Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Mizan’ul Hikmet (hikmetin ölçüsü) benim, Ali de onun dilidir.” (İhkak’ul Hak, 6/40)

 

Mizan’ul Hikmet

 

13. Cilt

 

Muhammed Muhammedi REYŞEHRİ

 

Çeviri

 

Kadri ÇELİK

 

Tatbik

 

Nuri DÖNMEZ

 

E-Kitap:  http://kitab.nur-az.com/tr  -  http://gadir.free.fr

 

 

İçindekiler

 

 

3815. Bölüm.. 3

Muhammed (s.a.a) Allah’ın Resulüdür  3

3816. Bölüm.. 5

Peygamberlerin Sonuncusu. 5

3817. Bölüm.. 6

Allah’ın, Resulullah’ın (s.a.a) Nübuvvetine Tanıklık Etmesi 6

Bir Açıklama. 8

1-Vahiy ve ilham.. 8

2- Sözlü Mucize. 8

1-Mucize. 9

2-Takrir ve Beyan. 9

3818. Bölüm.. 10

İlmin Tanıklığı 10

Bir Açıklama. 10

3819. Bölüm.. 12

Kendinden Olan Şahidin Şehadeti 12

3820. Bölüm.. 23

Peygamberlerin Tanıklığı 23

3821. Bölüm.. 27

Ehl-i Kitap Bilginlerinin Tanıklığı 27

Tefsir. 28

3822. Bölüm.. 30

Muhammed’in (s.a.a) diliyle Muhammed (s.a.a). 30

3823. Bölüm.. 34

Ali’nin (a.s) Diliyle Muhammed (s.a.a). 34

3824. Bölüm.. 40

Bi’set Anında Dünyanın Durumu. 40

3825. Bölüm.. 42

Muhammed’in (s.a.a) Risaletinin Evrensel Oluşu. 42

3826. Bölüm.. 44

Peygamber’in (s.a.a) Mektupları 44

3827. Bölüm.. 55

Peygamberin (s.a.a) Hanedanı 55

3828. Bölüm.. 56

Peygamber’in (s.a.a) Özellikleri 56

Yetim.. 56

3829. Bölüm.. 56

Fakir. 56

3830. Bölüm.. 57

Ümmi Peygamber. 57

3831. Bölüm.. 58

Peygamber Büyük Bir Ahlaka Sahipti 58

3832. Bölüm.. 62

Emin. 62

3833. Bölüm.. 64

Sadık (Doğru Sözlü)  64

3834. Bölüm.. 65

Peygamber’in En Çok Nefret Ettiği Haslet Yalancılıktı 65

3835. Bölüm.. 66

Adil 66

3836. Bölüm.. 68

Cesur. 68

3837. Bölüm.. 69

Rahmet Sahibi 69

3838. Bölüm.. 69

Hilim Sahibi 69

3839. Bölüm.. 70

Haya Sahibi 70

3840. Bölüm.. 70

Tevazu Sahibi 70

3841. Bölüm.. 73

Tevekkül Sahibi 73

3842. Bölüm.. 74

Sabırlı 74

3843. Bölüm.. 75

Zühd Sahibi 75

3844. Bölüm.. 79

Kendisini ve Ailesini Belaya Siper Kılmak  79

3845. Bölüm.. 79

İnsanları Kendisine ve Ailesine Tercih Etmek  79

3846. Bölüm.. 80

Kendisi İçin Gazaplanmamak. 80

3847. Bölüm.. 82

İbadetlerde Kendisini Sıkıntıya Düşürmesi 82

3848. Bölüm.. 84

Peygamberin Düşmanlar Tarafından İtham Edilmesi 84

Peygamberimizin Evlilikleri İle İlgili Başka bir İlmi Araştırma. 93

3849. Bölüm.. 99

Yıldızlar İlmi (Astronomi). 99

3850. Bölüm.. 106

Kulağa Fısıldaşmak  106

3851. Bölüm.. 108

Münacat 108

3852. Bölüm.. 108

Gece Karanlıklarında Münacatta Bulunmanın Fazileti 108

3853. Bölüm.. 109

İmam Ali’nin (a.s) Münacaatı 109

3854. Bölüm.. 112

İmam Hüseyin’in (a.s) Münacaatı 112

3855. Bölüm.. 113

İmam Zeyn’ül-Abidin’in (a.s) Münacaatı 113

3856. Bölüm.. 121

Necat Sebepleri 121

3857. Bölüm.. 125

Kurtuluşa Erişemeyen Kimse. 125

3858. Bölüm.. 125

Kurtuluşun Zorluğu ve Kolaylığı 125

3859. Bölüm.. 128

Nahiv İlmi 128

3860. Bölüm.. 129

Amellerin İ’rabı!. 129

3861. Bölüm.. 130

Nahiv İlmine Boğulmayı Kınamak  130

3862. Bölüm.. 132

İnsanı Pişmanlıktan Güvende Kılan Şey  132

3863. Bölüm.. 132

Pişmanlığa Sebep Olan Şey. 132

3864. Bölüm.. 133

Kıyamet Pişmanlığı 133

3865. Bölüm.. 136

Adak. 136

3866. Bölüm.. 138

Kendisine Bir Şey Farz Kılmanın Keraheti 138

3867. Bölüm.. 138

Adağın Kaza ve Kaderi Def Ettiğini Belirten Rivayetler  138

Açıklama. 139

3868. Bölüm  Nasihat ve Hayır Dilemek. 142

3869. Bölüm.. 144

Nasihat Eden ve Nasihat Dileyen Kimsenin Hakkı 144

3870. Bölüm.. 144

Hayır Dileyen Kimsenin Nişanesi 144

3871. Bölüm.. 145

İnsanlardan En Çok Hayır Dileyen Kimse  145

3872. Bölüm.. 146

Nasihatın Fayda Vermediği Kimse. 146

3873. Bölüm.. 146

Nasihatı Kabullenmek  146

3874. Bölüm.. 150

İnsaf. 150

3875. Bölüm.. 151

Adalet ve İnsaf. 151

3876. Bölüm.. 151

İnsafı Olmayan Kimseye İnsaflı Olmaya Teşvik. 151

3877. Bölüm.. 152

İnsanın Kendine İnsaflı Olması 152

3878. Bölüm.. 154

Hakkını Almayan Kimse. 154

3879. Bölüm.. 156

Göz Kalbin Kılavuzudur. 156

3880. Bölüm.. 156

Gözler Şeytanın Tuzaklarıdır. 156

3881. Bölüm.. 157

Bakışının Dizginlerini Salı Veren Kimse. 157

3882. Bölüm.. 157

Gözlerini Aşağı Salan Kimse. 157

3883. Bölüm.. 158

Boş Bakışları Kınama  158

3884. Bölüm.. 158

Kendilerine Bakmanın İbadet Sayıldığı Kimse  158

3885. Bölüm.. 158

Gözünü (haramlardan) Kapamaya Teşvik. 158

3886. Bölüm.. 160

Gözleerin Hainliği 160

3887. Bölüm.. 161

Kadınlara Bakmanın Helal Olduğu Yerler  161

3888. Bölüm.. 161

Gözünü Haramla Dolduran Kimse. 161

3889. Bölüm.. 162

Gözleri (haramlara) Yummak ve İbadetin Tatlılığı 162

3890. Bölüm.. 162

Birinci Bakış İstemeksizin, İkinci Bakış ise Kasıtlı Bakıştır. 162

3891. Bölüm.. 163

Herkim Güzel Bir Kadını Görürse. 163

3892. Bölüm.. 164

İnsanın Haramlara Göz Yummasına Yardım Eden Şey. 164

3893. Bölüm.. 165

Göz Nurunu Çoğaltan Şey. 165

3894. Bölüm.. 167

Tartışmak. 167

3895. Bölüm.. 172

Kendisini Tartışmaya Davet Eden Kimseye İmam’ın Verdiği Cevap. 172

3896. Bölüm.. 174

Temizliğe Teşvik. 174

3897. Bölüm.. 175

İslam ve Temizlik. 175

3898. Bölüm.. 175

Elbise Temizliğine Teşvik. 175

3899. Bölüm.. 177

Düzen-İntizam.. 177

3900. Bölüm.. 179

Allah’ın Sayısız Nimetleri 179

3901. Bölüm.. 180

Gizli ve Aşikar Nimetler. 180

3902. Bölüm.. 182

Nimetlerin İlki ve En Büyüğü. 182

3903. Bölüm.. 182

Allah’ın Nimetlerini Anmaya Teşvik. 182

3904. Bölüm.. 184

Allah’ın Kendisine Nimet Verdiği Kimseler. 184

3905. Bölüm.. 185

3907. Bölüm.. 186

Nimetlerin Baki Oluş Sebepleri 186

3908. Bölüm.. 189

Günah Yolunda Allah’ın Nimetlerinden Yardım Almak. 189

3909. Bölüm.. 190

Nimeti Sadece Yemekte ve İçmekte Gören Kimse. 190

3910. Bölüm.. 190

Nimetlerin Birbiri Ardınca Verilişi ve Allah’ın Mühleti 190

3911. Bölüm.. 193

Allah’ın Nimetlerini Dile Getirmek. 193

3912. Bölüm.. 196

Nimetin Kemali 196

3913. Bölüm.. 197

Nimete Küfranda Bulunmak. 197

 

 

3914. Bölüm.. 200

Nefis. 200

Nefsin Soyut Oluşu  201

3915. Bölüm.. 204

Yaşlanıldığı Zaman Nefsin Gençleşmesi 204

3916. Bölüm.. 204

Nefsi Emmare. 204

3917. Bölüm.. 206

Kınayan Nefis. 206

Tefsir. 207

3918. Bölüm.. 207

Senin Nefsin Bineğindir  207

3919. Bölüm.. 208

Nefsi Eğitmek, Terbiye Etmek ve Tezkiye Etmek  208

Ahlak. 209

3920. Bölüm.. 219

En Faydalı Araştırma  219

3921. Bölüm.. 220

Nefsi İslah Etmenin Sebepleri 220

3922. Bölüm.. 221

Nefisle Mücadelede Allah’tan Yardım Dilemek  221

3923. Bölüm.. 222

Herkim Nefsini Tezkiye Etmezse. 222

3924. Bölüm.. 223

Nefsin İsteklerine Uyma Hususunda Nefse Ruhsat Vermek. 223

3925. Bölüm.. 223

Nefsi Yüceliğinin Etkileri 223

3926. Bölüm.. 224

Nefsin Afeti 224

3927. Bölüm.. 226

Nifak. 226

3928. Bölüm.. 226

Nifak Ahlakın Utancıdır  226

3929. Bölüm.. 226

Nifak Sebebi 226

3930. Bölüm.. 227

Münafığın Özellikleri 227

3931. Bölüm.. 228

Nifakın Nişaneleri 228

3932. Bölüm.. 229

Münafığın Özellikleri 229

3933. Bölüm.. 231

İnsanlardan Nifakı En Açık Olan Kimse. 231

3934. Bölüm.. 232

Güzel Konuşan Münafıktan Sakınmak  232

3935. Bölüm.. 232

Nifakın Temelleri 232

3936. Bölüm.. 233

İki Dilli Kimseyi Kınamak  233

3937. Bölüm.. 234

Münafıkların Haşrolma Şekli ve Akıbetleri 234

3938. Bölüm.. 235

Münafıkların Vücudunda Bir Araya Toplanmayan Hasletler. 235

3939. Bölüm.. 236

Nifakı Ortadan Kaldıran Sebepler. 236

Asr-ı Saadetteki Nifak Hakkında Bir Çift Söz  236

3940. Bölüm.. 243

İnfak. 243

Zekat ve Diğer Sadakalar Hakkında Bir Çift Söz  244

3941. Bölüm.. 247

Herkim İnfak Ederse Kendi Lehine İnfak Etmiştir. 247

3942. Bölüm.. 248

Allah İnfakı Mükafatlandıracağına Dair Vaad Etmiştir. 248

3943. Bölüm.. 249

İnfak Edilen Şey Kalır, İnfak Edilmeyen Şey İse Ortadan Kalkar. 249

3944. Bölüm.. 250

İnfakta Bulunmanın Adabı 250

3945. Bölüm.. 251

Herkim Allah’a İtaat Yolunda Harcamada Bulunmazsa Allah’a Masiyet Yolunda Harcar  251

3946. Bölüm.. 252

Darda Olan Kimsenin İnfakta Bulunmasının Fazileti 252

3947. Bölüm.. 252

Mal Toplamaktan Sakınmak. 252

3948. Bölüm.. 253

İnfakı Kabul Etmeyen Kimse. 253

3949. Bölüm.. 256

Enfal 256

Tefsir. 256

3950. Bölüm.. 265

Nafile (Müstehap Olan İbadetler). 265

3951. Bölüm.. 265

Farzları Müstehaplardan Öne Geçirmek. 265

3952. Bölüm.. 267

Söz Taşımak. 267

3953. Bölüm.. 268

Söz Taşımaktan Sakınmak  268

Tefsir. 268

3954. Bölüm.. 273

Kur’an-ı Kerim’de Temel Yasaklar. 273

3955. Bölüm.. 274

Peygamber’in (s.a.a) Yasakları 274

3956. Bölüm.. 296

Nurun Nuru. 296

3957. Bölüm.. 296

Vahiy Nuru. 296

3958. Bölüm.. 297

İmamın Nuru. 297

3959. Bölüm.. 298

Basiret Nuru. 298

3960. Bölüm.. 300

Allah’ın Kalbini Aydınlattığı Kimse. 300

3961. Bölüm.. 301

Kalp Nuru ve Çehre Nuru  301

3962. Bölüm.. 302

Her Doğru İş Nur İle Birliktedir. 302

3963. Bölüm.. 303

Kıyamette Müminin Nuru  303

3964. Bölüm.. 306

İnsanlar. 306

3965. Bölüm.. 306

İnsanlar Madenler Gibidir  306

3966. Bölüm.. 306

İnsanların Haklar Hususundaki Eşitliği 306

3967. Bölüm.. 308

İnsanların Çeşitleri 308

3968. Bölüm.. 314

İnsanlardan Olmayan Kimse. 314

3969. Bölüm.. 315

İş Güzar Kimseler. 315

3970. Bölüm.. 315

İnsanlara Benzeyenler ve Mesnas. 315

3971. Bölüm.. 316

İnsanlara Benzeyen Kimseler. 316

3972. Bölüm.. 316

İman Açısından İnsanların Çeşitleri 316

3973. Bölüm.. 320

İmme’et Kelimesinin Tefsiri 320

3974. Bölüm.. 322

Uyku. 322

3975. Bölüm.. 322

Uyku ve Ölüm.. 322

3976. Bölüm.. 323

Çok Uyumaktan Sakındırmak. 323

3977. Bölüm.. 324

Uyku Zamanında Ruhların Göğe Yükselmesi 324

3978. Bölüm.. 325

Uyumanın Adabı 325

1-Temizlik. 325

2-Taharet 325

3-Def-i Hacette Bulunmak (Tuvalet İhtiyacını Gidermek). 327

4-Amelleri Hesaba Çekmek. 327

5-Kur’an’ı Kıraat Etmek ve Uyurken Duada Bulunmak. 327

6-Sırt Üstü veya Sağ Tarafına Uyumak. 328

7-Uyanırken Okunan Dua  328

3979. Bölüm.. 331

Niyet 331

Tefsir. 332

3980. Bölüm.. 338

Niyetin Ameldeki Rolü  338

3981. Bölüm.. 339

İyi Niyetin Sevabı 339

3982. Bölüm.. 342

Başar Niyet Miktarıncadır  342

3983. Bölüm.. 342

Müminin Niyeti Amelinden Daha İyidir  342

3984. Bölüm.. 345

Her İşte Bir Niyet Üzere Olmaya Teşvik. 345

3985. Bölüm.. 345

Niyetin Güzelliği 345

3986. Bölüm.. 347

Kötü Niyet Sahibi Olmak  347

3987. Bölüm.. 351

Habeşistan’a Hicret 351

Tefsir. 351

3988. Bölüm.. 356

Medine’ye Hicret 356

Bir açıklama. 359

3989. Bölüm.. 360

Hicretin Kesilmemesi 360

3990. Bölüm.. 361

En Üstün Hicret 361

3991. Bölüm.. 362

Hicretten Daha Üstün Şey  362

3992. Bölüm.. 363

Günahkarların Toprağından Hicret Etmek  363

Tefsir. 363

3993. Bölüm.. 366

Taarrubtan Sakındırmak  366

3994. Bölüm.. 368

Hicretten Sonra Taarrub’un Anlamı 368

3995. Bölüm.. 370

Küsmek-Darılmak. 370

3996. Bölüm.. 371

Kardeşiyle Üç Günden Fazla Küsülü Durmaktan Sakınmak. 371

3997. Bölüm.. 375

Allah’ın Genel Hidayeti 375

Tefsir. 375

3998. Bölüm.. 377

İnsanın Hidayeti: Genel Hidayet 377

3999. Bölüm.. 379

Hidayet Yoluyla Diriltmek  379

4000. Bölüm.. 380

Hidayete Erdirmenin Sevabı 380

4001. Bölüm.. 382

Hidayete Erdirmek Allah’a Mahsustur. 382

4002. Bölüm.. 383

Allah’ın Hidayet Ettiği Kimseler. 383

4003. Bölüm.. 384

Allah’ın Hidayete Erdirmediği Kimseler  384

4004. Bölüm.. 386

Allah’ın Saptırdığı Kimseler. 386

4005. Bölüm.. 387

En Üstün Hidayet 387

                          İçindekiler

 

 

 

 



503. Konu

 

en-Nubuvvet(3)

Nübüvvet (3)

 

F Bihar, 15-22; Ebvab-u Tarih-u Nebiyyuna Muhammed (s.a.a)

F Kenz'ul-Ummal, 12/347, Fezail’un-Nebi

F Bihar, 18/244, 2. bölüm; Keyfiyet-u Sudur’il-Vahy

 

 

 


bak.

F 52. konu, el-Mübahale; 530. konu, el-Hicret; er-Rüya, 1400. bölüm; el-Emsal, 3600-3603. bölümler; et-Tekellof, 3509. bölüm; ed-Din, 1317. bölüm

 



 

3815. Bölüm

Muhammed (s.a.a) Allah’ın elçisidir.

 

Kur’an:

“Muhammed Allah’ın elçisidir.”[1]

“And olsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, iman edenlere şefkatli ve merhametli bir elçi gelmiştir.”[2]

“De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım; ancak bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Rabbine kavuşmayı uman kimse salih amel işlesin ve Rabbine kullukta hiç kimseyi ortak koşmasın.”[3]

“Biz seni şâhid, müjdeci, uyarıcı; Allah’ın izniyle O’na çağıran, nurlandıran bir ışık olarak göndermişizdir.”[4]

19739.  Huzeyfe şöyle diyor: “Medine sokaklarından birinde Allah Resulü’nün (s.a.a) şöyle dediğini işittim: “Ben Muhammed ve Ahmetim. Ben Haşir, Mukaffi (son) ve rahmet Peygamberiyim.”[5]

19740.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben Muhammed’im. Ben Ahmed’im, ben küfrün kendisi vasıtasıyla ortadan kalktığı Mahiyim (mahveden). Ben insanların ardından haşr olup toplandığı Haşir’im ve ben Akib’im -ve Akib- kendisinden sonra bir Peygamberin olmadığı kimse anlamındadır.”[6]

19741.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben insanların Adem’e en çok benzeyeniyim. İbrahim yaratılış ve ahlak açısından insanlardan bana en çok benzeyeni idi. Allah Arş’ının üzerinden bana on isim verdi, sıfatlarımı beyan etti ve kavmine gönderilen her Peygamberin diliyle benim gelişimi müjdeledi. Adımı Tevrat’ta yazdı, beni tanıttı. İsmimi Tevrat ve İncil’e tabi olanların arasında yaydı. Kitabını bana öğretti. Göklerde makamımı yükseltti. Kendi isimlerinden benim için bir isim türetti. Beni Muhammed olarak adlandırdı. Onun adı Mahmud’dur. Beni ümmetimden en iyi nesil arasında gönderdi. Tevrat’ta ismimi Uhayd olarak adlandırdı. Daha sonra - tevhit sebebiyle ümmetimin bedenlerine ateşi haram kıldı. İncil’de beni Ahmet olarak adlandırdı. O halde ben, gökte Mahmut (övülmüş) bir kimseyim. Allah ümmetimi hamd edenlerden kıldı. Zebur’da da adımı Mahi (yok eden) koydu. Zira aziz ve celil olan Allah benim vasıtamla putperestliği ortadan kaldırıp yok etmiştir. Kur’an ise beni Muhammed olarak adlandırmıştır. Daha sonra ben kıyamet boyunca hüküm verme anında övülürüm. Benden başka hiç kimse şefaat etmez. Kıyamet günü de Allah beni Haşir olarak adlandırmıştır. Zira insanlar benim önümde haşrolurlar. Ayrıca Allah beni Mevkif (durduran) olarak adlandırmıştır. Zira insanları aziz ve celil olan Allah’ın karşısında durdururum. Beni Akib (sonucu) olarak adlandırmıştır. Zira ben bütün Peygamberlerin sonuncusuyum ve benden sonra bir Peygamber gelmeyecektir. Beni rahmet Peygamberi tövbe elçisi, savaş ve kahramanlıklarının elçisi ve muktefi olarak karar kılmıştır. Zira bütün Peygamberlerin ardı sıra geldim. Ben, Mukim, Kamil ve Camiy’im. Rabbim bana ihsanda bulundu ve bana şöyle buyurdu: “Ey Muhammed! Allah’ın selamı sana olsun. Ben her Peygamberi ümmetinin diliyle onlara gönderdim. Ama seni siyah ve beyaz bütün yaratıklarıma gönderdim. Korku ve dehşet vasıtasıyla sana yardımcı oldum. Oysa daha önce bu vesiyle hiç kimseye yardım etmemiştim. Ganimeti sana helal saydım. Oysa senden önce hiç kimseye ganimeti helal kılmamıştım. Sana ve ümmetine Arş’ımın hazinelerinden birini bağışladım; Fatihat’ul-Kitap ve Bakara suresinin son ayetlerini verdim. Senin ve ümmetin için tüm yeryüzünü secde yeri kıldım. Toprağını sana temiz ve temizleyici saydım. Sana ve ümmetine tekbiri (Allah-u Ekber demeyi) bağışladım. Adını kendi adıma yakın kıldım. Öyle ki ümmetinden herkim beni anarsa adımın yanısıra senin adını da anar. O halde Ey Muhammed! Sana ve ümmetine ne mutlu!”[7]

19742.  “Resulullah (s.a.a), kendisinin, neden Muhammed, Ahmet, Ebu’l-Kasım, Beşir, Nezir ve Dai olarak adlandırıldığını soran Yahudi’ye şöyle buyurmuştur: “Muhammed (övülmüş) olarak adlandırılmamın sebebi, şüphesiz yeryüzünde övüldüğüm içindir. Ebu’l-Kasım (bölenin babası) olarak adlandırılmamın sebebi  aziz ve celil olan Allah’ın kıyamet günü ateşin bir bölümünü ayırması, ilk ve son insanlardan bana küfredenleri ateşe koyması ve cenneti de bir bölüme ayrıması ve bana iman edenleri ve nübuvvetimi ikrarda bulunanları cennete koyması hasebiyledir. Dai (davet eden) olarak adlandırılmamın sebebi ise şüphesiz ben insanları aziz ve celil olan Rabbimin dinine davet ettiğimden dolayıdır. Nezir (uyaran) olarak adlandırılmamın sebebi ise, şüphesiz bana isyan edenleri ateş ile uyarmam sebebiyledir. Beşir (müjdeleyen)  olarak adlandırılmamın sebebi de şüphesiz bana itaat edenleri cennetle müjdelemem sebebiyledir.”[8]

 

3816. Bölüm

Peygamberlerin Sonuncusu

 

Kur’an:

“Muhammed içinizden her hangi bir adamın babası değil, Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.”[9]

19743.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Benden sonra bir Peygamber yoktur. Benden sonra benim sünnetimden başka bir sünnet mevcut değildir. O halde herkim nübuvvet iddiasında bulunursa, iddiası ve bidatı ateşte olacaktır. Herkim böyle bir iddia ederse onu öldürün.”[10]

19744.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Peygamberler arasında benim örneğim, bir ev yapan, onu güzel, kamil ve temiz olarak bitiren ve sadece onda bir tuğla yeri baki bırakan insanın örneği gibidir. İnsanlar o evin etrafında döner, ondan hoşlanır ve şöyle derler: “Keşke bu tuğlanın yeri de bitseydi.” Evet, ben de Peygamberler arasında o tuğla gibiyim.”[11]

19745.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben Fatih[12] ve Hatimimim (Peygamberlerin sonuncusuyum.)”[13]

19746.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Peygamberlerin ilki Adem, sonuncusu ise Muhammed’dir.”[14]

19747.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Çok yakında ümmetim arasında Peygamberlik iddiasında bulunan otuz yalancı kimse çıkacaktır. Oysa ben Peygamberlerin sonuncusuyum ve benden sonra hiçbir Peygamber gönderilmeyecektir.”[15]

19748.  “İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz zikri aziz olan Allah sizin Peygamberinizle nübuvvet zincirine son verdi. O halde ondan sonra asla peygamber gönderilmeyecektir ve aynı şekilde kitabınızla da bütün semavi kitaplara son verdi. O halde sizin kitabınızdan sonra da asla bir kitap nazil olmayacaktır.”[16]

19749.  “İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sonunda Muhammed (s.a.a) geldi, Kur’an, şeriat ve metodunu getirdi. O halde onun helali, kıyamet gününe kadar helaldir ve onun haramı kıyamet gününe kadar da haramdır.”[17]

19750.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Münezzeh olan Allah vaadini gerçekleştirmek, nübüvvetini tamamlamak için Muhammed’i (s.a.a) gönderdi.”[18]

19751.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “O (Hz. Muhammed), Allah’ın azabıyla korkutandır. Vahyinin emini ve rahmetiyle müjdeleyen, elçilerinin sonuncusudur.”[19]

19752.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben Akib’im. Yani benden sonra Peygamber yoktur.”[20]

19753.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Ali de vasilerin sonuncusudur.”[21]

bak. El-İmamet, 186. Bölüm; Sahih-i Müslim, 4/1790, 7. Bölüm

 

3817. Bölüm

Allah’ın, Resulullah’ın (s.a.a) Nübuvvetine Tanıklık Etmesi

 

Kur’an:

“Fakat Allah sana indirdiğine şahitlik eder, onu bilerek indirmiştir, melekler de şahitlik ederler. Şahit olarak Allah yeter.”[22]

“Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamber’ini, doğruluk rehberi Kur’an ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.”[23]

“De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Doğrusu O, kullarını görür, haberdardır.” [24]

“De ki: “Allah benimle sizin aranızda şahit olarak yeter. O, göklerde ve yerde olanı, batıla iman edenleri ve Allah’ı küfredenleri bilir.” İşte kaybedenler bunlardır.” [25]

“Veya, “Onu uydurdu” derler. De ki: “Eğer onu uydurdumsa, beni Allah’a karşı hiç bir şekilde savunmazsınız; O, Kur’an için yaptığınız taşkınlıkları daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şahit olarak O yeter. O, bağışlayandır, merhamet edendir.” [26]

“Deki: Şahit olarak hangi şey daha büyüktür?” Allah benimle sizin aranızda şahittir. Bu Kur’an bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyolundu; Allah’la berâber başka ilahlar bulunduğuna siz mi şahitlik ediyorsunuz?” “Ben şahadet etmem” de.”O ancak tek ilahtır, doğrusu ben ortak koştuğunuz şeylerden uzağım” de.” [27]

19754.  Kelbi şöyle diyor: “Mekke halkı Peygamber’in (s.a.a) yanına gelip şöyle dediler: “Allah senden başka bir Peygamber bulamadı mı? Biz senin sözünü onaylayan hiç kimseyi göremiyoruz. Senin hakkında Hıristiyan ve Yahudilere sorduk. Onlar kitaplarında senin adının zikredilmediğini söylediler. O halde bizlere senin dediğin gibi Allah Resulü olduğuna tanıklık edecek birini göster.” Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: “De ki: Kimin tanıklığı herkesten daha üstündür?” Mekke ehli şöyle dediler: “Çok ilginç! Allah-u Teala insanlara göndermek için Ebu Talib’in yetiminden başkasını bulamadı.” Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: “Elif Lam Ra. Bu hikmet dolu kitabın ayetleri insanlar için ilginç midir…?”[28] [29]

19755.  İmam Bakır (a.s), Allah-u Teala’nın, “De ki: Kimin tanıklığı herkesten üstündür?” ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah Resulü (s.a.a) Mekke’de davetine yeni başlayınca, Mekke müşrikleri şöyle dediler: “Ey Muhammed! Acaba Allah göndermek için senden başka bir Peygamber bulamadı mı? Biz senin sözünü onaylayan hiç kimseyi bulamıyoruz. Yahudi ve Hıristiyanlara seni sorduk. Ama onlar da kitaplarında senin adının anılmadığını söylediler. O halde bizlere senin Allah Resulü olduğunu onaylayan birini getir.” Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Benimle sizin aranızda Allah şahittir.”[30]

 

Açıklama

Allah-u Teala’nın peygamberlerin nübuvvetine tanıklık etmesi iki yolla düşünülebilir:

1-Sözlü tanıklıkla

2-Fiili tanıklıkla

Fiili tanıklık da iki şekilde olabilir:

 

1-Vahiy ve İlham

Allah-u Teala bir kişinin Peygamber oluşunu insanlar için açıklayabilir. Vahiy ve ilham yoluyla onun nübuvvetine tanıklık edebilir. Ama bu yoldan yardım almak insanlarda vahiy ve ilhamı algılama kabiliyeti var olduğu zaman mümkündür.

Başka bir tabirle problem verici tarafından değil, alıcı tarafındandır. Zira alıcı, yani halk Allah’ın kelamını algılama gücüne sahip olursa, Allah-u Teala da Peygamberinin nübuvvetinin hakkaniyeti hakkında onlara direk olarak mesajını gönderebilir. Kur’an-ı Kerim’den de anlaşıldığı üzere Allah-u Teala bu metodu sadece bazı Peygamberler hakkında uygulamaya geçirmiştir. Bu cümleden olarak Havarilere Hz. İsa’nın nübuvveti için bu metodu uygulamış ve şöyle buyurmuştur: “Havarilere, “Bana ve Peygamber’ime iman edin” diye vahiy etmiştim, “inandık, bizim Müslüman olduğumuza şahit ol” demişlerdi.”[31]

 

2- Sözlü Mucize

Birinci metot yani vahiy ve ilham kalbi marifet örtülerini yırtan, marifetin gerçeklerine erişmek maksadıyla mebde’ (Allah) ile irtibat kurma imkanına sahip olan kimselere özgüdür.

İkinci metot ise umumi ve genel bir metottur. Yani kalbi tanıma gücüne sahip olmayan, halkın geneli bu yoldan yardım alabilir. Bu yol Allah-u Teala’nın mucize olan sözü vasıtasıyla Peygamberinin nübuvvetine tanıklık etmesidir. Yani halkın genelinin açık bir şekilde bu sözün bir beşerin sözü olmadığını anlamasıdır. İnsanın her ne kadar ilim, kültür ve edep açısından yücelirse yücelsin, yine de böyle bir sözü söyleyemeyeceğini anlamısıdır.

Ama fiili tanıklığa gelince, bu tür tanıklık da iki şekilde olabilir:

 

1-Mucize

Yani nübuvvet iddiasında bulunan kimsenin Allah-u Teala ile irtibatını göstermesidir. Bu delilledir ki Kur’an-ı Kerim bu fiili, ayet ve beyyine olarak ifade etmiştir. Örneğin asanın atılması ve ölülerin diriltilmesi gibi.

Bu esas üzere nübuvvet iddiasında bulunan kimse, mucize getirince o mucize Allah-u Teala tarafından onun iddiasının hakkaniyeti hakkında fiili bir tanıklıktır.

 

2-Takrir ve Beyan

Eğer bir şahsın halk için kendisini falan şahsın temsilcisi olarak tanıttığını, o şahsın huzurunda insanlar için bir takım açıklamalarda bulunduğu, ve bu açıklamalar çerçevesinde o şahsiyetin temsilcisi olduğu ve o şahısın da özgürce ve hiçbir özrü olmadan sessiz kaldığı düşünülecek olursa, böyle bir sükut ve sessizlik o şahıs tarafından iddiada bulunan kimsenin naipliğinin doğruluğunu beyan etmekte ve açıklamalarının doğruluğuna tanıklıkta bulunmaktadır.

Bütün bu söylenenler ışığında eğer bir şahıs kendisini Allah’ın elçisi olarak tanıtıyor ve nübuvvetini de herhangi bir şekilde alemleri yaratan yaratıcının huzurunda söz konusu ediyor ve nübuvvetini de sadece halk değil, ilim ve bilgi ehli kimseler de kabul ediyor, Allah-u Teala da onun iddiasını halk karşısında açık bir şekilde iptal etmiyorsa, böyle bir sükut, ameli bir şehadettir ve de onun iddialarının hakkaniyet ve dürüstliğünü teyit etmektedir.

Allah-u Teala islam Peygamberinin Peygamberliğine teyit için hangi yolu tutmuştur?

Allah-u Teala’nın tanıklık etmesinin anlamı açıklığa kavuştuğuna göre, şimdi de Allah-u Teala’nın İslam Peygamberinin nübuvvetini tasdik için önceden söylenen yollardan hangisini tercih ettiğine bir bakalım.

İslam Peygamberinin (s.a.a) sireti mülahaza edildiğinde de açıkça anlaşıldığı üzere Allah-u Teala onun nübuvvetinin hakkaniyet ve doğruluğunu her dört yolla da teyit etmiş ve bu yollar vasıtasıyla onun nübuvvet ve risaletine tanıklıkta bulunmuştur. Bu konunun detaylarını “Muhammedi (s.a.a) tanıma” başlığı altında yazdığım yazılardan mülahaza etmek mümkündür.

 

3818. Bölüm

İlmin Tanıklığı

 

Kur’an:

“Kendilerine ilim verilenler, sana Rabbinden indirilenin hak olduğunu, güçlü ve hamde layık olanın yolunu gösterdiğini bilirler.” [32]

“Bu, kendilerine ilim verilenlerin Kur’an’ın, senin Rabbinden bir gerçek olduğunu bilip de ona inanmaları ve gönüllerini bağlamaları içindir. Allah iman edenleri şüphesiz doğru yola eriştirir.” [33]

19756.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “İlim İslam’ın hayatı ve imanın direğidir.”[34]

19757.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “İman ve ilim ikiz kardeş ve ayrılmayan iki dostturlar.”[35]

 

Açıklama

Beyan edilen ayet ve rivayetler İslam Peygamberinin nübuvvetinin akli ölçülerle uyuşan ilmi bir gerçek olduğuna delalet etmektedir. İlim ve iman arasındaki ilişki aslında kopmaz bir ilişkidir. İlim ve iman arasındaki birliğin nasıl bir birliktelik olduğunu anlamak için aşağıdaki şu nüktelere teveccüh etmek gerekir:

1-Kitap ve sünnet açısından ilim,  ilmi bir basiret anlamındadır.

2-İlmi basiret bütün bilgilere ve insani derklere öncülük eden duygu, nur ve görmekten ibarettir. Yani ilim ve marifeti, fert ve insani toplumun tekamül yolunda karar kılmaktadır. Başka bir tabirle ilmi basiret, ilmin cevheri ve ruhudur.

3-İslam ilim ve marifetin bütün dallarına saygı duymaktadır. Elbette bunlar da ilmi basiret ile birlikte olmalı, insanlığın hedef ve tekamülünü gözetmelidir.

4-İlmi basiretten boş olan bir bilgi, insanın çöküşüne neden olur. Her ne kadar tevhit ve Allah’ı tanımayla ilgili bir ilim veya diğer ilimler de olsa durum aynıdır. Hatta söylenebilir ki ilmi basiretin olmadığı bir ilim, ilim değildir. Zira ilmin üstünlüğünü oluşturan insanın rüşt ve tekamülünden yoksundur.

5-İlim, tümel olarak ilmi basiretle birlikte olduğu taktirde tevhit ve Allah’ı tanıma ilmidir. Bu yüzden Kur’an’ı Kerim Allah’tan korkmayı da beraberinde getiren ilmi ilim saymaktadır. “Şüphesiz Allah’tan sadece alim kulları korkar.”

Bu ayetten iki anlam elde edilmektedir:

1-İlim ve bilgi izah ettiğimiz anlamda ilmi bir basiretten ibarettir. Zira her ilim hatta tevhit ilmi bile, ilmin cevher ve ruhuna sahip olmadığı taktirde korku ve haşyete sebep olmamaktadır.

2-İlim ve iman arasındaki bağ kopmaz bir ilişkidir. Yani insanın var olan alemi gördüğü halde bu alemde Allah’ın kudretini ve sanatını görmemesi mümkün değildir.

İşte bu yüzden Kur’an-ı Kerim alimleri, melekler sırasında alemlerin yaratıcısının birliğine tanık olarak karar kılmakta ve şöyle buyurmaktadır: “Allah, melekler ve ilim sahipleri de Allah’tan başka ilah olmadığına tanıklık ederler.”

6-Önceden söylendiği anlamda ilim, sadece tevhit ve Allah’ın birliğine iman ile iç içe değildir. Nübuvvete imanı da içermektedir. Zira insanın alemi gördüğü halde, işinin Allah’a imanla sonuçlanmaması mümkün olmadığı gibi, aynı şekilde insanın bu alemi ve yaratıcısını gördüğü, Allah’ın varlıktaki yerini tanıdığı halde yaratılışın hikmetine öncülük eden Allah’ın risaletine iman etmemesi mümkün değildir. “Hani onlar (yahudiler) şöyle dediler: “Allah bize bir şey nazil buyurmamıştır.” Onlar Allah’ın büyüklüğünü hakkıyla tanımadılar.” Yine genel nübuvvet bahsinde de isbat ettiğimiz gibi nübuvveti inkar etmek, tevhidi inkar etmeye denktir.

7-Önceden söylediğimiz anlamda ilim sadece tevhide ve genel nübuvvete iman ile birlikte değildir. Aksine özel nübuvvet de iman ile iç içedir. Yani insan ilmi bir basiret elde ettikten, marifetin ışığında, vücudun eserlerini mülahaza yoluyla Allah’ı müşahade ettiği zaman bu ilmi basiret, o marifetin ışığında ve nübuvvetin etkilerini mülahaza yoluyla rahat bir şekilde Allah’ın gerçek elçilerini de tanıyabilir. Ama elbette bu görüş, bazen güçlü bir aşamaya ulaşmakta ve insan kalbi bakışıyla da nübuvvet nurunu Peygamberde açıkça müşahade etmektedir. Nitekim İmam Ali (a.s) Allah Resulü (s.a.a) hakkında bunu müşahade etmiştir ve de bir yerde şöyle buyurmuştur: “Ben vahiy ve risalet nurunu görüyorum ve nübuvvetin kokusunu alıyorum.” Böyle bir marifet kalbi bir marifet, keş ve batıni şuhud olarak adlandırılmaktadır. Bazen de bakış ve görüş bu aşamaya ulaşmamaktadır. İnsan akli bakışıyla, nübuvvetin nişane ve etkilerini ilahi elçinin şahsında mülahaza etmektedir. Böyle bir marifeti ise, akli marifet olarak adlandırmaktadırlar.

Marifetin her iki türü de Kur’an açısından ilmi tanımadır. İlmi marifettir ve de ilmi basirete isnat edilmektedir. Bu konuda daha detaylı bilgi için “Muhammed’i (s.a.a) ilmi açıdan tanıma” adında yazdığımız bölüme müracaat ediniz.

Gazali Açısından Nübuvvetin Kalbi Marifeti

“Gazali el-Munkiz min’ez-Zelal” adlı kitabında Peygamberleri tanımanın en kesin ve doğru yolunun kalbi tanıma, keşif ve batıni şuhud olduğunu söylemektedir. Gerçekten de durum böyledir. Zira kalbi basiretiyle gören, semavi yolla Muhammed’in nübuvvetini mülahaza eden bir kimse Muhammed’in (s.a.a) nübuvvetini isbat için her türlü delile ihtiyaç duymaktan müstağni olmakla birlikte, marifet ve basiretin en üstün derecesine de yükselir.

Bak. Et-Takva, 4174. bölüm

 

3819. Bölüm

Kendinden Olan Şahidin Şehadeti

 

Kur’an:

“Rabbinin katından bir belge  üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden (akrabasından) bir şâhidi (Hz. Ali gibi bir vasisi) bulunan, ayrıca kendisinden önce de bir önder ve bir rahmet olarak Musa’nın kitabı bulunan kimse (yalan söyler mi?) Onlar (hakikati arayanlar) Kur’an’a iman ederler. Hangi topluluk onu küfrederse yeri ateştir; senin de bundan şüphen olmasın. Doğrusu o, Rabbinden bir gerçektir, fakat insanların çoğu iman etmezler.”[36]

“Küfredenler: “Sen peygamber değilsin” derler; De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah ve Kitab’ı bilenler yeter.”[37]

Tefsir

Allah-u Teala’nın, “Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden (akrabasından) bir şâhidi (Hz. Ali gibi bir vasisi) bulunan, ayrıca kendisinden önce de bir önder ve bir rahmet olarak Musa’nın kitabı bulunan kimse (yalan söyler mi?)” ayetindeki cümle, Kur’an’ın münezzeh olan Allah tarafından nazil olduğu hususundaki delili beyan eden, önceki sözün bir neticesidir. Ayette yer alan men (kimse) kelimesi mübtedadır ve haberi ise hazfedilmiştir. “Ke gayrihi” kelimesi veya o anlama yakın bir şey taktire alınmıştır. Bu konunun delili ise şöyle buyuran sonraki ayettir: “Kur’an’a iman ederler. Hangi topluluk onu küfrederse yeri ateştir; senin de bundan şüphen olmasın.”

Ayette yer alan istifham, inkara dayalı bir istifhamdır ve mana şöyle oluyor: “Şöyle ve böyle olan bir kimse şöyle ve böyle olmayan bir kimse gibi değildir ve sen bu sıfatlara sahipsin. O halde Kur’an’ın hakkaniyeti hususunda hiçbir şek ve şüphe içinde olma.” “Ala beyyineti rabbihi” (Rabbinden bir belge üzere) cümlesinde yer alan “beyyine” (belge) kelimesi aşikar ve açık anlamına gelen sıfat-i müşebbehedir. Elbette bazen aşikar ve açık olan şeyler kendilerine katılan şeyleri de açıklığa kavuşturmakta ve aydınlatmaktadır. Örneğin ışığın hem kendisi açık ve aşikardır ve hem de onun vasıtasıyla diğer şeyler açığa çıkmaktadır. Bu yüzden de “beyyine” terimi başka şeyleri de aydınlatan şeyler hakkında çok kullanılmaktadır. Tıpkı hüccet, ayet ve nişane gibi. Bir davalının iddiasının şahidine de “beyyine” denilmektedir. Allah-u Teala da hüccet ve delili şu ayette olduğu gibi beyyine olarak adlandırmıştır: “Fakat Allah mahvolan, apaçık beyyineden ötürü mahvolsun”[38]

Hakeza şu ayette de Allah ayet ve nişanesini beyyne olarak adlandırmıştır: “Rabbinizden size bir beyyine geldi: Allah’ın bu dişi devesi size bir delildir, onu bırakın.”[39] Hakeza Peygamberlere verilen özel ilahi bakış ve basirete de beyyine denilmiştir. Örneğin Nuh’un sözünden naklen şöyle buyurulmuştur: “Ey kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından bir beyyine üzerinde isem ve O bana kendi tarafından bir rahmet mirilmiş de…”[40] Hakeza mutlak ilahi basiret ve bakışa da beyyine denilmektedir. Nitekim şu ayetin zahiri de bunu göstermektedir: “Rabbinin katından bir beyyinesi olan kimse, kötü işi kendisine güzel gösterilen kimseye benzer mi? Bunlar heveslerine uymuşlardır.”[41] Başka bir yerde ise bu anlamda şöyle buyurmuştur: “Ölü iken kalbini diriltip, insanlar arasında yürürken önünü aydınlatacak bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp çıkamayan kimsenin durumu gibi midir?”[42]

Söz konusu ayette yer alan “beyyine” kelimesi zahiren ve sonraki “ulaike yu’minune bihi” ayetinin de delil teşkil ettiği üzere bu son genel anlamdadır. Yani mutlak ilahi basiret anlamını ifade etmektedir. Elbette bazı yerde de adeta kullanıldığı haseb üzere de maksat, Peygamber’in (s.a.a) şahsıdır. Çünkü usulen cümle şu sonucu elde etmek için ifade edilmiştir: “Fela teku fi miryetin minhu” ondan bir şüphe içinde olma. O halde beyyineden maksat Peygamber’e (s.a.a) verilen ilahi basiret anlamındadır, Peygamber’e nazil olan Kur’an-ı Kerim değil. Zira bu durumda zahiren bu sonucu elde etmek, güzel olmamaktadır ki “fela teku fi miryetin minhu” ayetinden açıkça anlaşılmaktadır. Elbette bu konu Kur’an’ın da kendi kendine Allah tarafından bir beyyine olduğu gerçeğiyle de çelişmemektedir. Zira Kur’an’da, Allah tarafından bir ayet ve nişanedir. Nitekim şöyle buyurulmuştur: “De ki: “Ben Rabbim’den bir belgeye dayanmaktayım, halbuki siz onu yalanladınız.”[43] Bütün bu bilgiler ışığında açıkça anlaşıldığı üzere “Men kane” cümlesinden maksadın Peygamberin olduğunu ve bu tabirin Peygamber hakkında kullanıldığını söyleyenlerin sözü yerinde değildir. Aksine Peygamber örnek ve obje uyumu açısından kastedilmiştir. Hakeza maksadın Peygamberin (s.a.a) mümin ashabı olduğunu söyleyenlerin sözü de doğru değildir. Zira ayeti bu fertlere has kılma hususunda hiçbir delil mevcut değildir. Hakeza beyyineden maksadın Kur’an olduğunu söyleyenlerin görüşü de doğru değildir. Aynı şekilde beyyineden maksadın akli delil ve hüccet olduğunu söyleyenler de doğru söylememektedir. Beyyine kelimesinin Allah’a izafe edilmesi de Allah’ın akli ve nakli delilleri insana sunması hasebiyle açıklığa kavuşmaktadır.

Bu sözlerin doğru olmadığının sebebi ise ayeti belli fertlere has kılmak hususunda hiçbir delilin olmamasıdır. Öte yandan Allah-u Teala tarafından Peygamber’e (s.a.a) verilen beyyine de Allah’ın akıllar vasıtasıyla bizlere sunduğu marifet ve tanımayla da kıyas edilemez.

“Ve yetluhu şahidun minhu” ayetindeki şehadetten maksat da şehadeti eda etmektir ki bu da şehadet edilen konunun doğruluğunu ifade etmektedir, bir şeye oranla şahitliği kabul etmek anlamında değil. Zira makam Kur’an-ı Kerim’in hakkaniyetini ispat makamıdır. Dolayısıyla bu konu şehadeti eda etme anlamındaki şehadetle uyumludur. Şahid olmakla değil.

Zahiren şahitten maksat da Kur’an’ın hakkaniyetine yakin eden, Kur’an hakkında ilahi basiret ve bakış sahibi olan bu yüzden de basiret üzere Kur’an’a iman eden kimsedir. Bu kimse tevhit ve risalet hakkında şehadette bulunduğu gibi Kur’an’ın Allah-u Teala tarafından nazil olduğuna da şehadette bulunmaktadır. Zira yakin ve basiret üzere bir şeye iman eden kimse, o şeyin doğruluğuna şehadette bulunursa bu şehadet insanda o inanç hususunda yalnız olduğu şüphesini de ortadan kaldırmaktadır. Zira insan bir şeye inandığı ve de o inançta tek olduğu zaman bu yalnızlık onu korkuya düşürmektedir. Ama eğer başka bir şahıs da aynı sözü söyler, onun görüşünü teyit ederse bu korku ve yalnızlık duygusu ortadan kalkar, kalbi ve sırtı güçlenir. Allah-u Teala bu anlama yakın bir şeyi delil olarak göstermiş ve şöyle buyurmuştur: “De ki: “Eğer bu Kitab Allah katından ise ve siz de onu küfretmişseniz; İsrailoğullarından bir şahit de bunun böyle olduğuna şehadet edip de iman etmişken, siz yine de büyüklük taslarsanız…”[44]

O halde “yetluhu” terimi “tilv” (ardı sıra gitmek) maddesinden türemiştir, “tilavet” (bir şeyi okumak) kelimesinden değil ve zamiri de “men” ya da “beyyine” kelimesine dönmektedir. Zira beyyine nur veya delildir. Her haliyle her ikisi de bir anlamı ifade etmektedir. Zira beyyine sahibi bir şahsa uyan bir şahit, tabiatıyla onun beyyinesine de uyar. “Minhu” zamiri de “men” kelimesine dönmektedir. “rabbihi” kelimesine değil ve buradan da açıkça anlaşıldığı üzere bu zamirin mercisi de beyyine değildir. Özetle ayetin anlamı şöyledir: “Herkim bir şey hakkında ilahi basirete sahip olur ve kendinden olan biri de ona katılacak olursa bu onun yol ve inancının doğruluğuna tanıklık eder.”

Bu esas üzere şii ve sünni rivayetlerde yer aldığı esasınca şahitten maksat, Ali’dir (a.s). Eğer maksat bu ise, misdak ve obje uyumu hasebiyledir, onu kullanmaktan maksadın Ali (a.s) olduğu anlamında değil.[45]

19758.  İmam Ali (a.s), Allah-u Teala’nın, “Rabbinin katından bir belge  üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden (akrabasından) bir şâhidi (Hz. Ali gibi bir vasisi) bulunan, ayrıca kendisinden önce de bir önder ve bir rahmet olarak Musa’nın kitabı bulunan kimse (yalan söyler mi?)” ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Resulullah (s.a.a) rabbinden bir beyyine üzeredir ve ben de ondan bir şahidim.”[46]

19759.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Rabbinin katında bir belge üzere gelen” cümlesinden maksat benim ve “arkasından kendisinin bir şahidi bulunan” cümlesinden maksat Ali’dir.”[47]

19760.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Rabbin katında bir beyine üzere” cümlesinden maksat benim ve “Arkasından kendisinin bir şahidi bulunan” cümlesinden maksat ise Ali’dir.”[48]

19761.  İmam Ali (a.s), Cuma günü minberde hutbe okuyarak şöyle buyurmuştur: “Taneyi yaran ve insanı yaratan Allah’a andolsun ki büluğa eren her Kureyşli hakkında aziz ve celil olan Allah’ın kitabından bir ayet nazil olmuştur ve ben o şahsı ve o ayeti biliyorum.” Bir şahıs kalkarak şöyle arzetti: “Ey Müminlerin Emiri! Senin hakkında nazil olan ayet hangisidir?” İmam şöyle buyurdu: “Şimdi sorduğuna göre dinle. Bu konuda başka birine sorman da gerekmez. Sen Hud suresini okudun mu?” O şöyle arzetti: “Evet ey Müminlerin Emiri!” İmam şöyle buyurdu: “O halde aziz ve celil olan Allah’ın şöyle buyurduğunu işitmişsindir: “Efemen kane ala beyyinetin min rabbihi ve yetluhu şahidun minhu” O şöyle arzetti: “Evet” Hz. Ali şöyle buyurdu: “Rabbinden beyyine üzere olan Muhammed Resulullah’tır ve arkasından kendinden bir şahidi ise Ali b. Ebi Talib’dir. Ben o şahidim ve ben ondanım (Resulullah’tanım.)”[49]

19762.  İmam Ali (a.s), kendisinin en üstün faziletini soran birine şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kitabında nazil buyurduğu şeydir.” O şahıs şöyle sordu: “Senin hakkında ne inmiştir?” İmam şöyle buyurdu: “Efemen kane ala beyyinetin minrabbihi ve yetluhu şahidun minhu” ayeti. İmam daha sonra şöyle buyurdu: “Ben Allah Resulü’nün (s.a.a) o şahidiyim.”[50]

19763.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Eğer benim için yargı kürsüsü kurulur ve ben de üzerine oturursam, şüphesiz Tevrat’ın takipçileri arasında, tevrat esasınca hükmederim. İncil’in takipçileri arasında da İncilleri esasınca hükmederim. Zebur’un takipçileri arasında da Zeburları esasınca hükmederim. Furkan’ın takipçileri arasında da Allah’ın dergahına yükselip parlayacak bir şekilde hükmederim. Allah’a yemin olsun ki Allah’ın kitabından gece veya gündüz nazil olan her ayetin kimin hakkında nazil olduğunu bilirim ve büluğa eren her Kureyşli hakkında Allah’ın kitabından bir ayet nazil olmuştur ve bu ayet onu cennete veya cehenneme sürükler.” Bir şahıs ayağa kalkarak şöyle sordu: “Ey Müminlerin Emiri! Senin hakkında hangi ayet nazil olmuştur?” İmam şöyle buyurdu: “Allah’ın “Rabbinin katından bir belge  üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden  bir şâhidi bulunan kimse (yalan söyler mi?)” diye buyurduğunu işitmedin mi?” Daha sonra İmam şöyle buyurdu: “Rabbi tarafından beyyine sahibi olan kimse Allah Resulü’dür. Ben de bu konuda onun şahidiyim ve onun ardısıra hareket ederim.”[51]

19764.  İmam Ali (a.s), minberde şöyle buyurmuştur: “Kureyş’ten herkes hakkında mutlaka bir veya iki ayet nazil olmuştur.” Minberin önünde oturan bir şahıs (İbn-i Kevva) ayağa kalkarak şöyle sordu: “Senin hakkında hangi ayet nazil olmuştur?” İmam (a.s) kızdı ve şöyle buyurdu: “Bil ki eğer bunu insanların huzurunda benden sormasaydın cevabını vermezdim. Eyvahlar olsun sana! Hud suresini okumadın mı?” İmam daha sonra “Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden  bir şâhidi  bulunan, kimse (yalan söyler mi?)” ayetini okudu ve şöyle buyurdu: “Allah Resulü beyyine sahibidir. Ben de onun kendinden olan şahidiyim.”[52]

Şöyle diyorum: “Meclisi (r.a) bu hadisin altında şöyle buyurmuştur: “İbn-i Betrik Müstedrek’te şöyle demiştir: “Hafız Ebu Naim, kendi senediyle, Abbad’dan, o da Ebu Meryem’den ve hakeza Sabbah b. Yahya ve Abdullah b. Abdulkuddus da A’meş’den ve o da Minhal b. Amr’dan bu rivayetin benzerlerini nakletmişlerdir.

19765.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Büluğa eren herkes hakkında Allah bir ayet nazil buyurmuştur.” Bu arada İmam’ın kötülüğünü dileyenlerden biri şöyle dedi: “Senin hakkında Allah-u Teala hangi ayeti nazil buyurmuştur?” İnsanlar onu dövmek için o şahsın üzerine yürüdü. İmam şöyle buyurdu: “Onu kendi haline bırakın.” Daha sonra İmam şöyle buyurdu: “Hud suresini okudun mu?” O şahıs şöyle dedi: “Evet.” İmam “Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden  bir şâhidi bulunan, kimse (yalan söyler mi?)” ayetini okudu ve şöyle buyurdu: “Rabbi tarafından beyyine üzerine olan Muhammed’dir ve onun ardısıra hareket eden şahidi ise benim.”[53]

19766.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kureyş’ten her şahıs hakkında Kur’an’dan birkaç ayet nazil olmuştur. Bir şahıs ayağa kalkarak şöyle sordu: “Senin hakkında hangi ayet nazil olmuştur?” İmam şöyle buyurdu: “Hud suresini okumadın mı: “Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden  bir şâhidi bulunan, kimse (yalan söyler mi?)” Allah Resulü Rabbinden bir beyyine üzeredir ve ben de onun kendinden olan şahidiyim.” İbn-i Merduye ve İbn-i Esakir İmam Ali’den (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmişlerdir: “Allah Resulü’nün (s.a.a) Rabbinden bir beyyinesi vardır ve ben de onun kendisinden olan şahidiyim.” İbn-i Merduye başka bir yolla da Ali’den (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Resulullah (s.a.a), “Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden  bir şâhidi bulunan, kimse (yalan söyler mi?)” ise Ali’dir” diye buyurmuştur.”[54]

Şöyle diyorum: Meclisi (r.a) bu hadisin altında “beyan” başlığı altında şöyle buyurmuştur: Allame bu rivayetin benzerini Ehl-i Sünnet yoluyla da nakletmiştir. Seyyid b. Tavus Sa’d’us-Suud adlı kitabında şöyle diyor: “Muhammed b. Abbas b. Mervan, kendi kitabında altmış altı yolla senetlerini de zikrederek “kendinden  bir şâhidi”  ayetinden maksadın Ali b. Ebi Talib olduğunu rivayet etmiştir.

19767.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kureyş’ten herkes hakkında Allah’ın kitabında bir veya iki ayet nazil olmuştur.” Cemaatin arasından birisi şöyle sordu: “Ey Müminlerin Emiri! Kendiniz hakkında hangi ayet nazil olmuştur?” İmam şöyle buyurdu: “Hud suresini okumadın mı: “Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden  bir şâhidi bulunan, kimse (yalan söyler mi?)” Muhammed Rabbi tarafından bir beyyine sahibidir ve ben de onun şahidiyim.”[55]

19768.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden  bir şâhidi bulunan” ise benim.”[56]

19769.  İmam Ali (a.s), Allah-u Teala’nın “Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden  bir şâhidi bulunan, kimse (yalan söyler mi?)” ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah Resulü Rabbinden bir beyyine üzeredir ve ben de onun şahidiyim.”[57]

19770.  Abdullah b. Ata şöyle diyor: “Ben İmam Bakır (a.s) ile Mescid’un Nebi’de oturmuştum. Aniden Abdullah b. Selam’ın oğlunun bir köşede oturduğunu gördüm. İmam Bakır’a (a.s) şöyle arzettim: “Bu şahsın babasının kitap ilmine sahip olduğunu söylemektedirler.” İmam şöyle buyurdu: “Hayır, o kimse Müminlerin Emiri Ali b. Ebi Talib’tir ve bu ayet de onun hakkında nazil olmuştur: “Rabbinin katından bir belge üzere (gelmiş) olan ve arkasından kendinden  bir şâhidi bulunan, kimse (yalan söyler mi?)” Peygamber Rabbi tarafından bir beyyine üzeredir, Müminlerin Emiri Ali b. Ebi Talib de onun kendinden olan şahididir.”[58]

19771.  İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Rabbinden bir beyyine sahibi olan Allah Resulü’dür. Ona tabi olan ve onun kendinden olan şahidi de Müminlerin Emiridir. Daha sonra da onun tek tek vasileridir.”[59]

19772.  İmam Sadık (a.s), Hudeybiye barışı hakkındaki bir hadis hususunda şöyle buyurmuştur: “Hafs b. Ahnef ve Suheyl b. Amr Allah Resulü’nün (s.a.a) yanına dönüp şöyle dediler: “Ey Muhammed! Kureyş senin İslam dininin özgür kılınması ve hiç kimsenin dinine zorlanmaması şartını kabul etmiştir.” Allah Resulü (s.a.a) hokka ve kalem istedi. Müminlerin Emirine (a.s) da seslenerek şöyle buyurdu: “Yaz.” Müminlerin Emiri (a.s) şöyle yazdı: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Suheyl b. Amr şöyle dedi: “Biz Rahman diye bir ilah tanımıyoruz. Sen de babaların gibi, “Bismikeallahumme” (Ey Allah’ım! Senin adınla” diye yaz.” Allah Resulü şöyle buyurdu: “Bismikeallahumme” diye yaz. Zira bu da Allah’ın adlarından biridir.” Müminlerin Emiri daha sonra şöyle yazdı: “Bu Allah’ın Resulü Muhammed ile Kureyş arasında yazılan bir sözleşmedir.” Suheyl b. Amr şöyle dedi: “Eğer biz senin Allah’ın Resulü olduğunu kabul etseydik seninle savaşmazdık. O halde şöyle yaz: “Bu Muhammed b. Abdullah ile! Sen kendi soyundan utanıyor musun?” Allah Resulü şöyle buyurdu: “Siz her ne kadar ikrar etmeseniz de ben Allah’ın Resulüyüm.” Daha sonra şöyle buyurdu: “Ey Ali! Sil ve “Muhammed b. Abdillah” diye yaz.” Müminlerin Emiri (a.s) şöyle arzetti: “Ben asla nübuvvetten adınızı silmem.” Allah Resulü (s.a.a) kendi mübarek eliyle Resulullah kelimesini sildi, daha sonra şöyle yazdı: “Bu Muhammed b. Abdillah ile Kureyş’in ileri gelenleri ve Suheyl b. Amr arasında yazılmış bir sözleşmedir. Onlar on yıl boyunca savaşmayacakları, birbirine karşı saldırmayacakları, hırsızlık ve yağmaya baş vurmayacakları, anlaşmanın maddelerine karşı hıyanet içinde olmayı, anlaşmayı çiğnemeyi kalplerinden geçirmeyecekleri, isteyen herkesin Muhammed’in dinine gireceği veya onunla anlaşacağı hususunda özgür olacağı ve herkimin de istediği taktirde Kureyş ile sözleşip onların dinine girmek hususunda özgür olacağına dair anlaşmışlardır. Kureyş’ten bir kimse velisinin izni olmadan Muhammed’in (s.a.a) dostlarına katılırsa geri çevirilecektir. Eğer Muhammed’in (s.a.a) dostlarından biri onlara karışırsa geri verilmeyecektir. İslam Mekke’de aşikar ve özgür olacaktır. İnsanlar dinler hakkında özgür bırakılacaktır. Eziyet ve aşağılanmaya maruz kalmayacaktır. Muhammed ve dostları bu yıl Mekke’ye girmekten sakınıp geri döneceklerdir. Gelecek yıl Mekke’ye dönerek orada üç gün kalacaklardır. Her yolcu ile birlikte bulunan kınları içindeki kılıçları dışında hiçbir savaş aletlerini Mekke’ye getirmeyeceklerdir.” Ali b. Ebi Talib bu barış sözleşmesini yazdı. Muhacirler ve Ensar da ona tanıklık ettiler.

Daha sonra Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Ali! Sen nübuvvet şartından adımı silmekten sakındın. Beni hak ile Peygamber seçen Allah’a yemin olsun ki sen de darda kalarak ve zorla bu cemaatin çocukları karşısında böyle bir şeyi imzalamak zorunda kalacaksın.” Yıllar sonra Sıffin savaşı geldiğinde ve savaşan taraflar hakemiyet olayına rızayet gösterdiklerinde Müminlerin Emiri (a.s) şöyle yazdı: “Bu Muminlerin Emiri Ali b. Ebi Talib ile Muaviye b. Ebi Süfyan arasında imzalanan bir sözleşmedir.” Amr b. As şöyle dedi: “Eğer biz senin Müminlerin Emiri olduğuna inansaydık, seninle savaşmazdık. O halde şöyle yaz: “Bu Ali b. Ebi Talib ile Muaviye b. Ebi Süyan arasında yapılan bir sözleşmedir.” Bu esnada Müminlerin Emiri (a.s) şöyle buyurdu: “Gerçekten de Allah ve Allah’ın Resulü ne de doğru buyurdu. Zira Allah Resulü (s.a.a) bu konuyu barış anlaşmasını imzaladığında bana haber vermişti.” [60]

Şöyle diyorum: Muhammed b. Ka’b şöyle diyor: “Bu anlaşmada Allah Resulü’nün katibi Ali b. Ebi Talib (a.s) idi. Allah Resulü (s.a.a) ona şöyle buyurdu: “Şöyle yaz: “Bu Muhammed b. Abdillah ile Suheyl b. Amr arasında imzalanan bir anlaşmadır.” Ama Ali ağır davrandı ve Muhammed Resulullah (s.a.a) dışında bir şey yazmaktan sakındı. Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: “Sen de zorla böyle bir isteğe teslim olacaksın.” Bu esnada Ali (a.s) onların dediğini yazdı.” [61]

Başka bir rivayette ise şöyle yer almıştır: “Peygamber (s.a.a) ona şöyle buyurdu: “Ey Ali! Onu sil.” Ali (a.s) şöyle arzetti: “Ey Allah’ın Resulü! Elim sizin adınızı nübuvvetten silmeye varmıyor.” Allah Resulü şöyle buyurdu: “Parmağımı onun üzerine koy.” Allah Resulü (s.a.a) kendi eliyle onu sildi ve Müminlerin Emirine (s.a.a) şöyle buyurdu: “Çok yakında senden böyle bir şey istenilecek ve sen de çaresiz bu istedği kabul edeceksin.” Müminlerin Emiri daha sonra mektubu yazarak bitirdi.” [62]

19773.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Mekke müşriklerinin Peygamber ve ashabını geri çevirip Mescid’ul-Haram’a girmelerine izin vermedikleri Hudeybiye sözleşmesinin imzalandığı günde Allah Resulü onlarla barıştı ve kendileriyle barış anlaşmasını imzaladı. Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Barış anlaşmasının katibi ben idim ve şöyle yazdım: “Bismikeallahumme! (Ey Allah’ım! Senin adınla) Bu Alalh Resulü Muhammed (s.a.a) ile Kureyş arasında yapılan bir sözleşmedir.” Suheyl b. Amr şöyle dedi: “Senin Allah’ın Resulü olduğunu kabul etseydik, seninle savaşmazdık.” Ben şöyle dedim: “Sen istemesen de o Allah’ın Resulüdür.” Allah Resulü bana şöyle buyurdu: “Onun istediğini yaz ey Ali! Benden sonra sen de böyle bir isteğe teslim olacaksın.” Müminlerin Emiri şöyle buyurdu: “Benimle Şamlılar arasındaki barış anlaşmasını imzaladığım zaman şöyle yazdım: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Bu Müminlerin Emiri Ali ile Muaviye b. Ebi Süfyan arasında yazılan bir sözleşmedir.” Muaviye ve Amr b. As şöyle dediler: “Eğer senin Müminlerin Emiri olduğunu kabul etseydik, seninle savaşmazdık.” Ben şöyle dedim: “O halde istediğinizi yazınız.” Böylece Allah Resulünün (s.a.a) sözünün doğruluğunu anlamış oldum.”[63]

bak. 3823. Bölüm

El-Bihar, 20/333 s. 368 ve s. 371; Tarih-u Dimeşk, İmam Ali’’nin (a.s) Biyografisi, 3/152; el-Kafi, 8/326; Nehc’us, Seadet, 2/273, 230

 

3820. Bölüm

Peygamberlerin Tanıklığı

 

Kur’an:

“ Meryem oğlu İsa: “Ey İsrailoğulları! Doğrusu ben, benden önce gelmiş olan Tevrat’ı doğrulayan, benden sonra gelecek ve adı Ahmet olacak bir Peygamber’i müjdeleyen, Allah’ın size gönderilmiş bir Peygamber’iyim” demişti. Ama o elçi, kendilerine belgelerle geldiği zaman: “Bu, apaçık bir sihirdir” demişlerdi. Müslüman olmağa çağırılmışken gelmeyip Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir? Allah, zalim olan topluluğu doğru yola eriştirmez.”[64]

“Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi Peygambere uyanlar…”[65]

bak. Bakara, 89, 101, 129, 146; Al-i İmran, 81, 82

19774.  İmam Rıza’nın (a.s) çeşitli din ve inanç mensuplarıyla yaptığı tartışmada şöyle yer almıştır: “Re’s’ul-Calut şöyle dedi: “Muhammed’in (s.a.a) nübuvvetini nasıl ispat ediyorsun?” İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: “Musa b. İmran, İsa b. Meryem ve Allah’ın yeryüzündeki halifesi Davud, onun nübuvvetine tanıklıkla bulunmuşlardır.” Re’s’ul-Calut şöyle dedi: “Musa b. İmran’ın böyle bir şey dediğini ispat et.” İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: “Ey Yahudi! Bildiğin gibi Musa İsrailoğullarına tavsiyede bulundu ve şöyle dedi: “Gelecekte kardeşlerinizden bir Peygamber gelecektir, onu tasdik edin, sözlerini dinleyin. Eğer İsrail’in İsmail ile ve İbrahim (a.s) tarafından birbiriyle soy bağlılığını biliyorsan (de bakayım) İsrailoğullarının çocuklarının İsmailoğullarından başka kardeşleri var mıdır?” Re’sul-Calut şöyle dedi: “Bu Musa’nın sözüdür, biz bunu reddetmiyoruz.” İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: “İsrailoğullarının kardeşlerinden, Muhammed’den başka bir Peygamber size gelmiş midir?” O, “Hayır” dedi. İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: “Böyle bir şey sizler arasında da gerçek değil midir?” O şöyle dedi: “Evet gerçektir. Ama onu Tevrat’tan bizler için beyan etmenizi istiyorum.” İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: “Tevrat’ın size şöyle dediğini inkar mı ediyorsun: “Nur Tur-i Sina dağı tarafından geldi, Sair dağından insanlara nur saçtı ve Faran dağından bizlere aşikar oldu!” Re’s’ul-Calut şöyle dedi: “Bu cümleleri biliyorum, ama tefsirini ve yorumunu bilmiyorum.” İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: Sana tefsir edeyim. “Nurun Tur-i Sina’dan gelişinden maksat, Allah Tebareke ve Teala’nın vahyidir. Allah Tur-i Sina dağında bu nuru Musa’ya nazil buyurmuştur. İnsanlar için Sair dağından nur saçmasından maksat ise İsa b. Meryem’in (a.s) üzerinde olduğu bir durumda aziz ve celil olan Allah’ın kendisine vahiy gönderdiği dağdır. “Bizler için Faran dağından aşikar oldu” cümlesinden maksat ise kendisiyle Mekke arasında bir iki günlük yol bulunan Mekke dağlarından biridir. Senin ve dostlarının da dediği gibi Şe’ya Peygamber Tevrat’ta şöyle demiştir: “Ben yeryüzünün kendisi için ışıldadığı iki süvari gördüm. Bir süvari merkebe binmiş idi. Diğeri ise bir deveye binmiş idi. O merkebe binen kimdir ve hakeza o deveye binen kimdir?” Re’sul-Calut şöyle dedi: “Bilmiyorum, siz bizi ondan haberdar kılın.” İmam şöyle buyurdu: “Merkebe binen İsa’dır, deveye binen süvari ise Muhammed’dir (s.a.a). Bunun Tevrat’ta böyle olduğunu inkar mı ediyorsun?” O şöyle dedi: “Hayır inkar etmiyorum.” İmam Rıza (a.s) daha sonra şöyle dedi: “Sen Haykuk Nebi’yi tanıyor musun?” O şöyle dedi: “Evet, tümüyle tanıyorum.” İmam şöyle buyurdu: “O sizin kitaplarınızda da yer aldığı üzere Allah-u Teala’nın beyanını, Faran dağından getirdiğini, göklerin Ahmet ve ümmetinin tesbihiyle dolduğunu söylemiştir. O süvarilerini kara olduğu gibi denizde de harekete geçirdi. Beyt’ül-Mukaddes’in yıkılışından sonra da yeni bir kitap -maksatı Kur’an’dır,- getirecektir. Bunu kabul ediyor ve ona iman ediyor musun?” Re’s’ul-Calut şöyle dedi: “Elbette bunu Haykuk Nebi demiştir ve biz bunu inkar etmiyoruz.” İmam Rıza (a.s) da şöyle buyurdu: “Davud da bildiğin gibi Zebur’da şöyle demiştir: “Allahım! fetret döneminden sonra, sünneti ihya eden kimseyi gönder.” Acaba fetret döneminden sonra sünneti ihya eden Muhammed’den (s.a.a) başka bir Peygamber tanıyor musun?” Re’s’ul-Calut şöyle dedi: “Evet, bu da Davud’un sözüdür ve biz de onu kabul ediyor ve inkar etmiyoruz, ama onun maksadı İsa’dır (a.s) ve onun zamanı da fetret dönemi olmuştur.” İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: “İsa’nın sünnete muhalefet etmediğini bilmiyor musun? Aksine o Allah’ın kendisini katına çıkarıncaya kadar Tevrat’ın sünnetine uygun hareket etmiştir. Nitekim İncil’de de şöyle yazılıdır: “O iffetli kadının çocuğu gider, ondan sonra Farkalita gelir, o defalarca ağırı kolaylaştırır, herşeyi sizler için açıklığa kavuşturur. O bana tanıklık ettiği gibi ben de onun gelişine tanıklık etmekteyim. Ben sizler için emsal (örnekler) getirdim. O da sizler için tevil getirecektir.” İncil’in bu sözüne iman ediyor musun?” Re’sul-Calut şöyle dedi: “Evet, bunu inkar etmiyorum.”[66]

19775.  Resulullah (s.a.a), Yahudilere sorarak şöyle buyurmuştur: “Okuduğunuz kitap hakkı için söyleyin. Orada İsa benim gelişimi müjdelememiş ve sizlere Ahmet adında bir Peygamberin geleceğini ifade etmemiş midir?” Yahudiler şöyle dediler: “Evet biz kitaplarımızda onun adını görmekteyiz. Ama senden hoşlanmıyoruz. Zira sen malları helal kılıyor, kanlar döküyorsun.” Bunun üzerine Allah şu ayeti nazil buyurdu: “Herkim Allah’a, meleklerine ve elçilerine düşman olursa.”[67]

19776.  Resulullah (s.a.a), işinin başlangıcı hakkında (ve ne zamandan beri Peygamber olduğun) sorulunca şöyle buyurmuştur: “Ben İbrahim’in duası ve İsa’nın müjdesiyim ve annem ben doğduğumda kendisinden bir nurun çıktığını, o vesileyle Şam saraylarının ışıklandığını görmüştür.”[68]

19777.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ta ki münezzeh olan Allah peygamberlere verdiği sözü tutmak için alametleri meşhur olan Muhammed’i (s.a.a) gönderdi.”[69]

19778.  Allah Yakub’a şöyle vahyetmiştir: “Ben senin soyundan hükümdarlar ve Peygamberler karar kılacağım. Böylece Mekkeli bir Peygamber göndereceğim ki ümmeti, Beyt’ül-Mukaddes tapınağını bina etsin. O Peygamberlerin sonuncusu olup adı da Ahmet’tir. ”[70]

19779.  Şa’bi şöyle diyor: “İbrahim’in (a.s) kitabında şöyle yer almıştır: “Senin soy çocuklarından kavimler ve kavimler türeyecektir. Sonunda Peygamberlerin sonuncusu olan ümmi bir Peygamber gönderilecektir.”[71]

19780.  Ka’b şöyle diyor: “Muhammed’in (s.a.a) Tevrat’taki sıfatı şöyledir: “Muhammed benim seçkin kulumdur. Ne sert huyludur ve ne de kaba. Sokak ve pazarlarda ortalığı velveleye vermez. Kötülüğe kötülükle karşılık vermeye çalışmaz. Aksine o bağışlar, affeder. Doğum yeri Mekke’dir. Hicret yeri Medine’dir, hükümdarlığı ise Şam’dadır. ”[72]

19781.  Abdulhamit b. Cafer babasından şöyle nakletmiştir: “Yahudilerin en alimi olan Zübeyr b. Bata şöyle diyordu: “Ben babamın benden gizlediği bir kitap buldum. O kitapta, Kurz (beni Kureyze) topraklarında zuhur edecek ve şöyle şöyle özellikleri olacak, Ahmet adında bir Peygamber zikrediyordu.” Zubeyr babası öldükten ve Peygamber (s.a.a) gönderilmeden önce bu konuyu defalarca ifade ediyordu. Ama Peygamber’in (s.a.a) Mekke’de zuhur ettiğini öğrenince o kitaptaki bilgileri sildi, Peygamber konusunu gizledi ve şöyle dedi: “Bu şahıs o Peygamber değildir.”[73]

19782.  Ebu Nem’le şöyle diyor: “Beni Kureyze Yahudileri Allah Resulü’nü (s.a.a) adını kendi kitaplarında okuyor ve çocuklarına onun adının ve nişanelerinin ne olduğunu ve yanlarına hicret edeceğini öğretiyorlardı. Ama Allah Resulü zuhur edince onu çekemediler ve hakkı yok edip şöyle dediler: “Bu şahıs o Peygamber değildir.”[74]

19783.  Necran temsilcileri Peygamber’in huzuruna geldiler. Ebu’l-Haris b. Alkame b. Rabia da onların arasında bulunuyordu. O bir din alimi, reis, papaz, önder ve onların medreselerinin sahibiydi. Onlar arasında yüce bir makama sahipti. Tesadüfen Ebu Haris’in katırı onu yere düşürdü. Kardeşi şöyle dedi: “O şahıs alaşağı olsun” Maksadı, Allah Resulü (s.a.a) idi. Ebu Haris şöyle dedi: “Sen alaşağı ol. Peygamberlerden olan bir şahsa mı sövüyorsun? O İsa’nın gelişini müjdelediği ve adı Tevrat’ta yer alan bir kimsedir.” Kardeşi şöyle dedi: “O halde hangi şey seni onun dinini kabul etmekten alı koymuştur?” O şöyle dedi: “Bu topluluk beni büyük görüyor, yüce tutuyor ve bizi kendilerine efendi sayıyorlar. Bunlar ise ona muhalefet etmeyi gerektirmektedir.[75]

bak. El-Bihar, 15/174, 2. Bölüm; Tabakat’ul Kubra, 1/360; A’nisu’l A’lam, 48-186

 

3821. Bölüm

Ehl-i Kitap Bilginlerinin Tanıklığı

 

Kur’an:

“İsrailoğulları bilginlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok muydu?”[76]

“Peygamber’e indirilen Kur’an’ı işittiklerinde, gerçeği öğrenmelerinden gözlerinin yaşla dolarak, “Rabbimiz! İnandık, bizi de şahitlerden yaz.” dediklerini görürsün. Rabbimizin bizi salih bir toplulukla birlikte bulundurmasını umarken niçin Allah’a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım?” [77]

“De ki: “Eğer bu Kitab Allah katından ise ve siz de onu küfretmişseniz; İsrailoğullarından bir şahit de bunun böyle olduğuna şehadet edip de iman etmişken, siz yine de büyüklük taslarsanız, bana söyleyin kendinize yazık etmiş olmaz mısınız?” Doğrusu Allah zalim topluluğu doğru yola eriştirmez.”[78]

19784.  Ömer b. Hattab, Allah-u Teala’nın “Kendilerine Kitap verdiklerimiz, onu (Peygamber’i) çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar” ayeti nazil olduğunda Abdullah b. Selam’a şöyle demiştir: “Sizler kendi kitaplarınızda Muhammed’i tanıyor musunuz?” O şöyle dedi: “Evet, Allah’a yemin olsun ki sizin aranızda oldukça onu Allah’ın bizler için beyan ettiği sıfatlar vasıtasıyla bizden her birinin diğerleri arasında çocuklarını gördüğünde tanıdığı gibi tanımaktayız. İbn-i Selam’ın yemin ettiği kimseye yemin olsun ki ben bu Muhammed’i çocuğumdan daha iyi tanıyorum.”[79]

19785.  İbn-i Abbas şöyle diyor: “Kureyş Nazr b. Haris b. Alkame, Ukbe b. Ebi Muayt ve diğer birkaç kişiyi Yesrib Yahudilerinin yanına gönderdiler ve onlara şöyle dediler: “Yesrib halkından Muhammed’i sorunuz.” O topluluk Medine’ye girdi ve şöyle dediler: “Biz aramızda ortaya çıkan bir konu hususunda sizin yanınıza geldik. Yetim ve hakir bir genç büyük bir söz söylemektedir ve kendi zannınca Rahman’ın elçisidir. Oysa biz Yemame Rahman’ından başka bir Rahman tanımıyoruz.” Yahudiler şöyle dediler: “Bize onun sıfatlarını söyleyiniz.” Kureyş’in elçileri onlara Peygamber’in sıfatını beyan ettiler. Yahudiler şöyle dediler: “Sizin aranızda ona kimler uymaktadır.” Onlar, “Aşağılık kimseler” diye cevap verdiler. Yahudi alimlerinden biri güldü ve şöyle dedi: “Bu bizim sıfatlarını bildiğimiz ve kavminin kendisine insanların en çok düşman kesildiği Peygamberin bizzat kendisidir.”[80]

 

Tefsir

Allah-u Teala’nın “İsrailoğulları bilginlerinin bunu bilmeye bir delilleri yok muydu?” ayetindeki “en Ye’lemehu” zamiri Kur’an’ın haberine veya Kur’an’ın Peygamber’e (s.a.a) nüzul haberine dönmektedir. Yani anlamı şudur: “Acaba İsrailoğlu alimlerinin Kur’an veya Kur’an’ın önceki Peygamberlerin kitabında müjde olarak yer aldığı esasınca sana nüzulu müşrikler hakkında senin nübuvvetinin hakkaniyetinin doğruluğu ve dürüstlüğünün bir nişanesi olduğuna ilimleri yok mu? Nitekim Allah-u Teala’nın, “Daha önce küfredenlere karşı kendilerine yardım/zafer gelmesini bekledikleri halde”[81] ayeti hakkında da dediğimiz gibi Yahudiler Peygamber’in (s.a.a) zuhurunu müjdeliyor ve onun sayesinde Araplara galip gelmeyi arzuluyorlardı.”

Yahudi alimlerinden bir grubu Peygamber’in (s.a.a) zamanında müslüman oldular ve kendi kitaplarında Peygamber’in geleceğinin müjdelendiğini itiraf ettiler. Bu sure (Şuara) hicretten önce nazil olan ilk Mekki surelerden biridir. O zamanlar Yahudilerin Peygamber’e (s.a.a) düşmanlığı hicretten sonraki düşmanlıkları haddine ulaşmamıştır ve genel de olsa ellerindeki gerçekleri ifade etmeleri umuluyordu.[82]

Allah-u Teala’nın, “De ki: “Eğer bu Kitab Allah katından ise ve siz de onu küfretmişseniz; İsrailoğullarından bir şahit de bunun böyle olduğuna şehadet edip de iman etmişken, siz yine de büyüklük taslarsanız…” ayetindeki “kane” ve “bihi” ve “mislihi” zamirleri, konunun akışından da anlaşıldığı üzere Kur’an’a dönmektedir ve “ve şehide şahidun min beni israil” cümlesi de şart olan cümleye atfedilmiştir. Dolayısıyla da her iki şartın cezası da birdir. Kur’an’ın benzerinden maksat ise anlam ve ilahi marifetler açısından onun benzeri olan, Musa’ya (a.s) nazil olan asıl Tevrat’tır. “Ve amene ve istekbertum” cümlesinin manası da şudur: “O mezkur İsraili olan şahit de tanıklığından sonra iman etmiştir.

 “Doğrusu Allah zalim topluluğu doğru yola eriştirmez” cümlesi ise şartın hazfedilmiş cezası için bir neden konumundadır ve cezaya delalet etmektedir. Zahiren bu ceza da “Acaba sizler sapık değil misiniz?” cümlesidir, bazılarının dediği gibi “Sizler zalim değil misiniz?” cümlesi değil. Zira Allah’ın zalimleri hidayet etmemesinin ceza nedeni görülmesi onların dalalet ve sapıklığıyla uyumludur, zulmüyle değil. Gerçi onlar her iki sıfata da (sapıklık ve zalimlik) sahip idiler.

Velhasıl ayetin anlamı şudur: “Müşriklere de ki: Bana söyleyin bakayım! Eğer bu Kur’an Allah nezdinden ise –oysa siz ona inanmamakta ve küfretmektesiniz- ve Ben-i İsrail’den olan bir şahit de (Tevrat’ta) Kur’an öğretilerine benzer öğretilerin olduğuna tanıklık eder ve de iman ederse, ama sizler kibre kapılırsanız bu durumda sizler sapıklıkta değil misiniz? Zira Allah zalimler topluluğunu asla hidayete erdirmez.

Bazı rivayetler esasınca Kur’an’ın benzerine tanıklık eden ve bizzat da iman getiren kimse, Yahudi alimlerinden olan Abdullah b. Selam idi. O halde bu nükteye teveccühen söz konusu ayet Medeni’dir, Mekki değil. Zira Abdullah b. Selam Medine’de iman eden kimselerdendir. Bazıları ise şöyle demişlerdir: “Gerçi kıssa (Abdullah b. Selam’ın tanıklığı ve iman edişi) sonralardan vaki olmuştur, ama gelecekte kesin bir şekilde vaki olan bir şey geçmiş hükmün olduğundan dolayı, mazi (geçmiş) ifadesiyle tabir edilmiş ve şöyle buyurulmuştur: “ve şehide şahidun min beni israil fe amene.” Bu söz zayıf bir sözdür. Zira delil makamında olan ayetin akışıyla da uyumlu değildir. Çünkü müşrikler, Peygamber’in gelecek hakkında kendisine bildirdiği rivayetler vasıtasıyla teslim olacak ve ona iman edecek kimseler değillerdi.[83]

 

3822. Bölüm

Muhammed’in (s.a.a) diliyle Muhammed (s.a.a)

 

19786.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben Allah’ın terbiye ettiği bir kimseyim, Ali de benim terbiye ettiğim bir kimsedir.”[84]

bak. El-Edeb, 73. Bölüm

19787.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben (Allah tarafından) hediye edilmiş bir rahmetim.”[85]

19788.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Gerçekte ben (Allah tarafından) hediye edilmiş bir rahmetim.”[86]

19789.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben Ka’be’nin temellerini attığında İbrahim’in ettiği şu duayım: “Ey rabbimiz! Bunlar arasında kendilerinden bir Peygamber gönder.”[87]

19790.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben İbrahim’in duasıyım. Benim zuhurumu müjdeleyen en son kimse İsa b. Meryem’dir.”[88]

19791.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben müslümanların sığınağı ve dayanağıyım.”[89]

19792.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Övünmek için söylemiyorum ama ben Ademoğlullarının efendisiyim.”[90]

19793.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Maksadım kendimi övmek değildir, ben kıyamet günü Ademoğullarının efendisiyim.”[91]

19794.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben mezardan kalkacak olan ilk kimseyim.”[92]

19795.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “İnsanlar dirilince ben dışarı çıkan ilk kimseyim. İnsanlar Allah’ın huzuruna gelince de ben onların hatibiyim. Onlar ümitsiz düştükleri zaman onlara ümit veren kimseyim.”[93]

19796.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü benim takipçilerim diğer Peygamberlerin takipçilerinden daha çoktur.”[94]

19797.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Övünmek için söylemiyorum ben, Peygamberlerin önderiyim. Övünmek için söylemiyorum ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Övünmek için söylemiyorum ben ilk şefaat eden kimseyim ve şefaati kabul edilecek olan ilk kimse de benim.”[95]

19798.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Cennetin kapısını çalan ilk kimse benim.”[96]

19799.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü aziz ve cebbar olan Allah’ın yanına varan ilk kimse benim. Daha sonra Allah’ın kitabı, sonra Ehl-i Beyt’im ve sonra da ümmetim! Daha sonra onlara (ümmetime), Allah’ın kitabına ve Ehl-i Beytime ne yaptıkları sorulur.”[97]

19800.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben Meryem’in oğluna (Hz. İsa’ya) insanlardan en yakın olan kimseyim. Peygamberler bir baba ve bir kaç annenin oğludurlar.[98]”[99]

19801.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben dünya ve ahirette insanlardan İsa b. Meryem’e en yakın olan kimseyim. Benimle onun arasında bir Peygamber yoktur. Peygamberlerin tümü bir anne ve birkaç babanın çocuklarıdır. Anneleri çeşit çeşittir ve dinleri ise birdir.”[100]

19802.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben Muhammed ve Ahmet’im. Ben Rahmet Peygamberiyim, ben kahramanlık Peygamberiyim, ben mukaffi ve haşirim. Cihat için gönderildim, ekincilik için değil.”[101]

19803.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben sizlerin en fasih konuşanıyım, ben Kureyştenim, dilim ise Beni Sa’d b. Bekr kabilesinin dilidir.”[102]

19804.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben içinizden Allah’tan en çok korkan kimseyim ve Allah’ın hududlarını en çok bilen kimseyim.”[103]

19805.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Sizin en takvalınız ve Allah’ı en çok tanıyanınız benim.”[104]

19806.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben dört şeyle yüceltildim: …Korku ve dehşetle yardım edildim ki bir aylık mesafeden benden önce hareket etmektedir.”[105]

19807.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Bana dört şeyle diğer Peygamberlerden üstünlük verilmiştir: Bütün insanlara gönderildim, bütün yeryüzü benim ve ümmetim için secdegah, temiz ve temizleyici karar kılınmıştır… ve ben korku ve dehşet ile yardım edildim. Bir aylık mesafeden Allah düşmanlarımın kalbine korku salmaktadır ve bizlere ganimet helal olmuştur.”[106]

19808.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: “Sana korku ve dehşet vasıtasıyla yardım ettim. Oysa ki senden önce hiç kimseye onunla yardım etmedim.”[107]

19809.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Bana benden önce hiç kimseye verilmeyen beş şey verilmiştim: Yeryüzü benim için secdegah ve temiz kılınmıştır, ganimet bana helal edilmiştir. Korku ve dehşet ile yardım edildim. Cevami’ul-Kelam (Kur’an) bana verildi ve şefaat bana ihsan edildi.”[108]

19810.  İmam Rıza (a.s), kendisinden Peygamber’in, “Ben iki zebihin (kesilenin) çocuğuyum” sözü sorulunca cevap olarak şöyle buyurmuştur: “Maksat İsmail b. İbrahim Halilullah ve Abdullah b. Abdlmuttalib’tir.”[109]

19811.  Resulullah (s.a.a), İbrahim’den (a.s) üstünlüğü hususunda şöyle buyurmuştur: “Eğer İbrahim (a.s) Allah’ın halili ise ben de onun habibi Muhammed’im.”[110]

19812.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Bilin! Allah’a yemin olsun ki ben gökte eminim, yeryüzünde de eminim.”[111]

19813.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah benden daha üstün ve yüce bir yaratık yaratmamıştır.”[112]

19814.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Rabbime iman eden ilk kimse benim. Allah Peygamberlerden söz aldığında ve onları “Acaba ben sizin rabbiniz değil miyim?” diye tanık tuttuğunda cevap veren ilk kimse benim ve ben, “Evet” diyen ilk Peygamberim.”[113]

19815.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Yaratılan ilk kimse benim ve gönderilen son Peygamber de benim.”[114]

19816.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Benden önceki Peygamberlere verilmeyen beş şey bana verilmiştir: “Ben beyaz, siyah ve kızıla gönderildim. Yeryüzü benim için temizleyici ve secde yeri kılınmıştır. Korku ve dehşet ile yardım edildim ve benim için ganimetler helal kılınmıştır. Oysa benden önce hiç kimseye –veya “hiç bir Peygambere” diye buyurmuştur- helal kılınmamıştır ve kelimelerin toplamı (Kur’an) bana bağışlanmıştır.”[115]

19817.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Bana Cevami’ul-Kelam (Kur’an) verilmiştir ve kelam benim için özetlenmiştir.”[116]

19818.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Peygamber’e (s.a.a) şöyle sordular: “Sen hiç puta taptın mı?” Peygamber şöyle buyurdu: “Hayır!” Şöyle sordular: “Hiç şarap içtin mi?” Peygamber şöyle buyurdu: “Hayır, sürekli insanların yaptığı şeyin küfür olduğunu biliyordum, oysa o sıralar henüz kitabın ve imanın ne olduğunu dahi bilmiyordum.”[117]

19819.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Bana vahyedilmeyen şeyler hususunda ben de sizlerden biri gibiyim.”[118]

19820.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Hakikatte ben de sizin gibi bir beşerim. Zan bazen yanılır, bazen doğru çıkar. Ama benim size dediğim Allah’ın dediğidir ve ben asla Alalh’a yalan isnat etmem.”[119]

 

3823. Bölüm

Ali’nin (a.s) Diliyle Muhammed (s.a.a)

 

19821.   “İmam Ali (a.s), Kufe mescidinde kılıcını kuşandığı bir sırada kendisine Peygamberin (cismani) özelliklerini soran birisine şöyle buyurmuştur: “Allah Resulü’nün (s.a.a) beyaz ve kırmızıya çalan bir yüzü, iri ve siyah gözleri, düz ve yumuşak saçları, gür sakalı, dolgun olmayan ve kemikli yanakları, kulak memesine kadar uzanan saçları, gümüş bir ibriği andıran boynu vardı ve boğazının altından karnına kadar ney gibi biten kıldan ince bir çizgi vardı. Ondan başka göğsünde ve karnında bir kıl yoktu. El ve ayakları kalın ve kemikli idi. Yol yürüdüğünde yokuştan aşağı iner gibi yürür, kalktığında da seri ve çabuk davranırdı. Bir yöne dönünce bütün bedeniyle dönerdi. Yüzündeki ter taneleri bir inci gibiydi. Bedeninin teri miskten daha güzel kokuyordu. Ne kısa boyluydu, ne de uzun. Ne güçsüz idi ne de düşük. Onun gibi birini ne ondan önce ve ne de ondan sonra gördüm.”[120]

19822.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah, sütten kesildiği andan itibaren meleklerin büyüklerinden birini ona (s.a.a) arkadaş etmişti. O melek, ona gece gündüz yüceliklerin yolunu, alemin güzel ahlakını öğretirdi… Her yıl Hira dağına çekilirdi, onu ben görürdüm, benden başkası da görmezdi. O gün İslam Resulullah ve Hatice’nin evinden başka hiç bir evde yoktu; ben de onların üçüncüsüydüm. Vahyin ve risaletin nurunu görür, nübüvvetinin kokusunu duyardım. Gerçekten de ona (s.a.a) vahiy geldiği zaman, şeytanın inlemesini duydum da “Ya Resulullah! Bu inleme nedir?” dedim. “Bu kendisine kulluk edilmesinden ümidini kesen şeytandır. Benim duyduğumu duyuyor, gördüğümü görüyorsun. Ancak sen nebi değilsin, vezirsin ve hayır üzeresin” dedi. Kureyş’in ileri gelenleri ona (s.a.a) geldiğinde onunla beraberdim. “Ya Muhammed! Sen atalarından ve ailenden hiç kimsenin bulunmadığı büyük bir iddiada bulunuyorsun, biz senden, nebi ve resul olduğunu bilmemizi sağlayacak bir şey göstermeni istiyoruz. Eğer yapmazsan, seni sihirbaz ve yalancı biliriz” dediler. Resulullah (s.a.a) “Ne istiyorsunuz?” dedi. “Bizim için şu ağacı çağır da köküyle beraber yerinden sökülüp yanına gelsin” dediler. O (s.a.a) , “Allah şüphesiz her şeye kadirdir; eğer Allah sizin için bunu yaparsa hakka iman ederek şahadet eder misiniz?” dedi. “Evet” dediler. “İstediğinizi size göstereceğim, hayra dönmeyeceğinizi de biliyorum. İçinizde (Bedir’de) kuyuya atılacak, (Hendek’te) hiziplere ayrılacak kimseler var” dedi. Sonra “Ey ağaç eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyor ve benim Allah’ın Resulü olduğumu biliyorsan, Allah’ın izniyle kökünle beraber sökül ve önümde dur” dedi. Onu hak ile gönderen Allah’a yemin olsun ki ağaç yerinden söküldü, şiddetli bir gürültü kopardı, kuşun kanatlarını çırpması gibi ses çıkararak yerinden sökülüp geldi, dalları kuşların kanatları gibi birbirine değerek Resulullah’ın (s.a.a) önünde durdu. En yüksek dalı Resulullah’ın (s.a.a) üzerine, bazı dalları da benim omuzlarıma geldi. Ben Resulullah’ın (s.a.a) sağındaydım. Onlar bunu gördükleri zaman kibirlenip böbürlenerek “Ona emret tekrar gelsin fakat yarısı orada kalsın” dediler. O da bunu emretti. O da daha şaşırtıcı bir şekilde daha şiddetli bir sesle yarım olarak geldi; neredeyse Resulullah’a (s.a.a) sarılacaktı. İnkar ve kibir dolu olarak “Tekrar bu yarısına emret de geldiği gibi öbür yarısına dönsün” dediler. Resulullah, o yarıya emretti ve o da döndü. “Allah’tan başka ilah yoktur; ben sana iman edenlerin ilkiyim ya Resulullah” dedim. “Sözünü yüceltmek, nübüvvetini tasdik etmek için Allah’ın emriyle bu ağacın emredileni yaptığını ikrar edenlerin de ilkiyim” dedim. Onların hepsi birden; “Hayır, sihirbaz ve yalancıdır. Sihrinin şaşırtıcılığı bu işi kolaylaştırdı. Bu işinde ancak bunun (beni kastediyorlardı) gibiler sana inanabilir” dediler. Ben, Allah yolunda olan, kınayıcının kınamasına aldırış etmeyen, simaları sıddıkların siması, sözleri iyilerin sözleri olan bir toplumdanım. Onlar geceyi (ibadetle) ihya ederler, gündüzün yol gösteren işaretleri olurlar. Onlar, Kur’an’a sımsıkı sarılmışlardır. Allah’ın ve Resulünün sünnetlerini diriltirler, kibirlenmezler, büyüklük taslamazlar, hıyanet etmezler, bozgunculuk yapmazlar. Kalpleri cennette, bedenleri ameldedir”[121]

19823.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “ Allah Resulü (s.a.a) göğe götürüldüğü gecenin sabahı ben onunla birlikteydim ve o kendi odasında namaz kılıyordu. Namazı bitince ben de namazımı sona erdirdim. Şiddetli bir ses işittim ve şöyle arzettim: “Ey Allah’ın Resulü! Bu ses nedir?” Peygamber şöyle buyurdu: “Bilmiyor musun?! Bu ses dün gece göğe götürüldüğümü anlayan şeytanın sesidir. Bu günden sonra yeryüzünde kendisine ibadet edilmesinden ümidini kesmiştir.”[122]

Şöyle diyorum: “İbn-i Ebi’l-Hadid bu hadisin altında şöyle diyor: “Bu konunun benzeri bizzat Peygamber’den (s.a.a.) rivayet edilmiştir. Ensar’dan yetmiş kişi Akabe’de Peygamber’e biat edince, gecenin ortasında kalbinden (derinliklerinden) bir ses işitildi ki şöyle diyordu: “Ey Mekke Ehli! Bu kınanmış ve dinden dönmüşler sizlerle savaşmak için el birliği etmişlerdir.” Allah Resulü (s.a.a) Ensar’a şöyle buyurdu: “Ne söylediğini işitiyor musunuz? Bu Akabe şeytanıdır.”[123]

İbn-i Ebi’l-Hadid daha sonra şöyle diyor: “Allah Resulü’nün (s.a.a) seslendiği ağaç konusunda nakledilen rivayetler oldukça fazladır ve istifaze derecesine ulaşmıştır. Hadis alimleri onu kitaplarında nakletmiş, mütekellimler de bu konuyu peygamber’in (s.a.a) mucizelerinden saymışlardır. Bu hadislerin çoğu bu haberi Müminlerin Emiri’nin (a.s) hutbesinde yer aldığı şekliyle rivayet etmişlerdir ve bazısı da onu özetle rivayet etmiş ve Peygamber’in ağaca seslendiğini o ağacın da yeryüzünü yararak Peygamber’in (s.a.a) yanına geldiğini söylemişlerdir.”[124]

19824.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ben Mekke’de Peygamber (s.a.a) ile birlikteydim. Onunla birlikte şehrin etrafındaki bölgelerden birine gittik. Peygamberin yolda gördüğü dağ, toprak ve ağaç kendisine şöyle sesleniyordu: “Selam olsun sana ey Allah’ın Resulü!”[125]

19825.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah Resulü (s.a.a) ile Mekke vadilerinden birine gittim. Peygamber’in geçtiği her taş ve ağaç kendisine şöyle sesleniyordu: “Selam olsun sana ey Allah’ın Resulü!” Ben de bu sesi işitiyordum.”[126]

19826.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “(Halk dalalet içindeydi.) Derken Allah Muhammed'i (s.a.a) şahit, müjdeleyici ve korkutucu olarak ümmetine gönderdi. Çocukluğunda insanların en hayırlısı, olgunluğunda en seçkini idi. Ahlak bakımından temizlerin en temiz kılınmışıydı. Cömertlik bakımından kendisinden hayır umulanların en cömerti idi.”[127]

19827.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “O’nu nebiler soyundan, ışıklar saçan en yüce yerden, Mekke’nin göbeğinden, karanlıkları aydınlatan nurlardan, hikmet kaynaklarından seçmiştir.”[128]

19828.  Hz. Ali Peygamber (s.a.a) hakkında şöyle buyurmuştur: “Peygamber, dileyenlere hidayet ateşini alevlendiren ve şaşıranlara işaretleri gösterendir. Allahım! O senin eminin, din gününde tanığın; nimetinle, hak ile rahmet olarak gönderdiğin elçindir.”[129]

19829.  İmam Ali (a.s) hakeza şöyle buyurmuştur: “Ta ki ateşini yaktı, sapık karanlık yolda yürüyenler için hak yolu aydınlattı. Günah ve fitne bataklı­ğına batmış gönüller onunla hidayete erdi. Apaçık nişa­neleri ve dini hükümleri (toplumda) ikame etti.”[130]

19830.  İmam Ali (a.s) hakeza şöyle buyurmuştur: “O, görevini aşikar kıldı, rabbinin mesajlarını iletti. Böylece Allah onun vesilesiyle insanlar arasında barışı hakim kıldı. Yolları güvenli kıldı, kan dökülmesini önledi. Kinli kalpleri yakin (ölüm) gelip çatıncaya kadar birbirine ısındırdı.”[131]

19831.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Peygamber karşılaştığı iki işten mutlaka en zor olanı seçerdi.”[132]

19832.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah Muhammed’den (s.a.a) daha iyi bir insan yaratmamıştır.”[133]

19833.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Onu aydınlatıcı bir nur, şüpheleri gideren kesin bir delil, apaçık bir yöntem ve yol gösterici bir kitapla gönderdi. Ailesi en hayırlı aile, soyu en iyi soydur. Dalları düzgündür, meyveleri kolay toplanır. Doğduğu yer Mekke, göçtüğü yer tertemiz Medine’dir.”[134]

19834.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sonunda şanı yüce olan Allah’ın lütfü Muhammed’e (s.a.a) ulaştı. Onu en yüce kaynaktan, en değerli ekin toprakla­rından; enbiyasını açığa çıkardığı ve eminlerini seçtiği ağaçtan çıkarmıştır. Soyu soyların, ailesi ailelerin, şece­resi şecerecilerin en hayırlısıdır. Yolu itidal, sünneti rüşt (olgunluk), sözü furkan (hakla batılı ayıran), hükmü adil olandır.”[135]

19835.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “O (Peygamber), dertlerine deva bulmak için tıp bilgisiyle hastalarını dolaşan bir hekimdir. İlaçlarını hazırlamış, tıp malzemelerini ısıtmıştır ve ihtiyaç duyulduğunda onlarla kör gönülleri, sağır kulakları, söylemez dilleri iyileştirir. Gaflet ve şaşkınlık içinde olanları ilaçlarıyla iyileştirmek için arar bulur. Ama (Ümeyyeoğulları) hikmet nuruyla nurlanmamış, nurlu ilimlerin ışığıyla aydınlanmamış kimselerdir. Onlar bu durumda otlayan dört ayaklı hayvanlara benzemekte; katılıklar, kayaları taşları andırmaktadır.”[136]

19836.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Halkı O’na (Allah’a) itaate çağıran, dini yolunda cihad ederek düşmanlarını mağlup eden; yalanlayanların toplanıp birleşmelerinin ve nurunu söndürmek isteyenlerin gayretinin ona engel olamadığı Muhammed’in, O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahadet ederim”[137]

19837.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Münezzeh olan Allah, Muhammed’i (s.a.a) alemler için uyarıcı, Resul­leri için de şahid olarak gönderdi.”[138]

19838.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah Muhammed’i (s.a.a) hakka davetçi ve halka şahid olarak göndermiştir. Risaletlerini gevşemeden ve ihmal etmeden tebliğ etmiş ve Allah yolunda Allah düşmanlarıyla gevşemeden, bahane ileri sürmeden cihad etmiştir. O muttakilerin imamı ve hidayete erenlerin gözüdür.”[139]

19839.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah onu ikna edici delillerle ve apaçık bir zafer ve apaydın bir yolla göndermiştir. O da risaleti açıkça tebliğ etmiş ve delillere dayanarak insanları risalete sevk etmeyi üstlenmiştir.”[140]

19840.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Onu yeterli delil… şifa verici, öğüt ve telafi eden bir davetle gönderdi.”[141]

19841.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah, Peygamberi ışıkla göndermiş, seçerek öne geçirmiş ve ayrılıkları onunla gidermiştir. Galiplere Peygamberle üstün gelinmiş, zorluklar onunla aşılmış, problemler onunla çözülmüş, sağdan ve soldan gelen sapıklık sona erdirilmiştir.”[142]

19842.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah, emrini bildirmek, uyarısını söylemek için onu gönder­miştir. O da emin olarak eda etmiş, kamil olarak geçip gitmiş ve aramıza hak bayrağını bırakıp gitmiştir.”[143]

19843.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hakeza şahadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. Onu meşhur bir din, aktarılmış bir ilim, yazılmış bir kitap, parıldayan bir nur, ışıldayan bir ışık ve insanlar arasında hükmeden bir emirle şüpheleri gidermek, apaçık delillerle delillendirmek, mucizeleriyle sakındırmak ve cezalarla korkutmak için gönderdi. O zaman in­sanlar din ipini koparan fitnelere düşmüştü.”[144]

19844.  İmam Ali (a.s) Resulullah’a (s.a.a) gusül verip techiziyle uğraşırken  şöyle buyurmuştur: “Anam babam sana feda olsun ya Resulellah! Başka­sının vefatıyla kesilmeyecek olan nübüvvet ha­berleri ve göklerden gelen hükümler senin vefatınla ke­sildi.

Sen­in vefatının bir özelliği vardır; senin ölümünün musibetine düçar olanlar başka musibetleri unuttular ve herkes aynı şekilde senin ölümünün musibetinde yasa büründü... Anam babam sana feda olsun! Rabbi’nin katında bizi hatırla, bizi unutma!”[145]

19845.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah’ım! En değerli rahmetini ve aşkın bereketini, kulun ve elçin Muhammed’e özgü kıl ki o kendinden önce gelip geçen peygamberlerin sonuncusu, kilitlenmiş şeyleri açan ve hakkı hakk ile aşikar kılandır... Allah’ım! (rahmet ve ihsan) gölgende ona geniş, ferah bir yer ver, fazlından kat kat hayırlar nasib et. Allah’ım! Onun binasını (önceki) bina yapanların binasından (onun dinini, önceki dinlerden) yüce kıl, nezdinde derecesini değerli kıl. Nurunu tamamla, risaletini kabulüne karşılık olarak tanıklığını kabul et. Adalet mantığının sahibinin ve hak-batılı ayıran peygamberin sözünü makbul, rızana uygun kıl.”[146]

19846.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ben Muhammed’in (s.a.a) kölelerinden bir köleyim.”[147]

bak. 3819. Bölüm

 

3824. Bölüm

Bi’set Anında Dünyanın Durumu

 

19847.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah onu insanlar şaşkınlık içinde delalete düşmüş­ken gönderdi. Fitneye dalmışlar, heva ve hevesleri onları azdır­mıştı. Kibirleri ayaklarını kaydırmıştı.”[148]

19848.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Dalalet karanlığından sonra ülkeleri onunla aydınlattı. Her şeye galip gelip kuşatan cehaleti, sınır tanımayan zulmü, cefayı onunla giderdi. İnsanlar haramları helal sayıyor, alimlerini hor görüyor, ilahi şeriatten habersiz yaşayıp küfür üzere ölüyorlardı.”[149]

19849.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah, onu hiç bir dikili işaretin kalmadığı, hiç bir aydınlatıcı meşalenin olmadığı ve apaçık bir yolun bulunmadığı bir zamanda göndermiştir.”[150]

19850.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah onu, insanların fitne kargaşalığı içerisinde bulunduğu, şaşkınlık dalgalarının dalgalandığı, helaket gemlerinin kendilerini yönlendirdiği ve kalplerini sapıklık kilitlerinin kilitlediği bir dönemde gönderdi.”[151]

19851.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Onu hidayet nişanelerinin yıprandığı, dinin yollarının yok olduğu bir dönemde gön­dermiştir. O da, hakkı aşikar kılmış, halka nasihat etmiştir.”[152]

19852.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah Muhammed’i (s.a.a) gönder­diği vakit Araplar içinde ne bir kitap okuyan vardı, ne bir peygam­berlik iddia eden. (Daha sonra) Peygamber onlara kıla­vuzluk etti. Onları yurtlarına yerleştirdi ve onları kurtuluş yerlerine ulaştırdı.”[153]

19853.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Muhammed’i (s.a.a) gönderdiğinde, Araplar arasında ne bir kitap okuyan, ne nübüvvet iddiasında bulunan ve ne de vahiy geldiğini söyleyen vardı. O, kendisine itaat eden­lerle beraber, isyan edenlere karşı savaştı ve onları ölüm gelip çatmadan kurtuluşlarının olduğu yere sevk etti.”[154]

19854.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Yeryüzü ehli o gün çeşitli dinler, dağınık istekler ve farklı yollara yönelmişlerdi. Kimisi Allah’ı yara­tıklarına benzetmiş, kimisi isminde ilhada düşmüş (mü­semmanın hakikatinde yanılgıya düşmüş) kimisi de başka­sına işaret etmişti. (şirk koşmuştu.) Böylece Allah Pey­gamber vasıtasıyla onları hidayete erdirdi ve onları ceha­letten kurtardı.”[155]

19855.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Onu, (Hz. Muhammed’i) resullerin yollanmasına ara verildiği, ümmetle­rin uzun gaflet uykusuna dalıp gittiği, sağlamlığın çözüldüğü bir zamanda gönderdi.”[156]

19856.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Onu, peygamberlerin arasının kesildiği bir zamanda; ümmetlerin cehalete düştüğü, amellerinde büyük yanılgılar içinde oldukları bir dönemde gönderdi.”[157]

19857.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah onu (Muhammed’i,) Peygamberlerin gönderilmediği bir dönemde ve farklı söylemlerin çatıştığı bir zamanda göndermiş­tir. Kendisini peygamberlerin peşinden göndermiş ve onunla vahyini sona erdirmiştir.”[158]

19858.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Onu, elçilerini gönderdikten bir zaman sonra, ümmetlerin uzun uykular ve büyük fitneler içinde, işlerin darmadağın, savaş ateşinin tutuşmuş, dünya nurunun kararmış, aldatışların apaçık olduğu bir çağda gönderdi. Dünyanın yaprağı sararmış, meyvesinden ümit kesilmişti.”[159]

19859.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala Muhammed’i alemleri uyarmak ve indirdiği hükümleri emin bir halde ko­rumak için gönderdi. Siz Arap toplumu en kötü bir din üzereydi­niz ve en kötü bir yeri yurt/ev edinmiştiniz. Sarp taş­lar/kayalar ve (seslerden ürkmeyen) zehirli yı­lanlar vardı çevrenizde/yörenizde. Bulanık/pis sular içi­yor, (kerten­kele, hurma çekirdeğinden yapılan un gibi) sert şeyler yiyor, birbirinizin kanını döküyor, yakınlık hakkını gözet­miyordunuz. Putlarınız aranızda dikilmişti.”[160]

19860.  İmam Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sonra münezzeh olan Allah dünyanın yok olmaya yaklaştığı, ahiretin doğmak üzere olduğu bir zamanda Muhammed’i (s.a.a) hak ile gönderdi. Dünya, aydınlıktan sonra karanlığa bürünmüş, ehline zorluk diz boyu yükselmiş, güvenliği şiddete dönmüş, viran oluşu yaklaşmış, ömrü sona ermiş, yok oluş nişaneleri aşikar olmuştu.”[161]

 

3825. Bölüm

Muhammed’in (s.a.a) Risaletinin Evrenselliği

 

Kur’an:

“Şahit olarak hangi şey daha büyüktür” de.” Allah benimle sizin aranızda şahittir. Bu Kur’an bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyolundu; Allah’la berâber başka ilahlar bulunduğuna siz mi şahitlik ediyorsunuz?” de.”Ben şahadet etmem” de.”O ancak tek ilahtır, doğrusu ben ortak koştuğunuz şeylerden uzağım” de.”[162]

“Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bilmez.” [163]

“De ki: “Ey insanlar! Doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, O’ndan başka ilah bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah’ın, hepiniz için gönderdiği Peygamber’iyim. Allah’a ve okula gitmeyen haber getiren Peygamber’ine iman edin; ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” [164]

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” [165]

“Şirk koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamber’ini doğru yol ve hak dinle gönderen Allah’tır.”[166]

19861.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Herkime Kur’an ulaşırsa ben onun vesilesiyle onunla yüz yüze konuşmuş gibiyim. Peygamber daha sonra şu ayeti tilavet buyurdu: “Bu Kur’an bana, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyolundu.”[167]

19862.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben, beni hayattayken gören ve benden sonra doğan kimselerin Peygamberiyim.”[168]

19863.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ben bütün insanlara gönderildim. Peygamberler silsilesi benimle sona erdi.”[169]

19864.   “Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Benden önce her Peygamber kavminin diliyle ümmetine gönderilmiştir. Ama Allah beni Arapça dille, siyah ve beyaz herkese göndermiştir.”[170]

19865.  Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Önceki Peygamberlerden hiç birine verilmeyen beş şey bana verilmiştir… Ben siyah, beyaz ve kızıl insanlara gönderildim.”[171]

19866.  İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah Tebareke ve Teala, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa’nın (a.s) şeriatlerini Muhammed’e (s.a.a) vermiştir ve onu siyah, beyaz insanlara ve cinlere göndermiştir.”[172]

 

3826. Bölüm

Peygamber’in (s.a.a) Mektupları

 

19867.  Allah Resulü (s.a.a) hicri altıncı yılın Zilhicce ayında Hudeybiye’den dönünce padişahların yanına elçiler gönderdi, onlar için mektup yazdı ve onları İslam’a davet etti. Peygamber’e şöyle arzedildi: “Ey Allah’ın Resulü! Padişahlar mühürsüz mektubu okumazlar.” Allah Resulü (s.a.a) o gün bir gümüş yüzük ve taşını temin etti. Üzerine üç kelime Muhammed Allah’ın Resulüdür yazısını kazıdı. Onunla mektupları mühürledi. Altı elçi bir günde (Medine’den) dışarı çıktılar ve bu hicri  yedinci yılın Muharrem ayında idi. Elçilerden her biri Allah Resulü’nün kendilerini gönderdiği topluluğun diliyle konuşuyorlardı.

Allah Resulü’nün (s.a.a) gönderdiği ilk elçi Amr b. Umeyye Zemri idi. Peygamber onu iki mektupla Neccaşi’ye gönderdi. O mektupların birinde Peygamber Neccaşi’yi İslam’a davet etti ve kendisi için Kur’an’dan ayetler yazmış idi. Neccaşi Allah Resulü’nün (s.a.a) mektubunu aldı, gözlerine sürdü, tevazu göstermek için tahtından indi, müslüman oldu, Kelime-i Şehadeteyn’i (La ilahe illallah, Muhammeden Resulullah) diliyle ifade etti ve şöyle dedi: “Eğer huzuruna gidebilseydim, kesinlikle giderdim.” Daha sonra hakkı onayladığını ve Cafer b. Ebi Talib’in vasıtasıyla müslüman olduğunu ve alemlerin Rabbi olan Allah’ın karşısında boyun eğdiğini ifade eden bir mektubu yazıp Allah Resulüne (s.a.a) gönderdi. İkinci mektupta ise Resulullah (s.a.a) Neccaşi’ye Ebu Süfyan b. Harb’ın kızı Ümmü Habibe’yi kendisiyle evlendirmesini istemişti. Ümmü Habibe’de kocası, Ubeydullah b. Cayş Esedi ile birlikte Habeşistan’a hicret etmişti. Ubeydullah ise Habeşe’de Hıristiyan olmuş ve orada vefat etmişti. Resulullah (s.a.a) hakeza Neccaşi’ye Habeşistan’da olan ashabının geri dönüşü için gerekli imkanları sağlamasını ve onları geri göndermesini istemişti. Neccaşi de emir gereği Ebu Süfyan’ın kızı Ümmü Habibeyi Allah Resulü ile evlendirdi. Onun için dörtyüz dinar mehir tayin etti. Peygamberin ashabının dönüşü için gerekli imkanları sağladı. Onları Amr b. Ummeyye Zemri ile birlikte iki gemi vesilesiyle geri gönderdi. Daha sonra Fil dişinden yapılmış bir sandık istedi. Allah Resulü’nün (s.a.a) her iki mektubunu da içine koydu ve şöyle dedi: “Bu iki mektup Habeşistan’da olduğu müddetçe hayır ve bereket içinde olacaktır.”[173]

19868.  Resulullah (s.a.a) altı elçisinden biri olan Dihye b. Halife Kelbi’yi Kayser’e doğru onu İslam’a davet etmesi için gönderdi. Peygamber Dihye’ye bir mektup verdi ve ona o mektubu Kayser’e teslim etmesi için Busra komutanına vermesini emretti ve Dihye mektubu Bursa komutanına iletti. O da o mektubu Kayser’e verdi. O gün Kayser, Hims bölgesindeydi ve de Rumlular İran’a galip geldiği taktirde yalın ayak Konstantiniye’den İrma’ya (Beyt’ul-Mukaddes’e) gideceğine dair adakda bulunmuştu. Kayser mektubu okudu ve Hims bölgesindeki tapınakta kendisiyle birlikte bulunan Rum büyüklerine şöyle dedi: “Ey Rum büyükleri! Kurtuluşa ve hidayete erişmeyi, hükümdarlığınızın sağlam kalmasını ve İsa b. Meryem’in emrine itaat etmiş olmanızı ister misiniz?” Rum büyükleri şöyle dediler: Ey padişah! Ne yapmamaız gerekir? Kayser şöyle dedi: “Bu Arap Peygambere tabi olunuz.” Ravi şöyle diyor: “Onlar merkep yavruları gibi ürktüler, ortalığı velveleye verdiler, Haçı yükselttiler, Harkıl, onlardan bu tepkiyi görünce İslam’a teslim olmaktan ümidini kesti, kendi canı ve hükümeti hakkında tehlike hissine kapıldı. Bu yüzden onları sakinleştirerek şöyle dedi: “Sizlere dediğim şey gerçekte sizlerin dininizde bağlılığınızı denemek içindi ve sizlerin istediğim gibi olduğunuzu gördüm.” Bu esnada onlar Kayser’in karşısında secdeye kapandılar.[174]

19869.  Peygamber altı elçisinden biri olan Abdullah b. Huzafe Sehni’yi Kisra’yı İslam’a davet etmek için bir mektupla birlikte ona gönderdi. Abdullah şöyle diyor: “Allah Resulü’nün (s.a.a) mektubunu Kisra’ya teslim ettim. Mektubu kendisine okuduklarında mektubu alıp yırttı. Bu haber Allah Resulüne (s.a.a) ulaşınca Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’ım! Hükümdarlığını yık” Kisra Yemen’deki varisi Bazan’a bir mektup yazarak, hızlı binicilerden iki kişiyi, Hicaz’daki bu kimsenin (Peygamber’in) yanına göndermesini ve ondan kendisine haber getirmesini emretti. Bazan’da kahramanlarından birini bir mektup eşliğinde başka birisiyle birlikte gönderdi. O ikisi Medine’ye girince Bazan’ın mektubunu Peygamber’e (s.a.a) verdiler. Allah Resulü (s.a.a) tebessüm etti ve orada titreyen bu iki elçiyi İslam’a davet etti ve şöyle dedi: “Bugün gidiniz ve yarın geliniz ki size gerekli olan şeyi söyleyeyim.” Ertesi gün o ikisi Peygamber’in yanına geldiler. Peygamber onlara şöyle buyurdu: “Efendinize söyleyin ki benim rabbim dün geceden yedi saat geçtikten sonra onun rabbi olan Kisra’yı öldürdü” O gece hicri yedinci yılın, Cemadi’ul-Evvel ayınn onuncu günü olan Salı günüydü. Peygamber daha sonra şöyle buyurdu: “Allah-u Teala Hüsrev’in oğlu Şireveyh’i ona galip getirdi ve o da Hüsrev’i öldürdü.” O iki elçi bu haberle Bazan’ın yanına geri döndüler. Böylece Bazan ve Yemen’de bulunan tüm İranlılar müslüman oldular.”[175]

19870.  Allah Resulü (s.a.a) altı elçiden biri olan Hatib b. Ebi Belte’a Lehmi’yi bir mektup eşliğinde İskenderiye’nin hakimi ve Kıbtilerin büyüğü olan Mukavkis’e gönderdi. Hatib, mektubu Mukavkise verdi. Mukavkis onu okudu ve hatip ile güzel bir şekilde konuştu. Mektubu fil dişinden bir sandığa koydu. Ağzını mühürledi ve onu cariyesine verdi. Allah Resulü’ne (s.a.a) ise şöyle yazdı: “Henüz bir Peygamber’in baki kaldığını biliyordum, ama onun Şam’da zuhur edeceğini sanıyordum. Senin elçine ikramda bulundum. Şimdi de kıbtiler arasında yüce makamı olan iki cariyeyi, bir elbiseyi ve binmen için de bir katırı hediye olarak sana gönderiyorum.”  O başka bir şey yazmadı ve Müslüman olmadı. Allah Resulü (s.a.a) Mukavkis’in hediseyini kabul etti. Cariyelerden biri Resulullah’ın oğlu İbrahim’in annesi olan Mariye, diğeri ise Mariye’nin kız kardeşi Sirin’in idi. Peygamber bu iki cariyeyi kabul etti. Gönderdiği merkep de o zamanlar araplar arasında eşi olmayan bir katır idi ve o da düldül idi. Resulullah (s.a.a) daha sonra şöyle buyurdu: “Bu aşağılık kimse, padişahlığına tamahlandı. Oysa onun padişahlığı çok sürmeyecektir.” Hatip şöyle diyor: “Mukavkis beni saygıyla ağırladı, beni sarayında bekletmedi ve ben onun yanında sadece beş gün kaldım.”[176]

19871.  Resulullah (s.a.a) diğer altı elçiden biri olan Şuca’ b. Veheb Esedi’yi bir mektup eşliğinde İslam’a davet etmesi içni Haris b. Şimr Gessani’ye gönderdi. Şuca’ şöyle diyor: “Gavtat-i Dimeşk’te bulunan Haris’in yanına gittim. O Hins bölgesinden İlya’ya gelmek isteyen Kayser’i karşılamaya hazırlanıyordu. Ben iki ve üç gün sarayında bekledim. Daha sonra kapıcısına şöyle dedim: “Ben Allah Resulü’nün (s.a.a) Haris’e gönderdiği elçiyim.” O şöyle dedi: “Dışarı çıkacağı falan güne kadar ona ulaşamazsın.” Rum ehlinden olan ve adı Mera olan kapıcısı benden Allah Resulü hakkında sorular sordu. Ben de ona Allah Resulü’nün özelliklerini ve davet ettiği dini anlattım. O bundan çok etkilenerek ağladı ve şöyle dedi: “Ben İncil’i okudum, şu anda da bu Peygamber’in özelliklerini aynen görüyorum. Ben ona iman ettim ve onu tasdik ediyorum. Ama Haris’in beni öldüreceğinden korkuyorum. Mera bana ikramda bulundu, beni sıcak bir şekilde ağırladı. Haris içeriden dışarı çıktı. Tahtına oturdu, başına tacını koydu, daha sonra içeri girmem için bana izin verdi. Ben Allah Resulü’nün mektubunu ona teslim ettim. O mektubu okudu, daha sonra onu fırlatarak şöyle dedi: “Kim benden hükümdarlığı alabilir. Ben ona doğru gideceğim. Eğer Yemen’de de olsa onun yanına varacağım.” O bir takım hayaller kurarak ayağa kalktı, atlara nal vurulmasını emretti ve daha sonra şöyle dedi: “Bu gördüklerini efendine haber ver.” O Kayser için mektup yazdı. Benim gelişimi ve bu konuda aldığı kararı ona iletti. Kayser de ona cevap olarak şöyle dedi: “Ona (Peygambere) doğru hareket etme. Bu işten vaz geç ve İlya’ya benim yanıma gel.” Haris’in mektubunun cevabı gelince beni istedi ve şöyle dedi: “Ne zaman efendinin yanına dönmek istiyorsun?” Ben, “Yarın” dedim. Haris bana yüz miskal altın vermelerini emretti. Mera yanıma geldi ve bana bir miktar harçlık ile bir elbise vermelerini emreti ve şöyle dedi: “Benim selamımı Allah Resulüne (s.a.a) ilet. Ben Allah Resulü’nün yanına vardım, konuyu kendisine ilettim. Peygamber şöyle buyurdu: “Hükümdarlığı yok olsun.” Hakeza Mera’nın selamını ve konuştuğu sözleri kendisine ilettim. Peygamber şöyle buyurdu: “O doğru demiştir” Haris b. Ebi Şimr Mekke’nin fethedildiği yıl öldü.”[177]

19872.  Kayser’in Amman’daki valisi olan Ferve b. Amr Cüzami Belka bölgesinden idi. Allah Resulü (s.a.a) ona hiçbir bir mektup yazmadı. Ama o kendisi müslüman oldu. Müslüman olduğuna dair Allah Resulüne (s.a.a) bir mektup yazdı ve onu hediyelerle birlikte kendi kavminden biri olan Mes’ud b. Sa’d vasıtasıyla gönderdi. Allah Resulü (s.a.a) mektubunu okudu, hediyesini kabul etti. Mektubuna cevap yazdı. Mes’ud b. Sa’d’a on iki buçuk Ukiyye, yani beşyüz dirhem bağışta bulundu.[178]

19873.  Allah Resulü (s.a.a) altı elçiden biri olan Selit b. Amr Amiri’yi bir mektup ile birlikte İslam’a davet etmek için Hevze b. Ali Hanefi’ye gönderdi. Selit onun yanına vardı. Hevze onu ağırladı, misafir etti, ona bağışta bulundu. Peygamberin mektubunu okudu, Felit’e açık bir cevap vermedi ve Peygambere (s.a.a) şöyle bir mektup yazdı: “Davet ettiğin şey çok iyi ve güzeldir. Ben kavmimin şairi ve hatibiyim. Araplar benim makamıma saygı göstermektedir. O halde benim için bölgede bir vali tayin et, ona tabi olayım.” O Selit’e ödül verdi. Hecer kumaşından elbiseler giydirdi, Selit onların tümünü Peygamber’in huzuruna getirdi, sözlerini Peygamber’e ulaştırdı. Peygamber (s.a.a) Hevze’nin mektubunu okudu ve şöyle buyurdu: “Eğer benden bir olgunlaşmamış hurma tanesi miktarınca toprak dahi isterse ona vermeyeceğim. O ve sahip olduğu herşey yok olsun!” Peygamber, Mekke fethinden dönünce Cebrail ona Hevze’nin öldüğünü haber verdi.”[179]

19874.  Ebu Süfyan şöyle diyor: “Şam’da olduğum zaman Allah Resulü’nden (s.a.a) Herkil’e bir mektup getirildi. Herkil şöyle dedi: “Bu Peygamber olduğunu söyleyen şahsın kavminden olan bir kimse burada var mıdır?” Oradakiler, “Evet” dediler. Ebu Süfyan daha sonra şöyle diyor: “Ben ve Kureyş’ten birkaç kişi davet edildik. Herkil’in yanına varınca o beni karşısında oturttu. Benimle beraber olanları da arkama oturttu...

Daha sonra mütercimine şöyle dedi: “Ona Peygamber’in hasep ve nesebinin nasıl olduğunu sor.” Ben şöyle dedim: “O bizim aramızda haseb ve neseb sahibi bir kimsedir.” Herkil şöyle dedi: “Onun babalarından padişah olan var mıdır?” Ben, “Hayır” dedim. Herkil şöyle sordu: “Nübuvvet iddiasında bulunmadan önce onu yalancılıkla itham ettiniz mi?” Ben, “hayır” dedim. O şöyle dedi: “Ona kimler tabi olmaktadır. Eşraf takımı mı yoksa düşük insanlar mı?” Ebu Süfyan şöyle diyor: “Ben şöyle dedim: “Düşük kimseler ona tabi olmaktadır.” O şöyle sordu: “Günden güne onların sayısı artmakta mıdır yoksa azalmakta mıdır?” Ben şöyle dedim: “Hayır, aksine hergün artmaktadır.” O şöyle sordu: “Herhangi bir kimse onun dinini kabul ettikten sonra, onun gazabından veya hoşnutsuzluğundan ötürü dinini terk etmiş midir?” Ben, “hayır” dedim. O şöyle dedi: “Onunla savaştınız mı? Ben “evet” dedim. O şöyle dedi: “Sizin onunla savaşın&#