm; el-Hezheze ve’l-İstimna

F Vesail’uş-Şia, 18/574, 3. Bölüm; men İstimna Fe’lih et-Te’zir

 

 

 

 

 

 

 



 

 


3716. Bölüm

Mastürbasyon

 

19048.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Bilin ki Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların laneti, hakkımızdan bir şey çiğneyen kimsenin üzerine olsun…hakeza hayvanlarla cinsel ilişki kuran ve kendi kendini tatmin eden (mastürpasyon yapan) kimsenin üzerine olsun.”[171]

19049.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Üç kimse ile Allah-u Teala kıyamette ne konuşur, ne onlara bakar ve nede onları temizler, onlar için şiddetli bir de azap vardır: Beyaz saçını koparan kimse, kendi kendini tatmin eden kimse ve livata (homoseksüellik) yapan kimse.”[172]

19050.  İmam Sadık (a.s), mastürbasyon hakkında soru sorulunca şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala’nın kitabında nehyettiği büyük bir günahtır ve bu fiili yapan kimse kendisiyle evlenmiş gibidir. Eğer bu işi yapacak birini bilecek olursam, asla onunla yemek yemem.” Soru soran kimse yeniden şöyle sordu: “Ey İbn-i Resulillah! Kur’an’ın neresinde bu işten sakındırılmıştır?” İmam şöyle buyurdu: “Allah’ın şu buyruğunda: “Kimde bunun ötesinde bir şey dilerse şüphesiz ki o aşırı gidenlerdendir.” Bu amel de “bunun ötesinde” ifadesinin bir örneğidir.”[173]

19051.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Kendi eliyle evlenen kimse (mastürbasyon yapan kimse) mel’undur.”[174]

19052.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kendi tenasül organıyla oynayan birini Müminlerin Emiri’nin (a.s) yanına getirdiler. İmam parmaklarını kırbaçladı. Sonrada onu Beytülmal parasıyla evlendirdi.”[175]

 



499. Konu

 

el-Mevt

Ölüm

 

F Bihar, 6/116, 1. Bölüm; Hikmet’ul-Mevt ve Hakikatuh

F Kenz'ul-Ummal, 15/542-762; Kitab’ul-Mevt ve Ehval’un Tekeu Be’deh

F Vesail’uş-Şia, 2/612, Ebvab’ul-İhtizar

F Bihar, 81/170-397, 1-186; Ebvab’ul-Cenaiz

 

 

 

 


Bak.

F 4. Konu, el-Ecel; 35. Konu, el-Berzah; 427. Konu, el-Kabr; 374. Konu, el-Mead(1); 209. Konu, Ziyaret’ul-Kubur; 379. Konu, eş-Şehadet (2); 305. Konu, el-Musibet

F El-Hac, 706. Bölüm; ez-Zenb, 1387. Bölüm; ez-Zekat, 1581. Bölüm; el-İlm, 2844. Bölüm; el-Fakr, 3221 ve 3230. Bölümler; es-Sadaka, 2224. Bölüm



 

3717. Bölüm

Ölüm

 

Kur’an:

“Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için, ölümü ve dirimi yaratan o’dur. O, güçlüdür, bağışlayandır.”[176]

19053.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her canlının bir ölümü vardır.”[177]

19054.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ölüm ahiret adaletinin başlangıcıdır.”[178]

19055.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ölüm ile dünya sona erer.”[179]

19056.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ölüm ahiretin kapısıdır.”[180]

19057.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Sizden birisi ölünce kıyameti kopar, o halde Allah’a onu görüyormuşcasına ibadet edin ve her an ondan bağışlanma dileyin.”[181]

19058.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Sizden biri ölünce kıyameti kopmuş olur. Böylece iyiliklerini ve kötülüklerini görür.”[182]

19059.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ömürleri uzatıp kısaltarak, öne salıp erteleyerek yaratmıştır. Ölüme bir takım sebepler taktir etti. Ölümü uzun ömürleri çeken ip ve hayat düğümlerini çözen bir unsur kıldı.”[183]

19060.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hamd, İslam’ı şeriat kılan, uyanlara dinini ko­laylaştıran Allah’a mahsustur.…Yolu tasdik, yolunun işaretleri salih amel, ölümü son, dünyası imtihan, kıyameti toplanma yeri, cenneti de ödüldür.”[184]

19061.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben uyarıcıyım, ölüm ansızın saldırandır ve kıyamet ise vaad edilen yerdir.”[185]

19062.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Çünkü ölüm, lezzetlerinizi yok eder, isteklerinizi karartır, sizi amaçlarınızdan uzaklaştırır. O, sevilmeyen ziyaretçi, yenilmeyen pehlivan ve istenmeyen suçludur. Sizleri ipleriyle ve kapanlarıyla avlar… Ölümün yo­ğun karanlıklarının ve şiddetli acıların sizi kuşatacağı (gün) yakındır.”[186]

19063.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın her gün şöyle nida eden bir meleği vardır; “Ölmek için doğunuz, yok olmak için toplayınız, harap ol­ması için yapınız.”[187]

19064.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ölüm! Ölüm! Biliniz ki ölümden kaçmak mümkün değildir. Ölüm sahip olduğu her şeyi kendisiyle getirir: Ebedi yurt ehli için yüce cennete doğru hoşluk, rahatlık ve uğurlu bir diriliş getirir. Bunlar bu ebedi yurt için çalışmışlar ve ona rağbet göstermişlerdir. Ama ölüm aldanma yurdunu talep edenler için ise, yakıcı ateşe doğru sefalet, pişmanlık ve zararlı bir diriliş getirir, onlar da bu aldanma yurdu için çaba göstermiş ve ona rağbet göstermişlerdir.”[188]

19065.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah insanı neyin uğruna ölmüşse o şey ile birlikte haşreder.”[189]

19066.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Her kul öldüğü şey üzere dirilir.”[190]

19067.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Müslümanın ölümü geldiğinde bedeninin organları birbiriyle vedalaşır ve şöyle derler: “Selam olsun sana, kıyamet gününe kadar ben senden sen de benden ayrılıyoruz.”[191]

19068.  İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: “İnsan için en korkunç zaman üç yerdir: Doğduğu, annesinin karnından dışarı çıktığı ve dünyayı gördüğü gün (zaman), öldüğü gün ve ahiret ehlini müşahade ettiği gün ve dirildiği ve dünyada görmediği bir takım hükümleri gördüğü gün.”[192]

19069.  İmam Zeyn’ül abidin (a.s) şöyle buyurmuştur: “İnsan oğlunun en zor anları üç andır: Ölüm meleğini gördüğü an, mezarından kalktığı an ve Allah Tebarek ve Teala’nın karşısında olduğu an. Böylece ya cennete doğru gider, ya cehenneme doğru.”[193]

19070.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Bir kavim Peygamberlerinin yanına geldiler ve şöyle dediler: “Dua et de Rabbin ölümü bizden kaldırsın.” Allah Tebarek ve Teala ölümü onlardan kaldırdı. Ama sayıları hızla arttı, evleri kendilerine dar gelmeye, nesilleri çoğalmaya başladı. Öyle ki sabah olduğunda evin erkeği babasına, annesine, büyük babasına ve büyük babasının babasına yemek vermek ve onları hoşnut etmek (veya temizlemek) ve onlara iyi bakmak zorunda kalıyordu. Bu yüzden de işinden gücünden oluyordu. İşte bu yüzden yeniden Peygamberlerinin yanına gelip şöyle dediler: “Rabbinden dile de bizi sahip olduğumuz ömürlerimize geri çevirsin.” Peyamber de aziz ve celil olan rabbinden bunu diledi. Allah da onları (tayin edilmiş) ömürlerinin müddetlerine geri çevirdi.”[194]

19071.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz eski zamanda bir topluluk Peygamberlerine şöyle demişlerdi: “Dua et de rabbin bizlerden ölümü kaldırsın.” O Peygamber kendileri için dua etti ve Allah onlardan ölümü kaldırdı. Böylece sayıları arttı, evleri kendilerine dar gelmeye başladı. Nesil çoğaldı, sabah olunca erkek babasına, dedesine, annesine ve büyük babasına yemek yediriyor, onları temizliyor, üstüne başına bakıyordu. Böylece de iş ve kazançlarından geri kaldılar. Daha sonra (Peygamberlerine) şöyle dediler: “Bizleri daha önce bulunduğumuz hale geri döndürmesini dile. Peygamberleri de dua etti ve Allah o topluluğu bulundukları ilk hallerine geri çevirdi.”[195]

Tefsir:

“Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için, ölümü ve dirimi yaratan o’dur. O, güçlüdür, bağışlayandır.” Ayetinde geçen hayat kelimesi varlığın his ve irade sahibi olması ve ölüm ise bu iki özellikten yoksun olması anlamındadır. Ama ölüm Kur’an öğretilerinden de anlaşıldığı üzere hayatın bir aşamasından diğer bir aşamasına intikal etmektir ve bu konu daha önce de söylediğimiz gibi şu ayetten istifade edilmektedir: “Ölümü aranızda biz tayin ettik… sizin bilmediğiniz şekilde”[196] O halde yaratılışın hayat gibi ölüme de taalluk etmesinin hiçbir engeli ve sakıncası yoktur. Bu hal üzere eğer ölümü örf ve halk nezdinde olduğu gibi yoklukla ilgili bir iş olarak alacak olursan, bu durumda ölüm hayat melekesine sahip olmamak anlamındadır ve yaratılışın kendisiyle ilintisini doğruladığı vücuddan bir nasibi vardır. Tıpkı körlüğün görmeye, karanlığın aydınlığa oranı gibi (ki bu oran meleke ve yeti yokluğudur.)

“Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için” cümlesi de Allah’ın ölüm ve hayatı yaratışındaki hedefini beyan etmektedir. Ayette geçen bela, deneme ve imtihan anlamındadır ve de maksat şudur: “Sizin bu tür yaratılışınız yani önce yaşamanız ve sonra ölmeniz hanginizin diğerinden daha iyi amel ettiğini ortaya koyan deneysel ve öncül bir yaratılıştır. Açıkça bilindiği gibi imtihan ve ayırt etmek sadece sonradan karşılaşacağınız şeyler içindir ve o da herkesi, ameli esasınca layık olduğu şekilde mükafatlandırmak veya cezalandırmaktır. Ayrıca bu cümlede, yaratılışın asıl maksadının, iyi mükafat vermek olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü iyi işten ve iyi iş yapan kimsenin üstünlüğünden söz edilmektedir. O halde yaratılıştan maksat, iyi amel sahipleridir ve diğerlerinin yaratılışı ise onlar sebebiyle gerçekleşmiştir.

Allah kendi sözünü “O, güçlüdür, bağışlayandır” cümlesiyle sona erdirmiştir. Zira Allah azizdir ve yenilmezdir. Çünkü mutlak kudret ve hükümdarlık sadece Allah’a aittir ve bu yüzden de hiçbir güç ona üstün gelemez. Her kime kendisine muhalefet gücü vermişse, bu da sadece deneme ve imtihan içindir. Çok geçmeden de onlardan intikam alacaktır. Asıl bağışlayan Allah’tır. Zira dünyada onların bir çok günahını bağışlamaktadır, ahirette de vaad ettiği gibi onların bir çok günahını affedecektir.

Bunun yanı sıra, ayetin sonunda bu iki adın anılması da korkutmak ve İslam’ın davet ettiği şeylere teşvik makamındadır.

Bilmek gerekir ki ayetin anlamı da sadece delilsiz boş bir iddia değildir ve hedef sadece bunu telkin etmekten ibaret olamaz. Elbette bazıları bu tevehhüme kapılabilir, ama bu takriben zaruri veya tümüyle zaruri olan bir ön hazırlıktır ve mükafat ve ceza için dirilişin zaruretine hükmedilmesini gerektirmektedir. Zira ölümle sonuçlanan dünyevi hayat elbisesini giyen bu insan, iki halden dışarı değildir: Ya iyi amel sahibi olmakla nitelendirilecek, veya bunun tersine bürünecektir. Elbette insan fıtratı gereği, öyle bir şekilde yaratılmış ve techiz edilmiştir ki eğer bir engel ortaya çıkmazsa kendiliğinden iyi işe doğru yürümektedir. Elbette çocuklar ve onların hükmünde olan kimseler bunun dışındadır. Diğer insanlar şüphesiz ya iyilik sahipleridir, ya da kötülük. Bu iki hal üzere nitelendirilmenin dışında değildir.

Bir şeyin varlığına ilişkin olan ve çoğu insanlarda cari olan halet ve sıfat, varlığının nihayetidir ve yaratılışının hedefidir. Örneğin bir ağacın bitkisel hayatı, eğer genelde onun meyve verişiyle sonuçlanıyorsa, bu meyve o ağacın varlığının nihayetidir ve onun hedefi konumundadır. İyilik ve salah da insanın yaratılışının hedefi ve nihayetidir ve bu nükteden de anlaşıldığı üzere iyilik ve temizlik, eğer iyi bir şey ise gerçekte bizzat istenilen bir şey değildir. Aksine ondan hedef başka bir şeydir ve bizzat istenilen şey ise ne noksanlık ve eksiklikle nitelendirilen ve ne de başı boşluk ve günahkarlıkla birlikte bulunan temiz ve pak hayattır. Söz konusu olan ayette, “Her can ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz. Sonunda bize dönersiniz”[197] ayetiyle aynı anlamdadır.[198]

 

3718. Bölüm

 Ölüme Yakin Etmek

 

19072.   İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Aziz ve celil olan Allah, içinde yakin olmayan bir şekke ölümden daha çok benzeyen içinde şek bulunmayan bir yakin yaratmamıştır.”[199]

19073.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “İnsan için yakinle birlikte bulunan imandan şekke daha çok benzeyen bir şey görmedim. Şüphesiz o her gün ölüleri mezara doğru uğurluyor, teşyi ediyor, buna rağmen yine de aldatıcı dünyaya yöneliyor, şehvet ve günahlardan el çekmiyor. Şüphesiz bu fakir insanoğlu için topluluklarını dağıtan, birliklerini bozan ve çocuklarını yetim bırakan ölüm dışında, işleyecekleri bir günah ve sorguya çekilecekleri bir hesap olmasaydı bile yine de şüphesiz bu sıkıntı ve yorgunluk dolu dünyadan sakınması yakışırdı.”[200]

19074.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ölüleri gördüğü halde ölümü unutan kişiye şa­şarım!”[201]

 

3719. Bölüm

Her Anda Bir Ölüm Vardır

 

19075.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her nefeste bir ölüm vardır.”[202]

19076.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her zamanda bir kaybetme vardır.”[203]

19077.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her anda bir ecel vardır.”[204]

19078.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “İnsanın nefes çekmesi, ölüme doğru adım at­masıdır.”[205]

Bak. el-Umr, 2924. Bölüm

 

3720. Bölüm

Ölüm İnsanı Takip Etmektedir

 

Kur’an:

“Her insan ölümü tadacaktır. Kıyamet günü, ecirleriniz size mutlaka ödenecektir. Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kimse artık kurtulmuştur. Dünya hayatı, zaten, sadece aldatıcı bir metadan ibarettir.”[206]

19079.  İmam Ali (a.s) oğlu Hasan’a yaptığı tavsiyelerin birinde şöyle buyurmuştur: “Ey oğlum! Dünya için değil, ahiret için yaratıldığını bil. Hayat için değil, ölüm için; beka için değil, yok olmak için var edildin. Ne kadar kalacağını bilmediğin bir evde, alınıp götürüleceğin bir durakta, ahirete varacağın bir yoldasın. Sen, korkan kimsenin kurtulamayacağı, isteyenin er geç kavuşacağı, sonunda mutlaka tadacağı ölümün avısın. Seni helak etmesinden kork; günah bir işle uğraşıp tevbe ederim ümidinde iken ölümün tevbe ile arana girmesinden ve kendini böylece helak etmekten sakın.”[207]

19080.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Eğer bir kimse bekaya tırmanmak için bir merdiven, ölümü kendinden savmak için bir yol bulabilseydi; cinlerin ve insanların hükümeti uhdesine verilen ve nübüvvetle birlikte büyük yakınlığa mazhar olan Davud oğlu Süleyman (a.s) bulurdu. Allah, dünya üzerindeki rızkını tamamladığı ve müddetini doldurduğu zaman Süleyman'ı, yokluk yaylarından atılan ölüm oklarıyla okladı. Böylece dünya onsuz kaldı ve evleri yurtları sahipsiz kaldı da onları başka toplumlar miras aldı.”[208]

19081.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Siz, ölümün kovaladığısınız; onun gelmesini oturarak bekleseniz de sizi alır, ondan kaçsanız da sizi yakalar. O, size gölgenizden daha yakındır. Ölüm sizi perçemlerinizden yakalar.”[209]

19082.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ölüm sizin perçemlerinize düğümlenmiştir ve dünya ardınızdan dürülmüştür.”[210]

19083.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ölüm size gölgenizden daha çok yapışmıştır ve sizden daha çok (üzerinizde) irade sahibidir.”[211]

19084.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sayılan her şey sona erer, mukadder olan ve beklenilen her şey ise gelip çatar.”[212]

19085.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her canlı için bir yiyecek vardır, her tane için de bir yiyen vardır ve sen ölümün yiyeceğisin.”[213]

19086.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Her insan kaçışında, kaçtığı şeye ulaşır ve ecel nefsi ölüme doğru sürendir. Ölümden kaçmak bizzat ölüme ulaşmaya sebep olur.”[214]

19087.  İmam Sadık (a.s), Allah-u Teal’nın, “De ki: “Kaçtığınız ölüm, mutlaka size gelip çatacaktır” ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Yılları sayarsın, sonra ayları sayarsın, sonra günleri sayarsın, daha sonra anları sayarsın ve daha sonra nefesleri sayarsın: “Eceliniz gelince bir an ertelenmez ve öne alınmaz.”[215]

19088.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “(Allah) kendisiyle şöyle bir aht bağladı: Ruh sahibi her canlıya da ölümü bir vade ve fenayı işlerinin sonu olarak karar kılmıştır.”[216]

19089.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ölümden korkan ondan kurtulamaz ve bekayı dünyada sevene beka ihsan edilmez.”[217]

19090.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ölüm haristir; ne oturan onun pençesinden kurtulur; ne de korkan onu acze düşürür.”[218]

19091.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ölümden kaçan kimsenin hikayesi yeryüzünün kendisinden alacaklı olduğu tilkinin hikayesidir. O tilki yeryüzünden kaçar, yorulur, nefesten düşer, yuvasına gider. Yeryüzü kulağına sürekli şöyle der: “Ey tilki! Alacağımı ver! Alacağımı ver!” Bu esnada tilkiden bir hava çıkar ve sürekli bu hal üzere olur. Sonunda boynu kesilir ve ölür.”[219]

 

3721. Bölüm

Göç Zamanı Yakındır

 

19092.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ey Allah’ın kulları! Ölümden ve onun yaklaşmasından sakının. Ona azık hazırlamaya koyulun. O, büyük bir işle, yüce bir hadise ile, hiçbir şerrin ebediyen onunla barınamayacağı bir hayırla, ya da hiç bir hayrın ebediyen onunla olamayacağı bir şerle geliyor. O halde cennete, cennetlik amel işleyenden daha yakın, cehenneme de cehennemlik iş yapandan daha yakın kim vardır?!”[220]

19093.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sen (gün ve yılları) geride bıraktığında ve ölüm de sana yöneldiğinde, o zaman senin ölümle görüşmen ne de çabuktur!”[221]

19094.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Herkim ölüme yakin gözüyle bakarsa onu yakın görür.”[222]

19095.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ahiret yakındır, (dünyada) kalma süresi ise pek azdır.”[223]

19096.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dünyadan göç etmek yakındır.”[224]

19097.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hiçbir son ölümden daha yakın değildir.”[225]

19098.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ölüm yolcusu, beklenilmeye en layık olan ve her yolcudan daha erken gelen yolcudur.”[226]

19099.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Lahzaların kısalttığı ve saatlerin geçişinin yok ettiği bu ömür müddeti, kısa olmaya layıktır ve gece gündüz onu süren gayip de (insan veya ölüm de) çabuk dönmeye layıktır.”[227]

19100.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dünyanın vakitleri her ne kadar uzun da olsa kısadır. Dünyadan, dünya vakitlerinden istifade etmek her ne kadar çok da olsa azdır.”[228]

19101.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Beklenilen her şey gelecektir ve bilki gelecek olan her şey de önceden varmış gibidir.”[229]

19102.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hayat ölüme ne de yakındır.”[230]

19103.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Diri ölüye ne de yakındır! Çünkü sonunda ona katılacaktır. Ölü ise diriden ne kadar uzaktır. Zira ondan kopmuştur.”[231]

 

3722. Bölüm

Ölümün Anlamı

 

19104.  İmam Ali (a.s), ölümün anlamı sorulunca şöyle buyurmuştur: “Bilen bir kimseye sordunuz. Ölüm, insana inen üç işten biridir: Ya ebedi nimeti müjdeleyen bir müjde, ya ebedi azabı haber veren bir haber, yada korku ve hüzün sebebidir ve işi belirsizlik içindedir ve hangi zümreden olduğunu bilmemektedir.”[232]

19105.  İmam Hasan (a.s), aynı soruya cevap olarak şöyle buyurmuştur: “Ölüm müminlere ulaşan en büyük sevinçtir. Zira sıkıntı ve sefalet yurdundan ebedi nimet yurduna intikal etmektedirler. Kafirlere ise ulaşan en büyük yokluk ve helaktır. Zira cennetlerinden (nimetlerinden) ortadan kalkmayan ve sona ermeyen ateşe doğru götürülürler.”[233]

19106.  İmam Seccad (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hüseyin b. Ali b. Ebi Talib’in (a.s) durumu ağırlaşınca, yanında bulunanlar ona baktılar ve halinin onların aksine olduğunu gördüler. Zira halleri kötüleştikçe renkleri soluyor, bedenleri titriyor, kalpleri çarpıyordu. Ama Hüseyin (a.s) ve bazı has dostlarının renkleri daha da bir açılmakta, bedenleri huzura kavuşmakta, ruhları sükuna ermekteydi. Bunun üzerine birbirlerine şöyle dediler: “Bakınız, ölümden hiç de korkmamaktadır.” Hüseyin (a.s) da onlara şöyle buyurdu: “Sabredin ey yüce kimseler! Zira ölüm, sizi sıkıntı ve sefaletten geniş cennetlere ve ebedi nimetlere ulaştıran bir köprüden başkası değildir. Sizden hanginiz zindandan saraya götürülmeyi hoş görmez.”[234]

19107.  İmam Zeyn’ul-Abidin (a.s), kendisine ölüm hakkında sorulunca şöyle buyurmuştur: “Mümin için ölüm, üzerinden kirli ve bitli bir elbiseyi çıkarmak, ağır paranga ve zincirleri koparmak ve yerine en değerli elbiseleri, güzel kokuları, hızlı koşan merkepleri ve en güvenli evleri geçirmektir. Kafir için ise ölüm bedenindeki kıymetli elbiseyi çıkarmak, güvenlik dolu evden ayrılmak ve onları en çirkin ve kaba elbiseler, en korkunç evler ve en büyük azaplarla değiştirmektir.”[235]

19108.  İmam Cevad (a.s), ölüm hakkında sorulunca şöyle buyurmuştur: “Her gece sizlere gelen uyku gibidir, sadece müddeti uzundur ve insanı uykudan sadece kıyamet günü uyandırmaktadır. Uykusunda sayısız çeşitli sevinçleri gören ve hesapsız çeşitli korkuları gören kimsenin, uykuda sevinçli olan ve uykuda korkuya kapılan kimsenin hali nasıl olur. İşte bu ölümdür. O halde kendinizi ölüme hazırlayınız.”[236]

19109.  İmam Sadık (a.s), aynı soru sorulduğunda şöyle buyurmuştur: “Mümin için kokladığı güzel kokudan daha güzeldir ve güzel kokusundan uyumaktadır. Sıkıntısı ve eziyeti tümüyle ortadan kalkar. Kafir için ise yılanların ve akreplerin sokması gibidir. Belki ondan daha da acıdır.”

Şöyle arzedildi: “Bazıları ise ölümün dünyada testereyle biçilmekten, makas ile kesilmekten, taşlarla ezilmekten ve değirmen taşının göz bebeği üzerinde dönmesinden daha acı olduğunu söylemektedirler.” İmam şöyle buyurdu: “Bazı kafirler ve günahkarlar için böyledir.”[237]

19110.  İmam Kazım (a.s), ölmek üzere olan birisinin yanına vararak şöyle buyurmuştur: “Ölüm, müminleri günahından temizleyen bir arıtma aracıdır. Vücutlarında olan en son günahın kefaresi olarak kendilerine ulaşan en son acıdır. Ölüm kafirleri de temizliklerinden arındırır, sahip oldukları iyiliğin son sevabı olarak kendilerine ulaşan en son lezzet ve rahatlıktır.”[238]

19111.  İmam Rıza (a.s), ashabından birini ziyaret edince şöyle buyurmuştur: “Halin nasıldır?” O şöyle arzetti: “Siz gittikten sonra ölümü gördüm.”–Maksadı hastalıklardan dolayı gördüğü sıkıntı ve acılardı- İmam şöyle buyurdu: “Onu nasıl gördün?” O şöyle arzetti: “Zor ve acı dolu.” İmam şöyle buyurdu: “Sen ölümü görmemişsin. Aksine ölümün uyarıcısını görmüşsün. Sana sadece ölümün bir parçasını gösteren şeyi görmüşsün.”[239]

19112.  İmam Cevad (a.s), ölümü hoş görmemek hakkında sorulunca şöyle buyurmuştur: “Zira insanlar ölümü tanımamaktadırlar. Bu yüzden de ondan hoşlanmamaktadırlar. Oysa eğer ölümü tanıyacak olsalardı ve aziz ve celil olan Allah’ın dostlarından olsalardı, şüphesiz onu severlerdi ve ahiretin kendileri için daha iyi olduğunu bilirlerdi.” İmam daha sonra şöyle buyurdu: “Ey Ebu Abdillah! Hangi delille çocuk ve deli kimse bedenini salim kılan ve acılarını ortadan kaldıran ilacı yemekten sakınmaktadır.” O şöyle arz etti: “Çünkü onun faydasını bilmemektedir.” İmam şöyle buyurdu: “Muhammedi hak üzere Peygamber olarak gönderene yemin olsun ki herkim kendisini ölüme hakkıyla hazırlarsa, ölümün faydası tedavi görmekte olan kimseye bu ilacın faydasından daha çoktur. Bil ki insanlar ölümün hangi nimetle sonuçlandığını bilselerdi, şüphesiz hastalıkları ortadan kaldırmak ve esenliğe kavuşmak için ilaç peşinde koşan akıllı kimseden daha önce ölümü taleb eder ve onu severlerdi.”[240]

19113.  İmam Askeri (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ali b. Muhammed (a.s) hasta olan ashabının birinin yanına vardı. O ağladı ve ölüm hakkında sabırsızlık gösterdi. İmam ona şöyle buyurdu: “Ey Allah’ın kulu! Sen ölümü tanımadığın için korkuyorsun. Eğer bedenin kirlenir, eziyet göreceğin şekilde pislik içinde kalır, böylece yaraya dönüşürse, sen de uyuz olur ve hamamda yıkadığın taktirde bütün bunların ortadan kalkacağını bilirsen, acaba yine de hamama gidip o pislikleri kendinden atmayı mı istersin, yoksa hamama gitmeyip o hal üzere baki kalmayı mı dilersin?” O şöyle arzetti: “Tabi ki ey İbn-i Reslulillah (hamama gitmeyi severim)” Bunun üzere İmam şöyle buyurdu: “Bu ölüm de işte o hamam gibidir. Son olarak günahlarını ve kötülüklerini senden temizlemektedir. Böylece onun yanına vardığında ve ondan geçtiğinde her türlü hüzün ve kederden kurtulur ve her türlü sevinç ve mutluluğa erişirsin.” Bu esnada o şahıs huzura kavuştu, ölüme teslim oldu. Sükuna erdi, gözlerini kapadı ve can verdi.”[241]

19114.  İmam Askeri (a.s) ölüm hakkında sorulunca şöyle buyurmuştur: “Ölüm, olmayan bir şeye inanmaktır. Babam bana babasından, o da dedesinden, o da İmam Sadık’tan (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Mümin ölduğü zaman, (gelecekte) o ölmemiştir. Aksine ölen kafirdir.”[242]

 

3723. Bölüm

Müminin Ölümü

 

Kur’an:

“Melekler onların canını temizlenmiş olarak alırken: “Selam size; yaptıklarınıza karşılık haydi cennete girin” derler.” [243]

“Ey huzur içinde olan can! O senden, sen de O’ndan hoşnut olarak Rabbine dön! Ey can! İyi kullarımın arasına gir. Cennetime gir.” [244]

“İyi bilin ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar Allah’a iman etmiş ve O’na karşı gelmekten sakınmışlardır. Dünya hayatında da, ahirette de müjde onlaradır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük kurtuluştur.” [245]

19115.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Müminin dünyadan çıkışını sadece çocuğun annesinin karnındaki karanlık ve sıkıntılardan dünyanın hoşluğuna  çıkışına benzetebilirim.”[246]

19116.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Mümin can verirken ölüm meleği onun karşısında tıpkı zelil olan kölenin efendisi karşısında durduğu gibi durur, o ve yardımcıları durur, ona yakınlaşmazlar, böylece ona selam verir ve onu cennetle müjdeler.”[247]

19117.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Mümin dünyadan ayrıldığını, dışarı çıktığını hissetmez. Allah-u Teala’nın şu sözü de buna işaret etmektedir: “Ey nefis…”

Bu halet dünyada takva sahibi olan ve kardeşlerine yardımcı olan ve onlarla sürekli ilişki içinde olan kimse içindir.”[248]

19118.  İmam Sadık (a.s), Allah-u Teala’nın, “Onlar için dünya hayatında müjde vardır” ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Ölüm anında Muhammed (s.a.a) ve Ali (a.s) onu cennetle müjdelerler.”[249]

19119.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Bizi en çok seven taraftarlarımızın can vermesi tıpkı sizden birinin bir yaz günü içtiği soğuk su gibidir. Onların geriye kalanları ise kendi yataklarında en güzel hal üzere ölür. Bu hal sizden her birinin o şekilde ölmeyi arzuladığı bir halettir.”[250]

19120.  Mirac hadisinde şöyle yer almıştır: “Kul ölüm haletine büründüğü zaman başının üzerinde melekler durur, her meleğin elinde Kevser suyundan dolmuş bir bardak bulunur, bir de cennet şarabından bir bardak bulunur. Ondan ölümün acılığı ve gevşekliği gitsin diye onun ruhuna içirirler ve ona büyük müjde vererek şöyle derler: “Ne güzel sana! Yerin kutlu olsun. Sen, yakın, seni seven, hikmet ve izzet sahibi rabbinin yanına gidiyorsun.”[251]

19121.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Müminin müjdelendiği ilk şey, rahatlık, güzel rızık ve Naim cennetidir. Mümine verilen ilk müjde ise, ona şöyle denmesidir: “Ey Allah’ın dostu! Seni Allah’ın hoşnutluğu ve cennetle müjdeliyorum. Çok hoş geldin! Allah seni teşyi edenleri bağışladı. Senin için bağışlanma dileyenlerin duasını kabul etti. Senin iyi olduğuna dair tanıklık eden kimsenin tanıklığını kabul etti.”[252]

Bak. 3726. bölüm, 19136. hadis

3724. Bölüm

Mümin İçin Ölüm Güzel Kokan Bir Deste Gül Gibidir

 

19122.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Mümin için ölüm güzel kokan bir deste gül gibidir.”[253]

19123.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Müminin armağanı ölümdür.”[254]

19124.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Mümin için en iyi armağan ölümdür.”[255]

19125.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “İman ve takvayı kalbiyle bürünen kimseye, ölüm ne de faydalıdır.”[256]

19126.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ölüm gibi huzur veren şey yoktur.”[257]

19127.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ölüm bir ganimettir.”[258]

19128.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ölüm iyi kimselerin rahatlık sebebidir.”[259]

19129.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ölüm her Müslüman için bir kefarettir.”[260]

 

3725. Bölüm

Kafirin Ölümü

 

Kur’an:

“Melekler kendilerine yazık etmiş kimselerin canlarını alırken: “Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk” diyerek teslim olurlar. Hayır; öyle değil; doğrusu Allah onların yaptıklarını bilmektedir.” [261]

“Melekler, onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken durumları nice olur?”