Gadir Sayfası

 

Ana Sayfa

 

Kitaplar’a geri dön

 

Hz. Peygamber'in (s.a.a)

Hayatı, Fazileti, Siresi ve Sözleri

 

 

Fahrettin ALTAN

 

1. Cild

 

 

Adı:

Muhammed, Ahmed (s.a.a).

Lakapları:

Resulullah (s.a.a), Hatem’ul-Enbiya.

Künyesi:

Ebu’l-Kasım.

Baba-Ana:

Abdullah, Âmine.

Doğumu:

Rebi’ul-Evvel ayının 17’sinde (Miladi 571), Cuma günü şafak vakti Mekke’de doğdu.

Evliliği:

Resulullah (s.a.a) evlendiği zaman yirmi beş, İbn-i Abbas ve bir grup diğer bilginlerin sözüne göre Hz. Hatice de yirmi sekiz yaşında idi.

Nübüvvet Dönemi:

Kırk yaşında, peygamberliğe seçildi. Peygamberliği on üç yıl Mekke’de ve on yıl da Medine’de olmak üzere 23 yıl sürmüştür. Nübüvveti, Receb’in 27’sinden (M.610) başlamıştır.

Hicreti:

Mekke'den Medine'ye Sefer ayının ilk gününde.

Rıhleti:

Hicretin 11. yılı Sefer ayının 28’inde, 63 yaşında Medine-i Münevvere’de dünyadan göçmüştür.

Mezarı:

Medine’de Mescid’ün-Nebi’nin yanında.

Yaşam Dönemi:

1)Nübüvvet öncesi dönem 40 yıl.

2)Nübüvvet ve Mekke’de put perestlerle mücadele dönemi 13 yıl.

3)Mekke’den Medine’ye hicret, İslam hükümlerinin icrası, İslam hükümetinin istikrarı ve İslam dininin yayılması ve neşri için çaba ve gayret dönemi  -yaklaşık 10 yıl-.

Çocukları:

Hz. Peygamber'in Hatice’den; Kasım, Tahir; Ümmü Gülsüm, Rukayye, Zeyneb ve Fatıma adlı altı çocuğu, Mariye’den de İbrahim adında bir oğlu vardı. Resulullah'ın, Fatıma (a.s) hariç bütün evlatları kendi hayatı döneminde vefat ettiler. Hz. Peygamber’in nesli, Hz. Fatıma’dan devam etmiştir.

 

 

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ   5

RESULULLAH (S.A.A)’İN HAYATI  10

HZ. RESULULLAH’IN FAZİLETLERİ VE SİRESİ  21

Resulullah (s.a.a)’in Makamı 21

Resulullah (s.a.a)’in Evrensel Risaleti 21

Resulullah (s.a.a)’in Son Peygamber Oluşu  21

Resulullah (s.a.a)’in Zühdü  21

Resulullah (s.a.a)’in Emanettarlığı 22

Resulullah (s.a.a)’in İsmi 22

Peygamber (s.a.a)’e Salavat 22

Uykudan Kalktığında Secde Etmesi 23

Namaza Olan Aşkı 23

Vaktini Üçe Bölmesi 23

Yürüyüşü  23

Resulullah (s.a.a)’in Tevazusu  23

Resulullah (s.a.a)’in Sabrı 24

Resulullah (s.a.a)’in Cesareti 25

Resulullah (s.a.a)’in Ümmetine Karşı Şefkati 25

Resulullah (s.a.a)’in Oturuşu  27

Resulullah (s.a.a)’in Yemek Yiyişi 27

Resulullah (s.a.a)’in Su İçişi 28

Resulullah’ın Güzel Koku Kullanması 28

Resulullah’ın Aynaya Bakması 29

Resulullah (s.a.a)’in Elbise Giyişi 29

Resulullah (s.a.a)’in Davranışı 29

Resulullah (s.a.a)’in Musafahası 31

Resulullah (s.a.a)’in Oruç Tutuşu  32

Resulullah’ın Mizahı ve Gülüşü  32

Resulullah (s.a.a)’in Adap ve Ahlakı 35

HZ. RESULULLAH’IN SÖZLERİNDEN KIRK HADİS  39

Kurtuluşa Ermenin Yolu  39

Müslümanların Meseleleriyle İlgilenmek  39

En Büyük Cihat 39

Allah’ın Lanetine Uğrayan Alim! 39

Peygamberlerin Eminleri 39

Resulullah’ın, Ümmeti İçin Konuşmasını Bilen... 39

Zalimlere Destek Olanlar  40

Ehl-i Beyt’i Vücuttaki Baş Gibi Bilmenin Gerekliliği 40

İnsanların En Kötüsü  40

Dinden Çıkmak! 40

Zengine Zenginliği İçin Boyun Eğmek! 40

İyilerin Nişaneleri 40

Bir Zaman Gelecek Ki... 41

Şehitlerin Kanlarından Daha Üstün Mürekkep  41

İmamlara Uymanın Gerekliliği 41

Rahmetten Uzak Olan Kimse  41

İnsandan Sorulacak Dört Şey  41

Cahilin Nişaneleri 41

Altı Cümlede Altı Yüz Bin Söz! 42

Ümmetin İhtilaftan Kurtulması İçin Bir Vesile  42

Tavsiye Edilen Dokuz Şey  43

Peygamber’in Vasileri 43

Kırk Gün İhlasla Amel Etmenin Neticesi 43

Kıyamet Günü Ağlamayacak Gözler  44

İlmin Kapısı 44

Beş Şeyin Beş Şeyden Önce Ganimet Oluşu  44

Allah’ın Kalp ve Amellere Bakması 44

İki Değerli Emanet 44

Kimle Oturup Kalkalım?  44

Münafıkların Sıfatı 44

Halkın En Kötüleri 45

Kurtuluş Gemisi 45

Zinanın Zararları 45

Amellerin Üç Şeyle Doğrulması 45

Kötü Amellere Karşı Çıkmak  45

Ehl-i Beyt’in Sevgisi 46

Şarabın Zararları 46

Yumuşaklık ve Sertliğin Özellikleri 46

Hacca Gitmeden Ölen Kimsenin Hali 46

Şeytanın Zehirli Oku! 46

İBRETLİ ÖYKÜLER   47

1-    Cennet Ağaçları 47

2-    En Güzel Arzu  47

3-    Peygamber (s.a.a)’in Mizahı 48

4-    Haince Bakmak  48

5-    Resulullah (s.a.a)’den Beş Tavsiye  49

6-    İlmin Değeri 49

7-    Allah’ın Beğendiği Dört Haslet 50

8-    İmtihan Mihengi 50

9-    Kocaya İtaat 52

10-  Sonucu Düşünme  53

11-  Ne Zarar Ne Ziyan  53

12-  Ölüm Döşeğinde  54

13-  Hurafelere Karşı Koymak  55

14-  İşi Sağlam Yapma Dersi 56

15-  En Sevimli İsimler  56

16-  Komşunun Sınırı 57

17-  Öfkeden Sakınma  57

18-  Ayrılık Çaresi 58

19-  Hz. Peygamber ’in Gülümsemesi 59

20-  Sıraya Riayet Edin  59

21-  Resulullah (s.a.a)’in Ağlaması 59

22-  Âmanın Yanında Hicabı Korumak! 60

23-  Kötü Ahlaklılık Kabir Azabına Sebep Olur  61

24-  Bereketli On Dirhem   62

25-  Ya Resulellah! Bana Tavsiye Et! 64

26-  Yetimler İçin Ağlamak  64

27-  Dostlarla Müdara  65

28-  Çaba Veya Zengin Olma Yolu  66

29-  Günahlar Nasıl Dökülüyor?  67

30-  Şükreden Kul 67

31-  Dünya Hayatı 68

32-  Cennet Bahçelerini Dünya Hurmasına Satan Şahıs! 69

33-  Güzel Hasletler  70

34-  Amel Defterinde Küçük Yalan  71

35-  Dili Korumak  71

36-  Mutlu İnsan  72

37-  Ölülerin Dirilmesi 73

38-  Ahir Zamanın Alametleri 74

39-  Yolculukta Yardımlaşmak  78

40-  Büyük İnsan  78

41-  Vaade Vefa  79

42-  Peygamber (s.a.a)’in Mantıksız İşlere Karşı Çıkması 79

43-  Peygamber (s.a.a)’in Süt Annesine Şefkati 80

44-  İslam’da Kolaylık  80

45-  En Kötü İnsan  81

46-  Cennetin Sekiz Kapısının Açılmasına Sebep Olan Zikir  81

47-  Ümmetinden On Grup Mahşerde  82

48-  Hz. Peygamber’in Ölülerle Konuşması 83

49-  Bir Salavata Karşılık Yedi Yüz Salavat 84

50-  Hz. Peygamber (s.a.a) Açısından Kadının Görevleri 85

51-  Peygamber (s.a.a)’in Süt Kızkardeşine İhtiramının Sırrı 85

52-  Çocuğa Saygı Ve Sevgi 86

53-  Yetimlere Şefkat 86

54-  Halktan Bir Şey İstememek Şartıyla ... 87

55-  Ölüm Anında Vasiyet 87

 

HZ. RESULULLAH (S.A.A)'İN HAYATIYLA İLGİLİ SORU VE CEVAPLAR   89


 

ÖNSÖZ

 

Hamd-u sena Allah’a, salat ve selam Peygamber’e ve O’nun tertemiz Ehl-i Beyti’ne olsun. İnsanları şaşkınlıktan kurtarmak, cehaleti gidermek, zulümle mücadele yapmak ve beşerle yaratıcısının irtibatını sağlamak yolunda bütün varlıklarını vakfeden ve insanlığa ışık tutmak ve hidayet nişanelerini göstermek için didinen ve bu yüce hedefler uğruna aziz canlarından geçen vahiy ve risalet muhafızları, hak ve adalet koruyucuları olan Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyti’nin (Allah’ın salat ve selamı onların hepsinin üzerine olsun) eserlerini yayınlamak, insanın akıl, idrak ve fıtratına sunulan ve diğer hizmetlerin temeli olan en büyük hizmettir.

İslam’ın doğru önder ve şahsiyetlerini ve tarih boyunca tanınmayan masum İmamları tanımak için en iyi yol, onların söz ve siyerlerine bakıp onları can gözüyle okumaktır. Allah’a hamd olsun ki, bu söz ve siyerler bütün kin, düşmanlık, hadis yasaklama ve tahriflere rağmen zaman aşımından korunup bugünün nesline ulaşmıştır.

Velayet aşıkları, kendi mevlâlarının ve İslam dünyasının yüce şahsiyetlerinin söz ve siyerlerini ve Hz. Peygamber’in Gadir çöllerinin kavurucu sıcağında yüz yirmi bin civarındaki kişiyi bekletmesi ve deve semerleriyle minber yaparak onun üzerine çıkıp hutbe okumasının ve coşkulu bir önsözünden sonra Hz. Ali’nin elini tutup; “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” buyurmasının sebebinin ne olduğunu, bütün dünya ve İslam alemine sunmalıdırlar.

Acaba neden Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. Ali’yi sevenler hakkında iyi dua ve düşmanları hakkında ise beddua etti.? Acaba Ali kimdi ki, Allah’ın en seçkin Peygamberi ve yaratılış unsurunun en üstünü 23 yıl boyunca, o kadar üzüntü ve zorluklardan ve insanları putların esaretinden kurtardıktan ve özgürlük tadını beşere tattırdıktan sonra, hayatının en son anlarında ve ele geçmiş en kritik fırsatta, bu kadar titizlik ve ihtimamla Hz. Ali’yi “Mevla” unvanıyla, yani Allah Teala’nın kendisi ve Peygamberine tahsis ettiği bir sıfatla halka tanıtmaktadır? Allah’dan başka düşüncesi olmayan, insanın kurtuluşundan başka risaleti olmayan ve manevi değerlerden başkasına değer vermeyen Hz. Peygamber, Hz. Ali’nin vücudunda ne gördü ki onu kendisine kardeş yaparak kendi yerine atadı?!

Veya Ehl-i Beyti’ni, Kur’ân’ın eşi, alemdeki hakikatlerinin tecelligahı ve varlık esrarının hazinesi kılıp, onlara uymayı hidayetin yegane garantisi ve dalalet yolunun setti olarak tanıtmasının sebebi nedir acaba?!

Veya onları, gökyüzünün parlak yıldızları ve kurtuluş gemisi olarak tanıtmasının sebebi nedir?

Bunların (Ehl-i Beyt’in) vücutlarında yatan sır nedir ki, bütün insanların saadet ve kurtuluşu onlara uymakla gerçekleşmektedir?

İşte bu soruların ve yüzlerce sorunun cevaplarını Hz. Ali ve evladının siyer, ahlak ve düşünme hakkındaki vahye benzer sözlerinin arasında aramak gerekir. Nehc’ul- Belağa, Sahifet’us- Seccadiyye, Tuhaf’ul- Ukul ve Şia’nın diğer hadis kitaplarını iyice bir düşünerek, kelime-kelime, satır-satır okuyup Kur’ân ve Resulullah’ın hadisleriyle mukayese ederek, vasilerin son silsilesinin azametini anlamak gerekir.

Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyti’nin tevhit, nübüvvet, imamet, mead, sabır, direniş, zulme ve küfre karşı mücadele, ümitli olmak, değerleri diriltme yolunda fedakarlık, emanet, doğruluk, dürüstlük, adalet, ihsan, vefa, yiğitlik, cömertlik, insani keramet, izzet-i nefs, yüce himmetlilik, iffet, kanaat, özgürlük, kardeşlik, ihlas, hamaset, gayret, korku, nifak, heva ve heves, ahdi bozmak, hile, hıyanet, refah düşkünlüğü, zulmü kabullenmek, zorbacı güçlerin karşısında teslim olmak vb. şeyler hakkındaki sayısızca hadis ve rivayetlerini, Ehl-i Beyt’in kimler olduklarını, imametin ne olduğunu, halkın İmamlara başvurmasının gerekliliğinin sırrının ne olduğunu, Peygamber'in halifesi olmanın ne anlam taşıdığını, Al-i Muhammed’in İslam’da ne kadar büyük hakkı olduğunu anlamaları için Bihar’ul Envar, Vesail’uş- Şia, Vafi, İlel’uş- Şerayi, Tevhid-i Saduk, İhticac-ı Tabersi, Uyun-u Ahbar’ur- Rıza, Tuhaf’ul- Ukul, Mişkat’ul- Envar gibi büyük ve küçük hadis mecmualarını görüp okumaları gerekir.

İşte böylece, İslam felsefelerinin en öz ve halisini kimin dilinden duyduklarını, İslami vahdetin doğru davetçilerinin kimler olduğunu, güzel örneğin kimlerde bulunduğunu, Allah’ın kimleri sevip onlara uyulmasının gerekliliğini ve kimlerin Kur’ân açısından nurlu kandiller olduğunu, Allah’ın kimlere velayet nimetini verdiğini... öğrenmiş olacaklardır.

Yine kimlerin Hz. Peygamber’in yerine oturup Kur’ân’ın muallimi, fıtrat ve sırat-ı müstakimin hidayetçisi ve kılavuzu olabileceğini bilmiş olacaklardır.

Yine, fıkhı kimden öğrenmenin gerekliliğini, Kur’an’ın tefsiri için kimin kapısının çalınmasının gerektiğini, mülhitlerin şüphelerinin cevabının nasıl verileceğini, sünnetle bid’atı birbirinden kimin ayırt edebileceğini, Peygamberlerin alim varislerinin kimler olduğunu anlamış olacaklardır.

Evet Şia alimleri Hidayet İmamlarına (Ehl-i Beyt’e) uyarak akıl, kültür, İslam, Kur’ân ve Hz. Peygamber’e çok değerli hizmetler etmişlerdir. Sürgünlerde, zindanlarda, medrese zaviyelerinde, evlerin köşe bucaklarında tam fakirlik ve mahrumiyet içerisinde, Emevi ve Abbasi halifelerinin baskısı altında, diğer acımasız şahısların egemenliğinde olmalarına ve saray alimlerinin sinsi hilesi, sömürgecilerin komplosu ve cahillerin taassubuna rağmen bu değerli hazineleri nesilden nesile aktarmış, akıl ve din hırsızlarının yağmasından korumuş ve böylece bizim elimize ulaşıp gelecek nesillere hazine olmuştur.

Ama maalesef bu değerli ve zengin eserler Türkçe diline kazandırılmamıştır. Bu son zamanlar içerisinde bazı küçük eserler, bazı değerli kardeşlerimizin çaba, gayret ve fedakarlıklarıyla halkımızın istifadesine sunulmuştur. Yeni yeni büyük eserlerin Türkçe’ye kazandırılmasına da el atılmıştır. Fakat maddi sorunlar bu işin gecikmesine sebep olmaktadır. Bir takım değerli kitapları, tercümesinden on yıldan fazla bir zamanın geçmesine rağmen maddi sorunlar nedeniyle halen bastırabilmiş değiliz. Büyük eserlere el atmaya cüret edemiyoruz. Çünkü onları bastırabilecek güce sahip değiliz. Dolayısıyla o kitaplar elimizde kalacaktır; nitekim kalmıştır da. Halkımız da maalesef sadaka-i cariye olan kültürel alanlarda katkıda bulunmaya adet etmemişlerdir.

Her Ehl-i Beyt dostunun, Şia’nın bunca değerli eserlerinden en azından bir tanesini Türkçe’ye kazandırmak için kollarını sıvaması gerekir. Çünkü bizler diğerlerine oranla çok geride kalmışız. Onların Türkçe’ye kazandırılmamış eserleri kalmamıştır. Bizim halkımız bu konuda gerçekten kusur etmiştir; bunun farkında bile değildir. Hatta alim kardeşlerimizden bazıları, çeşitli hal ve hareketleriyle bizim bu alandaki çalışmalarımızı doğru görmüyorlardı; "Bizim kalem tutacak kimsemiz yoktur, bizim bozduğumuz düzelttiğimizden daha çok olur." deyip bu ağır mesuliyetten kaçıyorlardı. O sözleri diyerek bir çoklarımızı bu işlerden soğutuyorlardı. Ama şimdi elhamdulillah bu ağır işi yapmayı artık başarabilecek bir birçok değerli alim arkadaşlarımız vardır; telif ve çevirileriyle bunu ispatlamışlardır.

Evet, Ehl-i Beyt üzerine ne kadar çalışsak yine de yetersizdir. Onlar adeta engin bir denizdirler. Denizin suyunu tamamıyla çekemeyiz, ama susuzluğumuz miktarınca ondan içmeliyiz. Bizim bu çalışmamız da o engin denizden damlalardır. Allah’ın yardımı, Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyti’nin manevi lütuflarıyla inşaallah On Dört Masum (a.s)’ın kısaca hayatı, fazileti, sözleri ve sirelerini siz kardeşlerimizin istifadesine sunmaya çalışacağız. Elinizdeki bu kitap bu alanda ilk adımdır. Sizlerin de maddi ve manevi yardımlarınız, yapıcı tenkit ve tavsiyelerinizle, Allah’ın izniyle yakın bir zamanda diğer masumların hayat, fazilet, siyer ve sözlerini daha mükemmel bir şekilde sizlerin istifadesine sunmaya çalışacağız.

Bu kitabın hazırlanmasında “Bihar’ul-Envar”, “A’yan’uş-Şia”, “Usul-u Kafi”, “Tuhaf’ul-Ukul”, “Nehc’ul-Hayat”, “Fatımat’uz-Zehra Behcet’ul- Kalb’il- Mustafa”, “Müntha’l-A’mal”, “Banu-yi Numune-i İslam”, “Fezail-i Hz. Peyamber”, “Fezail-i Hz. Ali”, “Fezail-i İmam Hasan”, “Fezail-i İmam Hüseyin”, “Sire-i Nebevî”, “Sire-i Alevî”, “Sire-i Fatimî”, “Sire-i Hasenî”, “Sire-i Hüseynî”, “Nigerişi Kutah be Zindegi-yi Peyamber-i İslam”, “Pişva-yi Evvel”, “Pişva-yi Dovvum”, “Pişva-yi Sevvum”, “Ali Kist?”, “el-İmam Ali b. Ebi Talib” gibi pek çok değerli kitaplara müracaat ettik ve gereken hadis ve sözleri onlardan derledik. Daha güvenilir ve yararlı olması için de yararlanmış olduğumuz kitapların isimlerini dipnotta zikrettik. Bazı küçük kitaplardan istifade etmemize rağmen onların isimlerini değil onların yararlanmış oldukları kaynak kitapların isimlerini zikretmeye özen gösterdik. Allah Teala’dan bu çalışmalarımızı kabul buyurmasını ve ahiret için bir azık olmasını niyaz ediyoruz.

Allah’ım, Muhammed ve Al-i Muhammed’e salat ve rahmet eyle, bizleri O’nlardan ayırma, bu dünyada ziyaretlerini, ahirette ise şefaatlerini bizlere nasip eyle. Amin!


 

HZ. RESULULLAH (S.A.A)’İN HAYATI

Resulullah (s.a.a), Fil yılı, Rabiulevvel ayının on yedisinde (M.570’de) Cuma günü şafak vakti Mekke şehrinde dünyaya geldi.[1] Resulullah (s.a.a)’in değerli babası, Abdullah bin Abdulmuttalip bin Haşim bin Abdumenaf idi; değerli annesi ise Veheb bin Abdumenaf’ın kızı Amine idi. Görüldüğü gibi her iki şahsiyetin akrabalık bağı Abdumenaf’da birleşiyor.

Hz. Peygamber’in mübarek ismini, İlahi emir gereği Muhammed[2] künyesini ise Ebu’l Kasım[3] koydular.

İmam Bakır (a.s)’ın buyurduğuna göre, Hazretin doğumunun yedinci günü Ebu Talib, Peygamber (s.a.a) için bir kurban kesti ve akrabalarını misafirliğe davet ederek şöyle dedi: "Bu Ahmed’in akikasıdır.” Misafirler; “Onun ismini neden Ahmed koydun?” diye sorduklarında, Ebu Talib; “Yer ve gök ehlinin övgüsünden dolayı onun ismini Ahmed koydum.” dedi.[4] İşte bundan dolayı Emir-ul Müminin Ali (a.s), Hz. Resulullah (s.a.a)’in de, iki ismi bulunan peygamberlerden olduğunu söylemiştir.[5]

Peygamber (s.a.a) henüz daha dünyaya gelmeden babasını kaybetti;[6] dünyaya geldikten sonra da onu, süt emmesi için Halime-i Sadiyye’ye emanet ettiler. İbn-i Sad’ın yazdığına göre, Halime Hazreti kucağına alır almaz göğsü sütle doldu; öyle ki, Peygamber ve Halime’nin açlıktan uyumayan çocuğu da o sütten doydular.[7]

Peygamber (s.a.a) üç yaşına kadar annesi Amine’nin de gözetimiyle süt annesi Halime’nin yanında kaldı, daha sonra Mekke şehrine giderek kendi annesinin yanında yer aldı.

Peygamber (s.a.a) altı yaşında iken annesi Amine ve bakıcısı Ümm-ü Eymen’le birlikte akrabalarını görmek için Medine’ye gittiler. Bir ay Medine’de kaldıktan sonra Mekke’ye dönüşte Ebva’ya (Cuhfe’den 37 km. uzak) ulaştıklarında Hazretin değerli annesi vefat edip orada defnedildi. Ümmü Eymen Hz. Peygamber’i Mekke’ye götürdü, orada da Abdulmuttalip onun sorumluluğunu üstlendi.[8] Ama iki yıl sonra Abdulmuttalip de dünyadan göçtü.[9] Onun vasiyeti gereğince Ebu Talib yeğeni Hz. Muhammed (s.a.a)’in sorumluğunu üstlendi.[10]

İbn-i Abbas’ın naklettiğine göre Ebu Talib Hz. Peygamber ile öylesine ilgileniyordu ki, gece ve gündüz ondan bir an olsun ayrılmıyordu, onu kendi yanında yatırıyor ve onun hakkında kimseye güvenmiyordu.[11]

Resulullah (s.a.a) on iki yaşında[12] Ebu Talib’le birlikte Şam’a yolculuğa çıktı. Bu yolculukta Buheyra isminde bir rahiple karşılaştılar. Buheyra, Mesihi (Hıristiyan) alimlerinin en bilginlerindendi. Hz. Peygamber’i görür görmez, O’nun ahir-uz zaman Peygamberi olduğunu hemen anladı. Buheyra Ebu Talib’e dönüp şöyle dedi: “Önceki semavi kitaplarda bu gencin peygamberliğiyle ilgili haber vardır."[13]

Resulullah (s.a.a) erginlik çağına kadar Ebu Talib’in evinde kaldı. Hazret ahlak, yiğitlik, halkla geçinmek ve emanete riayet etmek bakımından öyle bir ahlaka sahipti ki, halk ona “Emin” lakabını takmıştı.[14]

Resulullah (s.a.a) yirmi yaşında iken “Hilf-ul Fudul” antlaşmasına katıldı. Bu antlaşma Beni Haşim, Beni Zühre ve Beni Temim arasında yapılan en iyi antlaşma idi. Bu antlaşma gereği mazlumlarım hakları zorbalardan alınacak ve gereken yardımlar onlardan esirgenmeyecekti.[15]

*   *   *

Hz. Hatice asaletli ve serveti olan bir kadındı ve erkekler vasıtasıyla ticaretle uğraşıyordu. Resulullah'ın doğru konuşan ve emanettar biri olduğunu öğrenince O Hazrete, kölesi Meysere ile birlikte ticaret yapmak için Şam’a gitmesini ve kendisine diğer tacirlerden daha fazla pay vereceğini önerdi. Resulullah (s.a.a) Hatice’nin bu önerisini kabul ederek onun malı ile Şam’a doğru yola çıktı. O memlekette mallarını satıp işlerini bitirdikten sonra Mekke’ye doğru hareket etti. Mekke’de ise oradan getirdikleri malları satıp, öncekilere oranla iki kat veya daha fazla kâr elde etti. Üstelik Meysere de yol boyunca Resulullah’tan gördüğü hareket ve davranışları Hatice’ye anlattı.

Hatice, birisi vasıtasıyla Resulullah’a şöyle bir mesaj gönderdi: “Ey amca oğlu, aramızdaki akrabalık bağından ve kavmin arasında yüce, şerefli, soylu, emanettar, iyi huylu ve doğru konuşan biri olmandan dolayı seninle evlenmek istiyorum.”

Hatice’nin bu evlenme teklifi öyle bir zamanda oldu ki, Hatice o zamanlar nesep açısından en köklü, şeref ve mal bakımından da bütün kadınların en üstünü idi; herkes onunla evlenmek istiyordu, ama o hiç kimseyi kabul etmiyordu.[16]

Resulullah (s.a.a) Hz. Hatice’nin evlenme teklifini kabul ederek amcalarını onu istemeye gönderdi.[17]

Resulullah (s.a.a) evlendiği zaman yirmi beş[18], İbn-i Abbas ve bir grup diğer bilginlerin sözüne göre Hz. Hatice de yirmi sekiz yaşında idi.[19]

Hz. Peygamber (s.a.a)’in Hz. Hatice ile evlenmesinden, ikisi erkek, dördü kız olmak üzere toplam altı çocuğu oldu. Erkeklerin isimleri; Kasım ve Tahir; kızların isimleri ise Ümmü Gülsüm, Rukayye, Zeyneb ve Fatıma’dır.[20]

Hatice-i Kubra (a.s) Resulullah (s.a.a) ile ortak yaşantısında çok fedakarlıklar yapmıştır. O bütün mal ve servetini aziz eşinin ihtiyarına bırakmış ve bütün kadınlardan önce Hz. Resulullah’a iman etmişti. Resulullah (s.a.a) onun hakkında şöyle buyurmuştur:

 “O, insanlar kafir olduğunda bana iman etti, halk beni tekzip ettiğinde o beni tasdik etti, halk beni mahrum bıraktığında o kendi malıyla bana yardımda bulundu.”[21]

*   *   *

Hz. Resulullah’ın yaşantısının en hassas dönemi, 40 yaşına girdiği ve Receb’in 27. günü (M.610) peygamberliğe seçildiği andır.[22] O zamandan itibaren üç yıl boyuca halkı gizlice İslam’a davet etti.[23] Hz. Resulullah’a ilk iman eden Emir-ul Müminin Hz. Ali olmuştur.[24] Ondan sonra da Hz. Hatice iman etmiştir.

Bi’setin üçüncü yılında Resulullah (s.a.a), halkı açıkça İslam’a davet etmeye emr olundu. Bu emir gereği önce kendi yakınlarını misafirliğe davet ederek onlara şöyle buyurdu:

 “Allah-u Teala beni, sizi O’na davet etmeye emretmiştir. İçinizden kim beni tasdik edip bu işte bana yardımcı olursa, sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifem olacaktır.”[25]

Teberi’nin yazdığına göre Ebu Talib oğlu Ali, Peygamber’e yardımcı olacağını ilan eden tek şahıs idi. Peygamber (s.a.a) de oradakilere şöyle buyurdu:

“Bilin ki, bu şahıs, benim sizin aranızdaki kardeşim, vasim ve halifemdir; onun sözlerini dinleyin ve emirlerine itaat edin.”[26]

Resulullah (s.a.a) akrabalarını İslam’a davet ettikten sonra, halktan da putlarını bırakıp sadece Allah’a ibadet etmelerini istedi. Bu söz onlara çok ağır geldi; az bir grup hariç hepsi Hazrete düşman kesilmeye başladı. O kritik anda, Mekke’nin büyüğü ve Peygamber’in amcası olan Ebu Talib, kardeşi oğlunun yardımına koştu ve onu yalnız bırakmayacağına dair yemin etti.[27] Gerçekten öyle de yaptı. Ebu Talib, hayatta olduğu müddetçe Kureyş Hz. Peygamber’i fazla incitemiyordu.

Kureyş büyükleri, Ebu Talib’in koruması altındaki Hz. Peygamber’i tam baskı altına alamadıklarını görünce, yeni müslüman olanları eziyet ve işkence etmeye başladılar. Peygamber (s.a.a), Müslümanların Kureyş’in zulüm ve eziyetinden kurtulmaları için onlara Habeşistan'a hicret etmeleri için izin verdi.

Hicretin altıncı yılında, Mekke müşrikleri, Peygamber (s.a.a)’i öldürme kararı aldılar. Bu yüzden Muhammed (s.a.a)’i kendilerine teslim etmedikçe Beni Haşim’le muamele yapmayacaklarına ve onlardan evlenmeyeceklerine dair kendi aralarında bir antlaşma imzaladılar. Bu antlaşmayı bir deri sayfasına yazarak Ka’be’nin duvarına astılar. Beni Haşim de canlarını korumak için Peygamber (s.a.a) ile “Şi’b-i Ebu Talib” deresine sığındılar; üç yıl boyunca orada kaldılar. Üç yıl sonra Allah-u Teala Peygamberine, antlaşmayı “Allah” lafzı hariç karıncaların yediğini haber verdi. Ebu Talib bu haberi Kureyişlilere iletti ve onlara; “Eğer Muhammed’in söyledikleri doğru çıkarsa ne yaparsınız?” diye sordu. Onlar da: “Artık el çekeriz” dediler. Kureyşliler Ka’be’ye gidip oraya astıkları antlaşmanın “Allah” lafzı hariç karıncalar tarafından yenildiğini görünce kendi antlaşmalarından vazgeçtiler. Bi’setin onuncu yılında vuku bulan bu olay neticesinde Mekke halkından birçok kimseler İslamiyeti kabul ettiler. Böylece Beni Haşim Şi’b-i Ebu Talib’den dışarı çıkabildi.[28]

Peygamber (s.a.a), bi’setin onuncu yılında iki büyük yardımcısı olan Hz. Ebu Talib ve Hz. Hatice’yi kaybetti.[29] bu iki büyük şahsiyetin ölümü Hazrete çok ağır geldi, bundan dolayı o yılın ismini “Hüzün yılı” koydu.[30]

İmam Zeyn’ul- Abidin (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Resulullah (s.a.a), Ebu Talib ve Hatice’yi kaybettiğinde artık Mekke’de kalması güçleşmişti... Allah-u Teala bundan dolayı Hz. Peygamber’in, Mekke’de yardımcısı olmadığından orayı terk edip Medine’ye doğru hareket etmesini emretti.”[31]

Ebu Talib merhum olduktan sonra Kureyş’in Peygamber’e eziyeti gittikçe fazlalaştı, Hazrete defalarca ihanet edip O’nun canına kıymak istediler.[32]

Mekke müşrikleri, bi’setin 13. yılı “Dar’un Nedve” denilen bir yerde toplanıp Peygamber’i öldürme kararı aldılar. Bu karara göre çeşitli kabilelerden oluşan gençler hep birlikte Hazret’e saldıracak ve kimin tarafından öldürüldüğü bilinmeyecekti.[33] Hz. Peygamber (s.a.a) İlahi vahiyle bu komplodan haberdar oldu ve geceleyin Mekke’den ayrılarak Medine’ye doğru yola çıktı. Emir’ul- Müminin Hz. Ali de Peygamber (s.a.a)’in canını korumak için O’nun yatağında yattı.[34]

*   *   *

Peygamber (s.a.a), Rabi’ul- Evvel ayının ilk günü Mekke’den ayrıldı ve aynı ayın 12. günü Medine’nin yakınlarında olan “Kuba” denilen yere vardı ve orada yaklaşık on gün Hz. Ali’yi bekledi.[35]

Bu müddet içerişinde de Kuba camisini yaptırdı. Daha sonra Hz. Ali’nin gelmesiyle Medine’ye teşrif buyurdular .

Hz. Peygamber’in hicreti ardınca Mekke Müslümanları da yavaş-yavaş Medine’ye hicret etmeye başladılar. Hz. Peygamber (s.a.a) Muhacir ve Ensar (Medine halkı) arasındaki samimiyet bağını güçlendirmek için onların aralarında kardeşlik bağı oluşturdu.

Peygamber (s.a.a) bu teşebbüsü ile Medine’de İslami bir toplum oluşturmuş ve Muhacirlere yardım için de uygun bir zemin hazırlamıştı.

Bu küçük İslam toplumunun kuruluşundan daha 19 ay geçmemişken Müslümanlarla Mekke müşrikleri arasında savaş ateşi tutuştu. İlk önemli ateş Bedir savaşı idi, onun peşi sıra Uhud, Hendek, Hayber, Tebuk vb. savaşlar da vuku buldu.

Peygamber (s.a.a)’in savaşları iki çeşittir; birincisi, kendisinin katıldığı savaşlardır, bu savaşlara “Gazve” denilir. Diğeri ise kendisinin katılmadığı savaşlardır, bu savaşlara da “Seriyye” deniliyor. Gazvelerin sayısının 28, seriyyelerin sayısının ise 38 tane olduğunu söylemişlerdir.[36] Bunca savaş, dokuz yıldan az bir zamanda vuku bulmuştur.

Bu gazve ve seriyyeler, Müslümanların Hicaz topraklarında azamet ve güçlerinin aşikar olmasına ve birçok Arap kabilelerinin Hz. Peygamberle barış antlaşmaları imzalamalarına sebep oldu.

Bu antlaşmaların en önemlisi, Hudeybiye antlaşması idi. Hz. Peygamber bu antlaşmayı, hicretin altıncı yılında Mekke müşrikleriyle yaptı. Bu antlaşma, Hicaz toprağında nisbi bir emniyet ve huzurun oluşmasına yol açtı ve diğer topraklarda da İslam’ın yayılmasına bir ortam hazırladı.

Peygamber (s.a.a), hicretin yedinci yılında İslam’ın geniş bir şekilde yayılmasını sağlamak için birçok mektuplar yazmış ve bu mektupları İran, Rum, Habeş, Mısır, Yemame, Bahreyn vb. ülkelerin kral ve padişahlarına göndererek kendi mesajını onlara iletmiştir.[37] Resulullah bu mektuplarda onları İslam’a davet ediyordu. Bu vesileyle Hz. Peygamber’in evrensel risaleti dünyanın her tarafına bildirilmiş ve böylece İslam’ın mesajı uzak memleketlere de ulaşmıştır.

*   *   *

Hicretin sekizinci yılının Ramazan ayında Mekke şehri Peygamber tarafından fethedildi.[38] Resulullah (s.a.a) ordusuyla birlikte savaşmaksızın Mekke şehrine girdi, ilk teşebbüsünde Mekke halkının hepsini affetti ve Kabe’de bulunan üç yüz atmış putu oradan temizledi[39] ve sonra minbere çıkarak şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Allah Teala cahiliyet tekebbürünü ve atalarla övünmeyi sizin aranızdan temizledi. Bilin ki siz Ademdensiniz, Adem de balçıktandır. Bilin ki, Allah’ın en iyi kulları O’ndan korkan ve günah işlemeyendir.”[40]

Resulullah (s.a.a), Mekke’de kısa bir müddet kaldıktan sonra Medine’ye doğru hareket etti. Bir kaç aydan sonra, Rum ordusunun İslam ülkelerine saldırıp o topraklarda ilerlemeyi amaçladıklarını öğrendi. Hazret bu haberi öğrenir öğrenmez İslam ordusunun, Rum ordusuna karşı koymak için Şam sınırlarına doğru hareket etmelerini emretti, kendisi de ordunun komutanlığını üzerine aldı. Uzun bir mesafeyi kat ettikten sonra Hicretin dokuzuncu yılının Şaban ayında, Şam sınırında bulunan Tebuk topraklarına ulaştılar. Ama Rumlulardan hiçbir eser yoktu. Çünkü Rum ordusu, Hz. Peygamber’in komutanlığındaki İslam’ın güçlü ordusunun hareketinden haberdar olmuş ve Müslümanlar karşısında yenilgiye uğramak korkusundan aldıkları kararlarından vazgeçmişlerdi.

Resulullah (s.a.a) düşman tehlikesinin olmadığını görünce ordunun Medine’ye dönmesini emretti. “Tebuk” ismiyle meşhur olan bu gazve Hz. Peygamber’in en son gazvesi sayılmaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.a)’in Hicaz topraklarındaki en fazla muvaffakiyet elde ettiği yıl, hicretin dokuzuncu yılıdır. Çünkü o yılın hac merasiminde müşriklerden beraat ilan edildi.[41] Bu önemli mesele, Kurban Bayramında Emir’ul- Müminin Hz. Ali vasıtasıyla düşmanlara duyuruldu ve onlara, İslam’a karşı tavırlarını belirlemeleri için dört ay fırsat tanındı. Bu beraatın ilanı neticesinde çeşitli kabilelerin elçileri Medine’ye doğru akın etmeye başladılar. Hepsi Hz. Peygamber’in huzuruna gelerek İslam’ı kabul ettiklerini veya İslam’ın gölgesinde yaşamaları için cizye ödemeye hazır olduklarını ilan ettiler.

O yıl çok fazla elçinin Medine’ye akın etmesinden dolayı o yıla; “Amm’ul- Vefud” (Elçiler Yılı) ismini vermişlerdir. Böylece puta tapma adet ve geleneği Hicaz toprağından silinmiş ve yerine tevhid dini yerleşmiştir.

*   *   *

Resulullah (s.a.a), hicretin onuncu yılında hac amellerini yapmak için Mekke’ye yolculuk yapmaya hazırlandı. Müslümanlar da bu haberi duyunca, hac amellerini doğru bir şekilde kamil olarak öğrenmek için yolculuğa hazırlandılar. Resulullah (s.a.a) Zilkade ayının sonuna dört gün kala Medine’den ayrıldı, Zilhiccenin dördüncü günü ise Mekke’ye vardı.[42] Hac amellerini yaptıktan sonra Müslümanlarla birlikte o şehirden ayrılarak Medine’ye doğru yola koyuldu. Yüz yirmi bin civarında olan hac kervanı “Cuhfe” denilen yere yetiştiğinde, Hz. Peygamber tarafından kervanın durdurulması emredildi. Resulullah (s.a.a) namazını kıldıktan sonra Gadir-i Hum kenarında bir hutbe okudu, sonra Hz. Ali’nin elini tutup her ikisinin koltuk altları görülecek kadar kolunu yukarıya kaldırdı. Herkes onu görüp tanıdı; sonra yüksek bir sesle şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Müminlerin kendilerinden, onlara daha evla kimdir?”

Halk: “Allah ve resulü daha iyi bilir.” dediler.

Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular:

“Allah-u Teala benim mevlamdır; ben de müminlerin mevlasıyım; ben onlara kendilerinden daha evlayım. Öyleyse ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.” [43]

Resulullah (s.a.a), bu cümleyi üç defa tekrarladı. (Hanbelilerin imamı olan Ahmed bin Hanbel’e göre, dört defa tekrarlamıştır.) Daha sonra şöyle buyurdular:

“Allah’ım! Onunla dost olana dost, ona düşman olana düşman ol; onu seveni sev, ona buğz edene buğz et; ona yardım edene yardım et, ondan yardımını esirgeyenden yardımını esirge; o nereye dönerse hakkı onunla döndür. Biliniz ki, bu sözleri hazır olanlar hazır olmayanlara bildirmelidirler.”

Halk henüz dağılmadan Allah-u Teala şu ayet nazil etti:

“Bugün dininizi kemale erdirdim, nimetimi size tamamladım ve din olarak İslam’ı size beğendim.”

Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular:

“Allah-u Ekber! Din kemale erdi, nimet tamamlandı, Allah benim risaletime ve benden sonra Ali’nin velayetine razı oldu.”

Daha sonra orada bulunan insanlar Hz. Ali’yi tebrik etmeye başladılar. Ebu Bekir ve Ömer Hz. Ali’yi ilk kutlayan kimselerdendir...

Bu vakıa, Zilhicce’nin on sekizinci günü vuku buldu. Hz. Peygamber’in halife tayin etme işi birkaç defa çeşitli yerlerde tekrarlanmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.a) Haccet’ul- Veda yolculuğundan sonra ömrünün son günlerini yaşıyordu, nihayet hicretin on birinci yılı Sefer ayının yirmi sekizinde fani dünyadan ayrılıp ebedi yurda göç etti.[44]

Hz. Peygamber (s.a.a)’in Hatice’den altı çocuğu vardı, onların isimlerini daha önce zikrettik. Mariye’den de İbrahim isminde bir oğlu vardı. Resulullah (s.a.a)’in, Fatıma (a.s) hariç bütün evlatları kendi hayatı döneminde vefat ettiler.[45] Hz. Peygamber’in nesli, Hz. Fatıma’dan devam etti.


 

HZ. RESULULLAH (S.A.A)’İN

FAZİLETLERİ VE SİRESİ

 

Resulullah (s.a.a)’in Makamı

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala Muhammed (s.a.a)’den daha üstün ve daha hayırlı bir varlık yaratmamıştır.” [46]

İmam Sadık (a.s) da şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala, Peygamberlere bağışladığı her şeyi, Hz. Muhammed’e de bağışlamıştır.” [47]

İmam Kazım (a.s) da buyurmuştur ki: “Hz. Muhammed (s.a.a), Allah Teala’nın meb’us kıldığı her peygamberden daha bilgili idi.” [48]

Resulullah (s.a.a)’in Evrensel Risaleti

Allah-u Teala şöyle buyuruyor:

“De ki: Ey insanlar, ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan, kendisinden başka tanrı bulunmayan, yaşatan, öldüren Allah’ın elçisiyim.”[49]

Yine Allah-u Teala buyuruyor ki:

“Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı-korkutucu olarak gönderdik.”[50]

Resulullah (s.a.a)’in Son Peygamber Oluşu

Allah-u Teala buyuruyor ki:

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir; fakat o, Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur.”[51]

İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Muhammed (s.a.a)’in şeriatı, kıyamet gününe kadar nesh olmayacaktır ve O’ndan sonra kıyamet gününe kadar da bir peygamber gelmeyecektir.” [52]

Resulullah (s.a.a)’in Zühdü

Hz. Ali (a.s) bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Resulullah (s.a.a), yerde yemek yerdi, kul gibi otururdu, ayakkabısını kendisi tamir ederdi, elbisesini kendisi yamardı, eğersiz merkebe binerdi; biri daha varsa ardına bindirirdi. Evinin kapısına, üstünde resimler bulunan bir perde asılmıştı; zevcelerinden birine; “Şunu kaldır; zira ona baktıkça dünya ziynetlerini hatırlıyorum” buyurmuştu. Dünyayı gönlünden çıkarmıştı; onu anmayı hatırından geçirmezdi. Dünyayı o kadar gözden çıkarmıştı ki, ne gönül bağlayacağı güzel bir elbisesi vardı, ne de üstüne oturacağı bir sergisi.” [53]

Resulullah (s.a.a)’in Emanettarlığı

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyordu:

“Emanetleri sahiplerine geri verin. Çünkü Resulullah (s.a.a) iğne ve ipliği bile sahibine geri verirdi.” [54]

Resulullah (s.a.a)’in İsmi

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyordu:

“Evladınızın ismini Muhammed koyduğunuzda ona ihtiram edin, meclislerde ona yer açın, ona surat asmayın.” [55]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu:

“Bizim bir evladımız olduğunda onun ismini mutlaka Muhammed koyarız; yedi gün geçtiğinde istesek değiştiririz, istemesek aynen öyle kalır.” [56]

Peygamber (s.a.a)’e Salavat

Allah-u Teala şöyle buyuruyor:

“Hiç şüphesiz, Allah ve melekleri Peygamber’e salat etmektedirler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle ona selam verin.”[57]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Peygamber (s.a.a) anıldığında, ona çok salat edin. Çünkü kim ona bir defa salat ederse Allah-u Teala ona bin salat eder...” [58]

Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Kim bana bir yazıda salat yazarsa, ismim o yazıda olduğu müddetçe melekler sürekli olarak ona mağfiret dilerler.” [59]

Salavat çeşitli şekillerde söylenebilir, ama en meşhur olanı, teşehhütte de sürekli söylediğimiz şu cümledir: “Allahumme salli ala Muhammed’in ve al-i Muhammed.”

Şunu da hatırlatalım ki, Peygamber’in âl’ini söylemeksizin O’na salat etmek, yani “Sallallahu aleyhi ve sellem” demek doğru değildir. Hazretin kendisi böyle bir salavatı nehy etmiş ve onu doğru bilmemiştir. Doğrusu şudur: “Sallallahu aleyhi ve âlihi ve sellem”

Allah’ım! Muhammed ve al-i Muhammed’e salat eyle ve onların ferecini yakınlaştır.

Uykudan Kalktığında Secde Etmesi

İmam Bakır (a.s) buyurmuştur ki:

“Resulullah (s.a.a) uykudan kalktığında (alnını yere koyarak) Allah’a secde ederdi.”[60]

Namaza Olan Aşkı

Hz. Ali (a.s) buyurmuştur ki:

“Resulullah (s.a.a), ne yemeği ve ne de başka bir şeyi namaza tercih etmezdi; namaz vakti ulaştığında, ne ailesini tanırdı ve ne de dostunu.”[61]

Vaktini Üçe Bölmesi

Hz. Ali (a.s) buyurmuştur ki:

“Resulullah (s.a.a) kendi evine gittiğinde vaktini üç kısma bölerdi: Bir kısmını Allah’a, bir kısmını ailesine ve bir kısmını da şahsi işlerine ayırırdı.”[62]

Yürüyüşü

İbn-i Abbas’tan şöyle dediği nakledilmiştir:

“Resulullah (s.a.a) yol yürürken öyle canlı ve dinamik yürürdü ki, bu yürüyüş sahibinin aciz ve yorgun insanlar gibi yürümediği hemen kendini gösterirdi.”[63]

Resulullah (s.a.a)’in Tevazusu  

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Resulullah (s.a.a) bir eve girdiğinde, meclisin en aşağı kısmında otururdu.” [64]

Enes bin Malik şöyle diyor:

“Resulullah (s.a.a) hastaların ziyaretine giderdi, cenazeleri teşyi ederdi, kölenin davetini kabul ederdi, merkebe binerdi, Hayber, Beni Kureyza ve Beni Nadir günü (onlarla savaştığı günler) yularlı bir merkebe binmişti, altında liften bir palan vardı.”[65]

İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki:

“Resulullah (s.a.a) meb’us olduğu günden dünyadan göçene dek, bir yere dayanarak yemek yemedi, köleler gibi yemek yerdi, onlar gibi otururdu.”

Neden böyle yapıyordu dediklerinde; “Allah Teala’ya tevazu etmek için.” buyurdular.[66]

İmam Sadık (a.s) Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Ben ölene kadar beş şeyi, benden sonra sünnet olması için terk etmem: “Kölelerle yerde yemek yemeği, semerli merkebe binmeyi, keçiyi elimle sağmayı, yünlü elbise giymeyi ve çocuklara selam vermeyi.” [67]

Resulullah (s.a.a)’in Sabrı

Emir’ul- Müminin Hz. Ali (a.s) buyurmuştur ki:

Bir Yahudi’nin Resulullah (s.a.a)’den bir kaç dinar alacağı vardı, Hazretten o parayı istedi. Resulullah (s.a.a); “Ey Yahudi, şimdi yanımda sana verecek bir param yoktur.” buyurdu. Yahudi; “Ya Muhammed! Paramı vermedikçe senden ayrılmayacağım!” dedi. Resulullah (s.a.a) cevaben; “Bu durumda ben de seninle birlikte otururum!” buyurdular.

Resulullah (s.a.a) onunla birlikte oturdu; öyle ki öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah namazlarını da orada kıldı. Resulullah (s.a.a)’in ashabı o Yahudi’yi tehdit etmeye başladılar. Resulullah (s.a.a) onlara bakarak şöyle buyurdu: “Onunla ne işiniz vardır?” Ashap: “Ya Resulellah! Bu Yahudi seni hapsetmiştir!” Resulullah (s.a.a) onlara cevap olarak; “Allah Teala beni, bir zimmi veya başka birisine zulüm yapmak için meb’us etmemiştir.” buyurdular.

Gün yükseldiğinde Yahudi adam şöyle dedi: “Allah’tan başka bir ilah olmadığına ve Muhammed’in de O’nun kulu ve elçisi olduğuna tanıklık ediyorum; malımın bir şatrı (yarısı) Allah yolu içindir. Allah’a andolsun ki, sana karşı böyle davranmam, sırf senin Tevrat'taki vasfını sende görmem içindi. Ben senin Tevrat’taki vasfını okumuştum. Onda şöyle yazılmıştı: “Abdullah oğlu Muhammed Mekke’de dünyaya gelecektir, Tıybe’ye (Medine’ye) hicret edecektir, sert ve katı kalpli değildir, sövgü ve çirkin söz ağzına almaz.” Ben Allah’tan başka bir İlahın olmadığına, senin de O’nun elçisi olduğuna şehadet ediyorum. Bu benim malımdır, Allah nerede emretmişse onu orada harcayabilirsin.”[68]

Resulullah (s.a.a)’in Cesareti

Hz. Ali (a.s)’dan şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

“Bedir savaşında biz (sıkıya düştüğümüzde) Resulullah’a sığınıyorduk; O, düşmana hepimizden daha yakındı; Hazret o gün herkesten daha güçlü idi.” [69]

Enes bin Malik şöyle rivayet etmiştir:

“Resulullah (s.a.a), insanların en şecaatlisi, en güzeli ve en cömerdi idi. Bir gece Medine halkı bir vahşete kapıldı, derken sese doğru hareket ettiler. Resulullah (s.a.a) de onlarla karşılaşıp Ebu Talha’nın atına binmiş ve kılıcını boynuna asmış olduğu halde şöyle buyuruyordu: “Korkmayınız! O ses, denizin (dalgalarının) sesidir!” [70]

Resulullah (s.a.a)’in Ümmetine Karşı Şefkati

Enes bin Malik şöyle diyor:

“Resulullah (s.a.a), ashaptan birini üç gün görmediğinde, onu sorup araştırırdı, eğer sefere gitmiş olsaydı onun hakkında dua ederdi, ama eğer hasta olmuş olsaydı o zaman onun ziyaretine giderdi.”[71]

İbn-i Abbas şöyle diyor:

“Resulullah (s.a.a) konuştuğunda veya O’ndan bir şey sorduklarında, iyice kavramaları için sözünü üç defa tekrarlardı.”[72]

Cerir bin Abdullah da şöyle diyor:

“Resulullah (s.a.a), evlerinden birine girdi, derken o ev (ashapla) dolup taştı, ben de evin dışarısında oturdum. Resulullah (s.a.a) beni görünce elbisesini büküp bana atarak; “Onun üzerinde otur” buyurdular. Ben de onu yüzüme sürüp öptüm.”[73]

Selman-i Farisi de şöyle diyor:

“Bir gün Resulullah (s.a.a)’in evine gittim, Hazret bir yastığa dayanmıştı; derken onu yaslanmam için bana atarak şöyle buyurdular: “Ya Selman! Kim bir Müslüman kardeşinin yanına gittiğinde, kardeşi ona ikramda bulunur ve rahat etmesi için ona yastık verirse, Allah Teala onun günahlarını bağışlar.” [74]

Cabir bin Abdullah da şöyle diyor:

“Resulullah (s.a.a) yirmi bir savaşa katıldı, ben o savaşlardan on dokuzuna bizzat kendim şahit oldum, ama ikisine katılamadım. Bazı savaşlarda Hazretle beraberdim. Bir gece altımdaki devem çöktü, artık hareket etmedi. Resulullah (s.a.a) insanların en arkasında hareket ediyordu. Güçsüz insanları arkasına bindirip onlar için dua ediyordu. Bana yetiştiğinde, benim ah vah ettiğimi görünce; “Bu adam kimdir?” diye sordu. Ben; “Anam babam sana feda olsun Ya Resulellah, ben Cabir bin Abdullah’ım” dedim. “Ne olmuş?” diye sordu. Cevaben; “Devem yorulmuştur, artık hareket etmiyor” dedim. Resulullah (s.a.a); “Asan var mı?” diye sordu. “Evet vardır” dedim. Hazret o asayla deveyi kaldırdı, onu sürdü ve daha sonra onu yatırıp; “Bin” dedi. Ben de ona binip o deveyle hareket ettim, benim devem onlardan ileri geçiyordu. O gece Resulullah (s.a.a) yirmi beş defa bana mağfiret diledi. Daha sonra; “Baban Abdullah’ın ne kadar evladı vardır, acaba borcu da var mıdır?” diye sordu...”[75]

Resulullah (s.a.a)’in Oturuşu

Yine İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur

“Resulullah (s.a.a) oturduğunda genellikle kıbleye doğru oturuyordu.” [76]

Bir gün adamın birisi camiye girdi, Resulullah (s.a.a) ise yalnız oturmuştu, Hazret o adam için yer açtı (veya yerinden kımıldadı). O adam Resulullah’ın bu hareketini görünce; “Ya Resulellah! Yer geniştir” dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular:

“Müslüman’ın, Müslüman kardeşinin üzerindeki olan hakkı, onun kendi yanında oturmak istediğini gördüğünde onun için yer açmasıdır (veya yerinden kımıldamasıdır.)” [77]

Resulullah (s.a.a)’in Yemek Yiyişi

Mevaliyd’us- Sadikayn kitabında şöyle yazılmıştır:

“Resulullah (s.a.a) yemek yerken ailesi ve hizmetçisiyle birlikte yemek yiyordu; onu davet eden bir kimseyle yemek yediğinde de onların yediğinden yiyordu. Bir misafir geldiğinde de misafiriyle birlikte yemek yiyordu. Önüne sofra açıldığında da şöyle diyordu: “Bismillah, Allahumme ic’alha ni’meten meşkureten, tesilu biha ni’met’el- cenneti.” (Allah’ın adıyla, Allah’ım onu (o yemeği) şükredilmiş nimet kıl ve bizi onunla cennet nimetine kavuştur.)

Yine yemek yediğinde önündeki yemekten yiyordu; namaz kılanın namazda oturduğu gibi dizlerini ve ayaklarını toparlayarak oturuyordu; fakat bir dizi diğerinden yüksekte idi ve buyuruyordu ki: “Ben kullar gibi yemek yiyorum ve onlar gibi oturuyorum.”

Sıcak yemek yemezdi, soğuduktan sonra yerdi ve şöyle buyuruyordu: “Allah Teala bize sıcak yiyecek vermemiştir, sıcak yemeğin bereketi yoktur; öyleyse onu soğutun.”

Resulullah (s.a.a) üç parmakla yemek yiyordu, kendi önündekinden yerdi, başkalarının önündekilerden yemezdi, sağ eliyle yerdi, yemeklerden etli yemeği daha çok severdi; “Et duyu ve görü gücünü artırır; et, dünya ve ahirette yiyeceklerin en üstünüdür” buyuruyordu.

Kabağı da severdi; “Kabak kardeşim Yunus’un ağacıdır” diyordu. Ama sarımsak ve soğan yemezdi. Karpuz ve özellikle et yediği zaman ellerini güzel bir şekilde yıkardı, sonra elindeki kalan suyu yüzüne sürerdi. Mümkün olduğu kadar yalnız yemek yemezdi. Bir gün ashabına; “Sizin en kötü olanınızı size bildireyim mi?” diye sordu. Ashap; “Evet” dediklerinde şöyle buyurdular: “Sizin en kötünüz; yalnız yemek yiyen, kölesini döven ve yardımını esirgeyendir.” [78]

Resulullah (s.a.a)’in Su İçişi

Resulullah (s.a.a) su içmek istediğinde “Bismillah” derdi, suyu yudum-yudum içerdi, bir iki yudum içtikten sonra durup Allah’a hamd ederdi; her su içişinde üç defa “Bismillah”, üç defa da “Elhamdülillah” derdi. Suyu emerek içerdi, bir solukta içmezdi. Bir şey içtiğinde soluk alıp vermezdi, soluk almak istediğinde kabı uzaklaştırırdı, sonra soluk alırdı. Avucuyla da su içerdi; “Avuçtan daha güzel kap yoktur” buyururdu.

Bir gün, sütle bal karıştırılmış bir şerbet getirdiklerinde onu içmekten sakındı. Daha sonra şöyle buyurdu: “Ben onu haram etmiyorum, ama yarın dünya artığıyla iftihar etmeği de sevmiyorum; tevazu etmeyi seviyorum; kim Allah için tevazu ederse Allah onu yüceltir.” [79]

Resulullah’ın Güzel Koku Kullanması

Resulullah (s.a.a) kendisine misk ve amber sürüyordu; öyle ki onun yağı başında parlıyordu. Karanlık gecede kendisi görülmeden kokuyla tanınırdı; bu Peygamber (s.a.a)’dir diyorlardı.

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Resulullah (s.a.a), yemeğe harcadığından daha çok güzel kokuya harcardı.” [80]

İmam Bakır (a.s) da buyurmuştur ki:

“Resulullah (s.a.a) kendisine sunulan her güzel kokuyu kullanır ve şöyle buyururdu: “Onun kokusu güzel, mahmili ise hafiftir (taşınması kolaydır); Benim lezzetim kadın ve güzel kokudadır; güzümün ışığı ise namaz ve oruçtadır.” [81]

Resulullah’ın Aynaya Bakması

Resulullah (s.a.a), aynaya bakarak saçını tarayıp düzeltiyordu, bazen de suya bakarak düzeltiyordu; ailesine süslenmekten daha ziyade ashabı için kendisine çeki-düzen veriyordu. Bir gün Aişe Resulullah (s.a.a)’in kovadaki suya bakarak saçını tarayıp düzelttiğini görünce şöyle dedi: “Babam anam sana feda olsun ya Resulellah! Kovadaki suya bakıp da saçını mı tarayıp düzeltiyorsun; oysa sen peygamber ve yaratıkların en üstünüsün?” Resulullah (s.a.a) cevabında şöyle buyurdular:

“Allah-u Teala kulunun, kardeşlerinin yanına gittiğinde onlar için hazırlanıp süslenmesini seviyor.” [82]

Resulullah (s.a.a)’in Elbise Giyişi

Resulullah (s.a.a) yeni bir elbise giydiğinde Allah’a hamd ediyordu, çıkardığında ise önce sol kolundan çıkarıyordu. Daha sonra bir fakiri çağırarak eski elbiselerini ona veriyordu. Resulullah (s.a.a)’in iki elbisesi vardı; biri Cuma gününe mahsustu, diğeri ise başka günler içindi. Resulullah (s.a.a)’in bir bezi ve bir de mendili vardı; abdestten sonra o mendille yüzünü kuruluyordu; mendil olmadığında ise üzerindeki rıdasının bir tarafıyla bu işi yapıyordu.[83]

Resulullah (s.a.a)’in Davranışı

İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Bir gün bir Yahudi, Resulullah (s.a.a)’in yanına gelerek “Selamun aleykum” yerine “Sam’un aleykum” (ölüm sana) dedi. Aişe de Resulullah’ın yanında idi. Resulullah (s.a.a) de “Aleyke” (Sana da) diye cevap verdiler. Daha sonra başka birisi gelerek aynı sözü söyledi. Resulullah (s.a.a) de onun arkadaşına verdiği cevabın aynısını ona da verdi. Daha sonra başka birisi geldi, o da aynı sözü söyledi ve arkadaşlarına verilen cevabı aldı. Bu sırada Aişe sinirlenip şöyle dedi: “Ölüm, gazap ve lanet size olsun ey Yahudi topluluğu, ey maymun ve domuzun kardeşleri!”

Resulullah (s.a.a) Aişe’ye şöyle buyurdular: “Ya Aişe! Eğer sövmek tecessüm etseydi, kötü tecessüm ederdi; yumuşaklık neye bırakıldıysa onu süsledi ve onun makamını yüceltti.”

Aişe; “Ya Resulellah! Onların “es-samu aleykum” (ölüm size) dediğini duymadınız mı?” dediğinde Resulullah (s.a.a) buyurdular ki: “Evet duydum, ama onlara verdiğim cevabı sen duymadın mı? “Aleykum” (size de) diye cevap verdim. Eğer bir Müslüman size selam verirse “es-selamu aleykum” diye cevabını verin, ama eğer bir kafir selam verirse sadece “aleykum” deyin.” [84]

Bahr’us- Sakka şöyle diyor:

Bir gün İmam Sadık (a.s) bana buyurdu ki: “Ey Bahr! Güzel ahlak insanı mesrur eder (neşelendirir).” Daha sonra da buyurdular ki: “Medine halkından birisinin elinde olan hadisi sana söyleyeyim mi?” Ben de; “Evet buyurun” dedim. İmam (a.s) şöyle buyurdular:

“Bir gün Resulullah (s.a.a) camide oturmuştu, Ensar’dan birisinin cariyesi gelip Resulullah’ın elbisesinin bir kenarından tuttu, Resulullah da onun için ayağa kalktı, ama bir şey demedi, o cariye de bir şey demedi. Bu amel üç defa tekrarlandı, dördüncü defasında yine Resulullah (s.a.a) onun için yerinden kalktı, o cariye bu defasında Hazretin arkasında yer almıştı, derken Resulullah’ın elbisesinden biraz kesip götürdü.

Halk o cariyeye; Allah belanı versin, bu yaptığın iş ne idi? Resulullah’ı üç defa yerinden kaldırdın, hiçbir şey de O’na söylemedin, O da sana bir şey söylemedi, ihtiyacın ne idi?!” dediler.

Cariye cevaben şöyle dedi:

“Bizim bir hastamız vardır, hastanın şifa bulması için ailem, Resulullah’ın elbisesinden biraz kesip onlara götürmemi benden istediler. Ben de Resulullah’ın elbisesinden tutup ondan biraz kesmek istediğimde beni görüp ayağa kalktılar, ben de, O beni gördüğü halde O’nun elbisesinden bir şey kesmekten utandım ve O’nunla konuşmak da istemiyordum! Bundan dolayı öyle yaptım.”[85]

Resulullah (s.a.a)’in Musafahası

Resulullah (s.a.a) bir kimseyle musafaha ettiğinde (tokalaştığında), o elini bırakmadıkça Hazret elini bırakmazdı; insanlar bunun farkına vardıklarında ise rahat etmesi için elini diğer eliyle onun elinden çıkarıyordu.[86]

İmam Cafer Sadık (a.s) buyurmuştur ki:

“Bir gün Resulullah (s.a.a) Huzeyfe ile karşılaştı, Hazret ona elini uzattı, o da elini geri çekti. Resulullah (s.a.a) bu durumu görünce; “Ey Huzeyfe! Ben elimi sana uzattım, sen ise elini geri çektin!” buyurdular. Huzeyfe cevaben şöyle dedi: “Ya Resulellah! Benim senin eline rağbetim vardır (onu tutmak istiyorum), ama ben cenabetliyim, cenabetli olduğum halde elimin senin eline dokunmasını sevmiyorum. Resulullah (s.a.a) onun bu sözüne karşılık şöyle buyurdular: “Müslümanlar birbirleriyle karşılaşırken musafaha ettiklerinde günahlarının, ağacın yapraklarının dökülmesi gibi döküldüğünü bilmiyor musun?” [87]

Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Birbirinizle karşılaştığınızda, selam verin ve musafaha edin, ayrıldığınızda ise birbirinize mağfiret dileyerek ayrılın.” [88]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:

“Musafaha edin; çünkü musafaha kinleri giderir.” [89]

Yine Resulullah (s.a.a) buyurmuşlardır ki:

“Kadının, mahrem olmayan bir kimseyle musafaha yapması (tokalaşması) câiz değildir; bir elbisenin arkasından olursa (sıkmamak şartıyla) o başka.” [90]

Resulullah (s.a.a)’in Oruç Tutuşu

İmam Cafer Sadık (a.s) buyurmuştur ki:

“Resulullah (s.a.a) peygamberliğe seçildiğinde o kadar oruç tutuyordu ki halk; "Peygamber iftar etmiyor." diyorlardı. Daha sonra bir gün oruç tutup bir gün iftar etmeğe başladı. Daha sonra Pazartesi ve Perşembe günlerini oruç tutuyordu. Daha sonra ayda üç gün oruç tutmaya başladı: Ayın ilk başında Perşembe günü, ortasında Çarşamba günü ve sonunda ise Perşembe günü. Devamında şöyle buyuruyordu: “Bu şekil oruç tutmak, bütün günleri oruç tutmakla eşittir.” [91]

Anbeset’ul- Abid şöyle diyor:

“Resulullah (s.a.a) ömrünün sonuna dek Şaban ve Ramazan ayının oruçlarını tutardı ve her ayda üç gün oruç tutmayı ise ihmal etmezdi; şöyle ki ayın ilk Perşembe'sini, ortasındaki ilk Çarşamba'yı ve son Perşembe'yi oruç tutmakla geçirirdi.”[92]

Resulullah’ın Mizahı ve Gülüşü

İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki:

“Peygamber (s.a.a) insanları sevindirmek için onlarla şaka ve mizah yapardı.” [93]

Resulullah (s.a.a) şöyle buyuruyordu:

“Ben şaka yapıyorum, ama hakkın dışında bir şey söylemiyorum.” [94]

Muammer bin Hallad şöyle diyor:

Bir gün Hz. Ali (a.s)’a; “Canım sana feda olsun, insan akrabalarıyla birlikte olduğu zaman aralarında bazı sözler geçiyor, mizah edip gülüyorlar” dedim. İmam (a.s); “Eğer olmazsa sakıncası yoktur!” buyurdular. İmam’ın; “Eğer olmazsa” sözünden sövmek ve yalanın olmamasının gerektiğini düşündüm. (Yani incitici sözler olmazsa sakıncası yoktur.)

Daha sonra buyurdular ki: “Resulullah (s.a.a)’in yanına bazen bir göçebe Arap gelip hediye veriyordu, yerinden hareket etmeden; “Hediyemin değerini ver” diyordu. Resulullah (s.a.a) de gülüyordu. Resulullah (s.a.a) gamlı ve kederli olduğunda; ‘Göçebe Arap ne yaptı? Keşke yine yanımıza gelse.’ buyuruyordu.” [95]

İhtiyar bir kadın, Resulullah’a; “Cennete gitmem için bana dua ediniz” dediğinde Resulullah (s.a.a); “Yaşlı kadınlar cennete gitmeyeceklerdir” buyurdular. Kadın bu sözü duyunca ağlamaya başladı, Resulullah (s.a.a) gülüp şöyle buyurdu: “Allah Teala’nın şu sözünü duymamış mısın?: “Gerçek şu ki, biz onları (cennetteki kadınları) yeni bir inşa (yaratma) ile inşa edip yarattık. Onları hep bakireler olarak kıldık.”[96] Yani Allah Teala onları gençleştirir.[97]

Yine bir gün Resulullah (s.a.a) yaşlı olan Eşceî bir kadına; “Ya Eşcei! Yaşlı kadın cennete girmeyecektir.” buyurdular. Bilal onun ağladığını görünce, onun durumunu Resulullah’a iletti. Bunun üzerine Resulullah; “Zenci de öyledir; o da cennete girmeyecektir.” buyurdular. Hazretin bu sözünden dolayı ikisi de oturup ağlamaya başladılar. Abbas da onların ağlamalarını görüce onların durumunu Resulullah’a anlattı. Resulullah (s.a.a) de Abbas’a; “Yaşlı erkek de öyledir, o da cennete girmeyecektir” buyurdular. Resulullah (s.a.a) daha sonra onlara dua edip kalplerini hoş etti ve şöyle buyurdu: “Allah-u Teala onları daha güzel bir şekilde yaratacaktır, onlar nurlu gençler olarak cennete gireceklerdir.” [98]

Bir gün bir kadın Resulullah (s.a.a)’in yanına gelerek kocasından söz etti. Resulullah (s.a.a); “Senin kocan, gözlerinde beyazlık olan mıdır?” diye sordu. Kadın; “Hayır, gözlerinde beyazlık yoktur” dedi. Kadın Resulullah’ın bu sözünü kocasına anlattı, kocası da; “Resulullah mizah etmiş, doğru söylemiştir; acaba gözümün beyazlığının siyahından daha çok olduğunu görmüyor musun?” dedi.[99]

Halid-i Kasrî’nin dedesi bir kadını öptü, o kadın da gelip onu Resulullah’a şikayet etti, o adamı çağırdıklarında o da o kadının sözünü teyit ederek şöyle dedi: “Eğer o kadın kısas yapmak istiyorsa (ben hazırım) kısas yapsın!” Resulullah (s.a.a) ve ashabı onun bu sözünden dolayı güldüler. Resulullah (s.a.a) o adama; “Sakın bir daha bu işi yapma” buyurdular. O adam da; “Vallahi yapmayacağım” dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) onun suçunu affetti.[100]

Resulullah (s.a.a) Suheyb’in hurma yediğini gördüğünde ona; “Gözün ağrı yaptığı halde hurma mı yiyorsun?” dedi. Suheyb cevaben; “Ya Resulellah! Ben onu bu tarafından çiğniyorum, oysa gözüm o taraftan ağrı yapıyor!” dedi. Onun bu sözü üzerine Resulullah (s.a.a) güldüler.[101]

Yunus-u Şeybani şöyle diyor: İmam Cafer-i Sadık (a.s) bana; “Birbirinizle mizah ve latife yapıyor musunuz?” diye sordu. Ben de; “Çok az” dedim. Bunun üzerine İmam (a.s) şöyle buyurdular: “Mizah ve latife yapın; çünkü bu iş güzel ahlakın nişanesidir, sen bununla kardeşini sevindirmiş olursun. Resulullah (s.a.a) de birini sevindirmek ve hoşnut etmek için onunla mizah ve lâtife yapardı.” [102]

İmamlar birçok hadislerde ise halkı şaka yapmaktan sakındırmışlardır. Hatta “Şaka küçük bir sövgüdür” buyurmuşlardır. Eğer şaka tahkir, alay etme, başkalarını incitme, onlara gülme ve saçma-sapan sözlerle olursa kesinlikle böyle bir şaka doğru değildir ve yapılmamalıdır. Ama eğer diğerlerinin kalbini hoş etmek, onları üzüntüden çıkarmak, dertlerini unutturmak için mizah ve lâtife yoluyla yapılmış olursa bunun sevabı bile vardır.

Resulullah (s.a.a)’in Adap ve Ahlakı

Allah-u Teala şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.”[103]

Yine Allah-u Teala buyuruyor ki:

“Allah’dan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi.”[104]

İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki:

“Resulullah (s.a.a) konuştuğunda bakışlarını ashabı arasında bölüyordu; ona buna (herkese) eşit olarak bakıyordu.” [105]

Yine İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki:

“Resulullah (s.a.a), kesinlikle ayaklarını ashabının önünde uzatmazdı.” [106]

Hz. Ali (a.s) da şöyle buyurmuştur:

“Resulullah (s.a.a), daima güler yüzlü, yumuşak huylu ve mütevazı idi; kaba, sert, bağıran, sövüp sayan, ayıp arayan ve boş yere çok öven birisi değildi.” [107]

Yine İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki:

“Resulullah (s.a.a) bir eve gittiğinde, meclisin en aşağı kısmında otururdu.” [108]

İbn-i Şehraşub Menakıb kitabında şöyle diyor:

Bazı alimler, Resulullah (s.a.a)’in adap ve ahlakını hadislerden derleyerek bir araya toplamışlardır; onlar şunlardır:

“Resulullah (s.a.a) herkesten daha hekim, daha halim, daha şecaatli, daha adil ve daha şefkatli idi. Eli, kendisine helal olmayan kadına kesinlikle dokunmamıştır. İnsanların en cömerdi idi; hiçbir dirhem ve dinar onun yanında kalmadı; eğer bir şey artmış olsaydı ve onu da verecek bir kimse bulamasaydı, onu muhtaçlara ulaştırmadıkça gece rahat edemezdi. Allah’ın verdiği rızktan, bir yılın azığından çok götürmezdi; hurma ve arpanın en düşüğünü kendisi için alırdı, geri kalanı Allah yolunda verirdi. Kim ondan bir şey isteseydi ona bağışta bulunurdu. Yerin üzerinde otururdu, yerin üzerinde yatardı, yerin üzerinde yemek yerdi; ayakkabı ve elbisesini kendisi yamardı; evin kapısını kendisi açardı; kendisi koyun sağardı; devenin sütünü sağmak için kendisi onun ayağını bağlardı; hizmetçisi el değirmenini çevirmekten yorulduğunda, onunla el değirmeni çevirirdi; abdest suyunu geceleri kendisi hazırlardı; sürekli başını aşağı eğip susardı; halkın huzurunda dayanarak oturmazdı; ailesinin işlerinde onlara yardım ederdi; eti kendisi doğrardı; yemeğe oturduğunda köleler gibi otururdu; yemekten sonra parmaklarını yalardı; kesinlikle geğirmezdi; hür ve kölenin davetini kabul ederdi; bir yudum süt olsa bile hediyeyi kabul ederdi ve onu yerdi; ama sadaka yemezdi; gözünü bir adamın yüzüne dikmezdi.

Allah için sinirlenirdi, kendisi için sinirlenmezdi; açlıktan karnına taş bağlardı; evde her ne hazırlanırdıysa onu yerdi; hiçbir şeyi geri çevirmezdi; iki elbise (üst üste) giymezdi; Yemen malı aba, yünden olan geniş cüppe, pamuk ve keten olan elbiseler giyerdi; elbiselerinin çoğu beyazdı; başına sarık sarardı; gömleği sağ taraftan giyerdi; Cuma günü için özel elbisesi vardı; yeni bir elbise giydiğinde eskisini fakirlere verirdi; bir abası vardı, nereye gitse onu ikiye katlayıp üzerinde otururdu; sağ elinin küçük parmağına gümüş yüzüğü takardı; kavunu severdi; kötü kokulardan hoşlanmazdı; abdest alırken dişlerini misvakla temizlerdi; bir hayvana bindiğinde hizmetçisi veya başkalarını da kendi arkasına alırdı; at, katır veya merkepten mümkün olan her ne varsa ona binerdi; merkebe eğersiz binerdi; (bazen) ayak yalın, abasız ve sarıksız yürürdü; cenazeleri teşyi ederdi; şehrin en uzak yerinde olsa bile hastanın ziyaretine giderdi; fakir ve yoksullarla beraber otururdu; onlarla yemek yerdi; kendi eliyle onlara yedirirdi; ilim ehli ve güzel ahlaklı kimselere ikramda bulunurdu; her kavmin büyüğüne iyilik ederek kalplerini ısındırırdı; akrabalarına ihsan ederdi, Allah’ın emrettiği hususlar hariç onların bazılarını bazılarına tercih etmezdi; kimseye zorluk çıkarmazdı; özür dileyenin özrünü kabul ederdi. Kur’an’ın nazil olduğu ve öğüt verme zamanı hariç sürekli tebessüm ederdi; kahkahasız da gülerdi; hizmetçilerinin yeme, içme ve giyimlerinde başlarına dikilmezdi; kimseye sövmezdi; hiçbir kadın veya hizmetçiye lanet etmezdi; kimseyi kınamazdı; ancak, "o işi terk et." derdi; bir ihtiyaçtan dolayı yanına gelen her hür, köle ve cariyenin ihtiyacını karşılamak için kalkıp onlarla giderdi; sert ve katı kalpli değildi; çarşıda (tartışınca) sesini çok yükseltmezdi; kötüye, kötüyle karşılık vermezdi; ama bağışlayıp affederdi. Karşılaştığı herkese selam verirdi; kim bir iş için onun yanına gelmiş olsaydı, o çıkıp gidene kadar sabrederdi; bir kimsenin elinden tuttuğunda (merhabalaştığında) o elini çekmedikçe, elini çekmezdi; bir müslümanla karşılaştığında musafaha ederdi; oturup kalktığında Allh’ın zikriyle kalkardı; namaz kılarken bir adam onun yanına geldiğinde namazını kısa keserek ona yönelip; “Bir ihtiyacın mı vardır?” diye sorardı; (yoksulların ona kolayca olaşabilmesi için) meclisin baş tarafında değil, sonunda (yani kapı önünde) otururdu; genellikle kıbleye doğru otururdu; onun yanına gelen kimseye ikram ederdi; hatta bazen elbisesini bile onun altına sererdi; arkasındaki yastığı onun arkasına bırakarak onu kendisine tercih ederdi; neşe ve gazap halinde hakkın dışında bir şey söylemezdi; av etinden yerdi, ama av avlamazdı...” [109]


 

HZ. RESULULLAH (S.A.A)’İN

SÖZLERİNDEN KIRK HADİS

 

Kurtuluşa Ermenin Yolu

1- “Ey Allah’ın kulları, sizler hasta ve alemlerin Rabbi de tabip gibidir. Hastanın yararı tabibin bildiği ve onunla tedbir ettiği şeylerdedir, nefsinin istediği ve kendisinin çıkardığı (önerdiği) şeylerde değildir. Öyleyse Allah’ın emrine teslim olun ki kurtuluşa eresiniz.”[110]

Müslümanların Meseleleriyle İlgilenmek

2- “Kim sabahlar da Müslümanların meseleleriyle ilgilenmezse onlardan değildir; kim “Ey Müslümanlar!” diye feryat eden birinin sesini duyar da onun yardımına koşmazsa, Müslüman değildir.”[111]

En Büyük Cihat

3- Hz. Peygamber (s.a.a) bir grup ashabı savaşa gönderdi, döndüklerinde şöyle buyurdu:

“Çok hoş geldiniz; ne mutlu küçük cihadı yapıp boyunlarında büyük cihat kalan kavme!” Ya Resulellah, büyük cihat nedir?” diye sorduklarında; “Nefisle cihat etmektir.” buyurdular.[112]

Allah’ın Lanetine Uğrayan Alim!

4- “Ümmetimin içerisinde bidatler ortaya çıktığında alim ilmini ortaya koymalıdır; kim bunu yapmazsa Allah’ın laneti ona olsun.”[113]

Peygamberlerin Eminleri

5- “Alimler dünya işlerine girmedikçe peygamberlerin eminleri (güvendikleri vekilleri)dirler.” Ya Resulellah, dünya işlerine girmeleri nasıl olur? diye sorduklarında şöyle buyurdular: “Sultana (Tağut olan hakim yöneticilere) uymalarıyla olur. Bunu yaparlarsa dininiz hususunda onlardan sakının.”[114]

Resulullah’ın, Ümmeti İçin Konuşmasını Bilen Münafıktan Korkması

6- “Ben ümmetim hakkında ne müminden korkarım ne de müşrikten; müminin önünü imanı alır, müşriki ise küfrü yok eder. Ben sizler için konuşmasını bilen dilli münafıktan korkarım; sizin bildiğinizi hoşlandığınızı söyler, ama sevmediğinizi yapar.”[115]

Zalimlere Destek Olanlar

7- “Kıyamet günü olduğunda bir münadi şöyle nida eder: Zalimler ve zalimlerin yardımcıları, onların mürekkeplerini güzelleştirenler yahut keselerinin ağzını bağlayanlar veya kalemlerini sivri edenler neredeler? Onları da zalimlerle haşr edin.”[116]

Ehl-i Beyt’i Vücuttaki Baş Gibi Bilmenin Gerekliliği

8- “Benim Ehl-i Beyt’imi kendi aranızda, vücuttaki baş ve baştaki iki göz gibi kabul edin. (Tabiatıyla) Baş, gözler olmadan yolunu bulamaz.”[117]

İnsanların En Kötüsü

9- “İnsanların en kötüsü ahiretini dünyasına satan kimsedir; bundan daha kötü olan da, ahiretini diğerlerinin dünyasına satandır.”[118]

Dinden Çıkmak!

10- “Kim bir sultanı (güç sahibini) Allah’ı gazaplandıran bir şeyle hoşnut ederse, Allah’ın dininden çıkmış olur.”[119]

Zengine Zenginliği İçin Boyun Eğmek!

11- “Kim bir zenginin yanına gelerek (zenginliği için) ona boyun eğerse, dininin üçte ikisi gider.”[120]

İyilerin Nişaneleri 

12- “İyi insanın alameti on şeydir: Allah için sever, Allah için buğz eder, Allah için arkadaş olur, Allah için ayrılır, Allah için sinirlenir, Allah için razı olur, Allah için çalışır, Allah’a el açar, Allah için korkar....ve Allah için iyilik yapar.”[121]

Bir Zaman Gelecek Ki...

13- “Bir zaman gelecektir ki benim ümmetim, alimleri ancak güzel elbise, Kur’ân’ı ise güzel sesle tanırlar ve Allah’a yalnız Ramazan ayında ibadet ederler. Böyle oldu mu Allah-u Teala, ilmi, hilmi ve merhameti olmayan bir hükümdarı onlara musallat kılar.”[122]

Şehitlerin Kanlarından Daha Üstün Mürekkep

14- “Kıyamet günü olduğunda, alimlerin kalemlerinin mürekkebi şehitlerin kanlarıyla ölçülür; alimlerin kalemlerinin mürekkebi şehitlerin kanlarından daha üstün gelir.”[123]

İmamlara Uymanın Gerekliliği

15- “Kim kurtuluş gemisine binmeyi, güvenilir bir kulptan tutmayı ve sağlam bir ipe sarılmayı severse, Ali’yi sevsin; onun düşmanına düşman olsun ve onun evladından olan Hidayet İmamlarına uysun; zira onlar benim halifelerim, vasilerim, benden sonra Allah’ın yaratıklarına olan hüccetleri, ümmetimin efendileri, takvalıları ve cennete rehberlik eden kimselerdir. Onların hizbi benim hizbimdir, benim hizbim ise Hizbullah’tır; onların düşmanlarının hizbi ise Hizb’uş- Şeytan’dır.”[124]

Rahmetten Uzak Olan Kimse

16- “Yükünü insanların üzerine atan kimse, melundur (Allah’ın rahmetinden uzaktır).”[125]

İnsandan Sorulacak Dört Şey

17- “Kıyamet günü olduğunda, dört şeyden sorulmadıkça insan yerinden hareket etmez: Ömrünü nerede geçirdiğinden, gençliğini nerede çürüttüğünden, malını nereden kazanıp nerede harcadığından ve biz Ehl-i Beyt’in sevgisinden.”[126]

Cahilin Nişaneleri

18- “Şem’un, cahilin nişaneleri nedir? diye sorduğunda Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular:

“Cahil ile arkadaş olursan seni zahmete düşürür, uzak durursan küfreder, sana bir şey verirse minnet eder, sen bir şey verirsen nankörlük eder, sırrını ona söylersen hıyanet eder, sırrını sana söylerse seni (onu yaymakla) suçlar, zengin olursa azar, kaba ve katı yürekli olur, fakir olursa Allah’ın nimetini inkar eder ve günahtan çekinmez, sevinçli olursa haddini aşar ve azgınlık yapar, üzülürse ümitsizliğe kapılır, gülerse kahkahayla güler, ağlarsa çığlık atar, iyilere dil uzatır, Allah’ı sevmez, O’nun haklarını gözetmez, O’ndan utanmaz, O’nu anmaz, razı etsen seni över ve sende bulunmayan iyilikleri sana nispet verir, sinirlenirse övgüleri kesilir ve sende bulunmayan kötülükleri sana nispet verir. İşte cahilin durumu budur.”[127]

Altı Cümlede Altı Yüz Bin Söz!

19- Resulullah (s.a.a): “Ya Ali! Altı yüz bin koyun, altı yüz bin dinar, yoksa altı yüz bin kelime mi (söz) istiyorsun?” buyurduğunda, Hz. Ali (a.s): “Ya Resulellah! Altı yüz bin kelime (söz) istiyorum” dedi. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdular:

“Altı yüz bin sözü altı cümlede toplayıp sana söylüyorum; onlar şunlardır: Ya Ali! İnsanların müstehap ve farz olmayan işlerle uğraştıklarını gördüğünde, sen farzları tamamlamakla meşgul ol. İnsanların, dünya işleriyle uğraştıklarını gördüğünde sen ahiret işiyle uğraş. İnsanların diğerlerinin ayıplarıyla uğraştıklarını gördüğünde sen kendi ayıplarınla meşgul ol (onları düzeltmeye çalış). İnsanları dünyayı süslemekle meşgul olduklarını gördüğünde sen, ahiretini ziynetlendirmeye çalış. İnsanların çok amel yapmakla meşgul olduklarını gördüğünde, sen temiz amel yapmakla meşgul ol. İnsanların, halka tevessül ettiklerini gördüğünde, sen Allah’a tevessül et (O’na el aç).”[128]

Ümmetin İhtilaftan Kurtulması İçin Bir Vesile

20- “Yıldızlar (denizlerde yolunu kaybedenlerin) boğulmaktan emanda kalmalarına (kurtulmalarına) bir vesile olduğu gibi, benim Ehl-i Beyt’im de ümmetimin ihtilaftan emanda kalması için bir vesiledir. Bu yüzden Arap’tan (veya herhangi bir milletten) bir kabile onlara muhalefet ederse, ihtilafa düşer ve şeytan hizbinden olur.”[129]

Tavsiye Edilen Dokuz Şey

21- “Rabbim dokuz şeyi bana tavsiye etmiştir: Gizlide ve açıkta ihlaslı olmayı, sevinç ve gazap halinde adaletli davranmayı, fakirlik ve zenginlikte iktisatlı olmayı, bana zulmedeni affetmeyi, beni mahrum bırakana ihsanda bulunmayı, benimle ilişkisini kesenle ilişki kurmayı, susmamın tefekkür, konuşmamın zikir ve bakışımın da ibret olmasını.”[130]

Peygamber’in Vasileri

22- “Ya Cabir! Benim vasilerim ve benden sonra Müslümanların İmamı; önce Ali’dir, sonra Hasan, sonra Hüseyin, sonra Ali bin Hüseyin, sonra “Bakır” olarak meşhur olacak Muhammed bin Ali; -Ey Cabir, sen onu (İmam Bakır’ı) göreceksin, onunla karşılaştığın vakit benim selamımı kendisine söyle- sonra Cafer bin Muhammed, sonra Musa bin Cafer, sonra Ali bin Musa, sonra Muhammed bin Ali, sonra Ali bin Musa, sonra Muhammed bin Ali, sonra Ali bin Muhammed, sonra Hasan bin Ali, sonra da Kâim (Mehdi)’dir ki, onun ismi benim ismim, künyesi benim künyemdir. O, Hasan bin Ali’nin oğludur. Allah onun eliyle yeryüzünün doğusu ve batısını fetheder. O kendi dostlarına o kadar gizli kalır ki, artık Allah’ın kalplerini imanla imtihan ettiği kimselerden başkası onun imametine inanmakta sabit kalmaz.”[131]

Kırk Gün İhlasla Amel Etmenin Neticesi

23- “Kim Allah için kırk gün ihlasla amel ederse, hikmet çeşmeleri kalbinden diline dökülür.”[132]

Kıyamet Günü Ağlamayacak Gözler

24- “Ya Ali, kıyamet günü, üç gözden başka her göz ağlayacaktır; Allah yolunda geceleri yatmayan göz, Allah’ın haram kıldığı şeylere bakmayan göz ve Allah korkusundan ağlayan göz.”[133]

İlmin Kapısı

25- “Ben ilmin şehri, Ali de onun kapısıdır; ilim isteyen o kapıya gelmelidir.”[134]

Beş Şeyin Beş Şeyden Önce Ganimet Oluşu

26- “Ya Ebazer! Beş şeyi beş şeyden önce ganimet bil: İhtiyarlıktan önce gençliğini, hastalıktan önce sıhhatini, fakirlikten önce zenginliğini, işin çıkmadan önce boşluğunu ve ölümden önce hayatını.”[135]

Allah’ın Kalp ve Amellere Bakması

27- “Allah-u Teala şekil ve mallarınıza bakmaz, kalp ve amellerinize bakar ancak.”[136]

İki Değerli Emanet

28- “Ey insanlar! Ben aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; onlara sarıldığınız müddetçe asla sapıklığa düşmezsiniz; onlar, Allah’ın kitabı ve Ehl-i Beyt’imdir.”[137]

Kimle Oturup Kalkalım?

29- Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki: Meryem oğlu İsa havarilerine şöyle buyurdu: “Kendinizi Allah’a sevdirin ve O’na yaklaşın” Ya Ruhellah! Hangi vesile ile kendimizi O’na sevdirelim ve O’na yaklaşalım? dediklerinde, Hz. İsa: “Günah işleyenleri sevmeyerek ve onlara buğz ederek Allah’ın rızasını elde ediniz.” buyurdu. Ya Ruhellah! O halde kiminle oturalım? dediklerinde de Hz. İsa: “Görünüşü, size Allah’ı hatırlatan, konuşması bilginizi artıran ve ameli sizi ahirete meyillendiren kimseyle oturun.” buyurdu.[138]

Münafıkların Sıfatı

30- “Kimde şu dört sıfat olursa münafıktır; bunlardan biri de onda olursa onu terk edene kadar bir nifak sıfatı onda olur: Konuştuğunda yalan konuşan, verdiği sözde durmayan, anlaştığında hıyanet yapan, tartıştığında haktan sapan kimse.”[139]

Halkın En Kötüleri

31- “Bilin ki, ümmetimin en kötüleri, şerlerinden korkulduğundan dolayı saygı gösterilen kimselerdir. Bilin ki, şerrinden korkarak halkın saygı gösterdiği kimse benden değildir.”[140]

Kurtuluş Gemisi

32- “Biz kurtuluş gemisiyiz, kim bu gemiye binerse kurtulur, kim de ondan uzaklaşırsa helak olur. O halde kimin Allah’tan bir haceti, isteği olursa, onu biz Ehl-i Beyt’e tevessül ederek (bizi vasıta kılarak) dilesin.”[141]

Zinanın Zararları

33- “Ey Müslümanlar! Zinadan sakının; çünkü zinada, üçü dünya, üçü de ahirette olmak üzere altı hususiyet vardır: Dünyada olanlar şunlardır: Zina, değeri yok eder, fakirlik doğurur, ömrü azaltır. Ahirette olanlar da şunlardır: Zina, Allah’ın gazabına, hesabın zorluğuna ve ateşte ebedi kalmaya sebep olur.”[142]

Amellerin Üç Şeyle Doğrulması

34- “Ya Ali, şu üç şeye sahip olmayanın hiçbir ameli doğrulmaz: Kendisini Allah’a karşı günah işlemekten alıkoyacak takva, akılsızın cehaletini önleyecek ilim ve insanlarla iyi geçinebilmesini sağlayacak akıl.”[143]

Kötü Amellere Karşı Çıkmak

35- Sizlerden biriniz, bir kötü iş gördüğünde onu eliyle ortadan kaldırsın; buna gücü yetmezse diliyle ona karşı çıksın; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğz etsin; ki bu (sonuncusu) imanın en zayıf mertebesidir.”[144]

Ehl-i Beyt’in Sevgisi

36- “Bilin ki kim, Âl-i Muhammed (Ehl-i Beyt)’in sevgisi üzere (onların halleriyle hallenerek) ölürse şehit olarak ölmüştür; bilin ki kim, Âl-i Muhammed’in sevgisiyle ölürse, günahları bağışlanmış olarak ölmüştür; bilin ki kim, Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölürse, tövbe etmiş olarak ölmüştür; bilin ki kim, Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölürse, imanı kamil bir mümin olarak ölmüştür; bilin ki kim, Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölürse ölüm meleği, sonra da Nekir ve Münker onu cennetle müjdeler; bilin ki kim, Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölürse, gelinin kocasının evine uğrulandığı gibi o da cennete uğrulanır.”[145]

Şarabın Zararları

37- “Ya Ali! Şarap içen puta tapan gibidir. Ya Ali! Allah, şarap içenin namazını kırk gün kabul etmez ve o kırk gün içerisinde ölürse kafir olarak ölmüş olur.”[146]

Yumuşaklık ve Sertliğin Özellikleri

38- “Yumuşaklık nede olursa onu süsler; sertlik de nede olursa onu çirkinleştirir.”[147]

Hacca Gitmeden Ölen Kimsenin Hali

39- “Kim (gücü olduktan sonra) hacca gitmeyi geciktirerek hacca gitmeden ölürse Allah-u Teala onu, kıyamet günü Yahudi veya Hıristiyan olarak haşr eder.”[148]

Şeytanın Zehirli Oku!

40- “Namahreme bakmak, şeytanın oklarından zehirli bir oktur, (bakanın kalbine işler); öyleyse kim Allah-u Teala’dan korkarak namahreme bakmazsa, Allah-u Teala ona öyle bir iman verir ki, onun tadını kalbinde hisseder.”[149]


İBRETLİ ÖYKÜLER

Cennet Ağaçları

Bir gün Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular: “Kim “Subhanellah” derse, Allah Teala bu zikre karşılık kıyamet günü ona cennette bir ağaç diker.

Yine kim “La ilahe illâllah” derse, Allah Teala bu zikir karşılığında cennette ona bir ağaç diker.

Yine kim “Allah-u Ekber” derse, Allah Teala bu zikre karşılık cennette ona bir ağaç diker.”

Bu sırada Kureş’li olan bir adam şöyle dedi:

“Ya Resulellah! Bu durumda bizim cennette pek çok ağaçlarımız olacaktır. Çünkü biz sürekli olarak bu zikirleri söylüyoruz.”

Resulullah (s.a.a) cevaben şöyle buyurdular:

Evet doğrudur. Ama onları günah ateşiyle yakmaktan sakının. Zira Allah-u Teala söyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah ve resulüne itaat edin ve amellerinizi geçersiz kılmayın.”[150]

En Güzel Arzu

Ka’b oğlu Rabia şöyle diyor:

Bir gün Resulullah (s.a.a) bana şöyle buyurdu:

“Rabia! Yedi yıl bana hizmet ettin, benden mükafat istemiyor musun?”

Arz ettim ki: “Ya Resulellah! Müsaade edin bu konu hakkında biraz düşüneyim.”

Ertesi günü Resulullah (s.a.a)’in huzuruna gittiğimde Hazret şöyle buyurdu:

“Rabia! Hacetini (dileğini) iste.”

Arz ettim ki: “Allah’tan iste ki, beni de sizinle beraber cennette götürsün.”

Buyurdu ki: “Böyle bir şey istemeyi kim sana öğretti?”

Arz ettim ki: “Kimse bana öğretmedi. Ama ben biraz düşünerek şu kanatta vardım ki, eğer dünya malını istemiş olursam, yok olucudur; eğer uzun ömür ve evlat isteyecek olursam, onun sonu da ölümdür.”

Bu sırada peygamber (s.a.a) başını öne eğip biraz düşündükten sonra şöyle buyurdular: “Bunu Allah’tan isteyeceğim. Ama sen de uzun secdelerle bana yardım et ve çok namaz kıl.”[151]

Peygamber (s.a.a)’in Mizahı

Yaşlı bir kadın Peygamber (s.a.a)’in huzuruna vararak cennet ehlinden olmayı arzu ettiğini dile getirdi.

Peygamber (s.a.a) ona: “Yaşlı kadın cennete gitmeyecektir” diye buyurdular.

Yaşlı kadın ağlayarak Resulullah (s.a.a)’in huzurundan ayrıldı.

Bilal-i Habeşi, o kadını ağlar bir vaziyette görünce: “Neden ağlıyorsun?” diye sordu.

Kadın cevaben şöyle dedi: “Ağlamamın sebebi Resulullah (s.a.a)’in; ‘Yaşlı kadın cennete girmeyecektir’ sözünden dolayıdır.”

Bilal, Resulullah (s.a.a)’in huzuruna vararak kadının durumunu O Hazrete iletti.

Resulullah (s.a.a): “Zenci de cennete girmeyecektir” buyurdular.

Bilal da üzülüp o kadınla beraber ağlamaya başladılar.

Peygamber (s.a.a)’in amcası Abbas onların ağladığını görünce: “Neden ağlıyorsunuz?” diye sordu. Onlar da Resulullah (s.a.a)’in onlarla ilgili buyurmuş olduğu sözünü naklettiler.

Abbas onların ağlamalarını görünce, onların durumunu Resulullah (s.a.a)’e anlattı.

Resulullah (s.a.a) yaşlı olan amcası Abbas’a da: “Yaşlı erkek de gitmeyecektir” buyurdular.

Daha sonra Resulullah (s.a.a) onların her üçünü huzuruna çağırıp gönüllerini alarak şöyle buyurdu: “Allah Teala cennet ehlini, başlarında bir taç olduğu halde nurlu bir genç simasında cennete götürecektir; yaşlı, siyah yüzlü ve çirkin kıyafetli bir şekilde değil.”[152]

Haince Bakmak

Bir adam Peygamber (s.a.a)’in huzuruna vararak şöyle dedi: Ya Resulellah! Filan şahıs komşunun namusuna (haince) bakıyor. İmkanı olursa, iffete aykırı çirkin ameli yapmaktan da perva etmez.

Resulullah (s.a.a) bu sözleri duyunca bu olaydan dolayı çok sinirlendi ve: “Onu benim yanıma getirin” diye emretti.

Orada bulunan bir şahıs da şöyle dedi: “Ya Resulellah! O sizin takipçilerinizden, sizin ve Ali’nin (a.s) velayetini kabul eden şahıslardandır. Sizin düşmanlarınızdan da teberri etmektedir (uzak durmaktadır).

Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdular:

“O sizin takipçilerinizdendir söyleme. Çünkü bu söz yalandır. Zira bizim takipçilerimiz bize uyan ve amelleri de bizim amellerimiz gibi olan kimselerdir. Bu adam hakkında söylediğiniz sözler, bizim amel ve davranışımıza uygun değildir.”[153]

Resulullah (S.A.A)’Den Beş Tavsiye

Hz. Peygamber (s.a.a)’in ashabından olan Ebu Eyyub-i Ensari Resulullah (s.a.a)’in huzuruna vararak şöyle dedi:

“Ya Resulellah! Bana öyle az ve öz bir vasiyet edin ki, onu kafamda tutabilip onunla amel edebileyim.”

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular:

Şu beş şeyi sana tavsiye ediyorum:

1- Halkın elindekine göz dikme ve ondan ümidini kes. Çünkü bu zenginliğin ta kendisidir.

2- Tamahtan sakın. Zira tamah peşin fakirliktir.

3- Namazı öyle kıl ki, sanki bu senin en son namazındır ve artık diri kalıp da diğer namaz kılamayacaksın.

4- Sonradan mecbur kalıp da özür dileyeceğin bir ameli yapmaktan sakın.

5- Kendin için sevdiğin şeyi (dini) kardeşin için de sev.[154]

İlmin Değeri

Resulullah (s.a.a) bir gün camiye gittiğinde camide iki topluluk gördü. Topluluklardan biri ilmi konular hakkında konuşuyordu. Bu toplulukta İslamî meseleler tartışılıyordu. Diğer topluluk ise, dua ve münacat topluluğu idi; bu topluluk da dua edip Allah’a yalvarıp yakarıyorlardı.

Peygamber (s.a.a) bu durumu görünce şöyle buyurdular: Her iki toplantı da güzel ve hayra doğrudur. Bir grup Allah’a dua ediyor, bir grup da bilgisizleri bilgilendiriyor. Ben ikinci grubu (yani ilmî müzakere edenleri), duayla meşgul olan birinci gruba tercih ediyorum. Çünkü benim kendim de Allah Teala tarafından eğitim ve öğretim için gönderilmişim.”

Resulullah (s.a.a) bu sözleri buyurduktan sonra ilmi müzakere eden grubun yanına gitti ve onlarla beraber oturdu.[155]

Allah’ın Beğendiği Dört Haslet

Allah-u Teala Resulüne (s.a.a) şöyle vahyetti: “Ben, Ebu Talib oğlu Cafer’i dört sıfatından dolayı takdir ediyorum.”

Peygamber (s.a.a) bu vahiyden dolayı Cafer’i çağırtıp mevzuyu ona açıkladı. Cafer şöyle dedi:

“Allah Teala sana vahiy etmiş olmasaydı, ben bu sıfatları açıklamazdım.

Ya Resulellah! Ben kesinlikle şarap içmedim; çünkü içtiğim takdirde aklımın zail olacağını biliyordum.

Kesinlikle yalan konuşmadım; zira yalan konuşmak yiğitliğe aykırıdır.

Kesinlikle zina etmedim; çünkü namusumla aynı amelin yapılmasından korktum.

Kesinlikle puta tapmadım; zira puta tapanın bir yararı olmadığını biliyordum.”

Resulullah (s.a.a) mübarek eliyle onun omzuna vurarak şöyle buyurdular: “Allah Teala’nın, cennette meleklerle uçman için sana iki kanat vermesi O’na haktır.”[156]

İmtihan Mihengi

Sa’lebe bin Hatib el-Ensarî Resulullah (s.a.a)’in huzuruna gelerek şöyle dedi: “Ya Resulellah! Allah Teala’dan bana servet vermesini iste.”

 Resulullah (s.a.a) cevaben şöyle buyurdular: “Ey Sa’lebe! Şükrünü yerine getirdiğin az mal, şükrünü yerine getiremeyeceğin çok maldan daha iyidir.”

Sa’lebe bu sözü dinledikten sonra gitti. Birkaç gün sonra yine aynı sözünü tekrarladı. Bu defa Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular:

“Ey Sa’lebe! Ben senin için bir örnek değil miyim? Allah’ın Resulü gibi olmak istemiyor musun? Allah’a and olsun ki, eğer yeryüzündeki dağların benim için altın ve gümüş olmasını ve benimle hareket etmesini istesem, bunu yapabilirim. Ama gördüğün gibi ben Allah’ın takdirine razıyım.”

Sa’lebe gitti, daha sonra tekrar gelerek şöyle dedi: “Ya Resulellah! Dua et Allah bana mal ve servet versin. Ben Allah’ın, fakirlerin, akrabaların ve herkesin hakkını vereceğim.”

Resulullah (s.a.a), Sa’lebe’nin bundan vazgeçmeyeceğini görünce: “Allah’ım! Sa’lebe’ye mal ve servet ver” diye dua etti.

Resulullah (s.a.a)’in duasından sonra Sa’lebe bir koyun aldı. Koyun hızla çoğalmaya başladı; öyle ki artık Medine şehri onun koyunlarını alamayacak bir hale geldi. Artık şehirde kalamayıp Medine’nin dışına çıktı.

Sa’lebe önceleri bütün namazlarını camide Peygamber (s.a.a)’in arkasında kılıyordu. Ama koyunları çoğaldığından dolayı artık cemaat namazına katılamayıp Peygamber (s.a.a)’in arkasında cemaat namazı kılmanın faziletinden mahrum kaldı. Sadece Cuma günleri Medine’ye gelerek cuma namazını Peygamber (s.a.a)’in arkasında kılıyordu.

Dünya malının sorunları gittikçe çoğalıyor ve gün geçtikçe serveti artmağa başlıyordu. Öyle ki artık Medine’nin kenarında bile kalamayarak mecburen Medine’nin uzak çöllerine gidip orada yaşamak zorunda kaldı. Cuma namazını kılmak fırsatını da elinden çıkardı. Artık Medine şehriyle ilişkisi tamamıyla  kopmuş oldu.

Peygamber (s.a.a), Sa’lebe’nin mallarının zekatını almak için bir memuru onun yanına gönderdi. Memur, Peygamber (s.a.a)’in emrini ona ileterek malının zekatını vermesini istedi. Sa’lebe malının zekatını vermekten çekinerek şöyle dedi: “Bu (zekat) Yahudi ve Hıristiyanlardan alınan cizyenin aynısı veya onun bir benzeridir. Biz kafir miyiz?”

Peygamber (s.a.a)’in memuru geri dönerek Sa’lebe’nin durumunu O Hazrete anlattı. Peygamber (s.a.a) onun halinden haberdar olunca şöyle buyurdular: “Sa’lebe’ye yazıklar olsun!”

Bu esnada şu ayet nazil oldu:

“Onlardan kimi: “And olsun, eğer bize bol ihsanından verirse, gerçekten sadaka vereceğiz ve salihlerden olacağız” diye Allah’a ahdetmişti.

Onlara kendi bol ihsanından verince, onunla cimrilik yaptılar ve yüz çevirdiler; onlar böyle sırt dönenlerdir.

Böylece Allah’a verdikleri sözü tutmamaları ve yalan söylemeleri nedeniyle, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar kalplerinde nifakı yerleşik kıldık.”[157]

 Sa’lebe başarıyla imtihandan çıkamadı ve sonuçta bedbahtlıkla dünyadan göçüp gitti.[158]

Kocaya İtaat

Ensardan birisi yolculuğa çıkmak istediğinde hanımına: “Ben yolculuktan dönmedikçe evden çıkmaya hakkın yoktur” dedi. Kadın, kocası yolculuğa çıktıktan sonra babasının hastalandığını duydu.

Bunun üzerine bir kadın vasıtasıyla Peygamber (s.a.a)’e şöyle bir mesaj gönderdi: “Kocam yolculuğa çıkmıştır, yolculuğa çıktığında: “Ben eve dönmedikçe evden dışarı çıkma” diye emretti. Şimdi babamın ağır bir şekilde hastalandığını duydum. Müsaade edin onun ziyaretine gideyim.

Peygamber (s.a.a) cevaben şöyle buyurdular: